29 Kasım 2019 Cuma

Nevi şahsına münhasır şair: Asaf Hâlet Çelebi

Nevi şahsına münhasır” nitelemesini bir iltifat olarak zaman zaman kullanırız. Bu söz kimilerine dar gelir kimilerine bol. Halbuki öyle bir şairimiz var ki nevi şahsına münhasır ifadesi daha önce mevcut olmasaydı onu ifade etmek için bulmak zorunda kalacaktık. Sözü çok uzattığımın farkındayım ancak nasılsa söz konusu şairin Asaf Hâlet Çelebi olduğunu söylemek de malumu ilamdan öteye geçmediği için kimse beni merakta bırakmakla suçlayamaz.

Her ne kadar Asaf Halet Çelebi hakkında Mustafa Miyasoğlu’nun ve Mehmet Can Doğan’ın kitapları olsa da, Hakan Sazyek de düzyazılarını bir araya getirse de, Hece Yayınları da güzel bir Asaf Halet Çelebi kitabı yayınlasa da Asaf Halet Çelebi hakkında kapsamlı bir biyografi eksikliği vardı. Beşir Ayvazoğlu, işte tam bu noktada imdada yetişti.

Beşir Ayvazoğlu her biyografisinde olduğu gibi titiz bir çalışmayla dönemin gazete ve dergilerini sayfa sayfa okuyarak ilerlemiş. Asaf Halet Çelebi’nin hemen her yazdığı dergiye, hakkında çıkan her yazıya, karikatüre ulaşarak kaleme aldığı bu biyografide Ayvazoğlu gerek Çelebi’nin yazdıklarını gerekse de hakkında çıkan yazılar yayınladığı zamanın, kaleme alan kişinin ve yayınlandığı yayının bütünlüğü içinde değerlendirerek titizliğini ve hassasiyetini bir kez daha kanıtlıyor. Kurulan her cümlenin, bildirilen her kanaatin zamandan ve mekandan azade olmadığını dikkate almadan aşırı yorumlar yapanların Beşir Ayvazoğlu’ndan öğrenmesi gereken çok şey var. Kitap Asaf Halet Çelebi’nin ölüm haberiyle başlıyor. Bu önemli çünkü yaşadığı dönemde Asaf Halet’in nasıl algılandığını devrin gazetelerinde çıkan haber ve yorumlardan öğreniyoruz. Vefatı hakkında hüzünlü yazılar kaleme alan bazı yazarların Çelebi hayattayken onu hafife alan hatta onunla alay eden metinlere imza attığını öğrenmek ise bizim için ibret verici oluyor.

Ayvazoğlu’nun Çelebi’nin şiirleriyle hayatını iç içe anlatmayı tercih etmiş olması ise kitabın bir başka güzelliği. Sonuçta sanatçının eseri, onun biyografisine indirgenemezse de kaleme aldığı metinle hayat hikayesi birbirinden tamamen bağımsız değildir. Şairin Mevlana ile Budizm ile bağları onun şiirinin ve hayat görüşünün kültürel kodlarını okuma şansı veriyor. Yazdığı dergiler ise içinde bulunduğu entelektüel muhiti ve muhitteki konumunu okumamızı sağlıyor. Kitapta yer alan el yazıları, fotoğraflar, desenler, resimler, şiirlerinin ve yazılarının yer aldığı dergi sayfaları ise sadece Asaf Halet Çelebi’nin değil onun dönemi hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlıyor.

Asaf Halet Çelebi’nin memuriyeti esnasında yaşadıkları ise onun kişisel gailesinde yaşadıklarının bir panoraması niteliğinde. Kaç defa görev yerini değiştirmek zorunda kalan, amirleri tarafından sürekli şikayet konusu olan Asaf Halet Çelebi’nin hayat hikayesi bir gün sinemaya uyarlanacaksa bu bölümden çokça istifade edilebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii devrin devlet anlayışı ve bürokrasisiyle ilgili okumalar yapmak isteyenlere de bu bölüm farklı ufuklar açabilir. Tıpkı şiirinde birkaç dolaylı istisna haricinde sosyal temalara hiç yer vermeyen Çelebi’nin bağımsız milletvekili adayı olmasıyla ilgili bölümün devrin politik atmosferi hakkında ufuk açıcı olması gibi. Asaf Halet Çelebi’nin bağımsız bir namzet olarak yaptığı konuşmanın tam metnini uzun uzun tahlil etmek mümkün ve gerekli. Elbette bu konuşma ayrı bir yazının konusu.

Ancak bu noktada hem size hem de kendime ihtar etmem gereken bir durum var. Bundan önce Beşir Ayvazoğlu’nun kitaplarında üç boyut olduğuna işaret eden bir yazı kaleme almıştım. “Beşir Ayvazoğlu’nun kitapları kültürü üç boyutuyla ele alır. İnsan, zaman ve mekân. Portreleri, biyografileri ve monografileri kültürün “insan” boyutunun bir tezahürüdür. Tanrı Dağından Hira Dağına, Aşk Estetiği, İslam Estetiği ve İnsan, Geleneğin Direnişi gibi kitapları zamanın ruhunun değişimini farklı boyutlarda işler. Şehir odaklı kitapları ise “mekân” odaklı kültür okumalarının bir neticesidir. Beşir Ayvazoğlu’nun zahiren birbiriyle “dolaylı” bağları varmış gibi görünen kitaplarına bu açıdan bakıldığında ağır ağır büyük bir tabloyu yahut yapbozu tamamlar gibi çalıştığını görmek mümkün.” diyordum. Ancak bu boyutlarda insanı biyografi, mekânı şehir zamanı ise monografilerden ibaret görmemek gerektiğini vurgulamamış ve üç boyutun ortak paydaları olabileceğini göz ardı etmişim. Mesela her ne kadar bir biyografi çalışması olsa da He’nin İki Gözü İki Çeşme’yi söz konusu üç boyuttan birine indirgemek haksızlık etmek olur. Ayvazoğlu’nun bir kitabı hangi türden olursa olsun bu üç boyutundan soyutlanamaz zira. Asaf Halet çelebi hakkında kaleme aldığı kitap da Çelebi’nin bulunduğu mekanları, tanıştığı yahut polemik yaptığı insanları, onu anlamayanları yanlış anlayanları veya hafife alanları da anlatıyor.

Beşir Ayvazoğlu, kitabın giriş bölümünde Asaf Halet Çelebi’nin kendi kişisel hayatındaki karşılığını ve hikayesini anlatıyor. Bu önemli zira Çelebi, bir ağabeyin tavsiye edebileceği bir şair değil. Daha çok bir şekilde denk düşülüp tanınacak ve karizmasıyla kendini tanıtacak şairlerden. Zira dava adamı değil, bir politik görüşe angaje değil, bir akımın öncüsü veya takipçisi sayılmaz. Tamamen bireysel bir şair Çelebi. Bu tercihi de insanların onun şiiriyle karşılaşma ihtimalini azaltıyor. Kendi hesabıma rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nun kitabının Asaf Halet Çelebi ile tanışmamda çok büyük payı olduğunu söylemem gerek. Bir Necip Fazıl ile Mehmet Akif ile yahut Nazım Hikmet ile tanışmaya benzemiyor Asaf Halet Çelebi ile tanışmak.

Beşir Ayvazoğlu, He’nin İki Gözü İki Çeşme adlı kitabıyla Asaf Halet Çelebi hakkındaki yayınlarda çıtayı yukarı taşıdı. Umulur ki onun belirlediği çıtayı aşmaya ve daha yukarı taşımaya da talip olunur. Asaf Halet Çelebi, bence daha pek çok kitap için ilham kaynağı olmaya devam edecektir.

Son bir not daha… Beşir Ayvazoğlu’nun pek çok kitabı arasında gizli kapılar var esasen. Kitaplarının satır aralarından birbirine geçmek ve okumaya diğer kitaptan devam etmek mümkün. Beşir Ayvazoğlu’nun farklı kitaplarını birbiriyle bağımlı bir külliyeye benzetiyorum bu yüzden. Bu külliye hangi kitabından başlanırsa diğerlerine de göz atma isteği duyacağınız türden.

He’nin İki Gözü İki Çeşme, bu külliyenin özel kitaplarından biri olmaya aday…

Suavi Kemal Yazgıç

27 Kasım 2019 Çarşamba

Neoliberal dünyada insan kalmak mümkün mü?

Kore asıllı Alman filozof Byun-Chul Han’ın kitapları yavaş yavaş dilimize çevrilmeye devam ediyor. Bu duruma da Metis Yayınları öncülük ediyor. 2018 yılında, biri Metis’ten biri de İnsan Yayınları’ndan olmak üzere iki Han kitabından sonra geçtiğimiz Ekim ayında dilimize çevrilen son Han kitabı Psikopolitika oldu. Kitap "Neoliberalizm Ve Yeni İktidar Teknikleri" alt başlığına sahip aynı zamanda.

Kısa bir kitap Psikopolitika. Yazarın en kısa kitabı değil ama sonundaki notlarıyla beraber 98 sayfa ve 13 bölüme sahip: Özgürlüğün Krizi, Akıllı İktidar, Köstebek ve Yılan, Biyopolitika, Foucault’un İkilemi, Öldürerek Tedavi, Şok, Dost Big Brother, Heyecan Kapitalizmi, Oyunlaştırma, Big Data, Öznenin Ötesinde, Budalalık (Yazarı okurken tamamen karamsar bir ruh haline bürünüp kendimizi Black Mirror dizisinin içinde gibi hissetmemiz çok mümkün).

Yukarıdaki başlıklara baktığımızda ve Han’ı da biraz tanıyorsak, başlıkların içeriklerini tahmin edebiliriz aslında. Han’ın hemen her kitabı zaten sıkı bir kapitalizm ve modern zamanlar eleştirisine sahip denemelerden oluşuyor. Bu kitapta da farklı bir şey yapmamış yazar. Daha çok üslûp ve dil açısından farklılıklar var. Diğer eserlerine göre bu kitap çok daha rahat okunuyor ve çok daha kolay anlaşılabiliyor.

Han, keskin bir giriş yapıyor kitaba. Hegel ve Karl Marx’ın görüşlerini ele alarak ve bu ikilinin görüşlerine sermaye hakkındaki görüşlerini de ekleyerek özgürlük kavramını inceliyor. Özgürlüğün, yani bildiğimiz özgürlüğün, kapitalizmin mutasyona uğramış hali olan neoliberalizmin bir oyuncağı olduğunu savunuyor. Hatta bu sistemin, birey tekinin özgürlüğünü, kendi kendinin üremesini sağlama aracıyla kullanıldığını belirtiyor. Ona göre bireysel özgürlük aracılığıyla sermayenin özgürlüğü gerçekleşir. Böylelikle özgür birey sermayenin cinsel organı durumuna indirgenir. Bireysel özgürlük sermayeye, onu aktif üremeye yönelten ‘otomatik’ bir öznellik kazandırır. Böylelikle de sermaye sürekli olarak ‘canlı yavrular’ doğurur.

Han’a göre bugün artık Marx’ın öngördüğü sömüren-sömürülen, işçi-patron ilişkisi çok geride kalmıştır. Çünkü birey, kendi özgürlüğü sayesinde sermayeye hizmet eder. Marx’tan ziyade Benjamin’in tanımıyla konuşuyor yazar: Kapitalizm artık yeni Tanrı’dır. Aslında çok da farklı şeyler söylemiyor Han; ancak görüşlerini derli toplu halde verdiğinde etkileyiciliği yükseliyor. Örnekler ve kelimelere verdiği yeni tanımlarla da yazısının canlılığını artırıyor.

Yazar, komünizm ve kapitalizm arasındaki farkı ortadan kaldırıyor. Hayalet bir sınır çekiyor bu iki kavramın arasına. Bir gün olur da komünizm gelirse, bunun sadece patronların değişmesi anlamına geleceğini savunuyor. Han’ın belki de en doğru görüşlerini bu bölüm ve bu cümleler içeriyor. Daha geniş bir perspektiften bakan yazarın bu kavramları açıklarken sığındığı bir liman da insanın getirildiği nokta ve insanın psikolojisidir. Komünizm, kapitalizm, sosyalizm fark etmez, insan sermayeye teslim olmuştur. Sömürülmeye dayanmasının sebebi bir gün patron olarak aynı sömürmeyi gerçekleştirmek istiyor olmasıdır. İsmet Özel’in deyimine yakın söylersek, birileri hükmeder birileri de hükmetmeyi bekler. Aralarındaki tek fark budur. Yani insan çıkmazdadır.

Kitabın en önemli bölümlerinden biri olan ilk bölümü kısaca özetleyecek olursak şunu diyebiliriz: Özgür olduğunu sanan bireyin aslında sadece ipi uzun tutulmuştur ve belirli daire içinde, iç organlarına kadar izlenerek, hâkim sermayeye hizmet etmek zorunda bırakılmıştır. İşin ilginç tarafı, birey bundan memnundur. Sermayeye eklemlenecek üretim için birey mekanik bir şekilde çalışır. Mantalite, “Evet bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza / verem Olmak Üretimi Düşürür ibaresini çizer” anlayışıdır. Bu konuyu yüksek rezidanslardaki yaşamlara kadar götürmek mümkündür. Hatta buradan Sadettin Ökten’e veya Semih Akşeker’e bile bağlanabilir konu.

Byung-Chul Han bu kitabında anlatmak istediklerini birkaç kelime üzerinde yükseltmiş: Ruh, sermaye, tahakküm, optimizasyon vb. Han yukarıdaki görüşlerinin diğer tarafına geçer, neoliberal psikopolitikanın temeldeki amacının insan ruhunu öldürmek olduğunu savunur. Ona göre insan ruhu da birçok şey gibi sömürülmesi gereken şeylerin başında gelir. Bunu da çok farklı şekillerde sağlamaya çalışır: Atölyeler, yaşam koçluğu, hafta sonu etkinlikleri… Amaç insanı tektipleştirmektir. Amaç duyguları köreltmek değil kesip atmaktır. Amaç sadece sermaye düzenine hizmet eden robotlar üretmektir. Özellikle şehir insanı için söyleyecek olursak, sadece bir avuç insan dışında amacına da ulaşmıştır bu konuda neoliberal politika. Artık hafta sonlarının dahi planlanıp saatlere ayrıldığı, ani kararların yok olmaya yüz tuttuğu, duanın insan hayatından çıkarılıp kişisel gelişime, kendini sağlatma tekniklerine yer verilen bir dünyanın tam da ortasındayız. Sistem için hazır ve nazır, optimizasyonunun zirvesinde, kusursuz iş görmeye odaklı insan-robotlar yetiştirmiştir bu sistem. Ruh’la oynayarak, ruh’u bozarak:

Günümüz finans kapitalizminde değerler radikal biçimde yok edilmektedir. Neoliberal rejim tükenme çağını başlatmıştır. Şimdi sömürülecek olan ruhtur. Bu yüzdendir ki bu çağa depresyon ya da tükeniş (burnout) gibi ruhsal rahatsızlıklar eşlik ediyor.”.  Fakat bence, insanın depresyon ya da tükeniş belirtileri göstermesi bile ufak bir ruh kalıntısının kaldığını gösterir.

Kim olduğumuzu yüzyıllar boyunca felsefeciler, tasavvufçular, psikologlar kendi bilgi veya gönül genişliğince sorgulamışlardır. Bu sorgu bitmedi, bitmeyecek de. Benlik söz konusu olduğunda -sayamadığımız, tartamadığımız, ölçemediğimiz benliğimiz söz konusu olduğunda- ‘kimim’ sorusuna cevap bulmak oldukça zordur hatta imkânsızdır. Benliğimiz ‘quentified self’ nicelikleştirildiğinde bu soru yine cevap bulamayacak ancak en azından ortadan kalkacaktır. Han, dijital çağın ‘özne’ üzerindeki etkilerini ve potansiyel etkilerini inceleyerek bu çağın benlik kavramını da sorgular. Dijital çağın bütününe hayatın ölçülebilir ve nicelik olarak ifade edilebilir olduğu inancı hâkimdir diyen Han, kitabın en uzun denemesi olan ‘Big Data’ bölümünde insan bedeni-ruhu ve dijitalleşme ilişkisini inceler. Veri’nin yüceltildiği, istatistik biliminden dataizme geçişin gerçekleştirildiği bu çağda birer sayıdan ibaret olan insan tekini bir kurban olarak görüyor diyebilirim. Anlamın ve anlatımın bitirilip yok edildiği bu dönemde etrafta nicelik-insan’dan başka bir şey kalmayacaktır zaten:

Nicelikleştirilmiş Benlik’in sloganı ‘Self knowledge through Numbers’dır- sayılar üzerinden kendini tanıma, bilme. Sadece veriler ve sayılardan, bunlar ne denli kapsamlı olurlarsa olsun, kendini tanımaya varılamaz. Sayılar kendilik hakkında hiçbir şey anlatmaz. Sayma (Zahlung) anlatma (Erzahlung) değildir. Hâlbuki kendilik dediğimiz şey varlığını anlatıya borçludur. Saymak değil, anlatmaktır kişinin kendini bulmasını ya da kendini tanımasını sağlayan.

Modern zamanlar insanı bir yere ittirdi. Han, insanın ittirildiği noktayı en iyi yakalayabilen filozoflardan biri. Ancak bana göre Han’ın iki tane sorunlu noktası bulunuyor: Bunlardan biri anlattığı şeyleri sürekli tekrarlaması. Bu hem kitaplarının bölümleri için hem de kitapları için geçerli. Yani Han aslında iki üç kitapla anlatabileceği şeyleri tek kitapla, iki üç bölümle anlatabileceği şeyleri tek bölümle anlatabilirdi. Türkçeye çevrilen külliyatı içerisinde bir Güzeli Kurtarmak bir de Metis’ten çıkan son kitabı Zamanın Kokusu biraz daha spesifik konuları içeriyor. Bu durum dediklerinin kıymetini asla azaltmıyor ancak bir tekrara girdiği de kaçınılmaz bir gerçek. İkinci nokta ise, Han muhteşem bir patolog fakat asla bir cerrah değil. Yani muhteşem tespit ve teşhisi var ancak bir çıkış yolu, bir öneri getirmiyor incelediği, gözlemlediği topluma veya insana. Fakat her şeye rağmen Han’ın her kitabını okumaya devam edeceğiz çevrildiği müddetçe.

Bulunduğu çağı ve bulunduğu konumu sosyolojik ve biraz da psikolojik açıdan merak eden herkesin yolu Han’dan geçecektir. Üstelik bu kitabın, yazarın en rahat okunan ve anlaşılabilen kitabı olduğunu söyleyebilirim.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

26 Kasım 2019 Salı

Çocuktan hareketle toplumsal iyileşme

Alfred Adler, Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung ile birlikte psikoloji üzerine söylenmesi gerekenleri söyleyip kalanlarının sadece bu üçü arasında gidip gelerek eğlendiği zemini atıp geçmişler bu yuvarlaktan.

Herkesin içi, birine, diğerinden daha çok ısınır. Ama iyi bir okur veya iyi bir sosyal bilimler piri olmanın yolu üçünün de söylediklerinin haklı olduğu vakaları, etrafında görmeye başladığı anlarda saklıdır. Adler’in deha yanı da bu bütün bakışa sahip olmasıdır denilebilir; “bireyle ilgili sorunlara insancıl, bütün ve organik cepheden bakabilmek…

Adler, Freud’un önce öğrencisi olsa da, sonra, gerek “seks içgüdüsünün baskınlığı” gerekse “bilinç altına atma” üzerine söylemlerinin karşısına geçer. Onun için: “Öz erek arzulara toplum ve gelenek karşı koyar” ; yani bireysel dürtü ile toplumsal doğru karşı karşıyadır. Bunun her iki tarafa da evrilmesi insanın ruh sağlığının aksine hareket eder. Optimum bir yerde buluşmak gerekir. Gerek İslam gerek Türk medeniyetinden edindiğimiz öz düşünülünce, aşırılıklardan uzak olmak düsturu bizi, bir parça daha Adler’e yaklaştırmaktadır denilebilir.

Bu özellikler sizi, aynaya baktığınızda tatmin eden yanınız ise hastasınız. Uzun uzun anlattıklarından bunu söyler Adler. Ben ile başlayan cümleleri çok fazla kuruyorsanız veya ben yaptım doğrusu bu diye netseniz hayata, eleştirilere kapalıysanız; güç sizi ifade eden tek uyanma sebebiniz ve o olmasa varlığınızın anlamsız kalacağına inandığınız yanınız ise; tüm bunları size ifade etmeye çalışanlar veya aksi yönde hareket edenlere hatta bazen kendinize dahi saldırgansanız… Bir durup nefes almanın zamanı gelmiştir!

Adler “yaşamsal sorunlar” demiş bu sorunlara. Bu yaşamsal sorunların oluşmaması için ise çocuktan hareketle toplumsal iyileşmenin sağlanabileceğini düşünmüş. Bu yüzden “Yaşamsal Sorunlar” isimli Adler kitabı, organik görünenle psikolojinin bir edildiği temeli ortaya koymuş:

Aşırı koruma sağlayan, çocuğu evin reisi kılan anne babaların ilgisiz anne-babalara oranla çocuklarına çok daha fazla hasar verdiklerini; Kişiliğin Gelişmesinde Anne-baba Etkisi; Vücudun Konuştuğu Dil; Zorba Anne; Sokaktan Suça; Lider Olmak İstiyor; Büyümek İstemiyor; Asi “Kötü” Bir Oğlan; Açlık Grevi; Liderin İzinde; Aşırı Uysal Çocuk; Bir Nevrozun Temel Taşı; Doğuştan Zeka Geriliği; Hastalığın Zulmü gibi bölümlerle on iki örnek vaka incelemiş. Tüm bu inceleme süresince okuyucuyu, kendisine veya çocuğunuza ait onlarca detay ve farkındalık içeren satır aralarında pür dikkat bekliyor. Açık üslup ve dilden ötürü, anlamayıp, atlama imkanı da vermiyor. Yüzünüze çarpa çarpa ilerliyor sayfalar.

Ufak ipuçları:

Yalancı ve gerçek epilepsi arasındaki farkın çocuğunuzun zekası kadar parlak olabileceğini biliyor muyuz mesela?

Ufak tefek sessiz bir baba, baskın bir anne ve konuşamayan, babasına benzetilen “geri zekalı” olduğuna karar verilmiş oğlan çocukları ne çok değil mi etrafımızda? Hatırladık mı? Ziyadesi ile zeki olduklarından emin olduğumuz bu çocukların, konuşmayarak geliştirdikleri reddi nasıl haklı bulmayız ki artık?

10 yıl hüküm sürdüğü eve gelen küçük kardeşe karşı oluşan “karşıt tepki geliştirme” türü bir savunma mekanizması, çok seviyormuş gibi abartılmış bir nefret kime uzak ki?

Veya:

Yaşama amacının bilincinde olmayan, varoluşsal bir kaygı üzerine hiç kelam edilmemiş bir çocuğa, getirildiği psikoloğun yaşam amacını monte etmesini bekleyen ailelerin uzak olduğu kendileri…

Onun neden bu şekilde davrandığını biliyorum” diyen ebeveynler değil; “benim neden bu şekilde davrandığımı biliyorum” diyebilen ergenler ile çözüme ulaşılabileceğini defaatle hatırlatan Adler’in etik ve toplumla buluşturduğu birey dinginliği…

Çocukla ilgili komplekslerin peşine düşüp yetersizliği ortadan kaldırmak çok da zor olmamakla beraber; asıl zor olanın kendi yaptığı ve bedel ödediği hataların hiçbirini yapmayan kusursuz çocuklar isteyen anne-baba nevrozu olduğu gerçeği…

Bir “asfiksi nöbeti”nin hastalığın ve solunum organlarının dili ile “benimle ilgilen yoksa hastalanırım ve üzülürsün” tehdidi olabileceği…

Tüm bunların özelinde gidilen genelde; çocukların da tıpkı bizim gibi silahlarının olabileceğini bilmek ve karşılıklı silahların tanıtıldığı bir savaşın sulhe dönüşme olasılığının daha yüksek olduğuna inanmak gerekir. Tanışmak, tanıtmak, barışmak gerekir! Çünkü, ana yolda, yeterince ve doğru dinlediğiniz çocuk dikkat çekmek için ara yollara gidip kaybolmayı tercih etmeyecektir.

Hem bir anne babanın çocuğunu kötülemesi size de bir yazarın eserini kötülemesi gibi gelmiyor mu? Üstelik bunun kağıdı bile kendinden!

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

İbretlik olmamak için ibret almak gerekiyor

Moderniteyle birlikte “kimlik” bilgisi bütün dünyada bir mesele oldu. Bu mesele kimi milletler için daha erken gündeme geldi kimi milletlerin de gündemine adeta bir bomba gibi düştü. Hemen her millet, kim olduğu sorusuna verilen cevapların kah sinerjisiyle kah çatışmasıyla baş başa kaldı. Kim olduğumuz bilgisinin üç cephesi var. Biz kimdik, biz kimiz ve biz kim olacağız? Bu sorular sebebiyle kimlik kuyularına atılan taşların bir kısmı geçmişe ait kıymetli ya da en azından kıymet verilen mücevherler oluyor bir kısmı ise dilek paraları gibi geleceğe dair temennileri içeriyor. Bir zamanlar yayınlanan kitabına isim olarak Yozlaşmadan Uzlaşmak’ı seçen Hüsrev Hatemi, Kimlik Kuyusu’nda da aynı tavrını sürdürüyor ve kimlik bilgimize dair soruların ve cevapların çatışmasını bir sinerjiye dönüştürmeyi amaçlıyor.

Hatemi; kimliği etnik, dini, kültürel boyutlarıyla kucaklayarak anlatıyor. Ancak hassas bir şekilde bir kimlik icat etmemek için özen gösteriyor. O kimlik bilgisinin üstündeki örtüyü açıp keşfetmeye çalışıyor. Bu keşif süreci titiz bir emek gerektiriyor. Hatemi’nin bu titizliği ulaştığı, dikkate aldığı kaynakları okumaya çalışmak bile büyük bir kütüphane çalışmasının yol haritasını sunabilir bizlere. O rağbette olana, alkışlanana yer vermek ve bunun üzerinden “prim yapmaya” çalışmak yerine kıymetli olanı bulmaya, kıymetli olana işaret etmeye çalışıyor.

Kimlik Kuyusu’na esas olan konular birkaç bin yıllık bir süreci kapsadığı için elbette bütün çağrışımlarıyla, bütün boyutlarıyla bir kitabın kapsamına sığması mümkün olmayan bir oyluma sahip. Ancak Hüsrev Hatemi, işaret ettikleriyle o büyük külliyenin unutulmuş odalarını hatırlatıyor, sürekli geçildiği için körleştiğimiz koridorlarına farklı bir açıdan bakmamız için de ilham veriyor. Bu sebeple Hüsrev Hatemi’nin ezbere tukaka edilen pek çok kişi ve görüşü aslında layıkıyla fark etmediğimizi bize hatırlattığını, varlığını bilmeyecek kadar körleştiğimiz değer ve kişileri de tekrar gündemimize getirdiğini söylemem gerek. Kimlik meselemizin baş meselesi olan “yabancılaşmaya” yazılmış bir reçete olarak görüyorum Kimlik Kuyusu’nu…

Kendi adıma kitabın en çok önem verdiğim bölümlerinden biri “kimlik” kağıdımızın pek kıymeti bilinmeyen yönü olan Selçukluları hatırlatması. “Bizim İlginç Ortaçağımız: Selçuklular” başlıklı yazı her ne kadar kitapta 4-5 sayfalık bir yekün içinde anlatılsa da yazının olası açılımlarının başlı başına bir kitap hacmine ulaşabileceğinden ve hatta bir kitap hacmine ulaşması gerektiğinden yana hiçbir tereddüttüm yok. Belki bu kitabı okuyan başka bir erbabı kalem söz konusu mesaiyi göze alır ve Selçukluların bu coğrafyanın vatana dönüşmesinde verdiği emek layıkıyla dile getirilir. Bu gerçeğin dile getirilmesi sadece büyük dedelerimize gösterilmesi gereken vefa için değil bu toprakların bin yıl daha vatanımız kalabilmesi adına yapılması şart olan bir mesai bence. Hüsrev Hatemi ayrıca yazıda Selçuklular ile ilgilenmenin meslekten tarihçilerle sınırlı bir mesai olmaması gerektiğinin de altını çiziyor. Evet, bu anlamda edebiyatçılara da bir mesai düşüyor elbette…

Okuruna kim olduğunun bilgisini verdiğini iddia eden kitapların büyük bir bölümünün ortak paydası, üst perdeden ve buyurgan bir eda ile iddiasını okura adeta empoze etmesidir. Okur “bilen” yazara teslim olmalıdır sanki. Hüsrev Hatemi, bu tip yazarlardan biri değil. O araştırmalarının, okumalarının, tecrübelerinin hasılasını bir araya getirip okura sunarken muhabbetle söyleşen, okuruna meramını anlatıp ötesini onun idrakine bırakan bir yazar. Deneme türü biraz da bu sebeple şair Hüsrev Hatemi’nin kalemine çok yakışıyor. Evet toplum mühendisleriyle, “laylaylom aydınlar” diye tabir ettiği kesimlerle inceden inceye ironik bir dille bahis açıyor ama onlardan bile şefkat ve muhabbetle bahsediyor. Kimseyi incitmemek ama bir yandan da hakikatin hatırını da incitmemeye çalışmak Hüsrev Hatemi’nin temel düsturu gibi. Hatemi’nin ilk kitaplarından birinin adı Yozlaşmadan Uzlaşmak idi. Kimlik Kuyusu’nu okurken Hatemi’nin aynı tavrı korumaya devam ettiğine şahit oldum. Kimseyi “ötekileştirmeden” ama herkesi “biz” yapmak için kendini “başkasına” dönüştürmeden, kendinden taviz vermeden hareket etmesi Hüsrev Hatemi’nin en çok etkilendiğim yönlerinden biri. Keşke daha çok insanın temel düsturu bu olsaydı demeden geçemeyeceğim bu noktada.

Kimlik Kuyusu kitabının son cümlesi bir ihtar içeriyor. “Kendimizi toparlamazsak trajikomik oluruz” diyor Hüsrev Hatemi. Kimlik Kuyusu’nu kendimizi toparlamaya çağrı kitabı olarak okumak mümkün. Umarım bu davet ciddiye alınır. Zira trajikomik olursak ne gülmeye ne de ağlamaya mecalimiz kalmaz. Kendimiz için değil başkaları için trajik ve komik olmanın da bizim için ne bir anlamı var ne de önemi. İbretlik olmamak için ibret almak gerekiyor. Kimlik Kuyusu işte bunun yol haritası...

Suavi Kemal Yazgıç

25 Kasım 2019 Pazartesi

Gerçeğin sert tokadı: Rumeli'de bizden ne kaldı?

Dünyanın son büyük imparatorluğu Osmanlı’nın egemenliği altına almış olduğu ve yıkılışıyla birlikte kaybettiği topraklarda sorunlar hiçbir zaman bitmiyor. Değişimler, dönüşümler, savaşlar, iç mücadeleler, yıkımlar, yeniden yapılanmalar… durmaksızın devam ediyor. Bu topraklardan biri de Rumeli. Balkan yarımadası ve bu bölgeyi içine alan eyalete Osmanlı tarafından Rumeli denmişti. Daha önce Bizans egemenliğinde olan, Türkler tarafından fethedilen buralara aynı zamanda suyun öte yanı da denilmektedir. Rumeli’deki hem hıristiyan hem müslüman/türklerin sorunları, sıkıntıları tüm güncelliğiyle hissedilmekte. Ayrıca buradalardaki Türklerin Türkiye ile ilişkileri, Türkiye’nin bölgeye yönelik siyaseti önem arzeden bir konu.

Aslında dünyanın son emperyal imparatorluğu Osmanlı’nın bölgeden çekilişinin etkileri hâlen bütün canlılığıyla gündemde. Buradaki emperyal kavramını klasik emperyalist devlet anlamında kullanmıyoruz. Emperyal gücü ve etkiyi ifade eden bir kavram. Yani Osmanlı sonrası hesap kitap kapanmış değil.

Emekli bir asker ve akademisyen olan Hasip Saygılı Bey’in "Rumeli’de Bizden Ne Kaldı?" adlı eseri, Rumeli ile ilgili derin meseleleri çok boyutlu bir açıdan dile getiriyor. Kitabı öneli kılan en büyük noktalardan biri Saygılı’nın Rumeli’de iki yıl civarında Kurmay Subay olarak görev yapmış olması. Metinler masa başında akademik dille yazılmamış. Oradaki yaşananlara şahitlik eden bir vicdanın satırlara yansıması sözkonusu.

Osmanlı, Rumeli deyince söylenenlere genelde acaip bir hamaset eşlik eder. Duygusallık, hamaset gerçekleri görmeyi zorlaştırır. Hatıraların, kahramanlık hikâyelerinin coşkusuyla olan biten gözlerden kaybolur gider. Hasip Saygılı bu handikapa düşmeden meseleleri yorumluyor. Ne yazıkki bölge konusunda ciddi politik ve kültürel projeler gerçekleştirilmiş değil. Ordaki Türkler dillerini ve kültürlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Kültürel faaliyetler göstermelik. Hasip Bey bu durumu kitabında dile getiriyor. “Yoğun hamaset söylemlerine rağmen oydaşlarımızın günbegün nüfus, eğitim ve kültür bakımından erimekte olduklarını kitapta hemen her fırsatta örnekledim. Zira hastalığın nerlere kadar sirayet ettiği görülmeden tedavisinin imkânsız olduğu açıktır. Bugüne kadar sürdürülen problemlerimizin giderilmesine hizmet etmeyen sadece muhatapların hoşuna gidecek söylemlerin çıkar yol olmadığını düşünüyorum.” (sf. 11)

Evet, Rumeli’yi turistik gezi alanı olarak gören, nerede güzel yemek var onun reklemını yapan bir anlayış meseleleri göremez. En basit tarih bilincinden yoksun, bölgeyi tanımayan insanlarla Rumeli ve Türkiye arasında kavi bağlar kurulamaz. Hasip Bey’in de kitapta vurguladığı gibi Osmanlı Anadolu’ya yapmadığı mimarı eserleri buralara yapmıştır. Köprü, han, hamam, kervansaray, çeşme, türbe, camii… Yalnınz bugünlerde bu eserler yıkıma, yokolmaya bırakılmıştır. Bölgedeki koyu Hıristiyan taassup tarihi değere sahip mimari açıdan da muhteşem bu eserleri kökünden kazıyıp atmaktadır.

Hasip Saygılı, Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanı olarak görev yapması dolayısıyla kitabında ağırlıklı olarak Kosova’yı ele alıyor. Makedonya, Batı Trakya, Bulgaristan ve Sırbistan gezilerinde ve buralarda aldığı notlarda gözlemlediği problemlerin aslında hep biribirinin benzeri olduğunu söylüyor. ‘Kosova Türklerinde Türkiye Algısı’ başlıklı makalesi öneml tespitler içeriyor. Balkan Harbi bozgunuyla Rumeli’den göçlerin buradaki Türk varlığını zedelediğini belirtiyor. Türkiye’ye göçler dolayısıyla Kosova’nın birçok şehrinde Türklerin varlığının tamamen silindiğini, 1999 yılından bu tarafa Türkiye’nin buralarda yoğun varlık gösterdiğini ama Türk Dış Politikasının Kosovalı Türkler açısından başarılı sonuçlar doğurmadığını söylüyor. Kosovalı Türklerin ülkenin diğer vatandaşları arasında iş hayatı, eğitim, siyasi nüfuz alanlarında göze görünü bir performaslarının olmadığını belirtiyor. Ne acıdır ki siyasi mücadele denilince, Kosova Türklerinin birbirini mahfeden, ahlaki norm tanımayan, şahsi ve ailevi çıkar çevresinde şekillenen ilkesiz, kısa vadeli bir mücadelenin varlığından bahsediliyor. Yürütülen siyasi mücadele parti yönetimine girmek, ön sıralardan aday olarak isim duyurmak, siyasi bir etikete sahip olarak Türkiye ve Kosova yetkililerinin kendilerini muhtap alması olarak gerçekleşiyor. “Bu durum parti KDTP (Kosova Demokratik Türk Partisi) ön saflarına çıkma mücadelesinin Türk toplumunun sosyo-kültürel seviyesini düzeltme ve yükseltme hedefinden ziyade partinin üst yöneticilerine Türkiye’den sağlanan itibar ve kolaylıklara erişim için vasıta olarak görüldüğü algısını güçlendirir.” (sf. 56)

235 sayfadan oluşan kitap fotoğraflarla ve konuyla ilgili gazete yazılarıyla da zenginleştirilmiş. Anıların ve tarihi hatıraların kitapta yer alması da ayrıca önem arzediyor. 1999 yılında Prizren’de sırplar tarafından bütün ezanların susturulmasına rağmen Katip Sinan Camisi müezzini Hacı Adnan Nurko’nun her şeyi göze alarak ezan okuması, Prizren’deki Melami Tekkesi'nin şeyhinin kahramanlıkları, 500 yıl önce bölgeye giden şair, öğretmen ve kadı Suzi Çelebi’nin kabrinin tanzim edilmesi, Mareşal Mehmet Ali Paşa’nın hatırlatılması, “baş vererim bir taş vermen” diyen Saraybosnalıların hikâyeleri, Gazi Hüsrev Bey’in yadedilmesi kitaptaki bazı konulardan.

Kitapta dikkatimi çeken bir yer de "91 Yıl Gecikmiş Bir Terhis Merasimi" adlı makale oldu. Burada Hasip Bey, Kosova’da görev yaparken kendisine getirilen bir metinle ilgili olayı anlatıyor: "Prizren’in Kule Köyünden 1891 doğumlu Nazif Oğlu Hamdi, 4 Şubat 1917 günü Prizren Askerlik Şubesince askere alınmış… 15. Fırka, 56. Alay, 1. Tabur, 4. Makineli Tüfek Bölüğünde numara eri olarak Galiçya ve Bakü’de muharebelere katılmış ve 19 Aralık 1918 günü 9. Ordu’nun emriyle terhis edilmiş…”. Bunu okuyan Hasip Saygılı mütevazi bir törenle 91 yıl sonra Er Hamdi’nin terhis törenini gerçekleştirmek için hazırlığa başlar. Çeşitli yazışmalardan sonra, Prizren’deki Murat Paşa Kışlası'nda beşyüz civarında soydaş ve dindarın huzurunda çeşitli ikramlarla ve muharrem ayı olması dolayısıyla aşure ikram edilerek tören yapılır.

"Keşiş Ksenofont ve Sultan Murat Kışlası", "Prizren’de Bir Melami Tekkesi", "Gilan’dan Prizren’e Mektup", "Tekke’de Beste ve Derlemeler", "Kosova’da Bayrağımız Niye Çiğnenir", "Üsküp’ten Ohri’ye: Derd-ü Gam Bize Aşina Düştü", "Rumeli Türklüğünü Göçler Bitirdi", kitabın önemli ve dikkatle okunması gereken makalelerinden.

Gezi notları, söyleşiler, fotoğraflar ve tarihi belgelerle zenginleştirilen kitapta, oralarda askeri görevle bulunmuş Hasip Saygılı’nın aynı zamanda bir feryadı olarak okunabilir. Milli hamaseti köpürtmeden, bazen acı tespitleri dolayısıyla sert eleştirilere muhatap olsa da gerçekleri söylemek ve yazmaktan geri durmayan cesur bir zihnin bölgeye dair tespit ve tavsiyeleri… Bosna Hersek’i, Kosova’yı turistik bir metaya gören sakat mantığımıza tarihi gerçeklerin sert tokadı… Balkanları Saraybosna Başçarşı’da Boşnak Böreği yemek ve kahve içmekten ibaret gören aymazlığa karşı neleri kaybettiğimizin ve kaybediyor olduğumuzun derin muhasebesi…

Biz Türkler etrafımızda olup bitenleri aklı selimle değerlendirmekten, bir irade sergilemekten, dünyaya karşı bir duruştan uzağız. Rüzgarın önündeki yaprak misali gelişmeler nereye sürklerse oraya savruluyoruz. Kitabı okurken bölgedeki Hıristiyanların, Sırpların ve daha başka unsurların bize karşı kin ve öfkelerinin dipdiri olduğunu görüyoruz. Özellikle Hasip Saygılı’nın mektuplaştığı Keşiş Ksenofont’un satırlarından bu kinin nasıl yaşatıldığını hissediyoruz. Buna karşın bölgedeki Türkler olsun Türkiye olsun biz olayın ciddiyetinin farkına varabilmiş değiliz. En iyi yaptığımız kaybetmek ve sonrasında yakınmak. Yitirdiklerimizin arkasından çok güzel ağlayıp feryad ediyoruz. Tehlike geliyorum diyor ama görmek istemiyoruz. Bu sebepten tarih bizim için hep tekerrür ediyor. Yılan deliğinden bir kez değil binlerce kez ısırılıyoruz. Buradan herkesle kavga edelim, kimseyle diyalog kurmayalım anlamı çıkmasın. Dünyayla sürekli irtibat halinde olalım, çevremizden uzak kalmayalım ama bir ilkemiz, idealimiz, bir siyasetimiz olsun. Bir ileri iki geri yürümeyelim.

Kitabın yazarı Hasip Saygılı ve yayınevi İlgi Kültür Sanat'a teşekkür ediyoruz. Bize okuyup, değerlendirme, ders alma fırsatı sunan kitap dolayısıyla…

Muaz Ergü

İstanbul'un gözler önünde kaybolan tarihi

"Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz."
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir

İtalya'ya gittiğimde aklımın -hâlâ- almadığı tek şey çağların, geleneklerin ve dolayısıyla huyların bunca değişmesine rağmen tarihi eserlerin ilk günkü gibi korunması olmuştu. Sonra uzun uzun düşünmüştüm. Nasıl olur da böyle bir hassasiyet için "aklım almıyor" diyebiliyordum? Şüphesiz bundaki en büyük sebep, doğup büyüdüğüm ve yaşadığım ülkenin vaziyetiydi. İnsanımız, maalesef ki değerlerine sadık değil. Değerleriyle yaşıyor değil. Lafa söze gelince, bilhassa film endüstrisinin de katkısıyla dünyanın en memleketçi milletiyiz. Vatan, devlet dendi mi kendimizden geçeriz. Ama bu mefhumları yaşatan eserlerle aramız hiç iyi değil. Kendi konforumuz için onların her birinden vazgeçebiliyoruz. Yaşadığımız zamanlar bunu apaçık ortaya koyuyor.

Mehmet Dilbaz çok uzun zamandır Twitter'daki paylaşımları dolayısıyla takip ettiğim bir isim. İstanbul özelinde memleketin kaybolan değerlerini gün yüzüne çıkarıyor. Araştırmacı-yazar profilini hakkıyla yerine getiriyor. Tüm paylaşımlarından İstanbul'a ve memleket değerlerine ne kadar tutkulu olduğunu görebiliyoruz. İşte bu tutkusunu şimdi bir kitapla okuyucuya sundu. Kitaptan bahsetmeden evvel, okuyucular eğer en az Dilbaz kadar tutkulu, sevdalı değilse, bu kitaptan gereken lezzeti alamayacaklarını düşünüyorum. Çünkü emek karşılıklıdır. Bir yazar, hangi derdin peşine düşüp eserini ortaya koyduysa, okuyucunun da aynı derde sahip olması gerekir. O derdi yüklenmesi, derdi paylaşması şarttır. Yoksa kitap, sıradan bir kitap olarak raflarda duracaktır.

Timaş etiketiyle çıkan Kaybolan Tarihin Peşinde, esasında hazin bir kitap. Çünkü her sayfasında tarihimizi çağırırken elimizden göz göre göre kaybolup giden İstanbul'un da yasını tutturuyor. Haziresi şimdilerde bir otelin eğlence yeri olarak kullanılan Beşiktaş Mevlevîhanesi, artık yerinde bir benzin istasyonu olan Beşiktaş Sinan Paşa Hamamı, semte adını verse de ortadan kaybolmuş Çağlayan Sarayı, Lale Devri'nin şimdilerde otopark olmuş zarif Fatma Sultan Camii, hırdavatçılar çarşısı sebebiyle tarihe gömülen koskoca bir cami, artık bir halı saha olan Mir-i Ahur Kasrı, kendisinden geriye kırık mezar taşları ve harabe bir kapı kalan Kasımpaşa Mevlevîhanesi, Millet Caddesi'nin altında kalan Oğlanlar Tekkesi, otobüs garajına dönüşmüş Poligon Sarayı, üç yüz yıllık tarihi karşısında göz göre göre kaybolan Rumelihisarı Kaleiçi Mahallesi...

İstanbul'un nasıl bu hâle geldiğini konuşurken, onu hangi ellerin bu hâle getirdiğini ve daha da yok olmasına fırsat tanıdığını da konuşmak gerekir. Mehmet Dilbaz bu görevi de açık yüreklilikle yerine getiriyor. Günümüzün haşin ve memleketini en çok seven muhafazakârları, Adnan Menderes döneminde yapılan yıkımlardan hâlâ bihaber. Menderes, Prost Planı'nı esas alan şehri imar(?) etme projesine göre birçok yeri tarihe gömdü. Bilhassa Beşiktaş-Kabataş-Tophane yolunun genişletilmesi meselesinde ve Millet Caddesi'nin oluşumunda pek çok tarihi eser tarihe(!) gömüldü. 1957 yılı bu anlamda İstanbul için en kara yıllardan biridir. İşte Beşiktaş'taki, Mimar Sinan nadide bir eseri olan Sinanpaşa Hamamı'da Menderes ve ekibi tarafından gadre uğrayan tarihi yapılarımızdan biri oldu, yıktırıldı. Bu hamamın yıktırılmaması için büyük İstanbul sevdalısı Reşat Ekrem Koçu çok büyük mücadeleler verdiğini öğreniyoruz kitaptan. Yıkımdan sonra isyanını şöyle dile getirmiş:

"Menderes imarı adı verilen ve Türk İstanbul'unun üzerinden korkunç bir tayfun, barbar vandal akını gibi geçen kör kazmanın kurbanı sanat şaheseri bir yapı; yıkılması için zannederiz ki salahiyetli bir kuruldan yahut ilmî otorite bilinen bir şahıstan, fâni ceberûta hasisi pis kaygularla, zelil inkiyadın eseri bir höccet alınmış olacaktır. Bir dâhinin eseri olan bu hamam, yıktıranı ve yıkılmasına cevaz vereni, verenleri, o tüyler ürpetici vandalizmin yok ettiği ecdad yadigârı yüzlerce yapı ile beraber kıyamata kadar lanetle andıracaktır."

Dönemin uygulamaları ve onların neticeleri için gayet net bir açıklama olsa gerek. Merhum bilge mimar Turgut Cansever de yine Adnan Menderes'e projeleri için elinden geldiğinde itiraz etmiş bir isim. Yine Millet Caddesi uygulamalarından önce Menderes'i santim santim uyarmış bir isim. Buna rağmen Menderes, tıpkı şimdinin idarecileri gibi "bana 3 metrenin 5 metrenin lafını etmeyin" diyerek kıymış İstanbul'a. Devamında Turgut Özal'ı da anmalı. Amerika'ya gittiği ilk günlerde, kendisine özellikle yüksek binaların gösterilmesini ister. Sonra aynı binaları çevresindeki arkadaşlarına göstererek "Bir gün İstanbul'u da bunlarla süsleyeceğiz" der. Nitekim olaylar gelişir. Muhafazakârlar ne hikmetse İstanbul'u kendi görgüleri doğrultusunda süslemeyi çok seviyorlar. Ne yazık ki bu görgü, tamamen gösterişe dayanıyor.

Mesela Sarayburnu Tıbbiye (Yedekçiler) Mescidi de yol uğruna feda edilen bir medeniyet mirası idi. Şöyle anlatıyor Dilbaz: "Mescit, 1930'lu yıllara kadar aktif olarak kullanılıyordu. 1930'larda çevresi iyice boşalan mescit ne yazık ki bakımsız kalmış ve minaresinin bir kısmı da çökmüştü. Onarılması gereken mescit için maalesef ki bu yola başvurulmamış, 1945 yılında minarenin kalan kısmı da yıktırılmıştı. Menderes döneminde, sahil yolunda açılan Kennedy Caddesi için pek çok yapının istimlâk edilmesi planlanmıştı. Yolun geçeceği güzergâh ile alakasız bir yerde bulunan Yedekçiler Mescidi de ne yazık ki yıkılması planlanan yapılar arasındaydı. Böylece 1957 yılında 'yol medeniyeti' adına 400 yıllık bu yapıda kurban edilmiş oldu."

Brezilyalı mimar ve şehir plancısı Jaime Lerner, son ziyaretinden sonra İstanbul için "Bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmiş olamaz" demişti. Zaten inşa, bir medeniyet telakkisidir. Geçmişten gelen tecrübenin; ahenk, estetik, görgü gibi argümanlarla ortaya konmasıdır. Şimdinin inşa faaliyetlerinde bir medeniyet telakkisi yok, müteahhit zihniyeti var. Maksimum kâra dayalı, en hızlı biçimde üretilen, ailelerin huzurunu, güvenliğini ve konforunu önemsemeyen, paraya dayalı bir zihniyet. Bu zihniyetten de ev çıkmıyor, konut çıkıyor. Geçmişi anımsatan eserler çıkmıyor, taklit çıkıyor. Tüm bunların altındaki duygular ise hırs, kibir, mükemmelliyetçilik hastalığı...

Mehmet Dilbaz; toplumsal ve kentsel değişimin azizliğine uğrayarak kaybolan mekânların izini sürerken bizi kadim zamanların hikâyeleriyle buluşturuyor. Mekânlar kaybolsa da hikâyeler yaşamaya devam ediyor. Kimi zaman yürüdüğümüz sokakların mazisini bilmiyoruz, kimi zaman da muhafaza etmeyi sadece kârı muhafaza etmek zannediyoruz. Kitap bu anlamda hatırlatıcılık görevi üstleniyor. "Çünkü" diyor Dilbaz, "şehir yalnızca atalarımızın bize mirası değildir; aynı zamanda şehir çocuklarımızın bize emanetidir..."

Kaybolan Tarihin Peşinde, bir 'hareket' olarak sosyal medyanın da desteğiyle ciddi bir kamuoyu oluşturmuştu. Kitap, bir medeniyetin gözlerimizin önünden nasıl kaybolup gittiğini fotoğraflar eşliğinde ve 'zamanda yolculuk' tadında gösteriyor...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

21 Kasım 2019 Perşembe

Kelimeler arasından köklere yolculuk

"Biliyoruz ki, bazı sesler, bazı sahneler, bazı renkler ya da bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor."
- Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar

Türkçe, kainattır. İster dilimizde yazılmış olsun, ister dilimize tercüme edilmiş olsun, her güzel kitap bize bunu bir kez daha hatırlatır: Türkçe, uçsuz bucaksız, sınırsız sonsuz bir kainattır. İşte bu kainatta kimi okur kitabın bütününe, kimi bazı sayfalarına, kimi bir paragrafına, kimi de belki sadece bir cümlesine vurgun olur. Harfler bir bütün hâlinde okuyucunun duygularını, düşüncelerini ifade eder, yani tercüman durumuna geçer. Bazı okuyucular da kelimelerin kalbi olduğu inancıyla kimi kelimelerin üzerinde özellikle durur. Altını çizmekle yetinmez. Onları hayatında önemli bir yere koyar ve asla orada bırakmaz. Zamanla hem o kelime okurun hayatına hem de okur o kelimenin manasına aşina olur. Bir nevi yoldaşlık vuku bulur. Kainat neticede bir kitaptır ve en önce onu okumak lazımdır.

Alp Paksoy, Ötüken Neşriyat etiketiyle çıkan Kök adlı kitabında dilimizin bazı güzide kelimelerinin serüvenini yazmış. Böyle bir kitabı yazmak ancak dilini çok seven, onu bir şeref meselesi hâline getiren, meraklı, tutkulu insanların işidir. Kendisini hiç tanımıyorum ama bu gayretinin aklıma getirdiği öz nitelikler bunlar oldu. Hani Nef‘î, "Gönül ne gök ne elâ ne lâciverd arıyor / âh bu gönül, bu gönül kendine derd arıyor" diyor ya, işte bunlar da insanı yaşatan öz dertler olsa gerek.

Yazar, kelimelerin hiç kimsenin öz malı olmadığı kabulüyle başlıyor eserini takdime. Milletin ortak malı olan kelimeler şüphe yok ki kullanıldıkça yaşıyor. Diğer yandan, biz bazen "ya hu ne güzel kelimelerimiz varmış" gibi cümleler kurabiliyoruz. Oysa daha cümleyi kurar kurmaz -mış, geçersizliğini kaybetmiş oluyor. O kelimeyi hatırlıyoruz, onu seviyoruz ve daha çok kullanmak istiyoruz. Demek ki o kelime yaşıyor ve hatta ölümsüz.

Kitaba başlar başlamaz, "ulan" kelimesine dair bilgiler dikkatimi çekti. Günlük hayatta, özellikle sevgi sözcüğü olarak kullandığım için özel bir ilgiyle okudum. Şimdilerde öfke ve nefret anlatan bir seslenme sözcüğü olan ulan, lan gibi kelimelerin "oğul, oğlan" sözlerinden türediğini görmek sevindirdi. Anadolu'da "oğlan burusu" diye bir deyim varmış bir de. Gebe kalmak, oğlana kalmak, doğum sancısı anlamlarında kullanılıyormuş.

Çok sevdiğim kahvenin kelime kökenine dair bilgileri okurken, adımla ilgili bilgilerle karşılaşmak da beni çarptı. Tüm dillere Arapçadan yayılan kahveyle beraber kahverengi de dilimize yerleşmiş zamanla. Kahverengiden önce bu renge boz deniyormuş; toprak rengi, kül rengi, sürülmemiş toprak anlamında. Şimdi adımla ilgili bölüme geliyoruz: "Yağız kelimesi 'yak-' fiilinden türemiş ve 'esmer, doru, kızıl ile kara arasındaki renk, kahverengi' gibi anlamlara gelmekte ve yer yer 'kahverengi'nin yerine de kullanılmaktaydı. İlginçtir ki İngilizcede var olan ve kahverengi anlamına gelen 'brown' sözcüğünün de kökü 'burn' (yanmak, yanık) kelimesinden gelmektedir."

Türk dilinin devasa bir bulmaca olduğunu hatırlatıyor yazarın çabası. Bir kökten yola çıkarak kendimizi bambaşka köklerin, kelimelerin ve hatta duyguların, yaşayışların içinde bulabiliyoruz. Tarih kelimesinin kökeni bu anlamda çok etkileyici. Arapçadaki 'varh' kökünden geldiği söyleniyor, gök cismi ve zaman birimi olan ay anlamına geliyormuş. Yine müverrih kelimesi de bu kökten geliyor elbette. Yazar 'doğru bilinen yanlışlar'a da işaret ediyor burada. Mesela bazı metinlerde İngilizcede history'nin 'his' ve 'story', yani 'onun hikâyesi' anlamına geldiği yazar. Böyle bir şeyin olmadığını söylüyor yazar zira 'history' kelimesinin kökü Hint-Avrupa dilinde 'görmek' anlamına gelen 'weid-' sözcüğüne kadar gidiyormuş. Bu kök ayrıca 'wid-tor' hâline bürününerek Yunancaya 'histor' şeklinde geçmiş ve 'bilge adam, hâkim' anlamlarına geliyormuş. Devamını kitaptan okuyalım: "Yunancada bir zaman sonra 'sormak' anlamıyla 'historien' şekline girmiş ve daha sonraları da 'soruşturma' yoluyla 'bilip öğrenme, tarih, kaydetmek' manalarıyla 'historia' biçiminde görülmüştür. Latincede de 'historia' biçiminde görülen kelime, 'geçmiş olayların anlatımı, masal' gibi anlamlara gelmektedir. Eski Fransızcada 'estoire, estorie' tarzında olup 'kronik, tarih' anlamıyla nihayet İngilizceye 'history' biçimiyle geçip varlığını sürdürmektedir. Etimoloji âleminde sürekli bir serüven içinde olan 'history' sözcüğü için seçilmiş basit bir 'his story' açıklaması bize, ecnebinin de halk etimolojisinin çekilecek dert olmadığını net bir şekilde göstermektedir."

Alp Paksoy'un peşine düştüğü diğer dikkat çekici kelimelerden bazıları şöyle: boş zaman, tüy, miğfer, yalan, unutmabeni, hayvanat bahçesi, kötürüm, beniâdem, duayen, sancı, çok güzel sanatlar (müzik, opera, bale, tiyatro, sinema, fotoğraf, dans), arkadaş, eğitim, ev ve onun nezdinde soba, kalorifer, halı, perde, gardırop, masa, sandalye, yatak, süpürge, dal, uçmak, gamzedeyim... Kitapta bazı deyimlerin de hangi kelimelerden ve dolayısıyla köklerden geldiğine dair bilgiler de var. Mesela: sıfırı tüketmek, hile hurda bilmemek, eski çamlar bardak oldu, ateş olsa cirmi kadar yer yakar, sittinsene, küplere binmek, gözden sürmeyi çekmek, darısı başına...

Kök'te ayrıca "daha önce biliyor muydunuz?" minvalinde bilgiler de mevcut. Mesela X harfi, 1765 yılında yazılmış bir mektupta 'öpücük' simgesi olarak kayda alınmış. Yazar haklı olarak soruyor; acaba dünya tarihindeki ilk 'emoji' bu olabilir mi? Kim bilir... Basmakalıp bilgiler yok Kök'te, tam aksine zihinlere yerleşmiş arızalı bilgileri onaran bir yanı var. Diğer yandan, kaynakçasıyla sözlük ve sözcük okumalarında derinleşmek isteyenlere de yardımcı oluyor.

"Harf dediğimiz işaretler belli sesleri ifade ettikleri için, sayfanın yüzüne döküldüklerinde, ister istemez orada bir müzik oluştururlar zaten" diyor Hasan Ali Toptaş, epigrafı seçtiğim güzel kitabı Harfler ve Notalar'da. İşte Alp Paksoy da Kök'te Türkçe âşıklarını müziğe davet ediyor. Müziklerin en güzelini yeniden keşfetmeye...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Kasım 2019 Salı

Anadolu erenleri ve menkıbeleri arasında keşifler

"Gece-gündüz gurbet çekip aşk yolunda,
Vasıtasız Hak didarını gören var mı?"

- Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet

Türklerin Müslüman toplumlar içerisinde öncü ve tartışmasız en büyük hizmetçi noktasına ulaşması birçok sebebe dayanır. İslâmla müşerref olduktan sonraki süreçte gazalar kadar gazeller de önemlidir. Kılıç tutanlarla kalem tutanların cepheleri farklı değildir o vakitlerde. Paşalardan şeyhlere, seyyahlardan sufilere, beylerden dervişlere, "el ele, el Hakk'a" düsturuna uygun bir yaşam sürmüştür Anadolu'da asırlarca. Neticede kimileri yurt açar, kimileri yurt tutar.

Olgay Söyler'i daha çok Atlas Tarih'teki yazılarıyla ve inanç tarihi alanındaki çalışmalarıyla tanıyoruz. İslâmiyet’in yerleşip kök salmasında sufi tarikatların, dervişlerin, âlimlerin, tüccarların, seyyahlar ve hacıların büyük etkisi olduğuna inanmış ve bu inancı doğrultusunda metinler üretmiş, el'an üreten bir isim. Bu 'kıldan ince kılıçtan keskin' sahada, güncel bir dille yazdığı yazılar Karakum Kitap tarafından bir araya getirildi ve böylece yazarın da ilk kitabı konuya meraklı olanlara sunuldu. Anadolu'nun Kronikleri isimli kitabın bir de alt başlığı var: Epik ve Menkıbevi Destan Dünyasına Giriş. Kitap hem bu alana daha evvelinden ilgi duymuş hem de yine bu alanda daha da derinleşmek isteyen okurları kucaklıyor. Titiz bir gayretle, önemli bölümlere ayrılması sahaya nereden gireceğini bilmeyenler için de rahatlatıcı.

Birinci bölümde, veli kültü ve menakıbnameler penceresinde Türklerin dinî-tasavvufî hayatında çok büyük tesirleri olan ve "Pîr-i Türkistan" olarak anılan Yeseviyye tarikatının kurucusu Ahmed Yesevî, alplik ve velilik, keramet konuları irdeleniyor. Bu bölümde özellikle ulemanın kemikleşmiş bir yapı hâline geldiği dönemde bile halkın dervişlerin peşinden gitmeye devam etmesi, 'gönüller yapma'nın önemine işaret ediyor. Söyler, "Anadolu’daki veli kültüne bağlı inançların ve uygulamaların şaman inancı çevresinde oluşmuş inanç ve pratiklerle benzer yönlerinin ele alınması Anadolu inanç sisteminin algılanmasına oldukça büyük katkı sağlayacaktır." önerisinde de bulunuyor.

İkinci bölümde şaman/evliya anlatıları ve kerametleri penceresinden Ak Sakal ve bilge, Korkut Ata, destan, bahşi/baksı, şaman ve âşık gibi sahanın tabiri caizse en gizemli meseleleri masaya yatırılıyor. "Şamandan evliyaya, ozandan destana uzanan yolculukta; şaman ve evliyayı saygın hâle getiren; etrafında oluşan mitoloji ve epik anlatılar; İslam dininin yaygınlaşması ile menkıbe olarak anılacak bu anlatıların oluşmasında anlatı kahramanının bey olması (dini önder yahut aşiret beyi) ve anlatının keramet motiflerini de içermesidir" diyen Söyler'in bu bölümün genelinde yararlandığı kaynaklar da okuyucuya yeni bakış açıları ve keşif yolları sunuyor.

Okuyucuyu üçüncü bölümde kahramanlık destanlarından halk hikâyelerine doğru götürüyor yazar. Burada Battal Gazi ve onun Yunan folklorundaki formu olan Digenes Akritas, XI. yüzyılda İç Anadolu’da Bizans’a karşı yaptığı fetihlerle şöhret bulan ve burada kendi adıyla anılan bir devlet kuran Dânişmend Gazi ile onun adı etrafında yazılmış fetih menkıbelerinden oluşan destanî roman Dânişmendnâme, olağanüstü hikâyelere konu olmuş ve hakkında hâlâ köklü bilgilere erişelemeyen, Anadolu ve Balkanlar’ın Türkleşip Müslümanlaşmasındaki olağanüstü etkisi sebebiyle adı etrafında menkıbeler oluşmuş bir alperen olan Sarı Saltuk Gazi gibi isimlere ve eserlere eğiliyor yazar. Olgay Söyler'in üzerinde önemle durulması gereken görüşlerinden biri de şu paragrafta yatar: "Sarı Saltık’ın sadece din misyoneri olduğu yolundaki algının da temelleri oldukça zayıftır. Denilebilir ki böylesine kuvvetli ve neredeyse tüm sufi çevreleriyle içli dışlı biri gidip Bizans sınırlarında faaliyet gösterse veya Babai İsyanı’nda sağ kalan dervişler çevresiyle ilgili olsa hemen Bizans ve Selçuklular tarafından fark edilir, engellenir ve kaynaklarda da bu kadar faaliyetten bahsedilirdi. Elbette bazı Müslümanlaştırma faaliyetleri olmuştur, İbn Kemal tarihinde bu faaliyetlerden bahsetmiştir. Günümüzde Moldova, Romanya olarak anılan bölgelerde ve Bosna, Edirne, Bulgaristan Coğrafyası’nda da faaliyetleri olmuştur. Ancak bu faaliyetler Ahmet Yaşar Ocak’ın da belirttiği üzere sistemli bir İslamlaştırma değildir. Genelde yerleşim ve yağma hareketlerine yönelik faaliyetlerdir bunlar. Oysa Saltukname’ye bakılırsa Litvanya’dan Bizans’a, Deşt-i Kıpçak’tan Avrupa kıtasında birçok ülkeye dek Sarı Saltık bütün Balkan Coğrafyası’nda, tahta kılıçlı veli-derviş olarak kâfirle mücadele eden bir tip olarak karşımıza çıkar. Bazı araştırmacılar veya tezlerine Sarı Saltık’ı konu edenler, bu dervişi, Saltukname nüshalarını ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmeden ve mitoloji, eski Türk inanç sistemi ve Şamanizm unsurlarını titizlikle ayırmadan bir hamaset malzemesi olarak kullanmaktadır."

Kitabın son bölümü Danişmend Gazi destanındaki iki kahraman, Efrumiye'nin ve Artuhî'nin hikâyeleri üzerinden bir destanda yer alan motiflere, efsanevî unsurlara ve şahsiyetlere hangi gözle bakılması gerektiğine dair bir pratik sunuyor. "İslam öncesi destanlarda daha çok simge anlamları olan dağ, yeşim taşı, kurt, ay, güneş, yıldız, ok gibi unsurlar üzerinden işlenen rüya motifi İslam sonrası sadece dini hüviyete bürünmüş simgesel anlamlar çok fazla içermeyip gaza, cihat, fetih üzerine görülen rüyalar olarak destan edebiyatında işlenmiştir" diyen yazar rüyaların önemine de dikkat çekiyor. Zira Dânişmend Gazi destanında rüya motifine de sıkça rastlanıyor. Bu bölümle birlikte görüyoruz ki Dânişmend Gazi'yi 'her daim yaşayan' bir kişi hâline getiren şey, onun veli hüviyetine evrilen kişiliğinin ilk kahramanlık destanının yazılmasına sebep olması imiş.

Anadolu'nun Kronikleri, okuyucusunu bu toprakların tükenmez hazinelerine yönlendiren lezzette bir kitap. Her zaman okunacak ve her okunduğunda farklı keşifler için yardımcı olacak nitelikte...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Özgün tekniğiyle bir Ayfer Tunç romanı: Suzan Defter

Suzan Defter, Ayfer Tunç’un daha önce yayımladığı Taş Kağıt Makas adlı hikaye kitabının içerisinde de yer alan ve Can Yayınları tarafından 2011 yılında mini roman olarak basılıp okura sunulan bir kitap. Hemen hemen her okur daha kitabın ilk sayfalarını çevirirken kitapta bir basım hatası olduğu yanılgısına kapılıyor. Zira Ayfer Tunç, son derece özgün ve deneysel bir teknikle kurgulayıp sürdürüyor romanını. Şöyle ki:

Eser aynı günlerde tutulmuş iki farklı kişinin günlükleri üzerinden ilerliyor. Bu nedenle de cümle yapılarına kahraman bakış açılı anlatım tarzının egemen olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Sol tarafta Ekmel Bey’in, sağ tarafta ise Derya’nın günlüklerini bulabiliyorsunuz. Daha önce böyle bir teknikle karşılaşmamış okurlar ilk sayfalarda oldukça güçlük çekseler de zamanla kurgunun kuvvetine kendilerini teslim edebiliyorlar. Küreselleşmenin boğduğu modern insanın, kent içindeki derin yalnızlığı ve bunalımı eserin genel atmosferine epey hâkim görünüyor.

Ekmel Bey avukatlık yapmak suretiyle geçimini sağlarken eşinden ayrılmış ve geniş bir evde tek başınalığa mahkûm olmuş. Satmayı ise hiç mi hiç düşünmediği bu evi için satılık ilanı verip, eve talip olan müşterilerle bir dizi ilişkiler geliştirmeyi amaçlıyor. Öte yandan Derya’nın günlüğünde de son derece trajik ve bohem bir başka kurgu hızla akmaktadır. Derya annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, babası ise bir başka kadınla evlenmiş, ilgisiz bir karakter olarak okurun karşısına çıkıyor. Derya’nın abisi de komünist olması nedeniyle babası tarafından reddediliyor. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ağır zulüm ve işkencelerine bizzat yaşayarak şahitlik ediyor.

Günlüklerde kullanılan dilin sahiciliği ve şiirselliği romanın en ustalıklı tarafı gibi. Şiirsellik derken aynı zamanda kusursuz ritmi ve akışı da kast ediyorum elbette:

Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense, ipin üstünde yürümekten başka nedir bir hayat?

O anlayabilecek, ben anlatabilecek olsaydım, benim gibi adamların cenneti olurdu dünya.

Güzel olacağından emin olduğumuz günler gelip bizi bulmadı. Ama korkma, sırrını vermem evinin odalarına.

Sahte bir lirizm kurguya hiç yaklaşamamış desek pek de yanılmış olmayız. Eserin arka planında klişe anlatı ve temalar da yok değil. Sözgelimi Suzan, Derya’nın siyasi suçlu abisine âşıktır ve yıllarca onun hapisten çıkmasını bekler, yolunu gözler. Gerek roman sanatında gerekse sinemada aşığın bekleyişi dönem dönem işlenerek sıradanlaşmışsa da Ayfer Tunç yepyeni bir söyleyişi yakalamayı bilmiştir.

Yer yer acıya çalan ironik ifadeler, okuru ansızın hüzünlü bir gülümsemeye götürebiliyor. Derya, evlilik hayalleri kurduğu Cihan’ın başkasıyla evlendiğini telefonla öğrendiğinde şunları yazar günlüğüne:

Bu kaçıncı be Cihan? Ne zaman arasam evleniyorsun.

İki ayrı günlük, iki ayrı karakter ve dolayısıyla da iki hayat bir noktada kesişip sıkı bir düğüm atılınca kurgunun zekâsına bir anda hayran kalıyorsunuz. Ayfer Tunç, Derya’yı Ekmel’e müşteri olarak gönderince okurun merak duygusu epey yoğunlaşıyor. İki karakter de bu rastlaşmadan itibaren birbirlerine tutulmuş birer ayna işlevi görüyor. Derya da Ekmel Bey de kendileriyle hesaplaşmanın ve içsel bazı sorgulamaların izini sürme fırsatı elde ediyor böylelikle.

Suzan Defter romanı, tematik esnetilebilirliği ve çeşitliliği itibarıyla da dikkat çekici görünüyor. Her ne kadar ruhun yalnızlığı ve melankoli hissi gibi bireysel konular yoğun gibi görünse de, dönemin siyasi havası da esere yediriliyor, toplumun aşkı ele alış biçimi üzerinden sosyolojik bazı eleştiri ve yaklaşımlar da sunuluyor: “Sokakların kanlı olduğu zamanlarda, eski usul bir aşk yaşıyorduk,” dedi, “insanlar aşka hala ayıplayan gözlerle baktığı için, aşkımızı belli etmemeye çalışmaktan yorgun düşerdik. O kadar az bir araya gelebiliyorduk ki, önceliği daima aşka veriyorduk. Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı.

Remzi Köpüklü
twitter.com/remzikopuklu

13 Kasım 2019 Çarşamba

Nefis muhasebesinin el kitabı

"İlmin ilk kapısı susmak, ikincisi dinlemek, üçüncüsü edindiği bilgiyi eksiksiz uygulamak, dördüncüsü de yaymaktır."

Tasavvuf dendiği zaman, meseleyle bir miktar ilgili olanların aklına gelecek ilk noktalardan biri “nefis terbiyesi”dir muhakkak. Dillere pelesenk olmuş bu konunun manası ise işin ehli üstadlar tarafından hem yazılı hem sözlü olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bu ise kâh ehl-i muhabbet olma yoluna baş koyanlara zikir ve fiil dâhilinde uygulama ile kâh satırlardan gönüllere aktarılarak yapılmıştır.

İşte erken dönem tasavvufunun en önemli temsilcilerinden biri olan Hâris el-Muhâsibî’nin Allah'a Dönüş adlı eseri, kendisinin ilimde önem verdiği noktaları kalem kalem anlattığı ve Hasan-ı Basrî’den etkilenen Muhâsibî metodunun temel taşlarını bir arada verdiği temel bir eser olması hasebiyle çok önemlidir. Bu metot, en çok nefis muhasebesi üzerine eğilir ki kendisi de, yaptığı işi Allah için mi yoksa başka saiklerle mi yaptığına oldukça önem verip kendini sürekli tarttığı için “Muhâsibî” mahlasını almıştır.

Nefis muhasebesi; aklın, nefsin yapıp ettiklerinin fazlalıklarını ve noksanlarını denetleyerek kulu onun şerrinden korumasıdır.

Özgün bir metot kullanılarak soru-cevap tarzında manadan kaleme dökülmüş bu eserin esas noktası; Allah’a, tövbe ile dönüş ve bu arınmadan sonra gelişen Allah’a doğru seyir yolunda, nefis muhasebesi üzere gelişen hallerin açıklanması üzerinedir. Tasavvuf anlayışında “hal”lere oldukça önem veren Muhâsibî, nefis muhasebesinde ilk adım olan tövbeden sonra gelen vera’, zühd, doğruluk, ihlas, sabır, rıza, marifet, ibret, kalp temizliği, bilgelik, hayâ ve zarafet gibi basamakları ve zararlarından en çok bahsettiği kavram olan riyayı kendine has derin üslubuyla açıklayarak erken dönemde bıraktığı manevî mirasını bugüne taşıyor.

Cüneyd-i Bağdâdî’nin hocası olan, İmam Gazzâlî’nin, İhyâ'sında metodunu kullandığı Muhâsibî’nin bu özlü, derin, etkili eseri manevî arınma yolunda ilk adımını atmak ve ilerleyişini bu halleri doğru idrak ederek devam etmek isteyenler için bir rehber görevi görüyor. Allah'a Dönüş, Hâris el-Muhâsibî’nin, her kesimden okurun anlayabileceği sade ve özgün bir tavır ile nefsin mertebelerinde zühd, takva ve ihlas ile adım adım ilerlerken bu hallerin her birine muhabbetli bir şekilde, en açıklayıcı bir üslupla değindiği öz bir el kitabı niteliği taşıyor.

"Kalplere inişi sırasında bilgi, çalkantılı ve coşkundur. Suyun yatağına erişince sakinleşmesi gibi, o da ancak yatağını bulunca sükûna erer. İşte kul da bu şekilde dinginlik, ilim, yumuşaklık, müsâmaha, Allah Teâlâ'nın vaadi karşısında hüsn-i zanla dolar ve kalbi ilahî müjde ve tehditler konusundaki her şeyi bilir ve kabullenir."

Hâris el-Muhâsibî, 781 ya da 786 yılında Basra'da dünyayı teşrif etti. Genç yaşta, ilim tahsil etmek üzere Bağdat'a gitti. İmam Şâfiî'nin öğrencisi olduğu nakledilir. İlerleyen gençlik dönemlerinde Bağdat'ta hadis meclislerine devam eden Muhâsibî’nin bir zâhid grubuyla tanışmasıyla irfanî-tasavvufî kimliği ön plana çıkmaya başlamıştır. Ebu Süleyman ed-Dârânî, Zünnûn-ı Mısrî, Bişr-i Hafî gibi mübarek isimlerden etkilenmiştir. Sehl bin Abdullah et-Tüsterî, Ebu Abdurrahmân es-Sülemî, Hakîm et-Tirmizî, Kuşeyrî gibi mana büyükleri de kendisinden etkilenmiştir. Feridüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyasında kendisinden bahseder. Tasavvufta “hal” kavramı üzerinde özellikle durmuş, hallerin Kur’ân ve Sünnet’e dayanması gerektiğini söylemiştir. Riyadan kaçınılması üzerinde özellikle durması melâmetî damarına işaret eder. Muhâsibî, 857'de Hakk'a yürümüş; Hakk âşıklarına, insanlığa büyük bir manevî miras bırakmıştır.

Hande Yıldırım Önsöz
twitter.com/miskiamber

Çağın farkında olan adam

İsmet Emre’nin Çağına Küsen Adam isimli romanında yazar çağının yani içinde bulunduğumuz modern zamanların neredeyse her şeyinin farkında olan bir karakterin açısından farklı konuları ele almaktadır. Yazarın romana ismini verdiği şekilden daha çok karakterimize “çağının farkında olan adam” demek daha doğru olur. Özellikle çoğu durum için her ucunu da modern dünyanın omzundan farkında olarak bakması ve ele alması bunun bir delilidir. Örneğin, belki farklı açılardan diyor olsa dahi, bir yerde tüketimin insanı bile tüketebildiğini söylerken bir başka yerde modern zamanda hiçbir materyalin tükenmediğini dönüştürülerek sayısız sefer kullanıldığı söylüyor. Bu örnekler romanın geneli itibariyle çoğaltılabilir.

Öte yandan romandan daha çok sanki bir deneme kitabı havası var Çağına Küsen Adam’da. Otuz farklı bölümden oluşan romanı bölümlerini ayrı ele alırsak bu söz konusu olur. Kaldı ki bu otuz bölümü birbirine bağlayan yegâne şey karakterin bakış açıları.

Burada karakterin bakış açıları diyerek çoğul bir ifadeye yer vermemin sebebi daha öncede değindiğim farklı uçların aslında modern dönem ile ilgili olmasa bile ana karakterimizin neredeyse reddettiği kendi zamanından her olay ve kavrama bakışıdır. Çağının Farkında Olan Adam’a bu hissi yaşattırmayan tek olgu ölüm diyebiliriz. Romanın farklı yerlerinde farklı şekillerde karşımıza çıkan “ölüm” kavramına doğrudan bir modern etiketi yapıştıramayıp ölümle temas halinde olan birden farklı şeyi eleştirmektedir. Yani daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse ölümü sadece bir bağlam olarak kullanmaktadır.

Fakat hemen belirtmem gerekir ki ölüm biricik bağlam değildir. Çağının Farkında Olan Adam, evlilik gibi bütün hayatı kapsayan ömürlük bir şeyi bu kadar uzun sürmesi dolayısıyla sıkıcı olarak niteler. Ancak burada karakterimizin kendi düşüncesi değilmiş de sanki o modern zamanlara yine modern zamanların omzundan bakarak eleştirisini getiriyor gibidir.

Evlilik yeterince büyük ve geniş bir konu değilmiş veya güya evlilik modern bir şeymiş gibi ve kritiğini yapması yetmiyormuşçasına hikâyemizin sonu ve başlangıcı üzerinden de bir yorum yapar. Tabii burada hikâyeden kastını romanın sonunda tam anlamıyla anlayabiliyoruz.

Üstelik böyle konular dışında alelade bir sokak lambası üzerinden de eleştirisini yapabiliyor. Burada da ana karakterimizin zamanının etkisiyle yadırgamışlığının ve rahatsızlığının okura gösterilişini görmekteyiz. Çünkü Çağının Farkında Olan Adam dinlenmek için yattığı yatağında dahi dinlenemez, huzursuz olur.

Karakterimiz sadece tek düze veya bir başlık üzerinden değil karşıt konumdaki şeyleri de bir tutarak veya bir noktaya getirerek modernite gözlüğünü burnuna indirip öyle bakar. Örneğin insanlığın karanlıkta kaldığını da söyler fakat daha sonra sanki bunu söylememiş gibi modern insanın aydınlığı çok abarttığının da eleştirisini yapar.

Sorduğu sorularla kendini rahatsız ettiği kadar modern dünyanın da yerinde doğrularak oturmasını sağlıyor. Ancak tip olamayacak kadar keskin karakterimiz belki de sorularıyla romanın hatta yazarın bile üstüne çıkıyor.

Emre, Çağına Küsen Adam’da doğrudan ve tek düze bir olay örgüsü üzerinden gitmemiş ve bu hareketiyle romanının karakteri olan Çağının Farkında Olan Adam’ın yanında saf almaktadır.

Kitabın “Karanlığın lanetlediği bir çağda nereye sığınabilir ki insan kendinden başka?..” şeklinde başlaması aslında nerdeyse bütün romanın genel durumunu özetlemektedir. Karakterimizin kendisine sorduğu soruların çoğunun cevabının verilmemesi ve kendi kendini yadırgaması buna en büyük kanıttır.

Karakter sadece kavramlar ve anlayışlar üzerinden değil kendi anıları üzerinden de huysuzluk yapar, bu da ayrıca kendine sığınmış insanın yine kendisini huzursuzlaştırmasının ve yadırgamasının bir tezahürüdür.

Hamza Eren Sarıçam

8 Kasım 2019 Cuma

Usul usul akan öyküler: Geyikler, Annem ve Almanya

Nursel Duruel’in Geyikler, Annem ve Almanya kitabının ilk basımı, Türkiye’nin siyasi açıdan karmaşık geçen ve devam eden yıllarında, 1982 yılında Adam Yayıncılık’tan gerçekleştirildi. Daha sonra Alkım ve Can Yayınları’ndan, en sonunda ise Yapı Kredi Yayınları’ndan neşredildi.

Öykümüzün ‘ne’ olduğunu ve ‘nereye’ geldiğini göstermesi açısından, 70’lerin ve 80’lerin öykü kitaplarına ayrı bir önem veriyorum. Nursel Duruel’in bu kitabı da öykümüzün nerede durduğuyla ilgili önemli ipuçları veriyor. Duruel’in öyküleri, tıpkı Füruzan’ın öyküleri gibi bir an’ı temsil ediyor. Zaten bu iki ismi tarz olarak birbirine çok yakın buldum. Belirli bir zamanın fotoğraf ını kişiler üzerinden lirik bir şekilde çeken Nursel Duruel, durum öyküsü diyebileceğimiz türün en seçkin örneklerinden birini Geyikler, Annem ve Almanya adıyla kitaplaştırmış.

Kitapta toplam sekiz öykü bulunuyor: İlk öykü kitaba adını da veren Geyikler, Annem ve Almanya. Diğer öyküler ise 03 Nöbeti, Ölüm Aralarında Kaldı, Fırıncı Şükriye, Zaman Aralığında, Nereye, “Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni” ve Yineleme’dir.

İlk öykü olan Geyikler, Annem ve Almanya, kitabın en kuvvetli öykülerinden biri. Altı sayfalık kısacık bu öyküde yazar isminden de anlaşılabileceği gibi bir göç ve ayrılık durumunu ele alıyor. Annesi işçi olarak Almanya’ya babasının yanına gidecek olan bir kızın gözünden anlatıyor bize bu durumu. Tam yetmişlerin sonuna ve seksenlerin başına uygun bir durum olarak karşımıza çıkıyor bu öykü. Anne-kız sevgisini en saf haliyle, ayrıca ayrılığı en keskin haliyle anlatan yazar, okurun gözüne gözüne sokmadan ve feminist bir havaya bürünmeden bir karı-koca anlaşmazlığını da işliyor. Fakat ana ekseni oluşturan şey, o zamanın bir gerçeği göç ve ayrılık: “Boğazıma dek tıkandım. Boynumdaki damar hiç böyle atmamıştı. Ağlamak istemiyorum. Ağlarsam burnum akacak, burnumu çekersem annem ağladığımı bilecek. Uyuyamayacak, uyuyamazsa yarın güçsüz kalacak. Anneannem haklı, çok zayıfladı annem. Ağlamamalıyım. Her şey bir yana, ağladığımı görürse annem utançtan öleceğim. Hayır görmemeli… Bilmemeli…

Duruel’in öyküleri tek bir bakış açısına sahip değil. Bazı öyküleri küçük bir çocuğun gözünden anlatılıyor, bazılarında hâkim bakış açısı var. Bazı kahramanları küçük bir çocuk bazıları ise yetişkin kadın(lar). Onlardan biri kitabın ikinci öyküsü 03 Nöbeti. İsmine baktığımızda bir asker veya sağlık çalışanının hikâyesi olduğunu düşünebiliriz ancak bu bir telefon santralinde çalışan Saliha’nın hikâyesi. Yaşadığı hayatla iç dünyası arasındaki tutarsızlığı çözmeye çalışan bir fakülte öğrencisidir Saliha. Sözlü tacizin arka planda aktığı, bir kadının gece işinde ne tür zorluklar yaşayabileceği, hayatın zorluklarının bir kadının gözünden tutarlı, sert ama abartıya kaçmadan, yer yer diyaloglarla anlatıldığı bir öykü 03 Nöbeti. Aynı zamanda bir yol ayrımı hikâyesi. Yalnızlık ana tema diyebiliriz bu öykü için. Duruel’in üslûbunu en iyi konuşturduğu öykülerden olduğunu söylemek de mümkün.

Duruel’in anlatımının en önemli özelliklerinden biridir abartıya kaçmamak. Usul usul konuşur ama söyledikleri okura oldukça tesir eder. Mutsuz bir aşk hikâyesini birkaç sayfada sessizce anlatır ama insanın içine işler o durum. Bu sessizce anlatım bazen üstü örtük bir anımsatmaya sebep olabilir. Bazen anlatılmak istenen şeyi normalden fazla gizler Duruel. Okura bırakır öykünün içindeki cevheri yakalamayı. Bunun örneğini Fırıncı Şükriye öyküsünde görürüz. Bir an’ın hikâyesidir ancak arka planda bir sürecin anatomisini gösterir bize yazar. Bir ölüm üzerinden, tahminen 80 öncesinin olaylarına ve ülkenin siyasi atmosferine üstü oldukça kapalı, kısa diyaloglar veya cümlelerle değinir. Sonrasında ölümün o sessiz birlikteliğinde, bir cenaze evinin suskunluğunda güncel siyasi atmosferden çıkıp geçmişte kalmış Afyon’daki Yunan muhaberesine değinir. Olayları birkaç cümleyle bağlar. Bu seferki kahramanı yaşlı bir kadındır:

Koca ülke baştan başa ölüler evi ablam. Nutuklar, camiler, tabutlar… Ya yürekler? Ya beyinler?"

Kitabın bence en iyi öyküsü, altıncı öykü olan Nereye adlı öyküdür. Burada yazar modern hayatla birlikte değişmeye başlayan aile ilişkileri ve ölüm kavramını, öykülerinin belirleyici yanlarından olan ‘kadın’ı merkeze alarak irdeler. Üstüne basarak ama bağırmadan, bir kadının gözyaşları eşliğinde bu durumu satırlarına yansıtır. Çoğu öyküsü gibi yine kısa bir zaman diliminde geçse de, bu öyküde de tıpkı çoğu öyküsünde olduğu gibi geri dönüş tekniğini çok başarılı kullanmış yazar. Ayrıca önem verdiğim bu öyküde kahramanın psikolojik durumu da başarılı bir şekilde yansıtılmış:

Gündelik yaşamın tekdüze ve ‘Ne yapıyorum?’ demeye fırsat tanımayan akışı içinde unutup gittiği ya da hiç düşünmediği yığınla konu, gece uyanışlarında her yönden saldırıya geçiyordu.

O yazın ardından gelen ilk bayramda bütün çocuklar analarının dul olarak geçireceği ilk bayramdır diye toplanıp geldiler. Büyük oğul kurbanı orada kesti, gelinler ananın konuklarını ağırladılar. Daha sonraki bayramlarda birer ikişer eksilmeye başladılar ya da sıraya koydular.

Son iki öykünün diğer öykülere göre biraz daha zayıf kaldığını düşünüyorum. Özellikle son öykü sadece diyalogdan oluşuyor ve post-modernizmin niteliklerini taşıyor. Diyalogu bol olan öykülerden ziyade anlatım yoluna gidilen öyküleri daha başarılı Nursel Duruel’in. Son öykü anlatımın hiç olmadığı bir tarzda olduğu için zayıf kalmış biraz.

Çok iyi bir öykücü Nursel Duruel. Şiirsel bir dile sahip. Ve bu şiirsel dil ile anlatımını yalın üslûbunu sade tutabilme başarısını gösteriyor. Öyküleri de konusunu hayatın ta içinden aldığı için yere sağlam basıyor. Ama en sevdiğim özelliği, usul usul anlatması oldu bazı şeyleri. Aşırı uçlara kaçmadan kurduğu atmosfer öykülerin başarısını oluşturmuş. Durum öyküsü türünde Türk Edebiyatı’nın zirvelerinden biri olduğunu düşünüyorum yazarın.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

7 Kasım 2019 Perşembe

Gönül yolculuğu yalnız başlar

"Yalnızlık bakımlı otlar arasında / kendiliğinden açan çiçek" diyor Gülten Akın bir şiirinde. O çiçeğin adı hudâyinâbit olsa gerek; kendiliğinden biten, kendi kendine yetişen. Ama bunun yanında herhalde kendini koruyabilen sıfatını da eklemek gerekir. Peki insan kendini yetiştirmek ve kendini korumak için neler yapabilir? Bu sorunun tek bir cevabı var: yalnız kalmak, kalabilmek.

İnsanın kendi isteğiyle ve düşüncelerini toplamak, duygularını tazelemek, tutkularına (hobilerine) gömülmek, meşgaleleriyle ilgilenmek için şart olan yalnızlığa dair ilk 'kurucu' metinlerime Dostoyevski ile başlamıştım. Budala, Yeraltından Notlar, İnsancıklar bilhassa yalnızlığın önemini en sert biçimde nakşetmişti zihnime. Karamazov Kardeşler, Suç ve CezaÖlü Bir Evden Hatıralar ise çevre faktörünü tüm boyutlarıyla (siyasi, ekonomik, ruh) işlerken yalnızlığı öne çıkaran metinlerdi. Sonraları, psikoloji okumalarına başladığımda, Zweig'ın neden "Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur" dediğini anladım. Keza başka bir yerde de onun için "psikologların psikoloğu" der. Freud'un da "Dostoyevski olmasaydı psikanaliz biraz daha beklemek zorunda kalacaktı" dediği söylenir. Kısacası insan, kendiyle olan o hiç bitmeyecek kavgasında yalnızlığın nerede durduğunu Dostoyevski'den okursa, hayatında diğer başka şeylerden haberdar olmanın kapısını aralayabilir. Bu bahsi Cemal Süreya'nın sözleriyle noktalayıp yalnızlığın ne olup ne olmadığını önemli düşünürler eşliğinde didikleyen kitap hakkında konuşmaya geçebiliriz. Şöyle anlatıyor kendini Süreya: "1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski okudum. O gün bu gün huzurum yoktur. Biyografim bu kadar."

Olivier Remaud; kozmopolitizm, tarih düşüncesi, çevre ve doğa tasarımları siyasetleri üzerine çalışan bir felsefeci. Dünyaya dair bilgilerimizi nasıl temellendirdiğimizi ararken dil, felsefe ve tarih disiplinlerinden yararlanıyor. Humboldt ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül kazanmış. Gönüllü Yalnızlık adlı eseri Kıraathane Kitapları'ndan Esra Özdoğan çevirisiyle neşredildi. Meşhur 'gönüllü yalnızlar'dan Henry David Thoreau'nun Walden'inden şu cümlelerle açılıyor: "Evimde üç iskemle vardı: Biri yalnızlık için, ikisi dostluk için, üçü toplum için."

İnsanların neden yalnız kalmayı istediklerine dair o cevabı bol olan soruya en önemli cevaplardan birini vererek başlıyor yazar. "Yalnızlık arzusunun en sıradan biçimi mahremiyet arayışıdır" diyor. İnsan neden mahremiyet arar ve nasıl bulur sorusu da burada anlam kazanıyor: "Mahremiyet arayışı kökenlerini manevi bir gelenekte bulur... Birçok eskiçağ filozofu ya da mistik için, ruhun iç söyleşisi kendine yeterliğin bir kanıtıdır... "Kendine yetebilmeyi" hedeflerler daha çok... Kendini tanıma yolunda ilerlerler... Tutkularının efendisi olmak için yoldaşlıktan vazgeçer... Kendine yeterlik tüm bilgeliklerde mutluluğun anahtarıdır."

Hayatın hayhuyu, her zaman konuşabilecek ve dinlenebilecek insanları bulamayış, düşünce dünyasının sınırsız kapılarını zorlamak, tutkulara zaman ayırmak ve daha güzel bir yaşamın nasıl oluşturulabileceğine mütevazi ya da gayet ciddi katkılar sunmak için yalnızlık elzemdir kimilerine göre. Bu sebeple kendilerine bir kulübe inşa edeni de vardır, tası tarağı toplayıp hiç bilmediği coğrafyalara seyahat edenler de. Fakat bunları yaparken de mutlaka toplumla kesişmek ve hatta onlarla iç içe yaşamak durumunda kalabilirler. Nitekim Henry David Thoreau, inşa ettiği kulübesinde akşama kadar tek başına olsa da 'vakit tamam' olduğunda köyün sakinleriyle bir araya gelirdi. Hatta kulübesine ve köye bazı ünlü yazar dostlarının geldiği de söylenir. Bu anlamda Thoreau 'yüzde yüz' yalnızlığı seçmemiştir. Topluma olan ihtiyacının farkındadır.

İki türlü yolcudan bahsediyor Remaud. İlki toplumdan kaçanlar. Yani işsizlikten, şiddetten, stresten, üzüntüden, sıkıntıdan kaçmak için pılını pırtını toplayanlar. İkinci tür yolcular ise maceraperest tabir edilen tipte insanlar. Uzun yolculukları severler, çoğu zaman başladıkları yere dönmezler, yeni insanlar tanımaya meraklıdırlar ve doğadan gelecek her berekete ellerini açarlar. "Hakiki mutluluk ancak paylaşıldığında vardır" sözünü benimserler. Elbette farklı türde yolcular da mevcuttur. Kitaba da adını veren 'gönüllü' olma durumu burada önemli bir yerde duruyor. Bir şeyler sıkıştırdığı için de kaçılabilir ama sahiden bilerek ve isteyerek gitmek, bir amaç uğruna yola çıkmak çağlar boyunca bilhassa sanatla uğraşanların tercihi olmuştur. Sadece sanatçıların mı? Elbette değil. Amerikalı pilot Richard Byrd, 1934 yılında 'kutup karanlığında, görecek hiçbir şeyin olmadığı' Bolling üssünde kalmasına neden olan 'fikri' ve 'kararı' şöyle açıklıyor: "Hepimiz ters rüzgârların oyuncağıyız. Bu girdapta, düşünen bir insan sürekli amaçlarını sorgular ve rahatsız edilmeden düşünebileceği, kendi bilançosunu çıkarabileceği bir dinlencenin hayalini kurar. Belki herkesin hissettiği o kendisiyle baş başa kalma ihtiyacını abartıyorumdur; ama sanmıyorum."

İnsan yalnız kalmanın tadına bir kez vardığında, başka hiçbir şey onu tatmin edemez. Zamanı ve mekânı dilediği gibi ama en önemlisi de azami faydayla değerlendirdiğinde, 'kendisine en yakın' anın yalnız kaldığı anlar olduğunu da öğrenmiş olur. Ne zaman daralsa, sıkışsa, yozlaştığını hissetse o anlara geri dönmek ister ama yazarın gayet haklı ifadesiyle "bağımsızlık arayışının bedeli ağırdır" ve bu bedel için insanın kendisini maddi-manevi hazırlaması gerekir. Bir şeylerden fedakârlık etmek, vazgeçmek hiç de kolay değildir. Özellikle de alışkanlıkları, hele ki puta dönüşen kimi tutkular insanın elini ayağını zincirler çoğu kez. Ancak yalnız kalınan zamanlardaki, kişinin kendiyle başlattığı o 'gönül birlikteliği' birçok şeyi göze almak için yakıt görevi görür. Yine yazarın ifadesiyle "Gönül yolculuğu tersine bir yolculuktur, rakım yükseldikçe insan kendi derin çukurlarına iner."

Yalnızlıktan bahsedip de Rilke'den söz açmamak mümkün mü? Olivier Remaud, Rilke'nin betimlediği 'büyük içsel yalnızlık' meselesinde çocukluk döneminin önemli bir payı olduğunu hatırlatıyor. Çocuk, manevi inziva arayışından esinlenmeye başladığında dünyayı ayrıntılara boğulmadan anlamlandırmaya çabalıyor. Sürekli yargılama yapmaktansa doğayla geçilen etkileşim hiçbir şeyin tam olarak anlaşılması mümkün olmayan o döneme yücelik katıyor. Genç Bir Şaire Mektuplar'da şöyle betimliyor Rilke: "Zorunlu olan tek şey var: Yalnızlık. Büyük içsel yalnızlık. Kendi içinde yol almak, saatlerce kimseyle karşılaşmamak, erişilmesi gereken nokta bu. Yetişkinler koşuşturup dururken, onların çocuğun gözüne büyük, ve büyük ilgilendiği için de önemli görünen meselelerle uğraşırken ve çocuk onların ne yaptığını hiç mi hiç anlamazken yalnız kalan çocuk gibi yalnız olmak."

Gönüllü Yalnızlık, şu bölümler eşliğinde ilerliyor: Kaçmak mı Kaçmamak mı?, İçsel Yalnızlık, Toplumun Muğlaklığı, Köşeye Çekilmek, Yalnız Kalmanın Yolları, Doğaya İnanmak, Yalnız ve Beraber, İrade Olarak Dünya, Kulübe Okulu ve sonuç olarak Yalnızlığın Gücü. Olivier Remaud ne mutlak bir yalnızlığın ne de sürekli kalabalıklar içinde yaşamanın mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyor. İkisine de ihtiyaç var. Sadece terazide yalnızlık daha ağır geliyor. Çünkü dünya fazlasıyla zorlaşıyor. Çünkü insan kirleniyor. Çünkü çevre yok oluyor. Bunca kötülük içinde sürüklenmektense bir yere kapanmak ama kapanırken de yaşamdan verim almak için çareler geliştirmek gerekiyor. Gönüllü Yalnızlık bir çare listesi sunmuyor çünkü kişisel gelişim kitabı değil. Ruhu esas aldığı için düşünceye odaklanıyor. Orta bir yol bulmaya çalışıyor. Bunun için de Seneca'nın yaşamı nasıl iyi idare edebileceğini sorgulayan paragraflarıyla nihayete eriyor:

"Yalnızlık ve toplum birbirini oluşturmalı ve birbirinin arkasından gelmelidir. Yalnızlık bize insanlarla, toplumla görüşme arzusunu, kendimizle görüşme arzusunu verecek ve herkes birbirinin panzehiri olacaktır, yalnızlık kalabalık korkumuzu iyileştirecek, kalabalıklar da yalnızlık sıkıntısından kurtulacaktır... Gevşeme ve gevşeklik arasında büyük bir fark vardır. Yasaları koyanlar bayram günlerini insanlar topluca bir araya gelip eğlensinler diye belirlemişlerdir; onlara göre böyle günler çalışma saatleriyle uyumlu, vazgeçilmez bir ölçüdür... Ruhun yeniden güç kazanması ve serbest alanda, açık havada yükselmesi için kırda gezintiler yapmak gerekir."

Ovidius, "kendini iyi saklayan iyi yaşar" diyor. Cioran da "meçhul olmayı sev" diyor. Yalnızlıktaki hikmete kavuşmak bu 'iş'e ne kadar gönüllü olunduğuyla ve ödenecek bedelle alakalı belki de. Kitap en çok bunu hatırlatıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

2 Kasım 2019 Cumartesi

Şahsi bir öykü: Murat, hür İstanbul ve diğerleri

Kemal Tahir’in meşhur sarı defterleri vardır. Sağlığında yayımladığı birçok kitabın dışında, o öldükten sonra ortaya çıkan ve yavaş yavaş yayımlanan birçok kitabı daha bulunur yazarın bu defterlerde. Hür Şehrin İnsanları böyle bir kitap. Ölümünden sonra meşhur sarı defterlerin arasında bulunan bu kitap, 1949 yılında Çorum Cezaevi’nde tamamlanmış fakat sonradan çalışılmak üzere bir kenara konmuş. 1949 senesinden Tahir’in ölüm yılı olan 1973’e kadar da epey zaman geçmesine rağmen yazar bir daha bu kitaba dönüp bakmamış. Hatta bu kitaptaki bazı karakterleri daha sonraki romanlarında kullanmış ve bu romanı tamamen silmiş sanki aklından. Böyle kitapları var yazarın. Damağası örneğin. Fakat bu kitap sağlığında yayımlamayıp daha sonra yayımlanan kitaplardan farklı olarak pek tamamlanmamış havası vermiyor okura. Gayet derli toplu bir çerçeve içinde, karakterlerin de düzgün ve derin işlendiği bir kitap. Özellikle diyaloglar, Kemal Tahir diyalogu diyebileceğimiz konuşma tarzının en iyi örneklerini barındırıyor. Kemal Tahir deyince aklına diyalog gelenlerdenseniz, bu kitapta en lezzetli halini bulacaksınız.

Daha önce Bilgi Yayınevi, Tekin Yayınevi ve son olarak da günümüze yakın İthaki Yayınları’ndan neşredilmiş kitabın şu anda baskısı yok. İthaki Yayınları’ndan tek ciltte neşredilirken Bilgi ve Tekin Yayınevlerinden iki cilt halinde neşredilmiş. Ben de bu kitabı Tekin Yayınevi’nden iki cilt halinde okudum.

Hür Şehrin İnsanları bana Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları’nı anımsattı ilk başta. Fakat o kitaptan daha farklı bir yapıda olduğunu daha okumamın ilk başlarında anladım. Esir Şehrin İnsanları’nda, işgal altındaki İstanbul’un bir portresini, karakterlerden üzerinden çizen Kemal Tahir, bu kitapta sosyal olaylardan ziyade Murat’ın hikâyesini, onun aracılığıyla belirli bir çevrenin yaşayışını çizer.

Cumhuriyetin ilanından sonraki bir zamanı baz alır Kemal Tahir. 5 Mart 1930 tarihiyle başlar roman. Başkahraman Murat’tır. Diğer karakterler Murat’a yakınlıklarına göre önem kazanır veya önemini yitirir. Bu roman için otobiyografik nitelemesini de yapabiliriz aslında. Kemal Tahir’in birçok hapishane romanında kendini İstanbullu Murat olarak karakterlere dahil ettiğini düşünürsek bu romandaki Murat’ın da kendisi olabileceğini düşünmek mümkün. Ayrıca Tahir’in hayatına vakıf olan kişiler, romandaki olaylardan da Murat’ın Kemal Tahir’in kendisi olduğu sonucuna varacaklardır.

Dört ana bölümden oluşur Hür Şehrin İnsanları. Başlıklar ile bölümün içeriği Kemal Tahir’in her romanında olduğu gibi birebir uyumludur: Fakir-i Pürtaksir, Avukat Kâtibi, Kör Uçuş ve Batak.

İlk bölüm İstanbul’da Felek Kıraathanesi’nde başlar. İlk bölüme adını veren Fakir-i Pürtaksir, zamanında moda olan anket defterlerini doldurduktan sonra Murat’ın attığı imzadır. Bir nevi takma isimdir. Bu bölümde Murat’ın ve çevresindekilerin geçim derdi, sefaleti ve kahvehane hayatı işlenir. Aynı zamanda iş arama, bulamama, borçlanma durumları bolca mevcuttur. İnsan ilişkileri ön plana çıkar. Kemal Tahir’le özdeşleşmiş diyalogların en iyilerini görürüz bu bölümde. Beş günlük süreyi kapsayan ilk bölüm romanın zamansal olarak en kısa bölümüdür. Beş günün her bir günü detaylıca işlenir ve okur 700 küsur sayfalık bu dev esere karakterleri ve olayları iyice tanıyarak hazırlanır. Cenaze, kumar, fakirlikten kısmen kurtuluş, iş bulma gibi birçok olay, karakterlerden rol çalmadan ama merkezde Murat olacak şekilde okura aktarılır. Bu bölümün karakterleri Kahveci İhsan, Hamdi Bey, Ertuğrul Hikmet, Necip gibi kişilerdir. Az diyaloğu olan başka karakterler de mevcuttur. Kitaba hazırlanma bölümü diyebileceğimiz bu ilk bölüm Kemal Tahir’in avukat kâtibi olarak iş bulmasıyla neticelenir ve Murat’ın hayatı başka bir yolda akmaya devam edecektir. Bu bölümde Murat’ın sefaletinin en yoğun halini görür okur. Tahir’in bu sefaleti bu kadar net ve yoğun vermesindeki maksat bence, kitabın kalanında başkarakter Murat’ın değişimini daha net çizmek ve okura bunu hissettirmektir:

Ölmüyordu, sefalete alışınca, insan bir manada yaşıyordu ama, bir senede üç senelik yıpranarak şüphesiz… Bir senede beş sene yıpranarak…

Felek Kıraathanesi ilk bölümde ana mekândır ancak kitabın kalan kısımlarında bu mekânın ismi çok nadir geçer. Murat’ın değişimiyle birlikte mekânlar da değişecektir.

İkinci bölüm Avukat Kâtibi adını taşır. Murat, Hayret ve Celil Bey’lerin yanında avukat kâtibi olarak işe başlamıştır (Kemal Tahir de zamanında avukat kâtipliği yapmıştır). Daha geniş bir zaman dilimine sahip bu bölümde Murat’ın kâtipliğe ilk başladığı günle kitabın sonundaki hâli arasında büyük fark vardır. Özellikle ekonomik anlamda ‘yolunu bulmuştur’ Murat. Artık yüreği şiir yazamayacak, bir şey okuyamayacak kadar ferahtır. Öyle ki bolca kadın arkadaşı, sevgilisi olur ve onlarla ilgili yaşanmışlıklar detaylıca işlenir yazarın kaleminden. Cinsellik ön plana çıkarılır. Muhitin değişmesiyle birlikte karakterler de değişmiştir ancak ilk bölümün bazı karakterleri yine yer bulur bu bölümde de. Murat’ın yanında çalıştığı avukatlardan başka Kâtip Yordanidis, Şarlot, Safo, İbrahim Rıza Bey gibi karakterler romana ve Murat’ın hayatına dâhil olmuştur. Bu karakterlerle roman sonuna kadar devam edecektir, yeni eklenenlerle birlikte.

İkinci cildin ilk bölümü, kitabın da üçüncü bölümü olan Kör Uçuş, Murat’ın Safo’yla, Tamara Hanım’la, Şarlot’la ve başka kadınlarla olan ilişkilerini anlatır. Adından da anlaşılacağı üzere Murat –kör bir şekilde- bir çapkınlık turuna başlamıştır İstanbul’da. Sefalet günleri geride kalmıştır, zengin olmasa da iyi kazanır hem işinden hem de yan işlerden. Mekân ve kişi olarak artık Felek Kıraathanesi ve oradaki hayat çok geride kalmıştır. Ara ara Hamdi ve Ertuğrul Hikmet’in adı ve kendileri görünür ancak diğer karakterler görünmez. Murat’ın kişisel ilişkileri büyük yer tutar bu bölümde ve cinsellik çok ön plana çıkarılmıştır. Yazarın Murat karakterine en çok yoğunlaştığı bölümdür. Sosyal olaylar çok yer almaz. Roman içinde bölümleri bir hiyerarşiye tâbi tutsak, bu bölüme en zayıfı diyebiliriz. Sosyal ve siyasi hayattan o kadar kopuktur. İlk bölümde dâhi şair Mehmet Akif’in sürgün yıllarına atıf yaparak, kısa da olsa politik bir dokundurma vardır ancak bu bölümde yazar tamamen Murat’ın kişisel hayatına yönelmiştir. Fakat yine de şunu diyebilirim: Kemal Tahir Murat karakterinin değişiminin gerektirdiği bir bölüm olarak amaçlamış olabilir Kör Uçuş’u.

Kitabın son bölümü Batak adına sahip. Bu bölümde ben Kemal Tahir’in bu kitabı niye yayımlamadığını ve bu romandaki karakterleri niye başka kitaplarda kullandığını anladığımı sanıyorum. Şöyle ki: Kemal Tahir, romanını fikirlerini topluma iletmek için kullanan bir yazar. Yani roman, Kemal Tahir’de bir fikri, bir görüşü savunuyorsa ve toplumu yönlendirme kapasitesine sahipse değerli bir şeydir. Roman, Tahir’de amaç değil araçtır. Bu bölüm kendi içinde diğer bölümlerle bir bağ oluştururken bir taraftan da Türkiye’nin siyasi hayatına, çok partili hayata geçme çabalarına da ışık tutar. Fakat romanın geneline baktığımızda yazarın bu amacını gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. 700 küsur sayfalık bir eserin sadece son bölümünde bu durumu sağlayabildiği için, yani Murat’ın kişisel hikâyesinden ancak son bölümde çıkabildiği için, kanaatimce, bu romanı yayımlamaz Tahir. Bunun yerine Türk Edebiyatı’nın en iyi romanlarından olan Yol Ayrımı’nı yazar. Bazı karakterlerini de o romanda kullanır.

Romanın tarihi Serbest Fırka’nın kurulma zamanlarına denk getirildiği için bu duruma değinmemek olmazdı. Fırka’nın nasıl kurulduğunu kendine göre, oldukça ironik bir şekilde dile getiren Tahir merkeze yine kahramanı Murat’ı koyar. Murat’ın kişisel hikâyesi devam ederken arka planda da politik eleştirilerini yer yer eleştirel bir şekilde, hatta alay edercesine dile getirir:

…Fırka nasıl kuruldu? Paşam, baloda kafayı bir güzel tütsülemiş. Aklına gelmiş. ‘Yahu! Demiş, başka memleketlerde fırkalar var. İntihabatta rekabet yapıyorlar, rey almağa gayret ediyorlar. Oyun oluyor. Millet avunuyor! Biz de hele bir deneyelim!’ demiş. Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ali, Veli, siz şu dakikadan itibaren Halk Partisi’nin prensiplerini inkâr ettiniz, Serbest Fırkalı oldunuz!’ demiş. (Medet Paşa hazretleri! Estağfurullah!) yani, (Ağız arar… Serhoşlukla aklından bir şey geçirir… Sonra fena olur!) diyerek tövbenin arasına darı tanesi sığmamış. Nihayet Paşam, kendilerini teksin etmiş. (Fethi beyi fırka reisi yapmam gerek! Siz de o fırkadan oldunuz, bitti!) buyurmuş. (O fırkadan olduk ya, o fırka neyin nesi? Bre nerede şu Fethi bey? diyerek telâşlanmışlar. Fethi bey apar topar Yalova’ya götürülmüş...

Hür Şehrin İnsanları yukarıda da değindiğim gibi bazı açılardan Murat’ın değişimine odaklanan hatta bu değişimi göstermek için bazı ‘numaralar’ yapılan bir roman. Bunu başarılı bir şekilde hitama erdirmiş Kemal Tahir. Başlangıçtaki Murat’la sondaki Murat’ı karakter, tutum, davranış açısından değerlendirdiğimizde ortaya bambaşka biri çıkar:

Dünyayı düzeltmek ona düşmüş değildi ya… ‘Sat anasını…’”

Hür Şehrin İnsanları yazarı tarafından yayımlanmak istenmemesine rağmen iyi bir roman. Özellikle diyalog ve karakterleri işleme açısından Kemal Tahir’in en iyi romanlarından olduğunu söyleyebilirim. Fakat sanırım, Kemal Tahir’in roman anlayışına pek yaklaşmadığı için yayımlanmadı. Ama tüm bunlara rağmen, en azından Yol Ayrımı ve Bir Mülkiyet Kalesi gibi iki dev romana temel olduğu için bile değeri bilinmelidir.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

1 Kasım 2019 Cuma

Önce anılar ve arkadaşlar, sonra edebiyat ve hayat

"Ama arkadaşlar iyidir."
- Tabutta Rövaşata (1996)

Elde tutulmuş bir bavul. Nasıl bir el? Biraz yorgun fakat umutlu. Yola çıkmaya gücü yok belki ama yola çıkmadan da yapamıyor. Yaşamın değişen ve değişmeyen tüm yanlarını, ceketinin omzundaki tozu savurur gibi savurmaya hazır olabiliyor aniden. Kimi zaman da ceketi bir köşeye asıp dinlenmeye ihtiyaç duyuyor. Nefeslenmeye.

Peki nasıl nefeslenmeli? Edebiyatla, sinemayla, yazarak. Dolayısıyla okuyup izleyerek. Sadece yaşayıp gitmek vardır elbet, onun öncesine işte bu anlamlı eylemler geldi mi o yaşayıp gitmenin de seyri değişir, tadı değişir. "Yaşadım çok şükür" dedirtir insana yaptıkları. Ama bu kadar değil, bir şey daha var.

Ercan Kesal, biliyoruz ki okumayı yazmaktan daha çok seviyor. Zaten yazmasının sebebi de okuduğu ve etkilendiği meseleleri insanlarla paylaşmak. Böylece acı da sevinç de konacağı yeri buluyor. Yani işin özünde insan var. Bir de "arkadaş" var. Gün geçtikçe yitip giden arkadaşlığa bir ağıt gibi yazıyor bu kez Kesal. Velhasıl'ı işte böyle okudum. Arkadaşlığın hayatımızın ulaşılamayacak köşelerine çekilişini sadece seyretmekle yetinmek belki de kederi getirdi okurken gönlüme. "Kendinizi arkadaşınıza olduğunuz gibi gösterin. Sizin gelgitlerinizi bilmesi gerektiği kadar fırtınalarınızı da bilmelidir" diyor Halil Cibran. "Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım hiç değilse" diyor Cemil Meriç. Velhasıl işte bu iki cümle arasında gidip geliyor. Hem Kesal'ın yaşamındaki gelgitleri, fırtınaları hem de tanıdığı insanların acılarını, heyecanlarını anlatıyor. Peri Gazozu'nda, Cin Aynası'nda, kendi trajik hikâyesinden çıkan Nasipse Adayız'da da böyle bir tablo görmüştük aslında. Oradan anlıyoruz yazarın kalabalıklar arasında akıp giderken çarpıp geçmekle kalmadığını. Muhakkak anlatıyor. Şu insan benim hayatıma şöyle şöyle dokundu, bu insanın hayatına ben şöyle dokundum misali. Metin Erksan'ı özel olarak anlatmak isteyişi (Kendi Işığında Yanan Adam) de bundan değil mi? Bu insanlar arası irtibatı düşünüp de dünyayı daha güzel, daha iyi anlamak için türküye yanaşmamak olmaz. Âşık Daimî diyor çünkü: "Kainatın aynasıyım, madem ki ben bir insanım..."

Tanımak isteyip de gerek yaş gerekse şehir sebebiyle tanıyamadığınız şairler, yazarlar muhakkak vardır. Bunlardan özellikle bazılarına dair metinler okurken duygulanırız. Hiçbir şey düşlemeden, hiçbir kaygı gütmeden duygulanırız. Belki onun yaşamıyla kendi yaşamımız arasındaki benzerlik, belki yazdığı bir cümlenin, dizenin hatrı. Mesela benim için Ahmet Erhan öyle. Onu Ercan Kesal'dan okumak, samimiyetle ifade edebilirim ki içimi sarsıyor. Çok isterdim şaire özel bir kitap yazmasını, ne kadar olursa o kadar. Çünkü 'hikâye'de çok şey var: "Sisin içinde kaybolmuş bir fener gibi, dünya derdinin içinde kaybolmuş birisiydi. Öylesine kaybolmuştu ki kendi siluetini dahi seçemez olmuştuk. J. Steinbeck'in Bitmeyen Kavga'sında roman kahramanı, ölen yoldaşının toplanan kalabalığın önünde şu cümleyle uğurlar ve bu kitabın son cümlesidir: "O, kendisi için hiçbir şey istemedi yoldaşlar, hiçbir şey istemedi!". Ahmet Erhan, bu dünyada, kendisi için hiçbir şey istemeden yaşadı ve öylece öldü. Ben şahidim."

Velhasıl'da çarpıcı olan bir konu, şiirin hem Ercan Kesal'ın hem de çevresinin ne kadar önem verdiği bir sanat oluşu. Her an her yerde konuşulan şiire mutlak sadakatle bağlı bir hâl varmış herkeste. Bu durum olan biten her şeye şair nazarından bakmayı da beraberinde getiriyor. Böylece insanın hikâyesi ortaya çıkıyor. Hikâye olmadan hayatın tadı çıkmıyor, elemiyle neşesiyle yaşanamıyor, sadece geçip giden bir ömür için ah vah ediliyor. Hikâyesi olan insanlar, hikâyesi olan filmler Kesal için büyük bir önem taşıyor. Kemal Tahir'i de böyle anıyor, karısı Fatma İrfan'a cezaevinden yazdığı mektubu hatırlatıyor: "İnsanlar bizim günlerimizden daha kötülerini masal yapmasını bildiler. Kuvvetlerimizi felakete karşı deneme fırsatı bulduk. En tatlısı, 'Hey canına, biz neler çektik,' diye söze başlayabilmektir. Hikâyesi olmayan adamlara acıyor gibiyim..."

Edebiyatın cephanelik olma vasfını sevdiği yazarların, şairlerin ve hatta yönetmenlerin düşünce dünyalarından cümlelerle, fikirlerle aktarıyor Kesal. Ama annesiyle ve babasıyla geçirdiği zamanlar, kelimelerin ne işe yaradığı noktasında apayrı bir yerde duruyor. Burada âdetler, gelenekler, mektuplar, fotoğraflar ve yaşamın içinden süzülen davranışlar kelimelere ne kadar ihtiyacımız olduğunu ortaya koyuyor. "Gezegenin ortasında yapayalnız kalmış gibi yaşayan kız kardeşlerimin ve anaların arzuhalcisi, sesi olmayanların sesi olmaktır edebiyat. Bu yüzden kelimeler, mazlumların yaralarını serinleten merhemlere benzer" diyor.

Eduardo Galeano da var Velhasıl'da, Andrey Tarkovski de. Biri edebiyatın gerçekçi boyutunu engin bilgisi ve yaşam görgüsüyle harmanlıyor, diğeri ise gözlerini bir namlu gibi kullanmasıyla hayatı yorumluyor. Buna benzer olarak, Ahmet Hamdi Tanpınar'la Krzysztof Kieslowski arasında kurduğu ilişki de insanı farklı okumalar ve izlemeler yapmaya sevk ediyor. Yine, Tarkovski'yle yaptığı hayali fakat her yönüyle gerçek röportaj; insanın kendisini kandırmasının nasıl bir felaket olduğunu, sanatın insanı manevi bir varlık olarak her zaman kuvvetlendirebileceğini, 'sevme'nin insan hayatına anlam katabilecek yegane yetenek olduğunu hatırlatıyor. Laf dönüp dolaşıp Kesal'ın babasının sözünde -ve elbette boğazımızda- düğümleniyor: "Zengin olsan ne, fakir olsan ne? Yeter ki yüzün yere eğilmesin."

Kitaptaki metinlerden biri de Bozkırda Futbol Hikâyeleri başlığını taşıyor. Benim gibi hem futbola hem edebiyata tutkun olanların -maalesef ki ilki giderek değerini kaybediyor- kitaptaki gözdesi olacaktır. Hayatın fena hâlde futbola benzer olmasını anlatmak belki zordur, ancak insanın doğallığında ve doğanın insana sunduklarında neler olduğu düşlenirse futbolun da kendini anlatmak, paylaşmak ve yardımlaşmak noktasında 'aslında' ne kadar kıymetli olduğu görülebilir. Üstelik hem eğlenceli hem de kıymetli. Demek ki endüstriyel futbol bir şey ifade etmiyor. Formalar birer reklam panosuna döndüğünden beri "gol!" diye ayağa kalkmak bile 'tehlikeli' görülüyor.

Önemsediğimiz fakat dünyanın uğultusundan bir kenara çekilmek zorunda kalan duyguları yeniden hatırlatacak kadar kuvvetli bir kitap Velhasıl. İnsanı bir saz olarak düşünürsek, herkese farklı telinden dokunabilir. Bana en çok arkadaşlık telinden dokundu. Ercan Kesal'a gönülden teşekkür etmek için Ahmet Erhan'ın dizelerinden yararlanmak ve öyle bitirmek isterim: "Severim Doktor Ercan'ı, kendi çapında yüz yataklı dahiliye koğuşudur."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf