26 Mayıs 2020 Salı

Birinci Meclis’i yeniden hatırlamak

Bir süredir yeni çıkan bir kitap okuyorum. Babamın Arkadaşları yazarı Samet Ağaoğlu’nun Kuvayı Milliye Ruhu: Birinci Türkiye Millet Meclisi'ini.

Tam da seçimlere giderken, Birinci Meclis’i hiç olmadığı kadar hatırlamamız gereken bir zamanda okunması gereken önemli bir eser. Önemli çünkü seveni kadar öfke duyanı olan bir ismin kaleminden. Diğer yandan, Kuvayı Milliye Ruhu’nun hamasetten ve ideolojik sahiplenmelerden kurtarılarak iyi anlaşılması son derece önemli elbette. Ve, Birinci Meclis’in kendisi, demokrasi ve milli irade söz konusu olduğunda dönüp dönüp bakmamız gereken bir okul kadar önemli.

Ulus’taki mütevazi binanın önünden her geçimizde içinde hâlâ heyecanlı tartışmaların sürdüğü hissi veren, birdenbire balkonunda birileri beliriverecekmiş gibi gelen bu Büyük Meclis’in bugüne ne söylediğini ilk ağızlardan duyabilmemiz için önemli. Bu Meclis’in hangi gruba mensup olurlarsa olsunlar, çoğu bir daha yakalayamadığımız kadar bağımsız ruhlu üyelerinin her birini ayrı ayrı bilmemiz, okumamız ve çalışmamız gerektiğini gösterdiği için önemli. Meclis mi Başkanlık mı tartışmalarına dair söz söyleyebilmek için zorunlu bir okuma gibi.

Bilindiği gibi Ağaoğlu, Demokrat Parti’de yer alan CHP’lilerden. Sadece geçmekle kalmayıp Menderes’in oldukça yakınında görevler almış, demokratlığın önde gelen savunucularından olmuş, hangi görüşten olduğuna bakmaksızın insanlara hakkını teslim etmeyi bilmiş, siyaseti ahlakla birleştirebilmiş isimlerden. Fikirleri, her zaman için derinlikli ve belirli bir seviyeden savunabilmiş iyi bir siyaset adamı örneği. Şimdilerle ihtiyaç duyduğumuz ve ne yazık ki pek bulamadığımız kişilerden yani.

Ağaoğlu’nun kitabı yazmaktaki amacı yaşadığı dönemde kaybolmakta olduğunu gördüğü Kuvayı Milliye Ruhu’nun gerçekte ne demek olduğunu genç nesillere aktarmak ve Birinci Meclis’i olduğu gibi tanıtmak ama ayrıntılarda bunun ötesine geçiyor. Ve belki de en büyük hizmeti Birinci Meclis’in görmezden gelinen ya da üstü örtülmek istenen muhalif seslerinin kaybolup gitmesini engelleyerek yapıyor. Birinci Meclis’i hatasıyla sevabıyla ama her halde insafla ve hakkaniyetle bize tanıtıyor.

Birinci Meclis’in asıl büyüklüğünün kıran kırana fikir çatışmaları içerisinde iktidarla muhalefetin aynı iradenin birlikteliği, “iktidar-muhalefet tartışmalarının kasırgaları arasında milli kuvvetleri tek bir ruh halinde birleştiren manevi varlık” olduğunu hissettiren yüce ruhlu insanlarını tarihin tozlu ve karanlık sayfalarından bugüne taşıyor. Samet Ağaoğlu yazdıklarını, “geçmişin inkarına başta tarih olmak üzere hiçbir maddi ve manevi kuvvetin hakkı olamaz inancıyla” kaleme alıyor. Kurtuluş zamanlarının heyecanlı ve coşkulu seslerinin sonradan düştüğü hüzünlü halleri içi acıyarak yazıya aktarıyor.

Ağaoğlu, kitabı 1944’te çıktığında babasınının arkadaşlarından olan ve Meclis Genel Sekreterliği, İçişleri Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği, Savunma ve Bayındırlık bakanlıkları ve nihayet 46 seçimleri sonrası Başbakanlık da yapmış olan asker kökenli siyaset adamı Recep Peker’e de gönderiyor. Peker, kitabı aldığında uzunca bir teşekkür mektubuyla “eseri dikkatle okuyacağını” yazıyor ama anlaşılan uzun süre bir geri dönüş olmuyor. Bir kaç ay sonra Ağaoğlu ve Peker Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nde tesadüfen karşılaşıyorlar. Ağaoğlu, bu karşılaşmayı uzun bir ders niteliğindeki şu sözlerle anlatıyor:

Yüzü asıktı. Hatta selam bile vermeden “okudum, okudum, bizim düşmanlarımızı göklere çıkarmışsın” diyerek yürüdü. Halbuki babamın dostu, daha çocukluğumdan beri tanıdığım Peker daha iki yıl önce bana ve bazı arkadaşlarıma Memduh Şevket Esendal’ın politikasını ima ederek Halk Partisi’nin klerikal bir zihniyete bürünmesinden şikâyet etmiş, bizi de bu zihniyetle mücadele için Meclis’e sokmaya çalışacağından söz etmişti. Ben, Kuvayı Milliye Ruhu’nu işte o klerikal zihniyetle Birinci Büyük Millet Meclisi’ne hakim havanın asla uyuşmadığını, klerikal zihniyetin zamanla diktatörlüğe gideceğini göstermek için yazmıştım. Bütün diktatörlüklerin temelinde mistik inançlar yatar. Milli Mücadele’yi zafere götüren ise kaynağı akıl olan insan ve vatandaş haklarına saygı prensibinin en büyük tecellisi milli hakimiyete, millet iradesine inanma ve dayanma kuvveti olmuştur.

Devamında Peker’in “düşmanlarımız” dediği isimlerin kimler olduğunu açık etmek ve bu isimlerin haklarını teslim etmek için şöyle diyor:

Ben Birinci Büyük Millet Meclisi tutanakları ortada dururken Gazi Mustafa Kemal’in, Kazım Karabekir’in, Rauf Orbay’ın, Celal Bayar’ın, Ali Fuat Cebesoy’un, Mareşal Fevzi Çakmak’ın, İsmet İnönü’nün, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ve daha başkalarının yanında milli irade hakimiyeti prensibini heyecan dolu konuşmaları ile durmadan hatırlatan, bu yolda hiçbir maddi, manevi engele boyun eğmeyen mesela bir Hüseyin Avni Ulaş’ın, bir Soysallıoğlu İsmail Suphi’nin, bir Abdulkadir Kemali’nin Milli Mücadele ve Büyük Millet Meclisi’ndeki varlıklarından habersiz görünebilir miyim? (s.8.).

Ağaoğlu bu soruyla başlıyor ve Birinci Meclis’in neden önemli olduğunu Meclis tutanaklarında kayıtlı kritik önemdeki konuşmalarla anlatmaya çalışıyor. Meclis’in, Yasama organından ibaret olmayıp, millet iradesi denilen demokratik gücün yegâne toplanma yeri olduğunu, Birinci Meclis’in bunu sağlayabildiği için büyük olduğunu belirtiyor. Şöyle şeyler söylüyor:

Bütün kuvvetleri kendisinde toplamış bir Millet Meclisi’nin doğurabileceği en fena sonuçlar, en iyi fert veya zümre diktatörlüğünün getirdiği tehlikelerden daha hafiftir...Bu gerçek, Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele’yi sadece ordularla yapmayarak, davasını millet temsilcilerinden mürekkep Büyük Millet Meclisi eliyle yürütmek kararının isabetini bir kere daha gösterdi. Türk demokrasisi ancak bu sayededir ki, 1946-1960 arasında geçirdiği büyük sarsıntılara rağmen ayakta kalabilmişti. (s.11).

Bugünküne benzer bir tartışmayı da şöyle ifade ediyor:

Son yıllarda, Büyük Millet Meclisi’nin devlet içindeki yerini, çeşitli görüşler ileri sürülerek küçültmek, onu sadece kanun yapıcı bir uzuv diye göstermek, devlet ve millet işlerinin en yüksek murakıbı ve karar vericisi niteliğini inkar etmek yolunda bir gayret göze çarpıyor. (s.11).

Çok sevdiğimin bir başka kısım da Milli Mücadele’yi ateşleyen isyanın kaynağını anlatan “Bu Meclis’in havsalası, mertlik meydanında dövüşerek yenilmiş bir millet ve devletin ölüme mahkum edilmesini bir türlü alamamış ve temsil alamamıştır...” diye başlayan satırlar oldu. (s.25)

Veya şunlar:

Meclis Başkanı ve üyeleri, milletvekilleri en basit hayat şartları içindeydiler...Ne kurşun işlemez otomobiller, ne arkada koşan muhafızlar, ne kimseyi yanına yaklaştırmamaya çalışanlar var...Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bir tezatlar meclisidir. Geniş memleketin dört tarafına yayılmış ve her biri kendi çevresinde diğerine zararı dokunmadan yaşayabilen değişik fikir ve inançlar bu Meclis’te her gün çarpışmak, kâh biri, kâh diğeri muvaffak olmak üzere yan yana gelmişti. Okul ve medrese çarpışması vardı. Yenilik ve muhafazakârlık çarpışması vardı. Cumhuriyetçilik ve saltanatçılık çarpışması vardı. Türkçülük ve Osmanlılık çarpışması, ırkçılık ve ümmetçilik çarpışması vardı. (s.33,37)

Birinci Meclis’i çok iyi anlatan şu satırlar da yine bugünkü tartışmaları anlamamız açısından hayati derecede önemli:

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin memleketteki bütün cereyanları temsil eden mahiyeti, onun dört yıla yakın hayatında yaptığı işlerde sık sık tezatlar içerisinde kalmasına sebep olmuştur. Bazan okullardan hiç hayır gelmediğini ve bütün okulları kapatarak yalnız medreseleri yaşatmak gerektiğini söyleyenleri alkışlayan Meclis, aynı gün memleket milli eğitiminde ilk inkılapları yapmaktan çekinmiyordu...Mecelle’nin artık ihtiyacımızı karşılamadığını ve yeni esaslarla, yeni bir medeni kanunun hazırlanması gerektiğine karar veren Meclis, bir iki gün sonra tek hakim kanunun görüşülmesi dolayısıyla yalnız din esaslarıyla sosyal hayatı idare etmeyi düşünüyordu. Kömür işçilerinin hukukunu korumak için ilk büyük sosyal kanunu yapan Meclis, kadınların doktorlara ancak vasıta ile muayene olması gerektiği üzerinde tartışmalara girişiyor ve din bakımından kadınların nerelerini doktorlara gösterebileceklerini tesbite kalkışıyordu...Milli zaferlerin kazanılmasında en mühim amilin Türk kadını olduğunu söyleyerek ona teşekkür eden Meclis’in biraz sonra kadınların yalnız başına tanıklıklarının kabul edilmeyeceğine dair karar verdiği görülüyordu. Irkçılığı red ve inkâr eden bir oturumdan sonra, artık memlekette yalnız Türk’ün hakim olacağını, Arap, Arnavut ve bu gibi azınlıkların mebus olmaması lazım geldiğini sinirlilikle ortaya atan yine bu Meclis’ti. Yüzyıllık milli felaketlerimizi sona erdirmek için bir an önce Avrupa medeniyeti seviyesine yükselmek zaruretinde birleşenler, bu medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” diye haykıran İstiklal Marşı’nı göz yaşları içinde kabul ediyorlardı. (s.38)

Ağaoğlu, bu Meclis’e çok şey borçlu olduğumuzu da şöyle söyler:

Memleketin sosyal ve ekonomik hiçbir meselesi yoktur ki bu Meclis’te tam bir açıklıkla tartışılmasın! Bugün milletimizin bir inkılap hamlesi olarak benimsediği kadın, dil, hukuk, ekonomik anlayışlar gibi inkılapların ilk konuşmaları Birinci Büyük Millet Meclisi’nde olmuştur. Bu Meclis’te bu konularda sağlıklarını, haysiyetlerini, hatta söz söylemek haklarını kaybeden öyle insanlar vardır ki, bu inkılapların babaları sayılmaları gerektiği halde tarihin karanlıkları içinde kaybolup gitmişlerdir. (s.38)

Milletvekili adaylarının kimler ya da nasıl simalar olması gerektiğine dair de ölçüler verir:

Herhangi bir millet meclisinin seviyesi, onu teşkil eden mebusların ayrı ayrı seviyeleriyle ölçülmeye kalkışıldığı takdirde çok yanlış diğer bir netice ile karşılaşabiliriz. Çünkü tarihte Birinci Büyük Millet Meclisi gibi şahsi seviyeleri, tahsilleri ve şöhretleri bakımından sade ve basit insanlardan meydana gelen meclislerin vatan kurtarmış olmaları yanında, meşhur “Beşyüzler, konuşmazlar meclisi” gibi her üyesi ayrı ayrı memleketin en büyük ilim ve edebiyat mensupları oldukları halde, memleketi felakete götüren meclislere de rastlanmaktadır. (s.39).

Evet başa dönüp söylersek Meclis basit bir Yasama organından ibaret değildir. Bütün kafa karışıklıklarımız ve tezatlarımızla, Batı hayranlığımız ve nefretimizle, kendimizi yüceltme isteğimiz ve bize benzemeyeni nereye koyacağımızı bilemeyişimizle, korkularımızı dine çevirmemizle, kadınlara çok değer verişimiz ve hiç vermeyişimizle özümüzün ta kendisidir. Bir grubun zümrenin ya da kişilerin veya çoğunluğu oluşturanların değil bütün bir memleket ruhunun hayat bulmuş enerjisidir. Kitapta denildiği gibi, “Büyük Millet Meclisi Türk milletinin asırlardan beri çektiği acıların gerçek kaynağını, bu milletin iradesini ellerine alanların kendi yetkilerini mutlak ve her çeşit kontrol ve murakabeden uzaklaşmalarında bulmuştu.” (s.172).

Meclis’i salt bir yasa yapıcı organa indirgemek ve bütün iktidarı bir kişi ya da zümreye terketmek tezatlarla dolu bir iradenin bütün çelişkileriyle uzlaşmaktan başka bir şey değildir. Kararsızlıklarımızı ortadan kaldırsa da ancak verilmiş kararlar almaktan ve canlı bir düşünsel ortamı terkedip donuk klişelere hapsolmaktan başka işe yaramayacaktır. Demokrasi, hızlı kararların alındığı değil doğru kararların alındığı ve alınan kararların en hızlı eyleme geçirilebildiği rejim oluşunu toplumun çelişki ve uyuşmazlıklarının üstünü örtmeyişine borçludur. Aksi halde, donuk bir kimlikten ve ancak büyük isyanlar halinde kendini dışavuran, seçimlere indirgenmiş basit bir oylamadan ibaret hale gelir.

Tıpkı Samet Ağaoğlu’nun yapmaya çalıştığı gibi ne zaman bir demokrasi açmazına düşsek dönüp dönüp Birinci Meclis’i hatırlamalı ve belki de tezatlarımızın üstünü örtmek yerine sonuna kadar ortaya koyup birliğe buradan ulaşmalıyız. Ve galiba bugünlerde bunu sıkça yapmalı, yaşadığımız demokratik sarsıntıları aşmak için güçlü bir dayanaktan yardım almalıyız.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Hikâyelerimiz bizi birbirimize bağlar

Biz Türkler hikâye anlatmayı, masal söylemeyi, destanlarla hemhâl olmayı ötelerden beri sevmişizdir. İster halk hikâyelerimiz ister masallarımız isterse destanlarımız olsun, bizi birbirimize bağlayan önemli kültürel mayalardır. Hani neredeyse dünya kalkıp kopsa, dağlar düzleşse ve seller ortalığı yıkıp geçse masal ve hikâyelerimizle ve elbette şiirimizle bu dünyayı yine kurarız.

Nedir peki hikâye veya masal? Sadece olağanüstü karakterlerin inanılmayacak şeyler yaptığı, ejderhaların ağızlarından saldığı ateşle dünyayı küle çevirdiği, devlerin ay yüzlü kızları kaçırdığı, sonunda ise iyilerin kazanıp kötülerin kaybettiği uydurma şeyler midir? Yoksa bir kültür macunu mudur? Gecelerin, artık belki de o çok uzaklarda kalan gecelerin, birer alaturka sinemaları mıdır? Ya da birçoklarımızın yaptığı gibi burun kıvrılacak ve yerlerini çok daha önemli (!) ‘şey’lerin aldığı, eskilerde kalmış hoş şeyler midir? Herkes kendi dünya görüşünce veya kültüre verdiği öneme göre bu soruyu cevaplayacaktır; fakat benim için halk hikâyesi veya masal, etkisi hiçbir zaman sönmeyecek, anlatıcısı kalmasa da kitaplarda yaşamaya devam edecek ve dahi ölmeyecek bir ögedir. Bu mayaya tutunmamızın bilinciyle halk hikâyelerine ve elbette Türk şiirine verdiğimiz önemle, çizginin dışında tutabiliriz kendimizi. Evet, çizginin dışında olmak iyidir. Birçok unsurla tektipleştirildiğimiz bu dünyada, dışta durup nefes almamızı sağlar. Bunu bazen Dede Korkut’la yaparız bazen Yunus Emre’yle, bazen de Karacaoğlan’la. Ve elbette bazen de Türk Halk Hikâyeleri’yle. Kırgızistan, Tuva, Nogay, Kazakistan vb. halk hikâyeleriyle.

Türk Halk Hikayeleri’ne sadece Türk mitolojisi adı altında bakmamak lazım. Evet, olağanüstü özellikleri olağan özelliklerinden fazladır ama bu hikâyeleri mitolojik birer anlatı deyip bir kenara koymamamız gerekir. Batı nasıl ki Yunan mitolojisine sahip çıkıyorsa, bizim de en az bu seviyede önem vermemiz ve bu hikâyeleri nesilden nesle aktarmamız gerekir. Zeus’u herkes bilirken Dede Korkut’tan bir hikâye bilmemek ne kadar acı. Yeni bir kitapla tanıştık geçtiğimiz yıl: Bozkır Hikâyeleri. Emrah Ece’nin bu kitabı Ötüken Neşriyat etiketi taşıyor. Aslında kitabı okumadan önce adına baktığımızda İç Anadolu’da geçen, orasının özelliklerini, insanını anlatan hikâyeler içerdiğini düşünebiliriz. Ancak kapağına bakınca başka bir dünyanın kapısından gireceğimizi de anlayabiliriz. Emrah Ece bizi bu kitapta birçok halk hikâyesiyle tanıştırıyor. Yoktan var edilemeyeceğini, sadece yeniden anlatılabileceğini söylediği halk hikâyelerini bize yeni bir versiyonla sunuyor. Yazarın yaptığı kısaca şu: Akademik makale ve tezlerdeki hikâyeleri okuyup yeniden yorumlamış ve bizlere anlatmış. Ve fikirlerime uygun olarak da şunu ekliyor kitabının Mukaddime bölümünde: “Bu hikâyelerin yeniden ve yeniden anlatıldıkça Anka kuşu gibi küllerinden doğacaklarını ve ata yurtlar ile aramızdaki zayıf köprüleri perçinleyeceklerini ümit ediyorum sevgili kaari…

Emrah Ece neden bizim hikâyelerimiz de bir Rapunzel bir Pamuk Prenses veya Külkedisi kadar bilinmesin ki diyerek çıktığı bu yolda kitabına elli altı hikâye sığdırmış. Bu hikâyelerin biri Kurgu Hikâye, biri Manzum Hikâye, biri Tatar Halk Anlatısı ve biri de Nogay Halk Masalı. Bunların dışında kalan elli iki hikâye Türk Halk Hikâyesi kategorisinde yer alıyor. En çok yer verdiği ise Kırgızistan Halk Hikâyeleri. Yanlış anımsamıyorsam kitabın dörtte biri Kırgızistan Halk Hikâyesinden oluşuyor. Daha sonra ise Tataristan, Tuva, Nogay Türkleri, Başkurdistan, Çuvaşistan, Kazakistan, Karakalpak Türkleri, Özbekistan, Türkmenistan, Altay Türkleri ve Doğu Türkistan Halk Hikâyeleri geliyor.

Halk hikâyelerinin özelliklerine uygun, son derece yalın bir dil ve üslûpla oluşturulan bu hikâyelerin ilki bir Çuvaşistan Halk Hikâyesi olan Alplerin Göçü adını taşıyor. Bu hikâyedeki birçok unsur ve kitabın nasıl bir kitap olduğu, bütün hikâyelere genellenebilir aslında. Ergenekon Destanı’yla da benzer özellikler gösteren bu hikâyede Türklerin yiğit, kahraman, korkusuz ve aynı zamanda merhametli oldukları işlenmiş. Olağanüstü ögelerin, olayların ve dini motiflerin kullanıldığı hikâyede seçilen kelimeler de tam bir Türk Halk Hikâyesi’nin özelliklerine sahip.

Kitapta Kambarkan ezgisi ve Kırgız komuzunun nasıl bulunduğundan dombıranın keşfine kadar birçok müzik türü ve aletinin nasıl bulunduğu da anlatılıyor. Şu fark edilebilir ki müzik aletlerinin veya bir ezginin bulunması genelde acı olayların sonunda gerçekleşiyor. Zaten biz Türklerin bir özelliği değil midir acımızı yakıcı bir türküyle dile getirip sazımızı tıngırdatmak?

Biz Türkler rüyalara önem veririz. Rüya yorumlar veya yorumlatırız. Gördüğümüz bir rüya günümüzü iyi veya kötü devam ettirmemize bile etki edebilir. Hayal kurmanın uçarılığındansa rüyanın mistikliğine ve belki de eminliğine güveniriz. Tıpkı bir Kırgızistan Halk Hikâyesi’ndeki bahadırların da rüyaya önem vermesi gibi: “…Rüyasında gördüğü bahadır da meğer başka bir hanın oğluymuş. O da nicedir ki Kambarkan’ı rüyasında görüp onu özlemle aramaktaymış. İkisi birbirini arayıp sonunda bulmuşlar…

Hikâyelerin ortak özelliklerinden birinin, olağanüstü olay veya kişileri içerdiğini söylemiştim. Üç gün üç gece ejderhayla dövüşen bahadırlardan bir devi rahatça deviren cücelere, denizleri içen devlerden konuşan hayvanlara kadar birçok özellik görüyoruz. Hatta bazı hikâyeler konuşan hayvanları öne çıkararak bir fabla dönüşmüş diyebilirim. Hayvanlardan da en çok geyik ve kurt motifleri kullanılmış. Fakat yazar beklendiği üzere kurda özel bir anlam atfetmemiş. Bazen çok kötü durumlarda dahi görebiliyoruz kurdu.

Türk Halk Hikâyesi dediğimizde akla en önce Dede Korkut gelebilir. Bu kitapta da Dede Korkut Hikâyeleri’ne anlatım ve tema açısından benzer bir hikâye var. Hikâyelerin çeşitli olması bu benzerliği ortadan kaldırsa da, benzerlik yakaladığımızda okurun yüzünde bir gülümseme belirebiliyor Dede Korkut sevgimizden ötürü: “…Küçük alp tez zamanda büyüdü, at koşturup pusatlandı. Dokuzuna bastığında yaban öküzünü, on ikisine bastığında ise en zorlu bahadırları alt etti, yirmisinde dağları sıkıp suyunu çıkarmaya başladı. Dedesi Tivlet Han, bu alp çocuğa yaraşır ismin Ulıp olduğuna karar vererek ona erlik adını bağışladı. Artık kemâle erdiğini ve soyunu devam ettirebilmek için evlenmesi gerektiğini hatırlattı.

Üç Avcı ve Orman Ruhu hikâyesi ise diğer hikâyelerden zamansal yönden ayrılıyor. İkinci Dünya Savaşı Sovyetlerinde geçen hikâye çok örtülü de olsa politik göndermeler içeriyor.

Keyifle ve gururla okunan bir kitap Bozkır Hikâyeleri. Yazarını kutlamak lazım böyle bir çalışmaya imza attığı için. Yanlış hatırlamıyorsam en son ikinci baskısını yaptı kitap. Umarım okur yazarın ve kitabın hakkını daha fazla verir.

Biz Türkler hikâye anlatmayı severiz demiştim en başta. Çevremizde hikâye anlatacak bir büyüğümüz kaldı mı bilmem. Yoksa da biz bu kitaptaki hikâyeleri küçük çocuklara veya çevremizdekilere anlatarak hikâyelerin anlatarak sürme geleneğine katkıda bulunabiliriz. Bu kitaptaki kahramanlıkları, yardımseverliği veya kötülüğün sonunun ne olacağını onlara aktarabiliriz, tabii hâlâ hikâye dinlemek isteyecek birileri kaldıysa. Örümcek Adam’ı, Herkül’ü, Süperman’i ya da günümüz Amerikan ‘kahramanlarını’ bilen çocuklar/büyükler niçin Alp Baatır’ı, Tivet Han’ı, Ata Korkut’u bilmesin?

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Müslümanların kamusal alanda temsili ya da imtihanı

“Tarih tekerrür etmez, fakat bize yol gösterir.”
- Timothy Synder, Tiranlık Üzerine

Bizler, göz boyayan tabiriyle ‘gelişmekte olan’, asli anlamıyla ‘gelişmemiş’ toplumlar, modernizmin nasıl hayatımızın içine usul usul girerek değiştirdiğini fark edemediysek sekülarizmin iliklerimize kadar doluşundan da haberdar olamadık. Bazı şeylerin zamanı geçtiğinde ehemmiyeti de kayboluyor. Hemen arkasından zamanı geçmeye aday yeni şeyler beliriyor ve onların da zamanı hızla geçiyor. Esasında tekerrür eden zaman değil, bizlerin ‘eşya’ karşısındaki tutumumuz. İçine saplanıp kaldığımız din mülahazalarında da aynı şey söz konusu. Belki, yeni bir çıkış arıyorsak saptanması gereken şey değişimin nasıldan ziyade neden olduğu olabilir. Bizler daha çok değişimin nasıl olduğunu ele alıyor gibiyiz. Sanırım yaşananı gözlemleyerek resmetmek ve/veya tanımlamak çok daha kolayımıza geliyor. Olguların değil olayların tecessüsündeyiz. Yaşadığımız değişim sosyolojik bir gereklilik mi veya siyasi tercihlerin sonucu mu ya da ekonomik şartların getirisi mi oluşuyla pek ilgilenmiyoruz. Veyahut ilgimiz, bilgeliğimizi inşa ettiğimiz ‘ithal ikame bilim’ oluyor. Dönüp dolaşıp her sorunumuzun müsebbibi olarak öne sürdüğümüz eğitim, sorunun kendisini barındıran kodlarıyla eğitim, bu sorunu ne oranda çözer? Daha ötesi bu yaşadıklarımız bir sorun mu, sanki ondan da emin değiliz. Kendisini muhafazakâr ya da dindar diye niteleyen kesim her şeyi kabullenmiş gibi eğlenceli bir yorgunluk ve konformist bir bıkkınlıkla kesif bir boşlukta kendinden geçmişçesine savruluyor. Hakikati popülizm, retorik ve hamaset ile perdeliyor.

Necdet Subaşı’nın oluşturduğu Kamusal Maneviyat kavramsallaştırması moderniteye ek olarak sekülarizmin de etkisiyle geldiğimiz yeri özetleyen bir tabir. Henüz moderniteyi ve postmodernizmi çözümleyememiş ve zihnimizde oturtamamışken bir yük daha biniyor dimağımıza. Vurgulananın modernite ve sekülarizmle ilişkisi olan kamu, edilgen olanın dinle irtibatlı olan maneviyat oluşu bize bunu söylüyor. Necdet Subaşı, Kamusal Maneviyat’ta bu topraklarda yaşayan Müslümanların dini ve dünyevi değerler arasındaki sıkışmışlık durumunu veya boşvermişlik tutumunu dile getiriyor. Teori ve pratik ya da ideal ile olanın çatıştığı bir alanda tüm bunlar yokmuş gibi davranmaya çalışan kesimin acziyetini gösteriyor. Mahya Yayıncılık etiketli iki yüz on iki sayfalık kitap beş bölümden oluşuyor. Yazarın çok yönlü okumaları ve engin birikiminin yansıması olan metin yormayan akademik üslubuyla dikkat çekiyor.

Din-devlet olgusuna tarihsel perspektiften bakan Subaşı, Tanzimat’la başlayan dinin pasifize ediliş sürecinin Cumhuriyet’le birlikte doruk noktaya çıktığını vurgulayarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluş amacı ve işlevini sorguluyor. DİB’in, dinin kamusal alandaki kurumsallaşması örneği olması bir yana, devletin toplumu dizayn etme yöntemi olup olmadığı ve Osmanlı dönemindeki şeyhülislamlıkla benzerliği üzerinde duruyor. Süreci Cumhuriyet’in ilanından 2000’li yıllara kadar siyasi yapıyla eşsüremli olarak ele alarak siyaset kurumunun DİB ile kurduğu ilişkiyi irdeliyor. Buradan, siyasi erkin müdahaleleriyle şekillenen resmî din olgusunun kurumsallaşmanın temelini oluşturduğu sonucu çıkıyor. 1920’lerden itibaren katı olarak uygulanan Batılılaşma, modernleşme ve Kemalist elitizmin yol açtığı laik/seküler yaşam biçiminde dinin yorumu da nasibini alarak yeni form kazandığı görülüyor. Süreç 1990’lara gelindiğinde tersine dönerek dini temsillerin kamusal alanda etkisini arttırmaya başlamasıyla yeni bir maneviyatı ortaya çıkarıyor. Meselenin özü de burası aslında. Necdet Subaşı’nın dikkat çektiği nokta, bu yeni maneviyatın dinin kaynakları ve gelenekle ilişkisinin niteliği oluyor. Müslümanların verdiği ‘ılımlı’ ya da ‘radikal’ tepkiler ele alınarak sonuçlarıyla değerlendiriliyor.

Kamusal Maneviyat’ta laik/seküler anlayışın şekillendirdiği ortamda oluşan dini anlayışın farklı alanlara yansımalarına da değiniliyor. Bunlara ulema-aydın-entelektüel analizi, Arapsaçına dönmüş eğitim konusu, yarıştırılan dindarlıkların neden olduğu yorgunluk, cemaatler, oryantalizm ile sömürgecilik ve onların uzantısı olan ‘İslamofobi’, Avrupa’daki İslami algı ve siyasi baskılara maruz kalan İslami kesim, Tarihin Sonu, Medeniyetler Çatışması, 11 Eylül olayları ve sonuçları gibi başlıkları sayabiliriz. Ayrıca Muhammed Arkoun (1928-2010), Ali Şeriati (1933-1977) ve Doğan Özlem’in değerlendirildiği müstakil başlıklar yer alıyor. Müellif, birbirinden farklı bu üç ismin dine bakışını yorumluyor.

İlgimi fazladan çeken birkaç detayı belirtmek isterim. Necdet Subaşı, Batı’nın kendisi için ‘klasik’ olarak tanımladığı ‘şey’den mülhem İslami geleneğin kaynaklarına bakmayı öneriyor. Böylelikle bugünü geçmişle bağlayacak ve geleceğe projeksiyon sunabilecek esaslı bir yorum ortaya çıkarılabileceğini vurguluyor. Hayli iyi niyetli bu öneriye konu olan alanın hâlihazırda bazı cemaatler ve tasavvufi oluşumların tahakkümü altında olduğunu söylemek gerekiyor sanırım. Oraya girmek ‘savaşı’ daha da kızıştırabilir. Diğer yandan Müslümanların dini anlayışları üzerinden yaptığı çatışma ve gösterdiği reaksiyoner tavrın sebep olduğu durumu ‘din yorgunluğu’ kavramsallaştırmasıyla tanımlıyor. Bu kavram dinin nasıl araçsallaştırıldığını ve tüketildiğini veciz şekilde anlatıyor. Son olarak, İslami kesimin analiz edildiği bir çalışmada Türkiye’de felsefe alanında isim yapmış birinin (Doğan Özlem) din ile mesafeli duruşu ‘nesnel’ olarak değerlendirilebiliyor. Bu sonuncusu pek alışık olmadığımız bir durum.

Kamusal Maneviyat’ta Türkiye’deki ‘resmî’ İslami kurumsallaşma ve gündelik hayata yansımaları ele alınıyor. Yazar, sekülerleşen dünya ile bütünleşmeye çalışan Müslümanların sisteme eklemlenmek adına geçirdiği dönüşümü ve değişen dini anlayışı gözler önüne seriyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Bir mektep olarak sokak, bir öğretmen olarak santur

"Santuru öğrendiğimden beri başka bir adam oldum. Gamlı olduğum ya da fukaralık bastırdığı zaman santur çalıp hafiflerim. Ben çalarken başkası konuşsa duymam; duysam da konuşamam. İsterim, isterim ama, yapamam... Ee, sevda bu."
- Nikos Kazancakis, Zorba

Sevgili santuri Sedat Anar'ın kitabı çıktığında (Aralık 2018) müzik tutkunu biri olarak çok heyecanlanmıştım. İletişim Yayınları'nın Sultanahmet'teki merkezine çok sık gitsem de bir süre eve gömüldüğümden kitabı sadece merak etmekle yetindim. Sağ olsun, var olsun Sedat, kısa bir süre sonra ikinci baskısını yapan -ne mutlu- kitabını fakire gönderdi. Kitap bir müddet kütüphanemin raflarında okunma sırasını bekledi. Sıra demişken, öyle yatay-dikey, sıralı-listeli kitap okuyan biri değilim. Vaktini bekledi demek daha doğru belki de. Derken vakit geldi ve aldım elime kitabı, "acaba neden Santurnâme koymadı ismini?" diye düşünerek çevirmeye başladım sayfaları. İsmiyle, sanatıyla Sedat Anar'ı tanısam da hayatına dair hiçbir şey bilmediğimi görünce daha da heyecanlandım. Bazı insanlar, hayata karşı olan gayretleriyle başkalarına ilham olurlar. Böyle bir ömür sürdüğünü her sayfada gördüm.

Şanlıurfa-Halfeti'de başlayan müzik tutkusunu anlatırken okuyucuyu köy hayatına, ebeveyn çıkmazlarına, arkadaş seçimine, kaderin bizim göremediğimiz tüm mucizelerine, sokak müziğinin insana özgüven ve sevgi aşılayan zenginliğine, edebiyatın ve bilhassa şiirin insana daima omuz verişine, kültür çatışmalarına şahit tutuyor Sedat. Henüz kitabının başında "Altını çizmek isterim ki, ben her şeyden önce bir müzisyenim. Dil ve üslubumun zayıflığını hoş görmenizi, sanatsal yetkinliğimi, asıl alanım olan müzik üzerinden değerlendirmenizi dilerim. Bu çalışmada aranmasını istediğim tek şey samimiyettir" dese de, çaktırmadan ve hiç de ukalalık yapmadan bir müzisyenin aslında kitaplarla nasıl bir ilişki kurması gerektiğini gösteriyor.

Son derece akıcı ve samimi biçimde yazılmış olan kitabı ben iki günde bitirdim. Evde iki çocuk ve birçok iş olduğu düşünülürse gayet iyi bir netice olduğunu söyleyebilirim. Yalnız bunda benim bir gayretim yok, klasik okuma düzeni işte. Asıl gayret Sedat'ın. O, elinden geldiğince başından geçenleri tüm yalınlığıyla anlatmış. Bu yalınlığın içinde oldukça acı(masız) hikâyeler var. Bir belgesel gibi sanki kitap. Hem Sedat'ın hayatındaki önemli kırılma anlarını öğreniyoruz hem de neler okuduğunu, kimlerle tanış olduğunu, ne gibi maceralardan geçerek bugünlere geldiğini, şu anda Türkiye'de parmakla gösterilen bir santuri olmasının ardında nasıl bir mücadele yattığını keşfediyoruz.

İçinden çöp arabasının geçtiği bir sahneye götürüyor bizi Sedat. "Müzik hayatıma dünyanın en güzel sahnesi olan sokakta başladım" demesi bundan. Orada her şey var. Neşe de gözyaşı da... Hacettepe Üniversitesi'nde tarih okumaktan vazgeçip, anacığının "bırak şu tıngırtı işlerini" demesine rağmen sokaktan ve müzikten bir gün bile vazgeçmemiş. Peki babası? O, Anar'ın üniversiteye kazanmasına "hayırlı olsun"dan başka bir şey dememiş klasik bir baba esasında. Klasik diyoruz ama bu coğrafyanın en büyük sıkıntıları yatıyor işte baba-oğul tarihi arasında. Sedat da zaten "babamı hiçbir zaman anlayamadım; bir müddet sonra da anlamaya çalışmaktan vazgeçtim" diyor. Muhtemelen milyonlarca evlat bu cümlenin altına imzasını atar... İranlı meşhur şair ve mutasavvıf Ferîdüddin Attâr'ın "Ummandan gelen yağmur bulutları gibi var da sefere çık. Seyahat etmeden inci olamazsın." sözünü gönlüne nakşetmiş bizim santuri. Yola revan olmuş, sık sık İran'a gitmiş hem müzik ufkunu hem de santur becerisini geliştirmek için. Bu seyahatlerinde sık sık notlar almış. Öyle güzel diyaloglar var ki altını çizmekten yorulduğum sayfaları hatırlıyorum.

Sedat'ın yalnızlıkla olan ilişkisinde kendime dair çok şey buldum. İnsanın varoluş denen kavramla en çetin mücadelesi yalnızlıkta ortaya çıkıyor. Bu mücadele insana zenginlik katıyor. Yükselişler kadar düşüşler de çok şey öğretiyor. Bu mücadelede maddi-manevi bir kazanç yok. Zaten Hakk'ın rızasından başka bir şeyde gönlü olmayanlar yalnızlığa hem muhtaç hem de mahkum. Eminim ki okuyucular da Sedat'ın bu yalnız(lık) savaşını okurken duygulanacaklar. Bu sayfalardan kendilerine yeni pratikler çıkarabilirler, yeni şairlerle yazarlarla tanışabilirler. Fakir, bilhassa kitaptaki bu tip paragrafları okurken, klarnet çaldığım dönemlerde ağzımdan eksik etmediğim, Muallim Nâci'ye ait olan şu beyti hatırladım: "Bir zemân olsun bana seng-i mezârım tercemân / ben yoruldum söylemekten tercemânım söylesin."

Sokakta çaldığı dönemlerde Sedat, televizyonlara ve gazetelere hep mesafeli. Ankara sokaklarında çalmak ona hem manevi doyumu veriyor hem de kendini daha fazla geliştirmek için motive ediyor. Şöhretin afet olduğu bilinciyle hareket ediyor. Şimdilerde ismi her ne kadar daha fazla biliniyor olsa da yine de adımlarını mesafeli atıyor, ilişkilerini de bu yönde kuruyor gibi görünüyor. Birçok ülkede konser vermesi ve kaydettiği albümler yaşama bakışında da ona tecrübe kazandırmış, besbelli. Diğer yandan bu tecrübeler yaşanırken, 'bazı şeyler'in içinin ne kadar boşaltıldığına da bizi şahit tutuyor:

"Salon konserlerinde hiçbir zaman sahne kıyafeti giymedim. Hiç unutmam bir gün, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevi'sinden yaptığım Farsça bestelerimin kaydını dinleyen bir kurumun yetkilisi, Şeb-i Arus töreninden sonra gerçekleşecek konsere beni de davet etti. Kardeşim Selahattin'le sahneye çıkıp çok güzel bir konser yaptık. Bizden sonra, Hz. Mevlânâ'nın bilmem kaçıncı kuşaktan torunu olan bir hanımefendi sahneye çıktı. "Ne güzel böyle gençlerin bu yaşta Mesnevi'ye ilgi duyması ama keşke bu elbiselerle Hz. Mevlânâ'yı anmasaydık" dedi. Ben de dayanamadım, mikrofona yanaştım. "Efendim, valla bize 'ne olursan ol, gel' dediler, biz de geldik. Ayrıca beğenmediğiniz bu elbisem benim nikâhımda giydiğim elbisedir" dedim. Herkes gülmeye başladı. O an şunu çok iyi anladım: Önemli bir zatın bilmem kaçıncı kuşaktan torunu olmakla değerli olunmaz. İnsan insan mı, önce ona bakarım ben."

Santurdan yayılan nağmeleri tehlikeli(?) bulan zabıtalar, kılık kıyafetin insan gönlünden daha mühim olduğunu zanneden zavallılar, belediyelerin kültür(süz) müdürleri, yalnızlık, yoksulluk, dost meclisleri, meşkler, muhabbetler, edebiyat, tarih, şiir... Elbette bu kadar değil. Sedat'ın son derece tehlikeli(!) bir kitap hırsızı oluşu, Ahmet Telli'den Kemal Sayar'a; Cahit Koytak'tan Sagopa Kajmer'e uzanan tanışma hikâyeleri, soyadından mütevellit İhsan Oktay Anar'la aralarındaki kurmaca yakınlık, parasızlık, ev sahipleriyle didişme, kaldırımlarda dövüşme, ne olursa olsun kendinden taviz vermeme... Neticede ortaya çıkan eser de tıpkı sokak gibi bir kitap. Bundan olsa gerek adı da Sokaknâme: Bir Sokak Müzisyeninin Kaleminden...

İnsanın göğüs tahtasını -eskiler öyle dermiş- çok zorlayan metinler var Sokaknâme'de. Dolayısıyla her okuyana ayrı oklar saplayabilir. Kimilerinin -kafa konforlarına aykırı geleceğinden- canlarını sıkabilir. Kimilerine de ilham olabilir, umut aşılayabilir. Sedat'la tokalaşmışlığım, oturup bir yerde çay içmişliğim bile yok. Müziğini çok dinledim ama onu esas bu kitabıyla tanıdım. Ona kocaman teşekkür, tüm sokak müzisyenlerine de yürekten selam!

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Mayıs 2020 Perşembe

Algı her şeydir! - III

"Kurumlar güçlerini, sorgulanmamış meşruiyetin devamlılığından alırlar."
- Peter L. Berger, Thomas Luckman (Modernite, Çoğulculuk ve Anlam Krizi)

Hakikatin bizler için bir anlamı var mı? Örneğin hakikat bizler için ne ifade ediyor ya da hayatımızın tam olarak neresinde yer alıyor? Açıkcası bu sorular karşısında iyimser olamıyorum. Zira bizi hakikatten ziyade manipüle edilenin ilgilendirdiğini gözlemliyorum. Hatta daha da ötesi ve ilginci, hakikatin kendisi değil; ‘çarpıtılmış olmasının bilgisi’ ilgimizi çekiyor. Bugün kolay ulaşıldığından mıdır bilemiyorum ama bilginin hiçbir önemi yok. Önemli nokta şu: Herhangi bir konunun dezenformatif hâlinden çok ‘dezenformasyona uğratılmış olması ihtimali’ heyecanlandırıyor bizi. Artık sansasyon ve spekülasyon hayatımızın vazgeçilmezleri arasında. Kadim kültürün hayret makamını popülist tavırla bir şaşırma-eğlenme arası ritüele indirgeyen insan ciddi anlamda patolojik vakıa. En kötüsü, bu şaşkınlık histerisini bağımlılığa dönüştürmüş durumdayız.

Kısa süre önce hakkında yazdığım Yalanın Siyaseti’nde ele alınan konulardan biri safsata, diğeri yazarın “hakikatin önemsizleşmesi” dediği ‘post-truth’ idi. Türkçe’de ‘post-truth’ kavramının farklı kullanımları var. Tellekt Yayınları’nın konuyu ele alan ve kitaba da adını veren Hakikat-Sonrası o kavramlardan biri. Lee Mcintyre imzalı eserin çevirisi Mehmet Fahrettin Biçici tarafından yapılmış. Çevirinin son derece başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yüz altmış sekiz sayfalık kitap yedi bölümden oluşuyor. ABD’li olan yazar ülkesinden yaşanmış örnekler vererek hakikatin nasıl önemsiz ve değersiz hâle geldiğini, daha doğrusu getirildiğini göstermeye çalışıyor. Lee Mcintyre bir yandan işleyişle ilgili teknik analizler yaparken diğer yandan -her ne cılız kalsa da- bazı çözüm önerileri sunuyor.

Kitapta ilk olarak siyaset kurumunun yalanla olan ilişkisine değiniliyor. Kurulan bu ilişki tarihsel örneklerle destekleniyor. Ortaya çıkan sonuç, yalanın bir zamanların korkutucu keşfi olan propagandayı geçtiğini ve bir anlamda siyaseten kurumsallaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında yalanın artık kullanılması kanıksanan hatta zorunlu hâle gelen bir siyaset diline evrildiği görülüyor. Kitapta hakikat-sonrası ile propaganda arasındaki farkı; propagandanın içinde gerçek barındırmasa bile amacının ikna etmek, hakikat-sonrasının ise direkt aldatmak olarak tanımlanıyor.

Yazarın hakikat-sonrasının teknik özellikleriyle ilgili söyledikleri teknolojinin geldiği noktayla örtüşüyor. Hız ve ulaşılabilirlik açısından geleneksel medyadan farklı olan sanal ortamın dezavantajları bulunuyor. Bunlardan birkaçını tekzip yapılamaması, binde bir ihtimal tekzip yapılsa bile yalanın etkisinin geri döndürülememesi, gerçeğin artık geçmişin konusu olması sebebiyle önemi kalmaması ve uğranılan zararın telafisinin olması bunlardan birkaçı.

Kitabın genelinde insanların yalan söyleme ihtiyacı ve istediğine değiniliyor ve bu durum, psiko-bilişsel süreçler ile hakikat-sonrası olguları ilişkilendirilerek açıklanmaya çalışılıyor. Burada zihnin yapısı ve işleyişine dikkat çeken yazar, insanın akla değil duyguya önem vermesi, nesnellik aramaması, öznelliği abartması, kişisel inançlarını her şeyin önüne koyması gibi gerekçeler sıralıyor ve psiko-bilişsel acıklamalara yer veriyor. Genellikle, ‘hayatında kendini yeterince meşgul eden gerçeği olduğu’ düşüncesiyle hareket eden insanın, sıkıcı ya da gereksiz bulduğu gerçeğin ilgisini çekmemesi nedeniyle bilgiyi kontrol etmeden ve/veya yalan olduğunu bile bile kullanıma sunmaktan çekinmediği belirtiliyor. Bunun yanında insanın yapısal olarak her zaman zeki olduğu düşüncesi yanlışını kabul etmemesi konusunda meşrulaştırma işlevi gördüğünün altı çiziliyor. Bu tutumu irrasyonel hareket olarak tanımlayan yazar, söz konusu çelişkiyi insanın bir konudaki inanç ve uyum arayışı olduğunu yapılmış deneylerle açıklıyor. Deney örneklerinde mahalle baskısı, kitleye uyma, önyargı ve partizanlık gibi parametrelerin de kullanıldığı ve benzer sonuçlar verdiği görülüyor. Bu çalışmalardan inanç ve duygunun aklın üzerini örterek bilinci teslimiyete ve güdülenmiş akılla hareket etmeye sevk ettiği sonucu çıkıyor.

Kitapta ele alınanları psikolojik ve sosyolojik süreçler dışında siyaset, sermaye, medya ve bilim başlıklarında sıralamak mümkün. Genel olarak bu dört alanın birbiriyle olan gizli ve çıkar amaçlı ilişkileri üzerinde duruluyor. Bu dörtlü çetenin verileri nasıl manipüle ederek kitleleri yanılttığı gösterilmeye çalışılıyor.

Yazar, siyaset kurumunun bir yandan politikalarını yalan üzerinden kurgulayıp toplumu yanılttığını bir yandan da devlet eliyle verileri çıkar amaçlı ve keyfi kullandığını iddia ediyor. Tüm bu süreçlerde devletin yanıbaşında olan sermaye maddi destek sağlarken aslında kazancını büyütmenin peşindedir. Gerekirse bilimsellik olgusunun ağırlığı kullanılarak toplumların yönlendirilmesi sağlanıyor. Bu ağda en bariz görünenin medyanın işleyişi olduğunu söylemek mümkün. Zira medya kendisine verilen aldatma görevini layıkıyla yerine getiriyor. Konuya önce geleneksel medya açısından bakan yazar tarihsel olaylara değinerek medyanın gerçeğin peşinden gitmek yerine kâr için sansasyon haberciliğini keşfine odaklanıyor. Bu keşif, günümüz reyting medyasının temel mantığını da oluşturan ‘gerçeğin değil kitlenin duymak istediğinin verilmesi gerektiği’ anlayışını meydana getiriyor.

Geleneksel işleyiş böyle iken yeni medyanın işin içine girmesi durumu başka bir boyuta taşıdığı görülüyor. Oyuna artık insanların bireysel olarak girebildiği bu aşamada yalanın eskisi gibi planlanarak söylenmesine gerek kalmıyor. Hız ve erişilebilirliğin üst seviyede oluşu plansız hareket etmeyi kolaylaştırıyor. Zira planlama, bir şeyin gerçek veya yalan oluşunu önemsizleştiren üretim ve tüketimin hızıyla yarışamayacak durumdadır. Geleneksel medyanın mücadele etmede oldukça zorlandığı sosyal medya meselenin köpürtme tarafındadır. Gerçek ya da yalan, doğru ya da yanlış ne kadar enformasyon kullanılırsa o kadar iyidir. Sosyal medyanın kontrolsüz yükselişi değişen haberciliği ortaya çıkarmıştır. ‘Tık avcılığına’ dayalı denetimsiz, özensiz, niteliksiz içerik ‘kullan-at’ mantığıyla işlemektedir. Yapılan araştırmalar yalan haberin gerçek haberden daha çok paylaşıldığını ve ses getirdiğini göstermiştir. Kitleye istediğini vermek için sınırsız manipülasyon yapılmaktadır. Son kertede sosyal medyanın algoritmatik ve filtreli yapısı önem kazanmaktadır. Bu yapı sayesinde istenilen enformasyon seçilebilen kişinin alanına yönlendirilebilmektedir. Algoritma ve filtre yöntemi, hakikat-sonrası olgusunun ticaretten siyasete kadar kullanılabilir uçsuz bir alanın kapılarını açmıştır.

Yazar kısa bir bölümde postmodernizm ve içeriğine değinerek hakikat-sonrası kavramıyla aralarındaki yakınlığa dikkat çekiyor. Teknik özellikleri açısından bağ kurduğu analizini “postmodernizm hakikat-sonrasının atasıdır” şeklinde yorumluyor.

Kitapta karşı kaşıya olduğumuz bu yıkıcı süreci engellemeye yönelik önerilere yer veriliyor. Yazarın en fazla öne çıkardığı ‘eğitim’ ve ‘geleneksel medyayı destekleme’ önerileri, ‘hakikat-sonrasının eğitimli insanların ürünü’ olduğu, geleneksel medyanın da ‘piyasaya tutunmak adına sosyal medyayı fütursuzca taklit ettiği’ tespitleriyle yazar tarafından geçersiz hâle getiriliyor.

Hakikat-Sonrası’nda gerçeğin öneminin ve değerinin kaybedildiği günümüz dünyasının analizi yapılıyor. Bu bağlamda özellikle sermaye, siyaset, bilim ve medyanın perde arkasındaki çıkar ilişkilerine dikkat çekiliyor. Kitap konuyu anlama ve farkındalığı arttırma adına önemli bir ufuk açsa da çözüm açısından günümüz insanının sistem karşısındaki çaresizliğinin ilamı oluyor.

Hamiş: Konuya ilgi duyanların Pasajlar dergisinin ‘post-truth’ sayısını kaçırmamaları tavsiye olunur.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Bastırılan tüm duygular tatillerde ortaya çıkar

"Senin sosyallik ve dostluk maskenin arkasında barbar bir kimlik var."
- Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam

İnsanın ruh sağlığıyla psikologlar, toplumun vaziyetiyle de sosyologlar ilgilenir. Meslekî zorunluluklar bir yerde insanın yaşam biçimi hâline gelir. Dünyaya ve insanlara daima mesleklerinden, açılan yeni pencerelerden ve yollardan bakmak alışkanlık oluverir. Buna tutku da diyebiliriz. Peki edebiyatçılar ne yapar? Pardon, soruyu değiştireyim: İyi edebiyatçılar ne yapar? Onlar hem psikologların hem de sosyologların yap(a)madığını yazarlar. Önce yaşarlar, gözlem yaparlar, sık sık dalıp giderler -ki her dalıp gitme memleketin insanından ve vaziyetinden mütevellit kaygıyla korku arasında düşünmedir, bir gidip gelmedir- ve nihayet yazıya geçirirler.

Sema Kaygusuz, trajedinin tek bir insanın başına gelip onunla sınırlı kalmadığını gösteriyor Barbarın Kahkahası'nda. Facialar, rezillikler, utangaçlıklar, hor görülmeler tek bir insanın başına gelip de mekanı terk etmiyor. Halkalar hâlinde yayılıyor. Bu yayılış esnasında öfke nöbetleri, varoluş sancıları, ebeveyn kaygıları, ergenlik şımarıklıkları, özgüven eksiklikleri, bağnazlıklar, yobazlıklar, gevşeklikler de yayılıyor etrafa. Trajedi büyüyor. Bir barbar var roman, kim o barbar?

Barbar romandaki herkes. Hatta romanı okuyan herkes. Komple bir barbarlık var. Metindeki bu komple barbarlığa dair konuşmak yersiz, çünkü o zaman romanın büyüsü bozulacak. Şifresi demedim, büyüsü. Romanın bir şifresi yok, ipucu yok, çözülmesi gereken cinayetleri de yok. Herkesin aslında birbiriyle komşu olduğu fakat bu komşuluğu kabul etmemek için her türlü dolabı çevirebileceği bir ortamda, bir motelde, bir mahallede, bir semtte, bir şehirde, bir ülkede, bir coğrafyada, bir kıtada, bir dünyada, çözülebilecek tek şifre insanla çocuk arasındaki ilişki belki de. İnsanın çocukluğu, çocuksuluğu arasındaki paslanmış ilişki. Kısacası insanın kendisiyle olan ilişkisi.

"Gaibe karışan hayalettir çocukluğumuz. Kimi zaman matem havasında, kimi zaman nostaljik içlenmeyle yad ettiğimiz çağ, zannedildiği gibi çocukluğumuz değil, bağrımızda saklı çocuksuluğumuzdur."

Evet, ne demiştik? Bir motel ve birçok karakter. Ancak Sema Kaygusuz metni öyle bir kurmuş ki hiç hissettirmeden sizi önce o moteldeki bir odaya yerleştiriyor, sonra da elinize bir dürbün, bir not defteri, kalem ve soğuk içecek verip şipidak terliklerle o gölgelikten öteki gölgeliğe yürütüyor. Böylece olan biten hiçbir şeyi kaçırmadığınız gibi kendinizi de barbarların ortasında bir barbar olarak buluyorsunuz. Onların dilini bilmiyorsunuz, sizin dilinizi de onlar bilmiyor. Zaten barbar da o demek, yerleşik dili bilmeyen... "Ben bu insanı anlayamam" deyip kaçmak istediğinizde biri dikiliyor karşınıza, "biz de zaten senin dilinden anlamıyoruz" diye. Peki hem yakından hem de dürbünle izlerken olanları, ne tür barbarlar var sahnede? Bakalım bu tirat size de iyi(!) gelecek mi?..

"Sen yapabilirsin. En büyük meziyetin dağılıp tekrar şekil almak. Bütün dertlerini son kullanma tarihini doldurmadan tüketiyorsun. Ateşte erisen, başka şekil alırsın. Kendini kullanma kılavuzun var senin. Daha ne istiyorsun? Al tepe tepe çalıştır, bozulunca söker yenisini yaparsın. Ama ben bildiğin lastik top gibi bi şeyim. Duvardan seker yere düşerim, suya atlar yüzeye çıkarım. Her yere zıplar, aynı biçim geri dönerim. Sen şimdi bu topu alıp uçan balon falan yapmaya kalkıyorsun. Hayatta en illet olduğum şey, tekrar etmek. Eh niye beni tekrarlayıp duruyorsun canımın içi! Yoksa bende sana ait bir şey mi var? Hı?"

Hani sidik yarıştırmak diye bir deyim vardır ya, Kaygusuz bizi bu deyimin tam içine bırakıveriyor. Ortada bir sidik muhabbeti. Havlulara kim çiş yaptı? Kim o şerefsiz? Kim o hain? Kim o kendini bilmez? Kim o duygusal olarak sorunları olabilecek kimse? Kim o insan? Herkesin ağzından farklı bir sıfat türüyor böylece. Peki kim bu herkesler ve nasıllar? Evlenir evlenmez ciddi bir entelektüel kriz yaşayan çift, kasaba milliyetçisi, mutsuz Müslüman, pasif agresif, gıybet makinesi, kadim tıbbın tutkunu, bas bas onaylanma ihtiyacım var diye bağıran bir ergen, her şeyi bilen, hiçbir şeyi bilmeyen, orta yolcu. Karakterlerin isimleri önemli değil. Yazar hiç yormadan, psikoloji bilmişliği yapmadan bir toplumu olduğu gibi sığdırıyor motele. Yaz tatili, tatil olduğundan utanıyor neredeyse.

"Aşkı kemirerek de yan yana gelir insanlar. Onların ikisi de birbirinin kemirgeni olmuş bence. Gerçek arkadaş olsalardı çoktan bitmişti ilişkileri. Arzuyu kabullenip aşkı yaşasalardı altı aya varmaz ayrılırlardı. İkisini de beceremedikleri için sonunda yabancı topraklara esir düşmüşler. Birbirlerini suçlamaktan başka dil kuramıyorlar."

Sanki bir romanın içinde birçok hikâye varmış gibi geliyor insana. Benim hikâyem, senin hikâyen, onun hikâyesi. Hepimizin hikâyeleri yani. O çocuğun zıpkınla denize dalma hevesi, ölmek üzere olan hayvanları motelin orta yerine getirmesinde, hepimize dair bir şey yok mu? Görülme isteği, onaylanma ihtiyacı, aynalama, gölgeleme, 'var'ım deme, 'yok' sayılma ve daha neler neler. Çocuk çünkü. Kendinin düşmanı olurken bile insana dost olabilen. Dostluk için yaratılmış gibi duran. Peki aşk yaşadığını zannederken aslında sessizleşmeyi, sönükleşmeyi, şahsiyetsizleşmeyi tadan hiç yok mu aramızda? Elbet var. Tüm bunlar olurken bilgin ve dalgın bir tavırla olanı biteni kaydeden, ölümden sonrası için bir iz bırakmak isteyen yok mu? Çok var eminim ki, eminiz ki. Kaygusuz hepsini toplamış ve demiş ki kısaca: "Bugün sırdaşlık nedir biliyor musun? Saklanmaktır. İçin için delirdiğini herkesten saklamaktır. Gördüğün kabusu anlatmamaktır. Tırnağın kadar güvenmediğin puştlarla iç içe yaşamaktır."

İnsan ruhundaki karmaşayı bir yaz tatiline, o insanların yaşadığı ülkeyi de bir motele sığdırmış Sema Kaygusuz. Sevgi ve nefret, saygı ve hırçınlık, masumiyet ve intikam bu yüzden iç içe Barbarın Kahkahası'nda.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Mayıs 2020 Salı

Bürokrasi labirentinde kaybolan insanların ruh halleri

Yakın zamanda kurulan Vakıfbank Kültür Yayınları, yayın hayatına başlarken seçtiği ilginç ve önemli kitaplarla kısa zamanda adını duyurmayı başardı. Bunlardan biri de Balzac’ın Çalışanın Fizyolojisi adlı, ilk olarak 1841’de yayınlanan ve Türkçe’ye çevrilmesi neredeyse 180 yılı bulan ilginç eseri.

İlginç diyorum çünkü Balzac’ı Balzac yapan eserlerine pek de benzemiyor. Roman deseniz değil, deneme değil, anı değil, kronik değil, kendine özgü bir tür gibi. Sanki Balzac, onca zorluğun ve mücadelenin içinde beş parasız boğuşurken asap bozucu bir biçimde ‘kapağı devlete atıp’ anlamlı hiçbir şey yapmaksızın ‘salla başını al maaşını’ konforunda yaşayan memurların üzerinde oluşturdukları zehirli etkiden kurtulup yoluna devam edebilmek için gerçekte ne olduklarını ifşa etmek ve kaleminin üzerindeki yüklerinden kurtulup esas işine dönebilmek için verdiği bir arada içinde biriken duyguları ifadeye döküyor. Sonuç nasıl olursa öyle bir tür içinde bu insan tipiyle toplumun gözleri önünde hesaplaşmak istiyor.

Her bir memur tipini ayrı ayrı ifşa edip maskesini düşürmek, ‘dünyanın en aydınlanmış ulusu’ dediği Fransa’yı -kendi ifadesiyle- ‘aptal yerine koyan’ bu insanlarla hesaplaşarak bir yazarın en önemli görevini, toplumunu gerekirse kendi kendisine karşı savunma misyonunu yerine getiriyor. Devlet memuru tipi neyi simgeliyor ya da neyi çağrıştırıyorsa Balzac bunun tam karşı kutbunu temsil ediyor çünkü.

Kendisini Balzac’çı olarak tanımlayan biyografi sanatının büyük ismi -kutup yıldızı mı demeli!- Stefan Zweig, ‘Fransız edebiyatının Napoléon’u dediği hukuk fakültesi öğrencisi Balzac’tan, “Yirmi yaşındaki gencin, noter ya da avukat olmak yerine bir yazar, bir edebiyatçı, bağımsızca eserler yaratan bir insan olmak istediğini açıklaması, böyle bir şeyi hiç tahmin etmeyen ailede şok etkisi yaratır.” diye bahseder.

Yazarların en hayalperestlerinden biri olarak kabul edilen Balzac, hukuk gibi, mesleklerin en realistiyle karşılaştığında muhtemelen dayanılmaz acılar çekmiş, bu realist dünya karşısında kendisini fazlasıyla savunmasız ve korunaksız hissetmiştir. Edebiyat, onun için bir seçim değil kor halinde yanan karmaşık ruh dünyasının kurtuluşa ermek için zorunlu olarak kendini attığı bir ateş, ateşin en parlak halindeyken yukarı doğru yaptığı bir atılış haliyle geçtiği yeni bir faz belki de.

Bu geçişin tamamlanabilmesi için Balzac’ın hayatta yapamadığı ya da başarısız olduğu ne varsa ateşe atıp yakması gerekiyordu ve de. Kalemi sertti bu yüzden. Kendini yeniden kurmak ve bağımsızlığa ulaşmak için yakması gereken şeylerin ilk sırasında toplumu aldatan insanlar geliyordu ve memurları da bu insanlar arasında görüyordu. Hukuk fakültesinden birilerini birilerine karşı değil toplumu topluma karşı savunabilmek için ayrılıyor, adaletsizliklerin görüldüğü mahkemeler yerine ortaya çıktığı hayatın diplerine dalıyordu.

Hissettiği tek şey, içinde nereye yönlendireceğini bilmediği bir güç olduğuydu” ve bu güç, ateşin koru arttıkça daha fazla şey yakmaya ihtiyaç duyuyordu. Siyasetin, toplumsal hayatın ve sahte ahlakın çürümüş yanlarını yakarak temizleyebileceğini düşünüyordu.

Balzac, sadece yüreğinde değil davranışlarında da cesur olmak istiyordu. Sadece söyleyerek değil yaparak, karşı çıkarak, acı çekerek yüreğindeki cesareti hissedebiliyordu. İş hayatında ve özel ilişkilerindeki bütün başarısızlıklarından da yazarak değil yakarak kurtuluyordu. Çalışanın Fizyolojisi, tipik bir Balzac kitabı, keskin kaleminden süzülen edebi eser gibi değildir bu yüzden. Yüreğiyle değil beyniyle, ruhuyla değil keskin gözleriyle yazmıştır.

Yazmak için yakmak zorunda olduğu türden, sadece bir kerelik yapılan işlerdendir. Sonraki yıllarda okunması, tekrar tekrar basılması da gerekmemektedir belki. Eserleri arasında önemsenen bir yer işgal etmemektedir. Ama bunu yazan Balzac olduğu için elbetteki değerlidir. Balzac bu kitapçıkla, her şeyi mesele yapan büyük bir yazarın sıradanlığı parçalayıp esas gerçeği gün yüzüne çıkarma ihtiyacını geçici bir zaman için giderir. Tıpkı Eldivenin Geleneksel Tarihi, Süslenmenin Felsefesi, Gastronominin Fizyolojisi, Bir Şampanya Şisesinin Ahlaki Yönden İncelenmesi kitaplarında olduğu gibi ironi dolu eğlenceli metinlerde ele aldığı tipolojiler onu adım adım İnsanlık Komedyası’na götürmüştür.

Balzac bir ifşacıdır. Otuz yaşına geldiklerinde bütün sevgi beklentileri boşa çıkan çaresiz evlilikler içindeki kadınların gerçek hikayesini, zenginliği ve fakirliği, yokluğu ve şatafatı, debdebeyi, paranın ve siyasetin sunduğu yalancı iktidarın insanları ahlaken ne denli çürütebileceğini toplumun bütün tabakalarını içine alacak şekilde ele alır, mesele yapar ve adeta kağıda işler. Satırlarda öfkeli ve zeki bir elin kazmak ya da nakşetmek için gereğinden fazla güç uygulayan darbeleri hissedilir. Bu nedenle, her köşe başında kendine sayısız düşman edinir. Ne var ki eleştirilerden ve düşmanlıklardan etkilenmeyecek kadar büyük, yaşam dolu ve içten gelen bir gücün tesirindedir.

Balzac, “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir” demiştir ve Çalışanın Fizyolojisi bir bakıma esin gelmeyen zamanlarda yaptığı işlerdendir. Bu sayede çok cesur ve korkusuzca kalemini kılıca dönüştürüyor, bürokrasinin karmaşık labirentlerinde kaybolan insanların ruh hallerini kelimenin tam anlamıyla ifşa ediyordu. “Bir çalışan, doğa tarihi yasalarından bihaber bir haziran böceğinden daha fazla sorumluluk sahibi değildir.” diyordu. “Oğlunuza özel bir gelir ya da toprak bırakamayacaksanız...oğlunuza tüm bu eksiklikleri telafi edecek bir deha da aktaramadıysanız, o barbarca, acımasız, ölümcül ifadeyi asla ve kat’a kullanmayınız: ‘o bir memur olacak!" diyordu.

Sanat ve düşünce insanının devlet memuru kadar değer görmüyor oluşunun hesabını sorması gerekiyordu. Büyük Fransız halkının bu büyüklüğünü kaynağına iade etmesi ve ‘memur zihniyetli’ insanların toplumu teslim almasına karşı çıkıp bir şey söylemesi gerekiyordu. Onlar söylemiyorsa eğer, Balzac bütün bir halkı adına bunu yapabilecek kadar güçlü ve cesur hissediyordu kendisini esin gelmediği zamanlarda.

Heyecansız memurlar için, “Onun için atmosferin durumu koridorların havasıdır, vantilatörsüz odaları dolduran erkek soluğudur, kağıtların ve tüy kalemlerin rayihasıdır; onun toprağı döşeme taşları ya da odacının süzgeçli sulama kabıyla ıslatıp nemlendirdiği, yama yama acayip molozların süslediği parke zeminidir. Gökkubbesi bakıp bakıp esnediği tavan, fiziki çevresi de uçuşan toz zerreleridir.” derken elbette açıkça küçümsüyordu. Bütün memurlar adına havasızlıktan boğulacak gibi oluyor, ayağını toprağa basma ihtiyacı duyuyordu.

Çalışanın Fizyoloji, farklı memur tiplerinin herkesin gözü önünde olduğu halde görünmeyenlerini içeren bir eğlenceli metindir. Benim açımdan fazlasıyla bildik ve tanıdık tipler ve konular bunlar. Genel olarak güncelliğini koruduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat kitapta bir yer var ki hepsinden daha eğlenceli ve şaşırtıcı. Bu, Özel Kalem tipine dair anlattıkları kısım.

Geçmişinde -1 günlüğüne de olsa- Özel Kalem müdürlüğü yapıp, daha fazla acı çekmemek için kendi isteğiyle derhal ayrılmış biri olarak Özel Kalem tipi beni de yakından ilgilendirdiği için belki de en çok ilgimi çeken yer burası oldu.

Bölüme şöyle başlıyor Balzac: “Özel kalem her daim genç bir adamdır. Yetenekleri ve yetileri sadece bakanın kendisine malumdur.” Sonrasında şöyle şeyler söylüyor:

Bakanın şikâyetlerini dinler ve onunla birlikte güler. Bakanın maşası rolünü oynar, gazetelerle, lobilerle, editörlerle tatlı tatlı konuşur. Bakanın çeşitli çıkarlarıyla arasındaki gizemli bağlantıdır. Günah çıkartma hücresindeki bir rahip gibi ağzı sıkıdır: hem bilir hem bilmez; bazen her şeyi bilir, bazen hiçbir şeyden haberi yoktur. Neşeden gözleri pırıl pırıl olmalıdır; bakanın kendisi hakkında diyemediğini o diyebilir. Son olarak, onun refakatindeyken bakan kendisi olmaya cüret edebilir...” (sf.59)

Bu genç adam tam olarak bir devlet adamı değildir, ama siyasetçidir. Arada sırada tek kişilik bir partinin siyasetçiliğini yapar. Neredeyse her daim çok genç olan özel kalem...sadık bir dost rolü oynar, onu pohpohlar ve tavsiyelerde bulunur. Daha iyi danışmanlık verebilmek için dalkavukluğa mecbur olur ya da danışmanlık veriyormuş gibi gözükmek için onu pohpohlar. Bu işi yapan neredeyse tüm genç adamların solgun bir yüzü vardır. Denilen şeyi onayladıklarını ya da onaylamadıkları intibaını uyandırdıkları aralıksız kafa sallama hareketleri, bize kafalarında tuhaf bir şeyin olup bittiğini anlatır. Ne derseniz deyin, ayrım yapmadan onaylar. Özel kalemlerin dağarcıkları, ‘ama’lar, ‘gelgelelim’ler, ‘ne de olsa’lar, ‘ben olsam’lar, ‘sizin yerinizde olsamlar’la (bunu çok kullanırlar) doludur. Yani çelişkilere çıkan tüm ifadelerle.” (sf.59)

Özel kalem tipi, kendine ait olmayan bir güce yaslanan her insanda olduğu gibi dalaverelere bel bağlamak zorundadır. Saygınlık ve prestij için yapamayacağı çok az şey vardır. Gücün her zaman içinde, yanında ve yakınındadır, gerektiğinde kullanım hakkına da sahiptir ama hiçbir zaman gerçek bir iktidar duygusuna sahip değildir. Bu yakıcı hâl, iktidarın asıl kaynağına gün geçtikçe daha fazla bağlanma ve onu yüceltme ihtiyacı doğurur. Bir süre sonra yüceltmelerine devam edebilmek için bu kez kendisini yüceltecek birilerine ihtiyaç duyar. Aksi takdirde, kendinden verdikçe eksildiğini hissederek arası giderek açılan güç karşısında her geçen gün değersizleşiyor ve önemsizleşiyormuş hissine kapılır. Hayatı boyunca kurtulmak istediği bu his hiç olmadığı kadar bütün ruhunu sardıkça bundan kurtulmak için gerçek sahibi olmadığı gücü kendininmiş gibi gören insanlar arar ve bu sayede iktidarla bağ kurma arayışında hazır bekleyenlerin en zayıfları arasından çok geçmeden bulur. Sonrasında her iki taraf da birbirini kullanır ama günün sonunda iki taraf da her güçsüz insanda olduğu gibi güçle temas ettikçe zayıflıklarının esiri haline gelerek büyüklük kompleksine kapılıp her sıradanlıktan kahramanlık çıkarmaya çalışır.

Sonrasındaysa bir Balzac çıkar işte ve bu görkemli rüya acı bir sonla nihayet bulur.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

17 Mayıs 2020 Pazar

Yalnız olmayan yazamaz, yazamayan yalnız olamaz

"Olabildiğince yalnız kalmalıyım. Hayatta başardığım ne varsa yalnızlığıma borçluyum."
- Franz Kafka

"Yalnız yaşayan bir insanın yapacağı tek şey; daha fazla yalnızlaşmaktır."
- E. M. Cioran

Edebi yapıtlarda, en çok işlenen konulardan biridir yalnızlık. ‘Olmak’ maruz kalmaktır der üstat Cioran. Bu kitapta ‘Olmak ’an itibarıyla yalnız kalmaktır. İyi yazılanlar hep iyi bir yalnızlık eseridir. Yalnız olmayan yazamaz, yazamayan yalnız olamaz. Hep bir kendine, yani yalnızlığa kaçıştır yazmak eylemi. En önemli eserlerden; en önemli, kıymetli bir yalnızlık akar. Bunu görmek için de yalnızlığın ne olduğunu bilmek, onu yaşamak, hissetmek, var olduğunun bilincinde olmak şarttır.

Efendim, yazı dünyasına harika eserler kazandırmak için adeta ant içmiş, durmadan, yılmadan, yorulmadan, çalışan bir yayınevi olan Jaguar; yine nefis bir eser sunuyor bizlere. Yukarıda anlaşıldığı üzere yalnızlık, kalabalıklar arasında olan bir yanlıkla; edibin yalnızlığıyla karşı karşıyayız. Büyük yazar, Sergio Chejfec’in dünyası; biz okuyan, yazan, araştıran, merak eden, didinen insanlara yabancı gelmeyecektir. Bu dünya tanıdık, bize yakın, bizimle olan bir dünya. Yazarın kendi dünyası çok farklı olmasa gerek, kitaptan. O zaman Benim İki Dünyam, başta yazarın sonra da hepimiz dünyasıdır. Görebiliyoruz, hissedebiliyoruz, anlayabiliyoruz…

Yazarın yaşı olur mu bilmiyorum. Yazarın yaşı; yazdıkları, okudukları ve hissettikleridir, şüphesiz. Elli yaşında olsun yazarımız, kahramanımız. Bir kitap fuarı için yolu düşer, bir konferans için. Kendini şehirde yürüyerek bulur sürekli. Yeni insanları, parkları, caddeleri, hayvanları keşfetme peşine düşer. Keşfettikçe geriye düşer, geriden gelir. Ne yaptığınız bilemez halde sadece yürür, izler ve gözlemler. İzlemesi yetmez çoğu yerde. Gözlemlemesi de gerekiyor, gidip gelmeler arasında gözlemlemek lazım.

Gözlemek ve yürümek, metafizik kaygılarının odak noktasına yerleşir bir yerden sonra. O zaman iki benliğinin farkına varır yazar. Kendisi yürüyen kişi midir? Hayalinde, geçmiş ile gelecek arasında durmadan beynini kemiren, etrafına anlam yüklemek için; eşyadan, kendinden, insanlardan, ülkeden, dünyadan uzaklaşan ama aslında pek de uzaklaşamayan kişi midir? Yoksa her ikisi mi? Her iki dünya mı veyahut. Kendisinin olduğu ve de olamadığı dünya. Var ile yok arasındaki dünya…

Somut gerçekçiliğin ve soyut varlığın iç içe geçtiği bu kitapta, isimsiz yazar- kahramanımızla yol almak zaman zaman rahatsız edici olduğunu da, yazar-kahramanımızı anlamaktan zorluk çekebileceğimizi de bir yerden sonra anlıyoruz. Bu tespit, yalnızlığınızın ve ona yüklediğiniz anlam ölçüsünde değer kazandığını da özellikle belirtmek istiyorum. Anlamak, empati gerektiriyorsa eğer bunu bu kitapta yaşamadan elde edemeyeceğiniz bir şey olduğunu da söylemem gerekiyor.

Hasan Ali Toptaş bir söyleyişinde “Edebiyatın merkezi dildir” demişti. Benim İki Dünyam'ı okurken kelimenin tam anlamıyla nefis bir dil şöleni ile karşı karşıya olduğunuzu daha ilk sayfada anlıyorsunuz. Tabi ki burada, kitabın çevirmeni Bülent Kale’nin büyük emeğinin katkısı çok çok büyüktür. Bunu söylemeden geçemeyeceğim: Dillin lezzeti, kurgunun iskeletidir. Bunu herkesin anlamasını da bekleyemeyiz, ama bunu doğruluğunu kaleme, yazıya ve en önemlisi de okumaya gönül veren herkesin çok iyi bildiğinin farkındayım.

Fazla söze ne hacet, dillin mükemmelliği, kurgunun nefis ilerleyişi, yalnızlığı somut gerçekliği, gözlemenin verdiği rahatsızlığı, var oluşun metafiziksel sancısı… Sanatta, yazıya, okumaya ve insana dair çoğu şey bu kitapta sizi bekliyor.

Bu kadar kıymetli eserleri yayın dünyasına kazandıran yayınevleri, bu kitapların hakkıyla okuyanlar için ne büyük hizmetler verdiğini her kaliteli çeviri sonrasında bir kere daha anlıyordur. Yazana, çevirene, çevirtene, okuyana selamlar olsun...

Doğan Yalçın
twitter.com/emsar4949

Avarelik görgüsüyle sıra dışı olmak

Onu okurken, sıradan coğrafyaları, sıradan keşfi ile sıra dışı hale getiren gözlem yeteneğine mi; dilinin şiirine mi kulak kesilmeli karar veremeden biten bir anlatıya eşlik edivermişiz bir de baktık ki.

Dikotomiden azade kalmayı becererek bunca çok renge bu ahengi yazma yetisine sahip yazar, “İbn Rüşd’ün Varlık Ve Bilgi Alanlarında İbn Sina’ya Yönelttiği Eleştiriler” üzerinden doktora yaparak, eğitimini felsefeyle mühürlemiş. Öğretmenlik, editörlük, radyoculuk… Bitmedi! Mevcutta halen İbn Haldun Üniversitesi’nde öğretim üyeliği, TRT 2 kanalında bir kültür-edebiyat programı, Nihayet adlı edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenliği de bunlara ekleyelim.

Şiir, deneme, araştırma, çeviriler… Derken, Ahmet Kutlu’nun sözün düşüşünü ilk durduracaklar arasından seçtiği kalem. İbrahim Tenekeci’nin görüp geçirmekten çok merak etmekle kazanılmış “meraklı bir bilgelik ve tazelik” olarak tanımladığı şair, çevirmen, editör, radyo ve televizyon programı sunucusu… Tesadüf olamayacak çeşitliliğin ve estetiğin kaynakları ifşa oluyor böylece. Bu estetiğin son meyvesi ise Ahmet Murat Özel’in son kitabı olarak Avarelik Görgüsü adıyla Ketebe’den çıktı.

Söz kemale erince şiir olur demişler. Şiiri söz, sözü şiir bir yazarın, hikayelerden oluşan kitabının içinde egzistansiyalist felsefenin eşsiz serüvenini koklayarak ilerliyoruz. Ne lüzumundan çok melankoli, ne ruhu çekilmiş bir rasyonel! Kıvamlı bir bilgelik. Keyfimiz gıcır.

Yazar, Avarelik Görgüsü sahibi olmak üzerinden hayatı ortalamış. Ortaladığınca da anlatmış. Öyle ortadan hiç ayrılmayanlarla da karıştırmadan demlemek lazım ama okurken. Yedi kat yerin dibinde gezmiş, uzun yedi başlı ejderhalar midesinde. Ardından, yedi kat göğün seyr-ü süluk sefasında demlenmiş kısık ateşte. Ne varoluşsal sancısını acı ile tanımlayıp, delaletlerden erdem devşirdiği çukurlarda kalmış; ne “ötelerden haber” diye yapay bir uhreviyata süzülmüş. Yüzüne değişmeyen tebessümler takan botokslu ideolojilerden de dinlerden de arınmış. Ahmet Murat, “vasat” olanın neden yolların en güzeli olduğunu vasatlığından değil, vasatı seçen dehasından, midesindeki ejderhalardan, gök diye inleyenlerin fazlalarından dökülen sahteden öğrenmiş.

Naçizane bize geçen bu diyelim. Diyelim ki iddiamızdan vurulmayalım yine de dönüp. Buğday çuvallarının ergonomisine de gece uyuyamayanların dehşetli haline de keskin kokuları özlemenin memleket özlemek gibi bir tanıdıklık olduğu hasrete de ettiğimiz şehadetten, bize geçen bu!

Mesela, çocukluğu bir tren istasyonunun çevresinde geçen çocukların dünyanın durak olduğu keşfine yakın olmaları fikri, kitabınızı alıp alıp gittiğiniz kasaba istasyonunu severken, aslında sonsuz olanı sevdiğinizi gösterir size gözleriniz parlaya parlaya. “Aziz Nesin’lik bir hikaye yazılması içten bile değildi” dediğinden akıl önünden koca bir Türk sineması külliyatı geçirir. “Avarelik Görgüsü” denerken size gülenlere gülecek özgüveniniz yine o aynı çocukluğunuzdan çıkıp gelir. Kolonya, hani şu bildiğimiz kolonya, modernleşme ya da modernleşememe hikayemizin tepesine diklemesine bir ünlem gibi dikiliverir. Mushaf içine roman okuyan Hasan, kahramanlarınız arasına girer. Hiç sevmediğiniz bu vaaz dilini daha çok sevmezsiniz Hasan’ların hürmetine.

Orta olanı şah edip şahitlik edenlerin düsturudur bu: Türk dilindeki “h” harfine hırıltı katıp Arapça okunduğu zaman olmayanın, güdük kalanın ne olduğunu bilirler. Bu bilgiden mülhem, ılımlı popüler din dili ve pahalı derviş hırkalarıyla televizyonda süzülenlerde olmayanın da aynı şey olduğunu bilirler. Ne eksiğimizi giderelim dediysek gına getirecek drajede sunan aşırı insanların coğrafyasında bilmenin yükünü bilirler! İşte Ahmet Murat size, bunlara, tek başınıza tahammül etmediğinizin müjdesini verir. Yükünüzü hafifletir. Yüzünüzü gülümsetir.

Gurmelerin yatılılar arasından çıkmasının tesadüf olmayacağı gerçeği ise başlı başına bir yazı sebebidir!

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Algı her şeydir! - II

"Algı her şeydir!" başlıklı yazıda Yalın Alpay’ın Yalanın Siyaseti adlı eserini değerlendirirken, kitabın ‘post-truth’ ve safsata olmak üzere iki ana konu üzerine oluşturulduğundan bahsetmiştim. Bu yazı ilişkili olarak safsata konusuyla alakalı olacak.

İki yıl kadar önce bu blogda Taha Selçuk’un Alev Alatlı’ya ait Aklın Yolu da Bir Değildir adındaki eserle ilgili değerlendirmesini okuduğumda kendisiyle kitaba dair yazışmıştık. Mantık ve safsata meselelerini ele alan kitabın baskısı bulunmuyordu. Alatlı’nın kısa süre sonra Everest Yayınları’ndan çıkan ve konusu safsata olan ““Ben Böyle Düşünüyorum!” Demekle Olmuyor” adlı kitabı tevafukun böylesi dedirtmişti. Zira o metin yeni bir isimle yayınlanmıştı.

Aslında kitabın geçmişi internetin ülkemizde ilk kullanıldığı döneme, yani 2000’li yıllara dayanıyor. Sosyal medyanın esamesinin okunmadığı o zamanlar e-mail grupları paylaşım ve tartışma ortamı olarak iş görüyordu. Alev Alatlı, dâhil olduğu bir gruptaki yazışmalara istinaden yazdığı bir mail sonrası harekete geçilerek Safsata Kılavuzu adıyla bir kitapçık ortaya çıkarılıyor. Safsatanın tanımı ve sınıflandırmalarının yapıldığı o kitapçığa bugün internette ulaşmak mümkün fakat sonradan eklenen yazılardan yoksun hâli epeyce cılız kalıyor.

Alatlı’nın çıkış noktası, e-mail grubunda da şahit olduğu üzere, dil kullanımında düşülen mantık hatalarıdır. Alatlı’ya göre dil kullanımında yapılan bu mantık hataları yanlış sonuçlar doğurduğu için gerçek ya da hakikat ortaya çıkamayacaktır. Ayrıca bu durum sistematik düşünmeyi ve tartışmalardaki tutarlılığı engellemektedir.

Safsata Kılavuzu, 2009 yılında Aklın da Yolu Bir Değildir adıyla basılırken metne mantık ile ilgili yeni yazılar ekleniyor. Eklenen yazılarda, kesin ve tekçi bakışı temel alan Batı merkezli mantık (Aristo Mantığı) eleştirilirken yerine alternatif olarak çoklu yapıya sahip Doğu düşüncesi öneriliyor. 2018 yılına gelindiğinde ise kitabın temel omurgası aynı kalırken kısmi değişiklikler yapılarak ve yeni yazılarla zenginleştirilerek “Ben Böyle Düşünüyorum!” Demekle Olmuyor adıyla yeniden yayınlanıyor. Kitabın önceki hâliyle ilgili detaylı değerlendirme Şuur, mantık, dil yoluyla düşünce üzerine düşünmek başlıklı yazıda bulunuyor. Temel söylevi aynı olduğundan tekrara düşmemek adına safsata konusuna değinen başka bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Yalnız ondan önce, sanıyorum bir konuya dikkat çekmek gerekiyor. Eser bilgi ve yorum açısından Alatlı’nın yetkinliğinin bir yansıması ve yazar ufuk açıcı onlarca konuya değiniyor fakat savunulanların tümüne katılmak zor. Nitekim kitabı okurken Alatlı’nın mantık hakkında söyledikleri ve düşünüş tarzıyla ilgili akla takılan birkaç çetin mesele beliriyor. Oradan mülhem Taha Selçuk’un yazının sonuna eklediği notu tekrarlamanın faydalı olduğu kanaatindeyim:

Not: Bir nevi “Aristo mantığının eleştirisinin eleştirisi” olan Caner Çiçekdağı’nın “Aklın Yolu da Bir Değildir… (Alev Alatlı) Üzerine" isimli makalesi ile bu metni birlikte okumak biraz daha fazlasını isteyen okuyucu için tavsiye olunur.

Mantık gibi ilgi ve uzmanlık gerektiren meselelere dair kitapların konuyla profesyonel olarak ilgilenen kişilerin anlayacağı seviyede olması konunun uzmanı olmayan kişiler için kısıtlayıcı bir durum ortaya çıkarıyor. Doğrudan mantık ile ilgili olan safsata da bu durumdan nasibini alıyor elbette. Mantık ve safsata kavramlarını ‘basitleştirerek’ (anlaşılırlık açısından elbette) anlatmaya çalışan Tevfik Uyar’ın Safsatalar isimli eseri bu durumu gidermeye yönelik önemli bir çalışma. Destek Yayınları’ndan çıkan kitap iki yüz elli altı sayfadan oluşuyor. Kitapta hem üst başlık hem de alt başlık kullanılmış. “Aklın Kırk Haramisi” üst başlığıyla kitapta yer verilen kırk safsata çeşidine atıf yapılıyor. Uyar, buradaki safsataların tamamına yakınını literatürde kullanılanlardan almış. Bunun yanında birkaç tane de kendisinin tespit ettiğini söylediği başlık eklemiş. Alt başlığı ise “Günlük hayatta sıklıkla yapılan yanlış akıl yürütmeleri” olarak belirleyen yazar, herkesin her konuda kontrolsüzce konuşmasının yol açtığı anlam sorunlarına işaret ediyor.

Müellif kitaba safsata kelimesinin anlamsal karşılığı ve etimolojik kökenine dair açıklamalarla başlamış. Bu bağlamda Antik Yunan’dan günümüze uzanan süreç kabaca özetlenerek konuyla ilgili küçük bir sözlüğe yer verilmiş. Kitabın belki de benzerlerinden en önemli farkı, konu başlığının tanımı ve açıklamalarının çok kısa tutulup mevzunun örneklendirmelerle anlatılmış olması diyebiliriz. Tevfik Uyar verdiği her örneği detaylı şekilde analiz ederek neden mantıksal açıdan safsata olduğunu izah etmeye çalışmış. Kısacası, doğruymuş gibi gözüken örneklerin dikkatle incelendiğinde mantık ilkeleri çerçevesince yanlışlığı ortaya konuluyor.

Kitapta izlenen yöntemin önemli olduğu düşüncesindeyim. Safsata örnekleri detaylı açıklamalarla birlikte verilerek hemen arkasından söz konusu safsatanın nasıl tespit edileceği ve sınıflandırılılacağına değinilmiş. Bunun yanında, buradaki mantık hatasına düşmemek için de tavsiyeler eklenmiş. Tevfik Uyar bu yöntemi oluşturmada kendisinin safsata konusundaki bilinçlenme sürecinin etkili olduğunu belirtiyor.

Safsatalar, tespiti ve anlaşılması biraz meşakkatli olan safsata olgusunun anlaşılırlığını kolaylaştırmada kılavuz bir kitap. Konunun detayına girdikçe hayatımıza etkisini fark etmek kolaylaşıyor. Fark edilen çok daha önemli bir durum daha var. Safsata bizleri sadece dışarıdan gelecek şekilde etkilemiyor. Bizler de safsatanın birer kullanıcısı olarak sürecin içinde yer alıyoruz. Kitap bu durumu sonlandırmasa bile belki yavaşlatmaya yardımcı olabilir.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

15 Mayıs 2020 Cuma

İnsan olmak bir inşa sürecidir, bitmez bu tadilat

"İnsanoğlu için en büyük mutluluk 
Sadece insanın kendi kişiliğidir!"
- Goethe, Doğu-Batı Divanı

"Bir insanı başkalarından ayıran özellikleri belirlemek, o insanı tanımaktır."
- Hermann Hesse, Narziss ve Goldmund

Düşmesiyle, kalkmasıyla, kaygısıyla, kırılganlığıyla, yarasıyla, yasıyla insan denen varlık için her nefeste bir şeyler olur, bir şeyler biter. Çünkü insan olmak bir inşa sürecidir, bitmez bu tadilat. İnsanın yazgısında savrulmak vardır. Kimse her zaman dimdik duramaz, daima dümdüz ilerleyemez, ömrü boyunca dosdoğru yaşayamaz. Savrulmak yaralanmaktır ve insanı evvela kendi yaraları iyileştirir. Hayat, kabuk tutmaktır.

"Paramparça edilmemiş, fırtınalara göğüs germemiş, tel tel dağılmamış, büyük dikişler ve çirkin yara izleriyle, pek nahoş bir halde kendini tekrar bir araya getirmemiş insanlara tahammülüm yok. Ancak böyle olurlarsa bir parıltı görürüm. Ama dışı pırıl pırıl olan şu tipler, şu kıç sallayanlar, doğrusu onlardan hiç hoşlanmam. Hem de hiç." diyor Andrea Dworkin (aktaran: John Berger, Portreler), ne güzel diyor.

Ölene dek taşıdığımız o gizemli kabuğumuzun altında, arka ya da saklı bahçemizde, belleğimizin ve hatıralarımızın karakutusunda ne vardır? Elbette çocukluğumuz vardır. İnsan gelişiminin başlangıç noktası ve hiç bitmeyen o kıldan ince, kılıçtan keskin çizgisi. Öyle bir çizgi ki paçamızı, yakamızı bırakmıyor. Hem omuz verenimiz hem de omuz isteyenimiz oluyor çoğu zaman. Arzularımızın, meraklarımızın, tutkularımızın yakıtı o. Çocukluk yaşlarında merak duyduğumuz, sonradan vazgeçtiğimiz birçok şeye olgunluk çağlarımızda yeniden kavuşmamız bundan.

"Yolları yollara sormayı ve denemeyi sevdim hep. Bir sorma bir denemeydi benim tüm yürüyüşüm." diyor NietzscheBöyle Söyledi Zerdüşt adlı başyapıtında. "Aradığın da seni aramakta..." diyor RumîDîvân-ı Kebîr'inde. Sonra mesela Kafka, "Buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefe varabiliriz." diyor. Peki Kişiliğin Gelişimi'nde Carl Gustav Jung, insanın bu asla bitmeyecek arayışlarında, buluşlarında, vazgeçişlerinde ve yoruluşlarında neyin rolünün üstün olduğunu söylüyor? Şöyle: "İç sesin ruhu bizim hem en büyük tehlikemiz hem de vazgeçilemez bir yardımcımızdır."

Duygu Olgaç'ın titiz çevirisiyle Pinhan Yayıncılık tarafından neşredilen Kişiliğin Gelişimi; çocukta psişik çatışmalar, Amerikalı psikolog Frances G. Wickes'in "Analyse Der Kindersele" kitabına dair bir giriş yazısı, çocuk gelişimi ve eğitimi, üç oturum süre analitik psikoloji ve eğitim, doğuştan yetenekli çocuk, bireysel eğitimde bilinçdışının önemi, kişiliğin gelişimi ve psikolojik bir ilişki olarak evlilik başlıklarına ayrılmış. Kitabın çocukluktan başlayıp eğitime, oradan bilinçdışına ve kişiliğe, son olarak da evliliğe doğru bir kronoloji çizmesi etkileyici. İnsanoğlunun hayatındaki en önemli evreler. Diğer yandan evlilik de insan yavrusunun doğumuna bir vesile. Böylece Jung döngüyü tamamlıyor. Her zaman ki gibi daireye işaret ediyor. İnsanın kişiliğinin gelişim sürecinde zaman zaman yaşanan yoğunluğun ve zorlukların yükünün de bir sahibinin olduğunu hatırlatıyor üstelik: "Bitmek bilmeyen kalıp ve alışkanlıklarıyla kitleler halindeki insanlığın ağır yükünü, Tanrıdan başka biri nasıl dengeleyebilir?"

Jung'un; insanın bir amacının, özellikle de ruhani bir amacının olmasına yönelik düşünceleri beni her zaman etkilemiştir. Hemen hemen her kitabında ve makalesinde bu düşünceye yer verir. "Bir erkek için ekmek parasını kazanabilmek ve eğer mümkünse bir aileyi geçindirmek kadar önemli olan bir başka şey, kendi hayatına tam olarak bir anlam verebilecek şeyi elde etmesidir." cümlesi, insanın zihnini uzun bir süre meşgul edebilir örneğin. Dünya edebiyatı sadece işe gelip giden ve böyle bir rutin yüzünden hem kişiliğini hem de ömrünü heba eden, üstelik yakınlarına da hiç bir faydası olmayan karakterleri işleyen romanlarla dolu. Dünya sineması da keza. Jung işi biraz daha öteye taşıyor: "Ruhani bir amaç, ruh sağlığının kesin gerekliliğidir; bu, tek başına dünyayı kaldırmanın mümkün olduğu ve doğal durumu kültürel bir duruma dönüştüren bir Arşimet noktadır."

Birbirinden bağımsız gibi görünen makaleler dikkatle, altını çize çize ve üzerinden düşünülerek okunduğunda, aslında üç önemli meseleyi insanın zihnine çakması gerekiyor:

1. Çocukluk döneminde yaşananlar kişiliğin gelişimine dair çok şey söylüyor. Dolayısıyla bir çocuk problemliyse, çoğu zaman bunun sebebi ebeveyni ve onun geçmişi oluyor.

2. Rüyaların yorumlanması, bilinçdışının bir anlama kavuşturulması ve insanın kendi ruhunun farkında olması; kişiliğin gelişimi konusunda en önemli meseleler.

3. Kişisel kabiliyet önemli, en az ailevi aktarım kadar. Çocuğun bir şekilde sanatla buluşması, dünyaya farklı bir gözle bakmasını sağlayabilir. Dünyaya farklı gözle bakan bir insan, kendisi için anlamlı olanı daha kolay keşfedebilir. "Gönlünün muradını bulmak" diyebiliriz buna.

Kitabın tek başına özeti olabilecek bir cümle: "Her yetişkinin içinde gizlenen bir çocuk vardır; her zaman orada olan, hiçbir zaman tamamlanmayan ve sürekli ilgi, dikkat ve eğitim isteyen ebedi bir çocuk. İnsan kişiliğinin gelişmek ve bir bütün olmak isteyen kısmı bu çocuk kısmıdır."

İnsan, Jung'un da belirttiği gibi bilinmeyenden hem korkar hem de ona derin bir ilgi duyar. İnsan psikolojisi, insanı tanıma yolunda hem korkutucu hem de ilgi çekici bir kuyu. Bu kuyudan çıkamama ihtimali ne kadar ürkütücüyse, su çekebilme imkânı da o kadar etkileyici.

Kişiliğin Gelişimi, daha evvel kullandığım cümlemi bana yeniden hatırlattı: İnsan olmak bir inşa sürecidir, bitmez bu tadilat.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Bir kalp kırıklığı tragedyası

Göründükleri gibi olmalıdır insanlar,
Eğer değillerse göründükleri gibi,
İnsan değil, şeytandırlar.

Şimdiye kadar hiç görmedim ben / kulak yoluyla iyileştirildiğini yürek acısının.” diyor Shakespeare, henüz oyunun başlarındayken. Kalbin kırılmasının kolay olduğunu, tamirinin ise emek gerektirdiğini anlatan bundan daha güzel bir cümle okumadım şimdiye dek. Pek çok isim verilebilir ama bir kalp kırıklığı tragedyası da diyebiliriz beş perdelik bu oyuna.

İyi kalpli Desdemona’nın küçücük bir mendil yüzünden kocası Othello tarafından nasıl yargılandığını, ona düpedüz yapılan haksızlığı anlatıyor bu kitap. Üstelik Desdemona “Tanrı bana yanlışlardan yanlış davranmayı değil, yanlışlardan doğru davranmayı göstersin.” diye dua edebilecek kadar da temiz bir kadın. Othello da onu “Ah benim ruhumun sevinci…” diyecek kadar da çok seviyor aslında. Hatta evlenmeden önce, sevgisinin ciddiliğini bize fark ettirecek şu cümleleri kuruyor çok güvendiği çavuşu Iago’ya: “Şunu bil ki Iago, aşık olmasaydım eğer Desdemona’ya / Denizlerin tüm hazinelerini vereceklerini bilsem de / Bekârlığın sultanlığından ayrılıp sokar mıydım başımı sıkıya”.

Zaman o kadar çok şeye gebe ki” geçen zaman içinde bir hata yapıyor Othello, sultanlık olarak nitelediği bekârlığından vazgeçecek kadar çok sevdiği Desdemona’ya. Bazen burnumuzun dibindeki insanları tanıyamıyoruz ya, bu kötülüğü de çok güvendiği çavuşu yapıyor Othello’ya. Bir kuşku düşürüyor aklına. Karısının onu aldattığını ima ediyor Iago konuşmalarıyla. “Gerçi birçok şey yetişir güneş altında / Ama ilk çiçek açanlar / İlk önce olgunlaşan meyvelerdir / Sabredin azcık daha” diye muhteşem cümleler de var kitapta ama Othello sabredemeden varıyor karara. Yazar da şöyle diyor kitapta: “Bir kez fırsat verdin mi kuşkuya / Karara vardın demektir”. Othello da varmıştı zaten karara. Kendi elleriyle kıydı, masum Desdemona’nın canına.

Sonra tüm gerçeği, Desdemona’nın hiçbir suçunun olmadığını, kendisine ihanet etmediğini öğreniyor ama ne fayda. Bu gerçekle yaşayamayacağını anlayınca kendi canına da kıyıyor o anda. “Benim için, akılsızca ama çok seven biri deyin / Kolayca kıskanmayan ama bir kez de kıskandı mı / Kendini kaybeden biri diye söz edin benden” diyerek veda ediyor hayata.

Asıl ihanet eden Desdemona değil, Othello oluyor burada. Hem sevdiğinin canına hem kendi hayatına ve yaşayacakları güzel anılara ihanet ediyor, sevdiği insana inanmamakla. İşte tam da bu yüzden, karara varmamalıyız düşünmeden, olup biteni tam anlamıyla öğrenmeden… Dinlemeliyiz sevdiklerimizi; kırmadan, dökmeden…

Nur Özyörük
twitter.com/nurozyoruk

Beyne’l-havf ve’r-recâ, ümit ve korku arasında

"İman edip de imanlarını zulümle bulaştırmayanlar var ya! İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır."
- En’âm Suresi, 82. Ayet

“Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Bilgisizlik kuvvettir... Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.”
- George Orwell, 1984

Stratejiniz derin ve uzun vadeli ise yaptığınız hesaplardan büyük kazanımlar elde edersiniz. Öyle ki, bu şekilde savaşa bile gitmeden zafere ulaşabilirsiniz. Ama stratejiniz sığ ve kısa vadeli ise, yaptığınız hesapların size getirdiği kazanımlar küçük olacaktır. Öyle ki, bu şekilde savaşı daha savaşa gitmeden kaybedebilirsiniz. Büyük stratejiler, her daim küçük stratejilere galip gelir. Stratejisi olmayanlar yenilmeye mahkûmdur. Dolayısıyla, muzaffer savaşçıların ilk önce kazandıkları, sonra savaşa gittikleri; mağlup savaşçıların ise ilk önce savaşa gittiklerini, sonra galip gelmeye çalıştıkları söylenir.

Baylar, yemin ederim, her şeyi anlamak hastalıktır.” diyen Dostoyevski mi haklı yoksa “Her şeyi anlamak, her şeyi affetmektir.” diyen Tolstoy mu? Varoluşu anlamak, bizi içten çürüten bir hastalık mı, yoksa dışımızda filizlendiğini gördüğümüz tohumlar mı? Affetmenin hastalık olduğunu varsayamayacağımıza göre, Dostoyevski-Tolstoy kavgasını tarihin dipnotlarına bırakalım (1) ve yönümüzü ikisinin de üzerine aforizmalar ürettiği “anlamak” mefhumuna dönelim. Bir özü idrâk etmek olarak tanımlayabileceğimiz “anlamak”, aslında “an”da olmak, demektir. Bir nevi, izah edilenin insanda ettiği tezahürdür. Sanat eserini sanatlı yapan şey, sanatçının ona gizlediği tezahürdür esasında. Sanat eseri, hakikatin çeşitli unsurlarının değişik nispetlerdeki titreşimlerini o eseri deneyimleyen insana geçirir. İnsan, ruhu, akleden kalbi, mantığı, duygu ve duyumları ile sanat eserini bir bütün olarak kavrar. Lakin her bakanın bunu göremeyişi, eseri aradan çıkarıp sanatçısını gösterecek tezahürü anlamamasındandır. Bu yüzden bir sanat filmi kimi insanda harikulade bir çağrışım yaparken, kimi insanda uykuya gidecek derin bir esnemeye sebep olur.

Girizgahtaki anlamak mevzuunun bu kadar uzun olmasının sebebi, Tolstoy’un Savaş ve Barış romanında yaşadığı dünyaya dair yapmış olduğu insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma ve estetik konularındaki izahatlerin, bugünün insanına da geniş bir anlam sunması ve bunu yalnızca kelimeleri kullanarak yapması. Her sanat biçiminin kullandığı dil araçları, insanın onu kavrayacak çeşitli melekelerini harekete geçirir. Edebiyat kelimelerin oluşturduğu bir dünyada yaşar. Müzik, sesin ve duymanın eşiklerinden kalbe doğru akar. Resim, renkler ve fırça darbeleriyle görmenin derinliklerinden zihnin ve kalbin duvarlarını aşar. Tiyatro, konuşma, jest, mimik ve dekorun araçlarıyla zihne ulaşmaya çalışır. Sinema, edebiyatın kelimelerini ve ve onlarla imal edilen simgesel dilinden kaçış imkanı sağlar. (2)

İlk paragrafta verdiğim sanat filmi örneğine geri dönersem, bir yönetmenin film çekerken kullandığı enstrümanı kameradır ve bununla çok farklı anlamlar yaratabilir. Geniş açıyla mekan ve zaman hakkında bilgi verir, yakın planla karakterin duygu dünyasını yansıtır. Yağmur yağarken çekilen bir sahne bereketi temsil eder, günbatımı ise ölümü. Bana göre Savaş ve Barış’ı akıcı ve okunaklı kılan da Tolstoy’un kelimeleri bir enstrüman gibi kullanıp yeri geldiğinde karakterin duygu dünyasına eğilmesi, yeri geldiğinde de anlattığı hikayeye tepeden bakıp geniş bir perspektif sunabilmesi. Yani romanı okurken anlamak için bir çaba sarf etmemiz gerekmiyor. Çünkü eser, tarihçilerin anlattığı gerçeklerin aslında bir yanılsama olduğu gayet akla yatkın bir şekilde okuyucuya sunuyor. Bu sayede 1800 sayfalık kitap kendisini okutuyor.

Roman, 18. Yüzyıl başında Avrupa’yı kasıp kavuran Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1805 yılında Fransız Devrim Savaşları’ndan sonra giriştiği Rusya’yı işgal girişimine ışık tutuyor. Tarihte Napolyon Savaşları olarak bilinen ve 1815 yılına dek süren bu savaşların sonunda Fransız ordusu, başta Austerlitz Muharebesi’nde Ruslara ve müttefiklerine karşı büyük bir üstünlük kurmasına, hatta 1812 yılında yapılan Borodino Savaşı’nda galip gelmesine rağmen ordunun yağmacılığa ve birliklerin dağılmasına engel olamıyor ve kasım ayıyla birlikte sertleşen iklim koşullarına uyum sağlayamayıp geri çekilmek durumunda kalıyor. Rus Generali Mikhail Kutuzov’un ordusunun yok olacağını öngörüp, bir savaş taktiği yaparak Moskova’yı düşmana bırakma hamlesi sayesinde, kaybedilmiş savaş olan Borodino Muharebesi büyük bir Rus zaferi olarak tanımlanıyor. Kitapta, bu savaşlarda alınan kararların tarihçilerin zannettiği gibi büyük bir ustalık ya da yanılgı sonucu alınmadığını, bir kararı alırken bunu tetikleyen belki onlarca sebebin olduğunu, tesadüf ve dehâ kavramlarının birbirinden ayrılamayacağı naif ve akıcı bir dille ifade ediliyor. Bu sayede roman, tarihçilerin takındığı didaktik tutumdan ziyade lirik bir anlatıyla savaşın kronolojisine ışık tutuyor. (3)

Kısa ve çok az 'spoiler' vererek özetlemek gerekirse, kitap şu şekilde başlıyor:

Ölüm döşeğinde olan Bezuhovların aile reisinin imzaladığı vasiyetname, Moskova sosyetesi için büyük merak olmuştur. Görünürde mirasın varisi, babası öldükten aile reisliğini üstlenecek olan Prens Vasili Kuragin’dir ancak ihtiyar kontun hasta yatağında imzaladığı vasiyetnameden, kendi aleyhine bir sürpriz açıklanmasından şüphelenen Kuragin, kızkardeşiyle bir olup vasiyetnameyi yok etmeye çalışır ancak başarılı olamaz. Miras yaşlı kontun gayrımeşru çocuğu olan Piyer Bezuhov’a kalmıştır. Nikahsız bir annenin çocuğu olduğu için Moskova aristokratlarının gözünde itibarı olmayan Piyer Bezuhov, başına konan talih kuşu sayesinde artık sosyetenin gözde simaları arasında yer almaya başlamıştır. Ancak ürkek yapısı yüzünden bu yeni hayata uyum sağlaması zaman alacaktır.

Otoriter bir baba olan Prens Nikolai Andreiviç Bolkonski, orduda başkomutanlık yapmış, disiplinli, emekli bir askerdir. Kızı Marya ile Smolensk’te bir malikanede yaşar. Oğlu Andrey Nikolayeviç Bolkonski ise Nataşa Rostov’un kuzeni olan Liza ile mutsuz bir evlilik sürdürmektedir. Bu yüzden hamile eşini babasının yanına bırakır ve 1805 yılında ilan edilen seferberlik ilanı sonrası orduya katılır.

Bu esnada Napolyon Ordusu, Rusya’nın içine doğru kat etmeye başlamıştır. Prens Andrey ile birlikte Rus aristokrat tabakasından pek çok genç de orduya dahil olmuştur. Fransızlar başta püskürtülse de Austerlitz’e kadar ilerlemeyi başarırlar. Muharebe meydanında Rus komutanların kendi içlerinde yaşadığı koordinasyon problemleri yüzünden ordu ağır kayıplar verir, İmparator yaralanır, başkomutan vurulur. Savaş meydanınday aralan Prens Andrey de, elinde sancağıyla yerde kalır ve gözlerini açtıktan sonra gökyüzünü görür. Gökyüzü sayesinde her şeyin boş ve yalan olduğu gerçeğiyle yüzleşen Andrey, düşüncelerini şöyle dile getirir:

Ama nasıl oluyor da bu gökyüzünü daha önce hiç görmedim? Sonunda var olduğunu öğrendiğim için ne kadar mutluyum. Evet, her şey boş! Her şey yalan! Bu uçsuz bucaksız gökten başka her şey. Ondan başka hiçbir şey yok, hiçbir şey. Ama.. hayır o bile yok, hiçbir şey yok, sessizlikten, teselli veren sükunetten başka…

Düştüğü yerden Napolyon ordusunun esiri olarak kalkan Prens Andrey’in öldüğüne dair belli belirsiz havadisler Bolkonskilerin evine kadar ulaşır ve romanın ilerleyen bölümlerinde bu muammalar bir dizi felakete sebep olur.

Burada bir parantez açmak gerekir, çünkü Tolstoy bu girişimin başladığı zamanlardan yaklaşık 20 yıl sonra doğmuş, romanı da kırklı yaşlarında kaleme almıştır. Yazar olarak marifeti de aslında burada başlıyor. Kendisinden iki nesil öncesinde yaşanmış olan savaşlara geniş bir projeksiyon tutabilmek için, dönemin karakterlerine ait mektupları, anekdotları, günlükleri okuyarak romanına hem gerçeğe uygun bir mizansen katıyor hem de olay anlatısını tarihçilerin düştüğü neden-sonuç ilişkilerinden bağımsız olarak günlük hayatın olağan akışına indirmeyi başarıyor. Yeri geldiğinde tarihçilerin düştüğü yanılgıları da okuyucuyu ikna eden bir üslupla eleştiriyor. Bu sayede roman sıkıcı bir tarih anlatısı olmaktan çıkıp akıcı bir dile kavuşuyor.

Savaş ve Barış temelinde, savaş, sosyoekonomik ve politik değişimler ve ruhsal karmaşalar nedeniyle hayatları alt üst olmuş, tutunacak bir yer arayan insanları anlatıyor aslında. Ancak bir baş kahramanı yok, yaklaşık 600 yan ve 10 ana karakteri var. Yine de Piyer Bezuhov, Andrey Bolkonski ve Nikolay Rostov’un yaşadıklarına dair çokça detaya yer verilmesi ve sonuç bölümünde bu kişiliklere dair panoramalar sunulması sebebiyle baş kahramanlar olarak gösterilmesi mümkün. (Kitabın özellikle ilk 150-200 sayfası bu karakterlerin kim olduğunu anlamakla geçiyor, bunun için aşağıda yer alan karakter ağacından faydalandım). Bunların arasında Napolyon da var, Rus Çarı da, ve kim bilir kaç romana ve filme ilham olmuş toy Natasha ve kayıp Pierre de. Ve hiçbiri “iyi” ya da “kötü” değil aslında, ki bu da hepsini bu denli gerçek, bu denli insan yapıyor. Üstelik bu karakterin bazılarının büyüyüşüne bile şahit oluyor, gerçekçi bir bağ kuruyorsunuz. Romanın uzun yıllara yayılması sayesinde onlarca insanın hayatının nasıl geliştiğini ve değiştiğini izliyorsunuz. Muhtemelen normal yaşamınızda tecrübe etmeye imkan bulamayacağınız sayıda ve ilginçlikte hayatları. Bu karakterler sizi her duyguyla yeniden tanıştırıyor: aşk, hırs, ihanet, şehvet, kıskançlık, tutku, öfke. İnsana mahsus her duyguyla. Ve Tolstoy’un karakterlerinin varoluşsal kaygıları, tümüyle biz 21. yüzyıl insanlarıyla benzerlik gösterdiği için hem size hem de çevrenize ışık tutarak başka hiçbir romanın yaşatamayacağı deneyimi yaşatıyor. (4)

Bizler dünyanın kendi etrafımızda döndüğünü sanıp, zamanın lineer bir şekilde aktığı yanılgısına kapılıyoruz. Yaşadığımız yanılsamada sürekli olarak geçmişten bir şeyleri alıp, geleceğe atılımlar yapıyoruz. Dahası, anılarımızı da olagelenden aykırı hatırlayıp, zamanı kendimize göre kırıyoruz. Oysa zaman dediğimiz şey bir illüzyon, hayat öyküyü dışlıyor. Aslında hayat, zannettiğimiz gibi bir timeline üzerinde akmıyor. Bu hiçliğin üzerine biz bir anlatı inşa ediyoruz ama sayısız sebep olduğu için bu anlatı da sonsuz olasılığa sahip. Hissedilen ve hissedilmeyen gerçeklik birbirinden apayrı ve birbirine yapışık iki olgu. Yani her şey “an”da algıladığımızdan ibaret, bir “an”ı yaşamak için bir hayatı biriktiriyoruz.

Hepimiz, savaş ve barış gibi, dünyayı pek çok açıdan ikiye ayıracak tanımlamalar bulabiliriz: iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz, tembel-çalışkan, zengin-fakir, öyle-böyle. Bu kavramları kullanarak kolayca birini diğerine ötekileştirip çatışma yaratabiliriz, ki, günümüz siyasileri de ötekileştirme argümanlarını bir araç olarak kullanıyor. Ancak ben dünya üzerinde süregelen dört büyük çatışmadan bahsetmek istiyorum. Var olan diğer tüm çatışmalar, muhakkak bu dördünden birisinin türevidir.

İlki, insanın bedeniyle ruhu arasındaki çatışma. Allah’a dönmek isteyen kalbim ve dünyadan bir şeyler arzulayan kalbim. Ruhsal susuzluk ve maddesel susuzluk. Cennetin güzelliğine arzu vardır ve dünyanın güzelliğine arzu. Onu bulamazsın, ordadır. Ve bu ikisi arasında bir savaş vardır.

İkincisi, erkekle kadın arasında. Erkekle kadın birlikte yaşamak zorundadır, ama aynı zamanda birbirinden nefret ederler. Aşk ve nefret ilişkisi vardır, sürekli bir çatışma. Erkeğin tarafından bakarsak hakları nedir, kadının hakkı nedir? Kadına bırakırsak, kadın hakları nelerdir? Sonunda erkekleri ezecektir. Erkeklere bırakırsak eğer, sonunda kadını ezecektir. Bu da devamlı bir çatışma.

Üçüncüsü, sermaye ile işgücü arasındaki çatışma; patronla işçi arasındaki çatışma. Patron der ki; “Daha çok çalışmalısın, daha az ücret almalısın.”. İşçi der ki; “Daha az çalışmalıyım, daha çok ücret almalıyım.”. Birbirine zıt şeyleri isterler. Patron der ki; “Daha çok vaktini işe, daha az vaktini dışarda harcamalısın.”.  Çalışan der ki; “İşte daha az vakit harcamalıyım, dışarda daha çok.”. İşçi haklarının, asgari ücretin, sendikaların olmasının nedeni budur.

Dördüncü ve son, hükümet ve halk arasındaki çatışma. Dünyanın neresinde olursanız olun yönetim daha çok vergi isteyecek, daha çok hakimiyet isteyecek, daha çok kontrol isteyecek. Ve insanlar daha çok özgürlük isteyecek. Eğer bütün kararı yönetime bırakırsak diktatörlüğe dönüşecek. Eğer bütün söz halkın olursa kaosa dönüşecek. Bir denge olmalı. Bu dengeyi bulabilmek, adalet için mücadele etmek dediğimiz şeydir. (5)

Savaş ve Barış’ı harikulade yapan şey de, bu dört çatışmaya da çok doğru bir şekilde yer vermiş olması. Piyer Bezuhov karakteriyle, kendi gözleri önünde savrulup giden ömrüne bir bakış atıyor, sonra trende rast geldiği Hür Masonlar Derneği üyesi sayesinde başladığı ihtida yolculuğunu ele alıyor. Birey-Tanrı ilişkisini el aldığı bu bölümlerde, birinci çatışmaya ilişkin gözlemlerde bulunuyor ve kişinin Tanrı inancını sorgulatıyor. Prens Andrey ve Nataşa Rostov üzerinden yürüttüğü ikinci çatışmada; aşkın yarattığı manyetik çekim sebebiyle, kadın ve erkek arasındaki gözetilmesi zor olan denge halini sorgulatıyor. Toprak sahipleri ve mujikler üzerinden ilerleyen üçüncü çatışmada ise, sermayenin ne kadar iyi niyetli olsa da işgücünün inadını kıramayacağına, üst elden olmasa bile işgücünü sömürecek ustabaşıların her bereketli toprak üzerinde parsayı toplayacağına dair çok güzel izahatte bulunuyor. Son çatışma olan hükumet-halk çatışmasına ise Fransız İmparatoru Napolyon ile Rus İmparatoru Aleksandr’ın uluslarına olan muamelesini irdeliyor, sunduğu anlatılarla birlikte tüm bu çatışmaları birbirine çok güzel işliyor.

İnsan aklı hareketin mutlak sürekliliğini kavrayamaz. İnsan herhangi bir hareketin yasalarını ancak o hareketin rastgele seçtiği öğelerini incelediği zaman anlayabilir. Bununla birlikte, insanın yaptığı hataların büyük bir kısmı, sürekli hareketin sürekli olmayan öğelere rastgele bölünmesinin sonucudur.” diyor Tolstoy. Kitaptaki en güzel alıntılardan birini yazının son paragrafına almamın sebebi de, onun kastettiği farkındalığı fark etmiş olmam. Bizler bir kitap okuyunca, film izleyince, sokakta bir kazaya rast gelince hayatımızın değiştiği yanılgısına kapılırız. Geriye bakınca hatırladığımız şey o “an” hissettiklerimiz olur. Halbuki geride bıraktığımız eylem, geçmişte kalan herhangi bir zamandan farklı değildir. Yalnızca algımız değişmiştir. Bir kitap okuyunca hayatımız değişmez, yalnızca hayata dair algımız değişir. Yoksa zaman, bir fark etsek de etmesek de, kendi aleminde sürüp gitmektedir.

Karantinada okuduğum bu pek kalın kitap sayesinde algımın genişlediğine inanıyor ve içinde bulunduğum tüm çatışmalardan dengeyi tutturacak bir ömür yaşayabilmeyi diliyorum.

Hepimizin kendi ruhuyla bedenini çatışmaya sokacak bir Allah ağrısı var.

(1) Tolstoy mu? Dostoyevski mi? Bir Anlaşmazlığın Hikayesi, Karen Haddad-Wotling
https://oggito.com/icerikler/tolstoy-mu-dostoyevski-mi-bir-anlasmazligin-hikayesi/25705
(2) Suret Yasağı Meselesi ve Gelenek Arayışındaki Türk Sineması, Enver Gülşen
https://www.timeturk.com/tr/2013/02/22/suret-yasagi-meselesi-ve-sinema-3-islam-sanatindan-hareketle.html
(3) Napolyon Savaşları, Wikipedia
https://tr.wikipedia.org/wiki/Napolyon_Sava%C5%9Flar%C4%B1
(4) Savaş ve Barış’ı Niçin Okumalısınız?, Deniz Gürcü
https://oggito.com/icerikler/savas-ve-baris-i-nicin-okumalisiniz/31404
(5) Fatiha Suresi Tefsiri, Nouman Ali Khan
https://www.youtube.com/watch?v=3CKsVgX4q2Y

Beytullah Kurnalı
beytullahkurnali@gmail.com