31 Aralık 2020 Perşembe

Senin hikâyen seninle başlamadı

Gece vakti ansızın titreyerek ve korkuyla uyanmak, kahvaltıdan hoşlanmamak, aşırı stres altında kulakta hissedilen uğultu, yara kabuğunu söküp kanatmaktan zevk almak, birçok işi yarım bırakmak, fiziki acıları yine fiziki acılarla aşmaya çalışmak, cevap vermek gereken durumlarda içe kapanmak, mülkiyetten korkmak, aşırı derecede risk sevmek, yürürken ya da bisikletle giderken daima süratli olmak... İnsan birçok huya ve davranışa sahiptir. Huylu huyundan vazgeçmez dense de hayat milyonlarca çözüm sunabilir insana (her seçme eylemi aynı zamanda bir vazgeçme eylemidir). Davranışlar ise huylara göre daha kolay değişebilir. Yani insan yedisinde neyse yetmişinde o olmayabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: huy vazgeçilmez olduğunda mizaca dönüşür, dolayısıyla bir davranış biçimi hâline geçer. Bu durum tehlikeli olabilir. Peki tüm bunların dışında, acaba huylarımızın ve davranışlarımızın ardında, doğrudan bizimle alakalı olmayan sebepler (sonuçlar ve dolayısıyla hikâyeler) olabilir mi? Elbette olabilir. Hatta birçoğu öyledir.

Mark Wolynn; depresyon, anksiyete, obsesif düşünceler, korkular, panik bozuklukları, kendine zarar verme, kronik ağrılar, kalıcı semptomlar ve durumlarla ilgili çalışmalar konusunda uzmanlaşmış, Kalıtsal Aile Travmaları konusunda Kuzey Amerika'nın en yetkin isimlerinden biri. Pittsburgh Üniversitesi, Batı Psikiyatri Enstitüsü, Omega Enstitüsü, Kaliforniya İntegral Çalışmaları Enstitüsü gibi birçok yerde eğitim vermiş olan Wolynn'in 2016 yılında çok önemli bir kitabı yayınlanmıştı: It Didn’t Start With You (Seninle Başlamadı). Kitap okuyucuyla buluştuktan bir süre sonra psikoloji alanında Silver Nautilus Kitap Ödülü'ne layık görüldü. Kalıtsal aile travmalarını irdeleyen kitap, miras olarak tanımlanan bu travmaların kim olduğumuza ne tür etkilerde bulunduğunu anlatıyor, sorunların üstesinden gelmenin yollarını açıklıyor.

Son yıllarda 'kalıtımsal zincir', 'aile dizilimi', 'kökler' gibi kavramları sıkça duyuyoruz. Çünkü insanları sadece ilaca ve hastanelere dayalı tedavi süreçleri tatmin etmiyor. Zaten bu süreçler şifa da vermiyor. İnsanların en büyük ihtiyacı anlatmak ve dinle(n)mek. Emekliliğinden sonra, yani kendiyle baş başa kaldıktan sonra 'ben neymişim?' diyenlerin sayısı gittikçe artıyor. İş değişiklikleri, okulu bırakmak, şehir ya da ülke değiştirmek sadece görünürdeki sonuçlar. Oysa tüm bunların altında, insanları bunları yapmaya zorlayan bir 'miras' vardır ki Jung şöyle der: "Ebeveynlerim, büyükanne, büyükbabalarım ve daha uzak atalarım tarafından tamamlanmamış, cevaplanmamış halde bırakılan şeylerin ve soruların etkisi altında olduğuma kuvvetle inanıyorum. Sıklıkla, bir ailede ebeveynlerden çocuklara geçen, kişisel olmayan bir karma var gibi görünür. Bana her zaman, önceki nesillerin yarım bıraktığı, tamamlamam veya belki de devam ettirmem gereken şeyler var gibi gelmiştir."

Mark Wolynn kimsenin dalmaya cesaret edemediği bir derinliği göze almış kitabı boyunca. Niyeti de apaçık aslında: "Bugün yüzleşmediğiniz şeyler, daha sonra tekrar karşınıza çıkar; genellikle de başlangıçtaki şartlardan iki kat daha zor bir şekilde. Travma sırasında beynin mevcut olayı deneyimlemekten sorumlu bölümü olan mediyal alın korteksi, konuşma merkezini kapar. Travmanın kelimelerle ifade edilememe durumu, tehdit ve tehlike sırasında beynin hatırlama becerisi azaldığındandır. Kelimeler olayı tariflemeye yetersiz kalır ve duygular devreye girer. Kişi ne olup bittiği hakkında kendisiyle ya da başkalarıyla iletişim kuramaz hale gelir. Hatırlamanın zorlaşması her şeyi unuttuğumuz anlamına gelmez. Travmatik olayın parçası olan kelimeler, görüntüler, duygular içinde taşıdığımız acılarımızın gizliliğini oluşturur ve bir süre sonra geri sarma tuşuna basılınca yeniden ortaya çıkar. Hiçbir şey kaybolmaz, parçalar sadece yön değiştirir."

Mark Wolynn kitapta birçok pratik sunuyor ama onun öncesinde problemlerin kaynağını bulmak için okuyucuyu zorluyor. Sorular soruyor, ödevler veriyor, kişinin kendini düşünmesini sağlayacak her formülü deniyor. Burada soruları doğru anlamak ve onlara doğru cevaplar vermek önemli. Wolynn bu kitabı okurken insanların duygu yükselmeleri yaşayacağını bildiğinden olsa gerek aynı soruları farklı biçimlerde yeniden sorabiliyor. Böylece okuyucu doğru cevabı kesin olarak verdiğinde işin farkına daha net bir şekilde varabiliyor. Doğru cevaplar demek, doğru çözüm yollarına ulaşabilmek demek.

Bugüne dek hiç tanımadığımız, konuşmadığımız veya anlamaya çalışmadığımız bir atamız (baba, amca, babaanne, dede ve devamı) yanı sıra davranışlarımız tamamen benzese de farkında olmadığımız bir atamız (anne, dayı, anneanne, dede ve devamı) hayatımızı başından beri etkilemiş olabilir, muhakkak da etkilemiştir. "İnsan kendi yükünü daima yeniden bulur" demiş Albert Camus. Bu anlamda, Wolynn'in yüzleşmeye veya kabullenmeye dair kitap boyunca süren çözüm önerileri, atalar yaşıyor olsa da olmasa da büyük faydalar sağlıyor. En büyük öncelik, durumun (sıkıntıların) farkına varmak: "Zihinsel anlayış kendi başına kalıcı bir değişimin meydana gelmesinde nadiren yeterli olur. Sıklıkla, farkındalığa derinden hissedilen bir içgüdüsel deneyimin eşlik etmesine ihtiyaç vardır."

İçgüdüsel deneyim ansızın gelir. Sonrasında belki bir mezarlık ziyaretiyle beraber yüzleşme, bir telefon konuşmasının ardından kabullenme. Lakin bazı sorunlar gömülmeyi reddeder ve bazı kabuller insanı daha çok kapana kıstırabilir. Bunun için kitap boyunca soruların peşinden bir dedektif gibi ilerlemek gerekiyor. Bir danışanın sözleridir: "Cevaplarını gezegenin en ücra köşelerinde ararken, iyileşmek için en harika kaynakların zaten benim içimde olduğunu, sadece ortaya çıkmayı beklediklerini anladım."

Bizden önceki aile bireylerine ait olan duyguların bizler tarafından taşınıyor ve paylaşılıyor oluşu "özdeşim duyguları" olarak isimlendiriliyor. Bu duygulara, yani kalbin derinliklerine ulaşabilmek için bazen o kalbin kırılması da gerekebiliyor. Çünkü insan en çok karanlıkta görür ama Wolynn'in belirttiği gibi fark edebilmek şartıyla. "Bu kadar acıya artık dayanamıyorum" dediğinde ve iyileşmek için bir çare aradığında dönüp kendi içine bakmalı insan, ağzından çıkan kelimelere. Çünkü köklere ve oradaki sorunları yakalayıp çözme yolundaki en büyük şifa kaynağı kelimeler. Düşünmeli ve hatırlamalı insan, kazımalı. Jung'la bitirelim: "Bilincinize getirmediğiniz her şey karşınıza kader olarak çıkar."

Yağız Gönüler

Ergenin kimlik arayışı: ben kimim?

"Gel Anlayıcı gel, gel. Şiştim içime içime konuşmaktan, gel de biraz beni de anla."

Bir grup ergen, bir yatılı okul.

Bazen dolan bazen boşalan yatakhane, koridorlar, sınıflar, bahçe, öğretmenler odası, kantin...

Yarı kasvetli, yarı hüzünlü duvarlar, merdivenler...

Cinselliğin, aşkın, otoritenin, samimiyetin sorgulandığı fısıldaşmalar, hesaplaşmalar, tartışmalar...

"Ben zaten köye benzetiyorum bu okulu bazen. Şu boş arazilerin sonu şehre dayanmasa, şehrin ışıkları uzaktan göğü aydınlatmasa aynen köye benziyor."

Kitabı okumaya başladığımız anda dost olduğumuz, iç dünyamıza konuk ettiğimiz, ara duygulardan, ana duygulara seyahat etmemizi sağlayan bir dizi karakter; Kız Cengiz, Kirpi İsmail, Kara Murat, Melek Orhan, Beygir Niyazi ve ismini buraya yazmadığım yedi kişi daha...

Ergenlik döneminin getirdiği bedensel ve duygusal değişimler ve bu değişimlerin ergenin ilişkiler dünyasındaki yansımaları... Bu yansımaların, bizi ergenin kimlik arayışına yani "Ben kimim" sorusuna götürmesi. Bu sorunun yanıtının ise pek sancılı "birey" olma tarifinde gizlenmesi. Bu tarifi yaparken ergenin "öteki"lere ihtiyaç duyması, ötekilerle olan ilişkisiyle kendisine ayna tutması.

Ahmet Güntan, Raskol'un Baltası'ndan çıkan ve tamamı diyaloglardan oluşan Tam O Sırada adlı kitabında bir gece vakti bizi, bir grup ergenin yanına davet ediyor ve onlarla düşünsel bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Ergenlikten, ilk yetişkinliğe geçişin şiddetli karın ağrılarını duyumsatıyor. Bunu yaparken de queer bir perspektiften bakmamızı ve queer kuramdan olabildiğince beslenmemizi sağlıyor.

İnsan doğasının o başkalaşımın sürecinde, dünyanın bir grup ergen tarafından yuvarlanışını, boyanışını, keşfini, yıkılıp yeniden yaratımını gözler önüne seriyor.

Bir grup ergenin birbirini nasıl aynaladığını, bu aynalama üzerinden nasıl bir kendilik tanımı ya da tanımsızlığı geliştirdiğini gözlemlememize olanak tanıyor.

Fransız psikanalist Françoise Dolto'ya göre ergenlik, ikinci doğumdur. Bu kendini "yeniden" oluşturma, kendini "yeniden" tarif etme dönemine ait en önemli çabalardan biri, geçen ve kaybolan zamanın, otobiyografik bir etkinlik içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır.

Bahsedilen anlamlandırmalar, Kız Cengiz'in çocukluk öyküsünün kendine has melankolisinde gizlenirken, onun güzellik kavramını, aşkı, cinsiyeti, adaleti monologvari bir üslupla sorgulaması ya da Kirpi İsmail'in arkadaşlarından çaldığı eşyaları, Melek Orhan'ın kendisinden çaldığı duyguları bir ağacın kovuğunda saklaması ve bizim de bir okuyucu olarak o kovuğa dokunabilmemiz, oraya kendi ruhsallığımızdan bir şeyler koyabilmemiz, hafiflediğimizi sandıkça belki de ağırlaşmamızla vücut buluyor.

Peki neyle ağırlaşıyoruz? Hatırlayabildiğimiz kendi ergenliğimizle mi? Sakladığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz ergenlikle mi? Toplumun bize sunduğu ergenlikle mi? Yoksa toplumun kendi ergenliğiyle mi? Ya da bu dönemde sorguladıklarımızın eksik kalmışlığıyla mı?

Birtakım sorular, sorgulamalarla bizler de kitabın bir kahramanı gibi hissetmeye başlıyoruz. Kitap, ilk satırlardan itibaren bizi o yarı karanlık yatılı okulun içerisine alıyor ve ardımızdan kapıyı kilitliyor. O kapının anahtarını ise kendi geçmişimizde, cinsel kimliğimizde, hayatı algılayışımızda görünür kılıyor.

Kitabın bitiminde kahramanlara öyle alışıyorsunuz ki, bu kahramanların ergenlik döneminin kısa bir kesitine tanıklık ettiğiniz gibi, yetişkinlikten yaşlılığa hayatlarının tüm geçiş evrelerindeki diyaloglarına, cinsiyet ve karakter oluşumlarına da eşlik etmek, onlarla birlikte düşünmeye, sorgulamaya devam etmek istiyorsunuz.

Tam O Sırada, Ahmet Güntan'a göre hikayenin ortasından, bana göre hayatın tam ortasından diyaloglarıyla, bir yanıyla geçmiş ve gelecekten bağımsız, öte yanıyla geçmiş ve geleceğe bağımlı -an'da olan biteni- okuyuculara sinematografik bir roman tadıyla sunuyor. Ayrıca okuması keyifli queer bir senaryo hazzı yaşatıyor. Ve bu yüzden de kendisini beyazperdede izleme arzusu uyandırıyor. Bu arzum, olmayacak iş değildir umarım.

Filmin soundtrack'i ise şimdiden hazır; Emrah Altınok tarafından bestelenmiş, Kız Cengiz'in Şarkısı. Üstelik okuyucuları şaşırtarak ve bir ilk olarak kitabın içinde yer alıyor.

Tuğçe Isıyel
twitter.com/tugceisiyel

27 Aralık 2020 Pazar

Gönül ülkesinin bir ulu pîri: Hacı Bayram-ı Velî

Gönül, sınırlardan münezzeh bir ülkedir; adaletle yargılanır, merhametle hükmedilir, rahmetle yönetilir. İnsan doğar doğmaz bir ülkenin vatandaşı olur. Gönül de kirinden, pasından temizlenip manevi doğumunu gerçekleştirdiği zaman gönül ülkesinin bir ferdi olur. Gönül ülkesinin padişahları, zamanının kutupları olan kâmil mürşitlerdir. Onların hükümleri gönül ehli olanlar içindir. Bu gönül padişahlarından biri de Hacı Bayram-ı Velî’dir. Anadolu’nun Moğol yıkımını yeni yeni atlatmaya başladığı bir döneme denk gelir onun hayatı. Bu nedenle Osmanlı padişahları Anadolu’nun maddi imarını sağlarken gönül padişahı Hacı Bayram-ı Velî ve dönemin gönül erleri de manevi imarı için çalışmışlardır. Nitekim 2. Murad Han ile yaptıkları bir sohbette İstanbul’un fethinin kendi öğrencisi Akşemseddin ve genç Mehmet’e (Fatih Sultan Mehmet) nasip olacağını bildirmişlerdir. 

Gönül, bir çıra misali kibritini bekler. Hacı Bayram-ı Velî de Somuncu Baba ile tanışmasından sonra gönül çırasını tutuşturmuş ve ondan sonra nice karanlık gönle ışık olmuştur. Hakikatin insanın gönlünde olduğunu asırlar öncesinden: “Bilmek istersen seni / Cân içre ara cânı / Geç cânından bul anı / Sen seni bil seni” diyerek müjdelemiştir. İnsanlık tarihinin en eski problemidir kendini bilmek ve özellikle filozoflar bu konuda binlerce yıldır fikirler ortaya atmıştır. Tasavvuf, insanın ne olduğu ve neden var olduğu sorularının cevabını gönülde aramış ve gönülde bulmuştur. Bu arayışın esas kaynağı ise yüce Kur’an’dır. Cenab-ı Hakk, Hud suresinde: "İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalırlar." buyuruyor. İnanmak, iman etmek ve bağlanmak gönül işidir ve akılla izah edilebilir bir yanı yoktur. Bu nedenle temiz bir gönül, tasavvufun ilk şartıdır.

Mustafa Tatcı, Bir Ulu Pir Hacı Bayram-ı Velî adlı kitabında Hacı Bayram-ı Velî’nin Anadolu’nun manevi inşasındaki rolünü gözler önüne seriyor. Öncelikle Somuncu Baba’nın Hacı Bayram-ı Velî üzerindeki etkisine değiniyor Mustafa Tatcı. Henüz ismi Numan iken ve Yıldırım Bayezid'in derbanlığını (kapıcıbaşılığını) yaparken Bursa’da Somuncu Baba’yla tanışır ve kendisinin dervişi olmayı ister. Dervişliğin ilk imtihanı samimiyet ve sabırdır. Her talip hemen kabul görmez, isteğinin geçici bir heves olup olmadığı ve isteğinde nefsinin de bir payı olup olmadığı anlaşılana kadar talip, dervişliğe kabul edilmez. Ayrıca bu iş nasip işidir. Yunus’un nasibi Hacı Bektâş-ı Velî’de olmadığı için bütün ısrarlar karşılıksız kaldığı gibi bütün dervişler nasibinin bulunduğu mürşidi arayıp bulmak zorundadır. Mustafa Tatcı bu konuyla ilgili olarak: “Hakikat yolunda davet yoktur. Teklif olsa da ısrar yoktur. Bu sebeple Numan’ın intisabı muhtemeldir ki böyle oldu. Ona ‘Sen benimle yapamazsın.’ dendi… O da ‘yaparım’ dedi ve yaptı…” diyerek Hacı Bayram-ı Velî’nin de bir samimiyet ve sabır testinden geçtiğini ifade ediyor.

Anadolu’da tasavvuf; tekke ve dergâhlarda hem eğitim hem de üretim faaliyetlerinin bir arada yürütülmesi yoluyla yaşamıştır. Her derviş, fıtratına uygun bir işte çalışarak hem topluma faydalı olmuş hem de nefis eğitimini tamamlamıştır. Tekke ve dergâhları miskinlik yuvası olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Kırk yıl boyunca odun taşıyan Koca Yunus, Ekmekçi Koca diye tanınan Somuncu Baba ve çiftçilikle uğraşan Hacı Bayram-ı Velî ve daha nice gönül sultanı buna örnektir. Mustafa Tatcı, Hacı Bayram-ı Velî’nin çiftçilikle uğraşmasını şu şekilde açıklıyor: “Somuncu Baba ekmekleriyle birlikte Numan’ı da pişirip Hacı Bayram-ı Velî olarak gönül fırınından çıkardı. Sonra da Ankara’ya yol gösterdi. Hacı Bayram-ı Velî Ankara’ya dönerken şeyhine bir meslek bilmediğini, ne iş yapması gerektiğini sorunca Somuncu Baba kendisine: Git ekin ek, burçak ek, diye cevap verdi.

Boşuna dememiş erenler: “Derviş iş ile.” diye.

Hacı Bayram-ı Velî, Anadolu’nun gönül padişahıdır. Fetret Devri’nin ardından Anadolu’da siyasi birliği yeniden sağlayan Osmanlılar, Anadolu’ya daha tedirgin yaklaşmaya başlamıştır. Ankara’da on binlerce müridi bulunan Hacı Bayram-ı Velî de Osmanlı vezirlerinin dikkatini çekmiş ve padişahı bu konuda telkin etmişlerdir. Hacı Bayram-ı Velî’nin II. Murad'ın huzurunda söyledikleri tasavvuf ehlinin iktidarla olan münasebetini anlamak açısından çok önemlidir: “Pâdişâhım, bizim için adalet, meşveret ve ulu’l-emre itâat her şeyin önünde gelir. Bizden yana bir endişeniz olmasın. Biz dahi sultanımızın biz dahi Sultanımızın böyle düşündüğünden eminiz.” diyerek padişaha, vezirlerin olumsuz telkinlerine karşı güvence vermiştir. Sarayda gösterdiği kerametler sayesinde Hacı Bayram-ı Velî’nin manevi büyüklüğünü anlayan II. Murad, kendisine mürit olmak istediğinde ikinci bir ders vermiştir Hacı Bayram-ı Velî: “Devletin başı olan hükümdarların herhangi bir tarikata girmemesi ve hatta muhabbet dahi beslememesi gerekir. Sultanımızın hak ile ilgili kararlarında, adalet ve meşveret üzere hareket etmesi, dünya işlerini ahenkli bir şekilde ve dini ihmal etmeden yürütmesi bizim dahi niyazımızdır.” diyerek Peygamber Efendimizin (sav) “Bir saat adaletle hükmetmek bir sene ibadetten hayırlıdır.” hadisinin ehemmiyetini hatırlatmıştır. Daha sonrasında benzer bir konuşma Akşemseddin ve II. Mehmed arasında da cereyan edecektir.

Hacı Bayram-ı Velî, olgunluk yıllarını Ankara’da geçirmiş. Burada kendi adıyla anılan cami ve dergâhta insanların gönül eğitimiyle meşgul olmuş, zenginlerden toplanan sadakalarla halkın getirdiği hediyeleri ihtiyaç sahiplerine dağıtırken kendisi ekincilikle geçimini sağlamıştır. Halka hizmeti Hakk’a hizmet olarak gören bir anlayışla insanların kendisinden istediklerini nefsini hesaba katmadan yerine getirmiştir. Hakk’a ulaşmak için halkın arasından çekilmeyi düşünmemiştir. Ekin tarlasında da Hak ve hakikatin bulunabileceğini telkin etmiş, nefsini bilip kendi düğümünü çözmüştür.

Zamanının kutbu olan bu gönül sultanından günümüze, bizim gönlümüzü ısıtan pek çok öğüt de kalmıştır: “Seni dünyaya ne çekiyorsa, sana Allah’ı unutturuyorsa orası senin yok olman için bir tuzaktır. Neresi seni Allah’a yöneltiyorsa, seni düşündürüyorsa orası cennete gitmen için bir duraktır.” Günümüz Müslümanlarının en büyük derdi gaflettir sanırım. İçine düştüğümüz gaflet denizinde doğruyu, yanlışı ayırt etmenin yolunu dahi bulamıyoruz. Bu gaflet denizinde bir can simidi gibi tutunabileceğimiz bir öğüttür bu.

Hacı Bayram-ı Velî’den günümüz yöneticilerine de bir öğüt var: “İlimde, hukuki meselelerde size teklif edilecek işlerden ancak kendinize uygun olanları kabul edin ki sonuçta başka bir görüşü savunmak zorunda kalmayasınız.” İnsanın kendini bilip kendine uygun olmayan makam ve mevkileri kabul etmemesi işin ehline verilmesi ve makamın ağırlığı altında ezilmemek için de önemlidir. Liyakat, İslam dininin en hassas olduğu konulardan biridir ve pek çok devletin yıkılışında liyakatsiz kişilerin makam ve mevkileri işgal etmesi başrol oynamıştır.

Vahdet-i Vücûd Risâlesi'nde şunları söylüyor Hacı Bayram-ı Velî: “İşte, ona yani bir kâmil insana ulaşan kişi Hakk’a vasıldır. Onu müşâhede eden Hakk’ı müşâhede eder. Ona mutî olan Hakk’a mutî olur. Onun merdûdu olan Hakk’ın merdûdudur. Ona münkir olan Hakk’ı münkirdir. Onun makbulü olan Hakk’ın makbûludur. Ona hâin olan Hakk’a hâin olur. Ona ezâ eden Hakk’a ezâ ve ccefâ eder. Zirâ insân-ı kâmilin zâtı, Zât-Hakk’ın aynasıdır ve zât-ı Hak onun üzerine bütün yönleriyle vech-i küllî ve icmâlî ile) mütecellîdir ve onunla zâhirdir. İnsan-ı kâmilin ilmi de Hakk’ın ilminin aynasıdır. Hiç şüphesiz zâtı Hakk’ın zâtı ve vücudu Hakk’ın vücudu ve ilmi Hakk’ın ilmidir (…) Bu düşünce vahdet değildir. Sonra insan-ı kâmil huûl ve ittihaddan yani Hak vücudunun insan-ı kâmile girmesi veya Hakk’ın onun vücuduyla birleşmesi gibi vahdete aykırı düşüncelerden de berîdir. Belki kâmilin yoklukta olan değişmez hakîkatinin aynasında kemâliyle Hakk’ın zuhurudur.” Bu ifadeler, vahdet-i vücut anlayışındaki inceliği açıklamak itibariyle oldukça önemlidir. Kaldı ki böylesi hakikatlerin akıl yoluyla değil kalp yoluyla idrak edilebileceği unutulmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara, Anadolu’nun gönül başkenti olan Hacı Bayram-ı Velî Camii’ne ve dergâhına da ev sahipliği yapar. Türkiye’nin Ankara’dan idare edilmesi gibi gönül coğrafyamız da Hacı Bayram-ı Velî’nin maneviyatından hâlâ feyz almaya devam etmektedir.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

26 Aralık 2020 Cumartesi

İşi başa düşen, düşünmek zorunda

"Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyi?"
- Dostoyevski, Karamazof Kardeşler

"Omlet yemek istiyoruz, lakin yumurtaların kırılmasına da gönlümüz razı değil. Olacak iş mi bu?"
- İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak

Adamın biri Nasreddin Hoca yolda yürürken, ona takılmak niyetiyle yanına yaklaşır. "Hocam selamun aleyküm, az evvel bir tepsi baklava buradan geçti, gördünüz mü?" diye sorar. Hoca "Bana ne?" der. Adam biraz da kızdırmak istercesine "Ama hocam sizin eve doğru gidiyordu!" der. Hoca bu kez de "Sana ne?" der. Bu nefis fıkra, insanın malayaniye karşı göstermesi gereken tavrı işaret ediyor. Hoca, kendisini ilgilendirmeyen bir konu için 'bana ne tavrı'nı ortaya koyuyor. Kendisini ilgilendiren fakat başkasını ilgilendirmeyen bir konu için ise devreye öğreticilik (irşad) vasfını kullanarak 'sana ne tavrı'nı öğütlüyor: seni ilgilendirmeyen işlerle uğraşma, dedikodu üretme, kendine bak...

Özkan Gözel'in Ketebe Yayınları tarafından Nisan 2018'de neşredilen düşünce kitabı Kendi İçine Düşmek, insanın kendiyle ilgilenmeyi göze almadan düşünmeyi de göze alamayacağını, böylece tatminsiz, meşgalesiz, anlamsız bir hayat yaşayacağını teferruatıyla anlatan bir çalışma. Çalışmanın belki de en esaslı derdi, bizi oyun ve oyalanmaya sürükleyen, hatta bağımlı kılan malayani çağına karşı bir çığlık olması.

"İçinde yaşadığımız işbu Malayani Çağı’nın biz çağdaşlara yaptığı asıl fenalık şu belki de: Biz ilgimizi celbe matuf onca ayartıcı mevzu arasında kendimizle ilgilenmeye, kendimize ihtimam göstermeye bir türlü fırsat bulamıyoruz, sonuç olarak da kendimizi unutma talihsizliğine uğruyoruz. Oysa malayaniye yol açan ortamları terk ederek kendimizle baş başa kalmaya çalışmalı değil miyiz?"

Dört bölümü var kitabın. İlk bölümde gündelik hayatın telaşesinde, bizi kendimizle ilgilenmekten alıkoyan mevzular dile getiriliyor Gözel tarafından. Geniş asırlara uzanan bir sohbet toplumu olmamıza rağmen günümüzde sohbet toplulukları bir yana, gerçekten sohbet edilecek bir kimseyi bulabilmenin neden zorlaştığı analiz ediliyor. İç âlemimizi işgal eden en önemli mesele hiç şüphesiz teknolojinin hayatımıza taarruz etmesi. Cep telefonları günün büyük bir bölümünü yutarken, televizyonlardan üzerimize dertsiz ve düşüncesiz programlar fırlıyor. Bir kelimenin üzerinde özellikle duruyor Gözel: Teemmül. İyice, etraflıca düşünme anlamına gelen teemmül yerine bakıp geçmeyi, bastırmayı ve dolayısıyla hiç anlamamayı tercih ediyoruz. Anlamak istemiyoruz. Dinlemek istemiyoruz. Bu durumda bütün söylediklerimiz egomuzdan birer damla olarak süzülüyor. Hâliyle birbirimizden bir farkımız kalmıyor, sürüleşiyoruz. Dostluklar gittikçe alışveriş ve yalan üzerine kuruluyor. Bu da mecburi yalnızlıklar yaşanmasına sebep oluyor. Oysa şahsiyet inşası için zaman, çok büyük bir nimet.

"Yakaladıkları hemen her fırsatta internete, sosyal medyaya dalanlar ve orada dalgın ve şaşkın dolaşanlar kendileriyle baş başa kalmayı beceremeyen, dahası böyle bir şeyi arzu da etmeyen insanlar sanki. Bu denli kendilerinden kaçtıklarına göre, kendileriyle baş başa kalmak sıkıyor ya da ürkütüyor olmalı onları. Sosyal medya onların kendileriyle kendileri arasında bir ayraç işlevi görüyor yani onları kendilerinden uzaklaştırarak onlara kendilerini unutturuyor mütemadiyen. Malayaninin ve onun bir bileşeni olarak oyunun-oyalanma'nın işlevi ikilidir aslında: Kişiden zamanını çalmak ve ona kendini unutturmak."

İkinci bölümde sanat ve hakikat üzerine düşünüyor Özkan Gözel. Sanatın geçmiş çağlardan itibaren hakikatle olan temasının, günümüze geldikçe nasıl örselendiğini anlatıyor. Din, aşk ve sanat; yeryüzüne tutunmanın yollarıydı bir zamanlar. Nasıl oldu da ilk ikisi iyice perdelendi ve bu üçlü yalan, dolan, sanat olarak güncellendi, bunda insanın oynadığı rol neydi, derinlikli yazılarla irdeleniyor. Üçüncü bölümde, kitabın başından itibaren kurgulanmış hissiyatı veren bir içselleşme var. "İnsan kendi içine düşünce ne olur? Bu, onda içsellik diye, iç âlem diye ya da gönül dünyası diye bir şeyin uç vermesine neden olur." diyor Gözel ve şöyle devam ediyor: "İç âlemimiz asıl evimizdir bizim, biz asıl orada yaşarız. Oradan dünyayla ve diğer insanlarla ilişki kurarız. Orası ruhumuzun üssüdür bir nevi. İnsan demek; bir iç âleme, bir gönül dünyasına, bir içselliğe sahip olan varlık demektir."

Kendi ile ilgilenmek meselesi Özkan Gözel için oldukça hassas, kritik ve önemli. İstiyor ki okur da bunu dert edinsin ve kendiyle ilgilensin. Aksi hâlde malayani onu da tesiri altına alacak, şahsiyetini hırpalayacak, gönlünü örseleyecek, hakikatle arasındaki perdeleri duvara döndürecek, kalp kararacak ve nihayet insan, eşref-i mahlûk olduğunu unutacak. "İnsanların çoğu insan sûretine sahiptirler fakat mânâları itibarıyla insan değildirler. Hiç şüphe etmeyesin ki bu böyledir. Çoğu hakikatte eşek ve öküz ve kurt ve kaplan ve yılan ve akrepdirler. Her şehirde sûreti ve mânâsı insan olan sayılı kimse vardır." der Ahmed Avni Konuk. Özkan Gözel'in şu cümleleri meseleyi daha anlaşılabilir kılacaktır: "Kendimiz kendimize emanetiz. Kendimiz sahip olduğumuz bir şey olmaktan ziyade 'olduğumuz' bir şeydir. Kendimiz bize en yakın şey olmakla birlikte, çoğu zaman bize en uzak şey olabiliyor. Onu unuttuğumuzda ya da ihmal ettiğimizde, o bize en uzak şey oluyor. Kendini unutan insanın kendine gelmesi ve kendi olması gerekir ki u da ancak sahici bir varoluşa kavuşmasıyla mümkündür. Bunun için varoluşunu edinmeli ve bu varoluşu ile uğraşmalıdır insan."

Herkes ve Hiçkes başlığına sahip olan dördüncü bölüm, kitabın en sevdiğim metinlerini barındırıyor. Özkan Gözel burada felsefeyle tasavvufu bir araya getirmiş. Amacı onları yakınlaştırmak ya da uzaklaştırmak değil, insan denen canlının hakikat arayışındaki benzerlikler yahut farklılıklar. İşte buradan çok zengin şeyler çıkıyor. Bir yanda Cüneyd-i BağdâdîBâyezîd-i BistâmîEbû’l-Hasan HarakânîEbû Bekir ŞiblîAbdülkâdir-i Geylânîİmâm-ı Rabbânî. Diğer yanda Rene Descartes, Maurice Blondel, Martin Heidegger, Emmanuel LevinasLudwig WittgensteinMichel Foucault. Özkan Gözel burada mutasavvıfların şathiye geleneğinden vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhud farklılıklarına, filozoflarla velîlerin hakikat arayışında tercih ettikleri yollara, kendini ortadan kaldırarak ulaşılabilecek manevi hâllere dek birçok konuda öz yorumlarda bulunuyor. Bu bölümdeki karşılaştırmalı okuma yapma imkânı, okura lezzet verecektir.

"Abdülkâdir-i Geylânî'nin El-Fet-hu'r-Rabbânî'deki şu sözlerinde de rastlarız: "Bir kimse veliliğin en üst derecesine yükselip kutup olunca bütün insanların yükünü taşır." Dostoyevski de Karamazov Kardeşler'de şöyle demektedir: "Her birimiz, herkesin önünde herkese karşı suçluyuz ve ben diğerlerinden daha fazla suçluyum." Öte yandan, Levinas Autrement qu'etre'de "Her şeyden ve herkesten sorumlu olan etik özne tüme evrenin yükünü omuzlarında taşır" demektedir. Ve Saint Exupery'nin Savaş Pilotu'nda: "Herkes herkesten sorumludur. Herkes tek başına sorumludur.. Her insan bütün insanların yükünü omuzlarında taşır." ifadesi geçmektedir. Başkasının-yerinde-olma, kendini başkasının sorumluluğunu üstlenmiş olarak bulma, başkasından dolayı ve başkası için ıstırap ve çile çekme etik (ve tasavvufi) özneliğin temel bir hususiyeti olarak temayüz etmektedir görüldüğü üzere."

Mevcut hâlden memnun olmayan kişi, kendi içine düşer. Kendi içine düşen; kendiyle ve dünyayla olan ilişkisini gözden geçirmek için düşünme yolculuğuna çıkar. Aşkın olanla teması sağladığı ölçüde huzur bulur. İşi başa düşen, düşünmek zorunda. Hayattaki bükülmeler, kırılmalar, yorulmalar ancak böyle aşılıyor. Özkan Gözel, Kendi İçine Düşmek'te huzursuzluktan çıkmak üzerine huzursuzluk çıkarıyor. Mevcut durumu değiştirmeye önce kendinden başla diyor, sonra kendini unut...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

23 Aralık 2020 Çarşamba

Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağı’ndadır

80’lerin sonu, 90’ların başında ilköğretimini gören neslin en büyük sorunu/şanssızlığı, bir darbe sonrası nesli olarak, okuyacak hemen hemen her metnin yasaklı oluşu idi. Birçok Rus klasiği, öyküler, Muzaffer İzgü’ler, Kemalettin Tuğcu’lar ve daha niceleri. Bu çıkmaz sonrasında çocuk edebiyatı ya da çocuk kitaplarının çerçevesi çoğu zaman kahramanı çocuk/lar olan metinlere kaydı. Benim çoğu zaman “İyi ki okumuşum.” dediğim ama şimdilerde “Pek de çocuk kitabı değilmiş.” hatta “Büyüklere çok daha önemli şeyler söylemiş.” dediğim metinler hep bu dönemde okunmuş galiba. Örneğin Howard Pyle’ın, Hırsızlar Prensi Robin Hood’u, Aytmatov’un Ak Keme’si (Beyaz Gemi) Andersen’in birçok masalı ki özellikle Kibritçi Kız, hep bu dönemin metinleri oldu. Ancak biri var ki mahiyeti halen yeteri kadar anlaşılamamış bir bunalım çağı eseri olarak galiba benim kitapla ilişkimi en başından inşa eden, her yıl birkaç kez okuduğum, bir çocuğu başka bir çocuğun acısı ile yaşamaya mecbur bırakan başyapıt. Pal Sokağı Çocukları’ndan bahsediyorum. 

Türkiye’de halen Pal Sokağı Çocukları birçok yayın evi tarafından çocuk edebiyatı metni olarak sunulurken maalesef ki muhatap yaş grubu da oldukça gerilere çekiliyor. Bu durumda eserin çok da iyi tanınmadığına dair bir vehim oluşuyor ki bu vehim yersiz değil. Öyle ise eserin yazarından başlayarak içeriğine dek birçok konuyu yeniden hatırlamak yerinde olacak gibi.

Pal Sokağı Çocukları’nın yazarı Macar Ferenc Molnar (12 Ocak 1878, Budapeşte - 1 Nisan 1952, New York) ilk öykülerini 19 yaşındayken yayımladı. 1907’de Az ördög (Şeytan) adlı oyunuyla tanındı. Hukuk öğrenimi gördü ama gazeteciliğe geçerek I. Dünya Savaşı’nda savaş muhabirliği yaptı. Pek çok oyunu Avusturya, Almanya, ABD gibi yabancı ülkelerde oynanıp sevildi Molnar’ın. Yoksulların sorunlarını duygusal bir tonda işlediği, her biri başyapıt niteliğinde öyküler de kaleme aldı. Öte yandan, çok sayıda romanı olmasına karşın sadece başyapıtı sayılan A Pál utcai fíuk (1907; Pal Sokağı Çocukları) başarılı oldu ve bütün dünyada bu romanla ünlendi.

Ferenc Molnar I. Dünya Savaşı sırasında Galiçya’da savaş muhabirliği de yaptı ki romanda geçen “Büyük savaşlara tanıklık eden gerçek savaş muhabirleri, çarpışmaların kaybedilmesinde kargaşanın büyük rol oynadığını söylerler ve bu heyecan, cesur savaş muhabirlerinden öğrendiğimiz gibi, gerçek savaştaki askerleri de etkisine alan, çarpışma öncesinin heyecanıydı.” ifadeleri savaş deneyimlerinin izlerini taşıdı.

Molnar’ın asıl soy ismi Neumann’dır ve Yahudi kökenlidir. Dolayısı ile o da yüzyılın dönümünde Macar toplumuna gönüllü olarak entegre olmuş, Macaristan’ın kültürel hayatına eklemlenmiş Yahudi yazarlardandı. Ve kaçınılmaz olarak 1939 yılında, yükselen Nazi tehdidinden kaçarak önce Fransa’ya, ardından da İsviçre’ye sığınır ve en nihayet Amerika’ya göç eder. Burada, çok sevdiği vatanından uzakta, Central Park’ın hemen yanındaki, sürekli olarak ikamet ettiği Hotel Plaza’da 1952 yılında vefat etti. Bu açıdan bakıldığında o da Nabokov, Canetti ve Zweig gibi önde gelen yersiz yurtsuzlardan oldu.

Pal Sokağı Çocukları’nın Türkçe’ye ilk çevirisi ise 1944 yılında Pál Sokağı’nın Çocukları başlığıyla Necmi Seren tarafından yapıldı ve MEB Yayınları tarafından basıldı. Kitabın son çevirisi ise Tarık Demirkan tarafından yapılarak ilk baskısı 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Ancak çok fazla çevirmen ve yayınevi vesilesi ile bugün Pal Sokağı çocukları ülkemizde de bilinen, okunan bir metin oldu.

Molnar bu eserden önce Çocuklar, Cam Macunu Derneği başlıklı iki çocuk kitabı daha yayımladı; Pál Sokağı Çocukları’nı ise eski öğretmeni Kornél Rupp’un kurduğu bir çocuk dergisinin ricası üzerine kaleme aldı. Küçük bir çocuk romanına inanılmayacak kadar şablon ve arketip yerleştirdi Molnar: Okul hayatı, öğretmenler, iyiler ve kötüler, erişkinler ve çocuklar arasındaki ilişkiler, çocuk çeteleri, boş arsa, iki çete arasında neredeyse savaş şeklinde tasvir edilen kapışma, aidiyet, ihanet, fedakarlık, intikam ve bir çocuk ölümü. Ancak bu kadar da değil. Satır aralarına aslında sadece erişkinlerin anlayabileceği bir yığın tarihsel, toplumsal mesaj, gönderme ve analoji yerleştirdi. Dolayısıyla eser erişkinlerin de okuyabileceği farklı bir metin haline geldi.

Molnar romanda bir anlatı silahını da devreye soktu: dramatizasyon. Belki de iyi bir okur için Kemalettin Tuğcu esintileri almak bu yüzden gayet makul. Bu açıdan bakıldığında eser bir epik anlatı türüdür. Çünkü Molnar hem iyi kurgulanmış diyaloglar yoluyla hem de okurken insanın kafasında sanki tiyatrodaymış hissi uyandıran sahneler/tasvirler/dekorlar yoluyla romanı dramatize etti.

Romandaki gerilimin doruk noktası hiç şüphesiz iki çocuk çetesinin boş arsa uğruna çarpışmasıdır. Ölüm olgusuna bir kurtuluş olarak bakılarak şimdi burada yazamayacağım bir hüzünlü sonun büyük bir kavgayı bitirişine çocukça bakar Molnar. Bir yandan yüreğiniz sızlarken bir yandan da ölümün bir kurtuluş haline gelişine tanık olursunuz. Ancak tüm bu çocuklu ambiyans içerisinde Molnar bir tarafı ile büyük ve zorunlu bir sosyolojik değişimi anlatır. Zira daha ziyade taşrada, taşra şehirlerinde ve köylerde yerleşik bulunan Macar nüfus, eskiden beri zaten şehir ahalisinin büyük kısmını oluşturan ve Almanca konuşan Alman, Yahudi vs. etnik unsurlarla bir arada yaşamaya başlamışlardı. Orta Avrupa’da ve özellikle Macaristan’da II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar hayatın birçok alanında aktif rol oynayan Yahudiler, bölgede milli devletlerin oluşmasından yahut oluşma aşamasında olmasından dolayı, yaşadıkları ülkelerin toplumuna gönüllü olarak asimile olma gayreti içerisine girmişlerdi. Molnar çocuklar üzerinden anlattığı hikâyede kullandığı isimler ve sokak üzerinden betimlediği çekişme ile alt metinde bu sosyolojik/siyasi durumu da anlatır.

Pal Sokağı Çocukları bana kalırsa yüzyılın en önemli metinlerinden ve herkesin okuması gereken bir anlatı. Ve unutulmamalıdır ki hayat, bu kitabı hediye ettiğim herkes için kapağına yazdığım not gibi aslında: İnsan önce çocukluğundan başlamalı her şeye. Molnar’ın kitaptaki sitemi ile bitmeli bu yazı:

Arsa... Ey dağlarda, ovalarda yaşayan, bir adımda ucu bucağı görünmez tarlalara ulaşabilen güçlü, kuvvetli, sağlıklı çocuklar! Siz ki, güzelim mavi göğün altında yaşamaya, sonsuz uzaklıklara alışkınsınız. Siz ki, koca apartman blokları arasında sıkışık yaşamak zorunda değilsiniz. Büyük kent çocuğu için, boş bir arsa ne demektir bilebilir misiniz? O çocuklar için arsa, ova demek, kır demek, bozkır demektir. Çürük tahta perdelerle, göklere yükselen apartmanlarla sınırlanmış küçücük bir toprak parçası, o çocuklar için sonsuzluk ve özgürlük demektir. Pal Sokağındaki o Arsada bu gün dört katlı bir apartman yükselmektedir. O Arsa, vaktiyle bir sürü çocuk için mutluluk demekti. Bu gerçeği Arsanın üzerine dikilmiş apartmandaki kiracıların bir teki bile bilmiyordur.

Galip Çağ
twitter.com/caggalip

22 Aralık 2020 Salı

Devşirme tanımlarla tefekkür olmaz

Müslümanlar, hayatın pek çok alanında olduğu gibi İslamiyet’in mahiyetine dair kavramları da Batı’dan devşirme tanımlarla somutlaştırmaya kalktıklarından beri İslam’la aralarındaki bağ kopmaya başladı. İslam’da düşünce vardır ve mühim bir yer teşkil eder ancak İslam’ın düşünmekten kastının ne olduğunu anlamak için bilginin ne olduğuna dair İslam’ın kabulünü doğru okumak gerekir. Batılı düşünce sistemi, varlığı var edenden bağımsız ele alırken İslam düşüncesinde varlık var edenin bir şubesidir. Bilgiyi, içinde bulunduğumuz şartların ortaya çıkardığı problemleri çözme faaliyeti olarak kabul edersek İslamî bilgi bu problemlere Müslümanca çözüm getiren bilgidir. İslamî düşünce, Müslümanın dünyayı değerlendirme faaliyetinin ürünüdür, dünyaya Müslümanca bir bakıştır. Bu noktada en önemli fark, yaratıcı ve yaratılmış olan arasındaki ilişkide gizli. 

İslam’da hakikat verilidir. Biz hakikati aramıyoruz. Bizde hakikat verilmiştir. Ancak hakikatin önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Biz bütün bu genel hakikatten pay alan varlıkların bizzat kendilerine ait hakikatle ilgili bilgi elde etmek istiyoruz.” diyor Abdurrahman ArslanKalbin Akletmesi kitabında. Bu hakikatin mahiyeti büyük oranda Kuran ve hadislerle belirlenmiştir. Müslümanların, hayatın her alanına yönelik düşünme faaliyetini bu merkezden yürütmesi önemlidir. Yoksa felsefe gözlüğüyle İslam tefekkürünü idrak etmek mümkün değildir. Abdurrahman Arslan; “… artık bilgiyle yaşadığımız hayat biçimi arasında ciddi bir kopukluk var. Hayat biçimimizi başka bir bilgi türü düzenliyor. Bizim imanımızın ürettiği bilgi türüyse buna bakarak kendini düzenlemeye çalışıyor. Dolayısıyla bu bulanık durum Müslüman’ın zihnine de yansıyor. Daha açık konuşmak gerekirse, yakın döneme kadar Müslümanlar Kur’an’dan, sünnetten kalkarak hayata soru soruyorlardı. Günümüzün Müslümanları hayattan kalkarak Kur’an’a ve sünnete soru soruyorlar. Bu ise onların zihni dönüşümlerinin, ideallerinin tersi bir istikamete yönelmesini beraberinde getiriyor.” diyerek günümüz Müslümanlarının düşünce mantığındaki hatayı ve bu hatanın muhtemel sonucunu ortaya koyuyor. Hayattan bakarak Kur’an’a soru sormak, hayatı “esas” doğru kabul etmektir. Müslüman için hakikat olan Kur’an’dır; dolayısıyla Kur’an’ın sorgulanan değil, soran olması gerekir.

Dinî ilimler ve pozitif bilimler ayırımı hayatımıza ne zaman girmeye başladı tam olarak bilemiyorum ama İslam’da dinî ya da din dışı diye ayrılabilecek bir bilgi mantığı yoktur. Dolayısıyla İslam’a göre bütün bilgiler yani bütün bilimler dinîdir. İslamî düşünceyi açıklarken “hayatın problemlerine dair Müslümanca bir değerlendirmede bulunmak” dedik. İslam dini hayatın içinde olup da dinin sınırlarına girmeyen bir alan kabul etmez. Bu nedenle bütün bilgi türlerini dinî bilgi olarak kabul eder. Bu noktada Batılı entelektüel ile İslam âlimi arasında önemli bir fark çıkıyor ortaya. Batılı entelektüele göre bilgi ahlaktan bağımsız, tek başına var olabilir; İslam âlimine göre ise bilgi muhakkak dinî yani ahlakî bir tutumu da beraberinde getirmelidir. Entelektüel, bilgisi nispetinde ahlaklı olmak zorunda değildir ama âlim, ilmiyle amel etmeye mecburdur çünkü bildiklerinden mesuldür. İlmiyle amel etmeyen âlime itibar edilmez. Nihayetinde ilmin taşıyıcısı ve aktarıcısı olmak itibariyle peygamberin varisidir. İslam’da her şeyde olduğu gibi ilimde de esas kıstas Hz. Muhammed'dir (sav).

Abdurrahman Arslan, Müslümanların Grek tipi bir felsefeye zaten ihtiyaçları olmadığını ısrarla söylüyor. Batı felsefesinin temelinde varlığa dair hakikati bulma çabasının yattığını, İslam’da ise hakikatin zaten verilmiş olduğunu belirtiyor. Bizim yaptığımız ise bu verilmiş hakikati yorumlamaktır. Bu verilmiş hakikatin en kâmil yorumu ise sünnettir. Müslümanların hikmetli bir bakışa erişebilmeleri sünnetin ihyasıyla mümkündür.

Tasavvuf, İslam düşüncesi içinde önemli bir yer teşkil eder. Tasavvufla ilgili en büyük yanılgı, tasavvufun aklı reddettiğine yönelik ön kabuldür. Tasavvuf aklı reddetmediği gibi çıkış noktası akıldır. Ancak burada ne tür bir akıldan söz edildiği önemlidir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) ve Hulefa-i Raşidin dönemlerinde sosyal ve siyasi hayattaki tevazu zamanla yerini dünyevi bir saltanata bırakmıştır. Bu dünyevilik ve şatafat bazı samimi müminleri rahatsız etmiş ve bunlar da peygamberî bir hayat tarzını benimseyerek İslam’ın özünü gündelik hayatın içine yeniden yerleştirmek istemişlerdir. Çıkış noktaları sünnet ve Kur’an’dır. “suf” adı verilen yünden bir elbise giydikleri için bunlara “sufi” ve bu yola da tasavvuf adı verilmiştir. Tasavvufun esası, insanın nefsinin terbiyesi yoluyla ahlaken kemale ermesidir. İnsan-ı kamil olarak tanımlanan ve yeryüzünde Allah’ın halifesi olmayı hak eden insan erişilmesi çok zor bir mertebe gibi görünse de Müslümanların önünde güçlü bir örnek olarak esas insan-ı kamil Hz. Muhammed (sav) duruyor. Bu nedenle tasavvufun esas çıkış noktası Hz. Muhammed'in (sav) sünnetine uygun bir gündelik yaşamdır. Abdurrahman Arslan; “Tasavvuf, Müslümanların entelektüel muhayyilesinin zirvesidir. Ama aynı zamanda Allah’ın ahlakıyla ahlaklı olmaktır. Bunun için de her daim Peygamber Efendimize dönmektir. Onda tecessüm eden ahlakı, örnekliği yani sünneti hareket noktası kılmaktır.” sözleriyle İslamî düşüncenin hakikati yorumlayışının zirvesi olarak yine sünneti işaret ediyor.

Abdurrahman Arslan, tasavvufun her ne kadar içine kapalı bir sistem olarak algılansa da aksiyon odaklı bir yapı olduğunu vurguluyor. Tarihî süreç içinde Balkanlar’da Sarı Saltuk, Afrika’da Abdülkādir el-Cezâirî, Libya’da Ahmed Şerîf es-Senûsî, Kafkaslar’da Şeyh Şâmil gibi isimler birer mutasavvıf olmakla birlikte İslamî direnişin simge isimleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Tasavvufun dünyadan el çekmek olarak algılanmak istenmesi de Batılı zihniyetin bir dayatması olarak karşımıza çıkıyor. Abdurrahman Arslan; “Hatırlarsanız 11 Eylül sonrasında yayımlanan RAND Corparation raporunda Amerika’nın söylemiş olduğu önemli bir şey var. Diyor ki, tasavvufu yaygınlaştırın, çünkü sufizm yaygınlaşırsa bu toplumları edilgen hale getirmemiz, üzerlerinde egemenlik kurmamız kolaylaşır.” diyerek Batılı düşünce mantığında tasavvufun edilgen bir dünya hayatına denk düştüğünü ifade ediyor. Yine Abdurrahman Arslan Mevlevilikle ilgili de özellikle bu konunun üzerinde duruyor ve Mevlevilik üzerinden yeni bir İslam tanımı yaptırılmaya çalışıldığı konusunda da uyarılarda bulunuyor. Mevlana ve Mevleviliği salt hümanizm ve engin bir hoşgörü ekseninde okumayı kabul eden ve gösteri dünyasının bütün ihtiyaçlarını karşılayan buna karşın İslamî aksiyonu içinde barındırmayan bir şov olarak sunuluyor semah ve Mevlevilik. Bunun da İslam’ı bölmek için bilinçli yapıldığının altını çiziyor hocamız.

Abdurrahman Arslan’ın Gazzâlî'ye yönelik çıkarımları da çok önemli. Pek çok İslam âlimi tarafından aklı önemsizleştirmekle suçlanan Gazzâlî, esas itibariyle hakikatin idrak edilebilmesi noktasında aklın tek ve mutlak kıstas kabul edilmesine itiraz ediyor çünkü akıl bağımsız değildir. Gazzâlî’ye göre akıl iki şeye bağlıdır: ruha ve nefse. Dolayısıyla hakikati idrak etmek için aklı esas ölçü kabul etmek İslamî bir tefekkür şekli değildir. Zira Gazzâlî esas olarak akla değil Grek aklına yani Batılı akla karşı çıkıyor. İslam akletmeyi ne denli önemsediğini pek çok ayette vurgulamış olmakla birlikte aklı kalple birlikte ele alır ve onların kalpleri vardır, onunla aklederler düsturu üzerinden hakikatin idrakine yönelik akletmeyi kalp merkezli bir süreçle açıklar.

Abdurrahman Arslan önemli bir eleştiriyi de Batı merkezli okuma alışkanlığına getiriyor. Bugün bütün İslamî hakikati Batılı bir terminolojiye göre doğrulamaya çalışıyoruz. Bu durum, elbette günümüzde egemen uygarlığın Batı uygarlığı olmasıyla ilgili bir durum ama Batı uygarlığını bugünkü haline getiren, akış halindeki gelişmedir. Uygarlıklar karşılıklı etkileşim yoluyla birbirlerinden beslenirler ve belli dönemlerde hâkim olan uygarlığa göre de konum alırlar. Bugün bütün uygarlıklar Batı uygarlığı karşısında konum almalarına rağmen diğer bütün uygarlıkları Batı uygarlığının gerçeklerine göre anlamlandırmaya çalışmak büyük bir yanılgıdır. Burada İslamcılık meselesini yeniden düşünmek önem kazanıyor. İslamcılık, kendini Batı uygarlığının normlarına göre yeniden tanımlamaya çalışmakla benzer bir hataya düşüyor. İslam dininin hakikatleri üzerinden yeni bir dünya tasavvur etmek yerine mevcut dünya düzeni içinde İslam’a yer açmaya çalışmak İslamî düşünceyle de uyuşmaz. Bununla beraber gelenekçi bir İslamcılık da günümüz Müslümanları için bir çıkış yolu sunamaz. Abdurrahman Arslan, İslamcılığın kendini revize etmesinin gerekliliğini de vurguluyor.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

21 Aralık 2020 Pazartesi

Büyük bir hazinenin üstünde habersizce oturmak

Edebiyat, siyasi ve sosyal süreçlere yol ve yön tayin etme özelliğine sahiptir. Bu anlamda modernleşme hikâyemiz, Tanzimat dönemi ediplerinin yaklaşımları, yazıp çizdikleri çerçevesinde kendisine bir istikamet bulmuştur. Özellikle Tanzimat döneminin ilk kuşak isimlerinin kendilerine göre yeniyi kurarken içinde yetiştikleri kültür ortamı olan divan şiir geleneğine üst perdeden eleştiriler getirmeyi öncelikli vazife edinmeleri, özellikle dikkat çeken bir durumdur. 

Nitekim Şinasi ve Namık Kemal başta olmak üzere mütereddit tavırları paranteze alınmak kaydıyla Ziya Paşa büyük bir telaş içinde divan şiirinin köhneleştiğinden, hayattan kopmuş ve geçerliliğini yitirmiş bir edebiyat olduğundan dem vurmuşlardır. Sonraki kuşakta Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci arasındaki meşhur tartışmalar yine divan şiiri bağlamında cereyan etmiştir. Bu dönemde hem teorik hem de pratik anlamda daha kararlı bir tutum izlemiş olsa da edipler, tabii irtibatları olan bir geleneği tamamen terk edememişlerdir.

1900’lü yılların hemen başında Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy’un farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen divan şiiri konusundaki olumsuz ve tahfif içeren bir yaklaşıma sahip olmaları ideolojik filtrelerin bu konuda belirleyici olmadığını da gösteriyor bize.

Cumhuriyet döneminde divan şiiri eleştirileri bahsini ettiğimiz dönemlerdeki eleştirilere nazaran daha fazla refleksif ve ideolojik bir karakter arz eder. Özellikle Abdülbaki Gölpınarlı’nın Divan Edebiyatı Beyanındadır isimli eserinde serdettiği ve yıllar sonlara tashihe mecbur kaldığı görüşler hâkim siyasi kültürün bir çeşit dayatması şeklinde de okunabilir. Ancak divan şiirine son derece aşina ve hatta uzman birisinin bariz ve kasıtlı bir şekilde divan şiirini insaf sınırlarını zorlayacak düzeyde eleştirmesi bir savunma mevziisini de geliştirmiştir. Öyle ki bu eserin yayınlanmasının ardından birçok farklı isimden bu eleştirilere karşı tutum ortaya konulmuştur.

Görüleceği üzere Tanzimat’tan Cumhuriyet’e divan şiiri hem müdafileri hem de muarızlarınca gelenek-modern çatışması bağlamında bir mihenk taşı hükmündedir. Temel itiraz noktalarını belirginleştirecek olursak divan şiirinin hayattan ve gerçeklikten kopuk, hayalî, fazlaca abartılı, iktidara yaslanan, süslü ve sanatlı bir dil ile anlaşılmaz, faydasız ve modern zamanlarda tamamen geçersiz olduğu düşüncesi karşımıza çıkar.

Halbuki divan şiiri, yüksek bir maharet ve üslup düzeyinin ürünü olarak yüzyıllar boyunca önemli hasıla üretti. Divan şiiri deyince Türk’ün netameli siyasi ve sosyal serencamına ilişik bir karakter kazanan, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, genişlemesi ve nihayetinde muhkem bir devlet oluşuna paralel olarak kemale yürümüş bir şiirden söz ediyoruz. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve iktisadî olarak zayıfladığı dönemlerde dahi divan şairleri kendi vadilerinde ürünler vermeye devam etmiştir.

Divan şiiri, sadece edebî zevkin yansıma alanı olarak değil aynı zamanda düşüncenin ritmini temin eden, hayatın bütün hallerini bir ahenk bilinci ile rafine etmiştir. Bu bağlamda Ruşen Eşref Ünaydın Diyorlar Ki isimli eserinde Ahmet Haşim’e divan şiiri ile ilgili sorduğu soruya karşılık aldığı cevap bu yargıyı doğrular niteliktedir: “Osmanlı şairlerinin şiirleri dikkatle okunursa, zamanlarındaki sedirin, iskemlelerin ve lambanın şekline, eğlencelerin neler olduğuna, hatta çiçeklerin cinsine kadar her türlü özelliklerini anlamak mümkündür. Onların hayatları ile şiirleri arasındaki bağlantı o kadar sıkı idi.

Türk şiirinin ideolojik rezervlerden, komplekslerden arındırılan bir bakış açısı ile değerlendirildiğinde kendine has bir şahsiyeti olduğunu, tüm damarlarıyla bir devamlılık arz ettiğini söylemek zor değil. Böyle bir bakış açısı, divan şiirini anakronizme düşmeden yeniden okuma imkanı vermektedir. Bu maksatla akademi yahut akademi dışı birçok çalışma, divan şiiri ve şairleri hakkında merak uyandıran ve divan şiirinin bağlamı ile şimdinin zihnini irtibatlandıran bir niteliktedir. Bu konuda mesuliyet hisseden araştırmacılar tarafından hamaset batağına düşmeden divan şiirinin iade-i itibarı sağlanmaya çalışılmaktadır şüphesiz.

Bu konuda akademide ve başkaca zeminlerde büyük gayretler gösteren Dursun Ali Tökel, divan şiiri hakkındaki yanılgıları ve bu yanılgılara cevaben divan şiirinin günümüze sağlayacağı imkanları derinlikli, mantıklı ve dayanaklı bir üslup ile ele alıyor Ketebe Yayınları'ndan çıkan Divan Şairi Diyor Ki isimli eserinde. Tökel, muhtelif zamanlarda yayınlanmış yirmi bir yazı ile divan şiirinin farklı açılardan gündelik hayatla bariz irtibatını okuyucuya göstermek istiyor. Hatta Tanzimat’tan beri “hayatın gerçekliği”ni merkeze alıp divan şiirinin bu gerçeklikle irtibatını kopardığını düşünenlere cevaben şu ifadeleri kullanır:

Bana kalırsa Divan şiiri hayattan kopuk değildir, hatta hiçbir şiir hayattan kopuk değildir, aksine hayat şiirden kopuktur! Hayat günübirliktir, bugün hayat dediğimiz yargı, yaşam, algı biçimi yarın kaybolur gider, ama şiir baki kalır! Ne hayatlar ne yaşam biçimleri, ne devirler gelir geçer ama şiir ve metin hep kalıcıdır. Şiir hayatı taşır, götürür ve bugüne getirir. Ama hayat şiirin taşıdığı hayatı kaybeder, koruyup kollayamaz!

Dursun Ali Tökel, evvela divan şiirinin asla fanteziler dünyası, hayaller manzumesi, maharetler pazarı, menfaat sağlama aracı, iktidar oyuncağı olmadığını bilakis hayata anlamını veren ve millet mefkûresini inşa eden değerlerin bir taşıyıcısı olduğunu ifade ediyor. Bu bağlamda dünya edebiyatının önemli isimleri ve eserleri arasında kıyaslamalar yaparak dil ve kültür bilincinin tüm milletler için hayati bir öneme sahip olduğunu vurguluyor.

Divan şiirinin soyutlamaya dayanan bir şiir olduğu yargısını, “Divan şiirinde bütün soyut söylemler muhakkak bir somut varlıkça somutlanır ki bu da okuyucunun zihninde düşüncenin daha net belirginleşmesini sağlar. Bu yüzden divan şiiri soyut değil aksine son derece somut bir şiirdir.” cümleleriyle ters yüz eden Tokel, tenzih ve teşbih dengesinin en estetik yorumunun divan şiirinde kendine hayat bulduğunu savunuyor.

Kemal Kahramanoğlu’nun “kaybolmuş paradigma” diye imlediği bakış açısının baştan sona nasıl bir insan, eşya ve tabiat algısı oluşturduğunu birçok şiire atıfta bulunarak ortaya koyuyor.

Çok daha önceden modern buluşların ya da değerlerin divan şiiri metinlerinde çokça kullanıldığını ancak bizim bundan habersiz olduğumuza ilişkin saptamaları ince bir serzenişle örneklendiren Tokel, çalar saatten, elma türlerinden, baklavadan yüzyıllar öncesinden haberdar olan ilim ve görgü sahibi şairlerin diş fırçalama gibi günlük hayatımıza sanki modern zamanlarda girdiğini varsaydığımız birçok alışkanlığı hiç yüksünmeden maharetle şiire nasıl taşıdığını okuyucusuna zaman zaman tebessüm ettirerek aktarıyor.

Hala sırrı çözülmemiş rüya mefhumu üzerinde duran Dursun Ali Tökel, İbn-i Arabi’den Ziya Paşa’ya kadar rüyanın geleneksel düşüncedeki mahiyetini yorumluyor. Divan şiiri ve şairinin İslami referanslar, tasavvufi bakış açısı ve sosyal tecrübeler ışığında toplumun terbiyesi adına üstlendiği misyona dikkat çekiyor. Güvahi’den Nabi’ye uzanan çizgide pendname/nasihatname geleneği ile modern pedagoji arasında özlü kıyaslamalarda bulunuyor.

Dursun Ali Tökel’in uzaklarda derdine şifa aradığımız birçok soruna yüzyıllar öncesinden hazır cevaplar bulması ve bu konuda cesaretli bir tavır göstermesinin önemli olduğu kanaatindeyim. Zaman zaman “Bakın, burada daha iyisi var.” vurgusu fazla mı acaba diye düşündürse de örneklemeleri, ölçülü yorumları ve samimi üslubu sayesinde bundan vazgeçiyorsunuz.

Sonuç olarak Dursun Ali Tökel, eserde baştan sona divan şiirinin toplumsal yönü ve işlevleri konusuna odaklanmıştır. Temel meseleler bağlamında divan şiirinin hayata karşı kayıtsız ve duyarsız olmadığını bilakis hayatın her bir detayına dokunmaya gayret ettiğini vurgulamıştır. Anlıyoruz ki klasik dönemde şiir üzerinden kurulan bağ modern zamanlara kadar nesilden nesile bir tecrübe aktarımını sağlamış ve devamlılığı temin etmiştir. Dursun Ali Tökel, hem şahsiyetimiz hem de toplumsal hayatımızın inşası için büyük bir hazinenin üstünde habersizce oturduğumuza dikkatlerimizi çekmek istiyor. Her geçen gün artan kayıp halkalara rağmen bir an önce neyi kaybettiğimizi hatırlamaya çağırıyor bu kitap vesilesi ile bizi.

Orhan Gazi Gökçe
twitter.com/OGGokce

20 Aralık 2020 Pazar

Bir dağa yürümek, insanın kendi içine yürümesidir

"Dağlar var dağlardan yüce
Dağ mı dayanır bu güce
Derdimi üç gün üç gece
Söylerim bitmez yalınız."


İstanbul'da doğup büyümüş arkadaşlarla bir araya geldiğimizde hep yakınırız, "gidecek bir köyümüz bile yok" diye. Bilesi fazla. Biz büyükşehir doğumluların gidecek bir köyü, ayağını sokacağı bir deresi, çıkmaya niyet edeceği bir dağı yok. Derdimize çare kitaplar oluyor. Ama her kitap değil. Gittiği ve gördüğü ve ünsiyet kurduğu yerleri kendine dert edinmiş, bu derdi sanatın türlü yollarıyla -yazı, müzik, fotoğraf- aktarmış kimselerin yazdıkları insanı hiç değilse teskin ediyor. Âkif Emre'nin Mekânı Paranteze Almadan kitabını okurken, hep bu duygu hâkimdi. "Oraları gidip görseydim, muhtemelen böyle düşünürdüm" dediğim ne varsa bulabilmiştim sayfalarda. "Dağ düşüncesine dair söylenebilecek en çarpıcı tespitlerden birini Dursun Çiçek dile getirdi: Tabiatta insana dağ kadar yakın hiçbir mahluk yoktur. Tüm peygamberlerin dağla bir ilişkisi olmuştur." diye yazmıştı merhum Âkif Emre. Sonra kitap bitti ve Dursun Çiçek'in Muhit Kitap'ın deneme serisinin ilk eseri olan Benim Dağlarım'a geldi sıra. Sayfaları çevirmeye başlarken bir ithafla karşılaştım. Sanırım, bir önceki kitapta coşkuyla hissedeceğim benzer duyguları yine hissedecektim: "Âkif Emre'nin aziz hatırasına..."

Erciyes Dağı'nı bütün duygularıyla -bir dağın da duyguları vardır- fotoğraflamış, kimi zaman bir halk ozanı kimi zamansa senarist maharetiyle yazılar yazmış bir yürekten, dağlara doğru giden, gitmediği zamanlarda da o dağı düşünen bir kitabı anlatmak güç. Herhangi bir dağa çıkmayı göze almışlığım yok. Ancak şunu samimiyetle ifade etmeliyim; tasavvufla tanıştığımdan beri dağlara farklı bir gözle bakar oldum. Özellikle geceleri bir dağa dair düşünürken aklıma gayb erenleri gelir, Mevlâ'nın Karîb ismiyle kendine doğru çektiği kimseler, azizler, veliler, yüce gönüllüler... Zaten yüceleri düşünüp de dağları düşlememek mümkün mü? Sonra biraz daha derinlere dalıp, Ahzâb suresindeki "Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir." hikmeti düşünmeye koyulunca, korkuyor insan. 

Dursun Çiçek, çektiği fotoğraflarla zenginleştirdiği kitabında kendi dağlarını sıralıyor. Elbette o dağlara giden yolları da. Çiçek Dağı, Erciyes, Aladağlar, Demirkazık, Hasan Dağı, Bolkar Dağları, Toroslar, Dedebeli, Tahtalı Dağları, Bakır Dağı, Honaz Dağı, Nemrut Dağı, Bozdağ, Köroğlu ve İsfendiyar Dağları, Yılanlı Dağı, Ali Dağı... Okudukça ve fotoğrafları seyre koyuldukça, bir insanın dağlarla olan irtibatı okur olarak beni büyüledi diyebilirim. Çiçekdağı'nda doğan ve Erciyes'in duldasında yaşayan, soran olursa dağdan dağa yürüyorum diyen bir yazar var karşımızda. Gözünün ve gönlünün gördüğünü hem fotoğraflara hem de kelimelere sığdırmaya çalışmış. Bir dağı bir kâğıda yahut kareye sığdırmak kim bilir ne kadar güçtür. Marifet güçlüğü değil, sıra dışı olanın sıradanlığını aktarmakta belki de: "Dağda olmak fıtrata dönmek demektir. Emanetin insandan önce dağa teklif edilmesinin anlamı da budur. Dağın bilinci ve iradesi vardır, çağrısı vardır. İnsan dağa gittiğinde kendini daha insan, daha gür ve daha huzurlu hisseder. Yücelik Allah'tan başka genel anlamda dağlar için kullanılıştır. Çünkü dağ müteal olanın tecelligâhıdır. Bundan dolayıdır ki yüce ve kutsaldır. Dağlar insanların ana rahmidir. Kendini arayışta, kendine gelişte ve yeniden oluşta barınaktır insanoğlu için. Dağlarda dağlanmak hakikatte yeniden olmaktır. Kendine gelmek, kendini bulmaktır. Dağda dağı seyreden hakikatte kendini seyretmektedir. Dağda kaybolmak için gidenler yeniden doğuşun, 've’l-ba‘sü ba‘de’l-mevt'in bilincinde olanlardır."

Zirvelere meraklı olan insanları iki kısma ayırıyor Çiçek. İlk kısım, dağı fethetmeye gidenler. Onlar daha çok işin 'turistik' tarafındalar. Dolayısıyla ne kadar zirve yaparlarsa yapsınlar dağı tanıyamazlar, anlayamazlar, göremezler ve bilemezler. Çıktıkları her zirve kendi benliklerini büyütmeye yarar. İkinci kısım dağ tarafından fethedilmeye, 'dağlaşmaya'a gidenler. Onlar dağda kaybolanlar. Her zirve yapışlarında bir sevgiliye kavuşur gibi vuslat duygusunu tadanlar, benliğini yok etmek için gayrette olanlar, dağlaşanlar. Nedir dağlaşmak? Yücelmektir, insan olduğunu anlamaktır, dağ üzerinden tabiat ve yaratıcı ile olan aidiyeti bilmektir Çiçek'e göre. "Nedir bu zirve merakı?" diye soracak olanlara meselenin hikmetini şöyle açıklanıyor kitapta: "Bir dağın zirvesine çıkmak, insanın kendi içindeki yolculuğa benzer. Dağlar da insanın içindeki iniş çıkışlardan farklı değildir. Hatta insanın içindeki uçurum mu derindir yoksa dağlarda karşılaştığımız uçurumlar mı diye bir soru sorulduğunda, muhtemelen insanın içindeki uçurumlar daha derin ve büyük deriz. Çünkü insanın ne olduğunu bilmeyen, insanın içindeki dağı, gönül dağını fark edemeyen, herhangi bir dağa çıkmaz, çıkamaz. Zirvesinde oturduğunda bile o, dağın çukurunda sayılır. Dolayısıyla dağı tırmanmak, dağın zirvesine çıkmak; insanın bir iç yolculuğudur. Kendini anlamak için insan çıkar dağa. Kendini bilmek, kendini bulmak, eşya ve hadiselerin hakikatini idrak etmek için çıkar. Dağ ile kendi arasında fıtri yakınlığı anlamak için çıkar."

Frederic Gros, nefis kitabı Yürümenin Felsefesi'nde "Bazı kitaplar dağların keskin ışığını veya denizin güneşli pırıltılarını yansıtır" der. Benim Dağlarım'daki metinleri dolanırken okur birçok şeye heves edecektir. Hem bir dağın yamacından yeryüzünü seyre dalmanın hem de bir dağa uzaktan bakmanın insana sunacağı lezzetler, yaşatacağı duygular nelerdir kim bilir? Çünkü biz dağları pek önemsemedik, kimse de bize dağları pek anlatmadı. Birçoğumuz hâlâ dağlar konusunda coğrafya derslerinden kalma. Yani hevessiz, meraksız. Tutku zaten yola çıkana, dağlara varana. Oysa dağlar, hele ki bu coğrafyanın insanlarına çok şey çağrıştırmalı. Aklıma geldi şimdi, Dinler Tarihine Giriş'te Mircea Eliade dağlara hususiyetle dikkat çeker: "Her mitolojide kutsal bir dağ vardır. Tüm gök tanrılarının, yüksekte özel bir tapınma yeri bulunur. Dağların taşıdığı dinsel ve simgesel değerler çok fazladır. Dağ, genelde, gökle yerin birleştiği yer olarak kabul edilir; böylece bir merkeze dönüşür."

Benim Dağlarım'ı bitirdikten sonra aklıma hemen Ahmed Amiş Efendi'nin o meşhur sözü geldi. "Dağı dağ, taşı taş olarak gördüğün sürece mürşide muhtaçsın" demiş hazret. Doğanın, eşyanın, insanın hakikatine dair düşünmek için doğayla, eşyayla, insanla samimi bir irtibat kurmak lâzım. Böylece gönül dağı harekete geçer elbet, tecelliler marifete dönüşür, insan hakiki bir insan olur, âşık olur. Artık ölmez. Hayvan ölür, insan ölür mü? 

Dağlar insanları çağırır; manzarasına, pınarına, yollarına. Dursun Çiçek'ten öğreniyoruz ki en çok da insanın kendisine gelmesi için çağrışıyormuş dağlar. Bir dağa doğru yürümek, insanın kendi içine doğru yürümesiymiş aslında...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Öğretmenimin söyledikleri

Deneme, tanımı itibariyle diğer yazın türlerinden daha rahat ve özgür bir şekilde kalem oynatabildiğimiz bir alandır. Yazar, herhangi bir konudaki fikirlerini kanıtlama zorunluluğu olmaksızın özgürce dile getirir. Elbette, deneme yazarının bu özgürlüğüyle beraber, alanında uzman bir kişi olması ve öne sürdüğü fikirlerini destekleyecek alıntı ve örnekler vermesi de beklenir. Kısaca, deneme yazarı kanıtlama zorunluluğu olmaksızın fikirlerini ileri sürerken öncelikle kendini ikna edecek destekleyici alıntıları ve örnekleri de sunmalıdır. İyi bir denemenin ilk şartı, üslup ve teknik özelliklerin öncesinde alanında uzman bir kişinin kaleminden çıkmış olmasıdır. 

Toplumumuzun en önemli sorunlarından biri, her alanda uzman olan kişilerdir. Özellikle gazete ve televizyonlarda ülke gündemi ne olursa olsun; sanattan siyasete, kültürden edebiyata, dinden tarihe kadar her tartışmada aynı simaların uzman olarak karşımıza dizilmesine alışık olduğumuz için gerçek anlamda “uzman”ın nasıl bir şey olduğunu doğrusu pek de bilmiyoruz. Hüseyin Akın, şair kimliğiyle tanıdığımız bir öğretmen. Kendisini “öğretmen şair” olarak tanımlamıyor. Şairliğini öğretmenliğinin gölgesine almayı reddediyor. O bir “şair öğretmen” Yani öğretmenliğini şairliğiyle destekleyen, şairliği esas kimliği kabul eden ve kimliğiyle öğretmenliğini bütünleyen bir sanatçı. Söz konusu eğitim ve eğitim meseleleri olduğunda söz hakkının verilmesi gereken ilk grup öğretmenlerdir ancak kamuoyunda gördüğümüz kadarıyla eğitimle ilgili fikri alınmayan ya da fikrine en az değer verilen grup yine öğretmenler.

Hüseyin Akın, bir imam-hatip mensubu. 12 Eylül ve 28 Şubat başta olmak üzere muhafazakâr camianın hedef alındığı girişimlerden ziyadesiyle etkilenmiş ancak bir eğitimci olarak bu süreçleri düşünsel bir kazanıma dönüştürebilmiş bir isim. Bana Öğretmenini Söyle, Hüseyin Akın’ın öğrenim hayatı, imam-hatip ve din eğitimi başta olmak üzere Türk eğitim sisteminin başlıca meselelerini ele aldığı deneme kitabı. Meseleler çok yeni değil belki ama bir eğitimcinin kaleminden çıkmış olması, dahası bu eğitimcinin meselenin bizzat içinden gelmiş olması yazıların ehemmiyetinin de artırıyor. Aynı zamanda şair olan Akın, denemelerinde şiirsel bir dil de kullanıyor, gereksiz teferruatlarla sözü yormak yerine meselenin özüyle okuyucuyu baş başa bırakıyor.

Çocuk eğitimi ve ebeveynlik üzerine şunları söylüyor Akın: “Hiçbir şeyi artık çocukların uzanamayacağı yerlerde saklama ihtiyacı hissetmiyoruz. Çünkü şimdinin çocukları her yere uzanabiliyor. Sadece zehirli ilaçlara değil, kuytu köşelere, izbe bilgilere, şiddet ve cinsellik içeren ses görüntü ve imajlara kolayca ulaşabiliyorlar.” Eğitimin esas gayesi çocuklarımızın ahlâkî değerleri kazanmaları olmalıdır. Ahlâkî değerlerden yoksun bir nesil zihinsel yönden ne kadar geliştirilirse geliştirilsin toplumu muasır medeniyetler seviyesine ulaştıramaz. Eğitim, evlerimizde ve anne baba kontrolünde başlar. Bir çocuğun altı yaşına kadar evde tecrübe ettikleri, eğitim hayatının geri kalanına yön verir. Her şeyden önce bütün anne babalarının çocuklarına doğru örnek teşkil etmeleri ve onlara doğru tecrübeler edinecekleri yaşam alanları sağlamaları gerekir.

Akın, din eğitiminin camiye indirgenmiş olmasına tepki gösterirken camilerdeki yaşantının da İslam dininin hassasiyetlerine uygun olarak düzenlenmediğini belirtiyor: “Demem o ki camiler de efradını cami, ağyarını mâni olmalı. Camilerin ağyarı omuzları birbirine değdiği hâlde kalpleri birbirine ulaşmayanlardır. Ehl-i din birbirini bilmemek insaf değil!” Çocukluğunun camilerini bu şekilde resmediyor Akın, günümüzde epey yol alınmış olmakla birlikte özlediğimiz cami ortamını maalesef bulabilmiş değiliz. Cami ve okul arasındaki gerginliği de şu sözlerle veriyor Akın: "Cami okula çok uzaktı, okul da camiye. Uzak dedimse öyle fiziki mesafe olarak falan değil tabii. Birinden diğerine geçerken nefesim daralır, kalbim sıkışırdı. Okul camiden kaçardı, cami okuldan.” Bu sözler, sadece iki mekânın değil, toplumun iki kesiminin de birbirine ne denli uzak olduğunun ifadesidir.

Akın’ın eleştirilerinden 12 Eylül darbesi de payını alıyor: “O kadar uzun bir sabahtı ki 12 Eylül sabahı, bütün vakitlerden zor kullanarak bir şeyler çalmış gibiydi. Bizi birbirimize düşürenler, kahraman edasıyla bu kanlı kavgayı sona erdiriyordu. Şimdi bütün memleket olay yeri inceleme alanıydı. Jandarmalar eşliğinde okul koridorlarında yürüdüğüm günleri hatırlıyorum.” Yazıların pek çoğunda 12 Eylül’ün mirası olan müfredat, zorunlu din dersi, milli güvenlik dersi ve okul uygulamalarını sert bir dille eleştiriyor Akın.

Çocukluğumuzun acıları arasında önemli bir yeri olan beslenme saatlerini de şairane bir üslupla ele alıyor Akın ve ironik bir biçimde yüzümüze vuruyor bu acıyı: “Beslenmek uzun vadeli bir şeydi, oysa benim acelem vardı. Çünkü çok zayıftım. Zeytin, peynir, reçel ve yumurta gibi temek müfredattan oluşuyordu bu beslenme saati. Pastırma, sucuk ve muz müfredat dışı beslenme unsurlarındandı. Hiç unutmuyorum, bir keresinde sınıfımızdan bir arkadaşın beslenme çantasında muz yakalanmıştı da öğretmen ne yapacağını şaşırmış ve o arkadaşın velisini çağırıp ikaz etmişti.

Kıyamet aşısı olan milletler er geç kendilerine gelirler.” diyor Akın. Türkiye’nin gittikçe dinden uzaklaştığı, seküler bir yapıya büründüğü yönündeki değerlendirmelere karşı 15 Temmuz direnişini örnek göstererek karşı çıkıyor. 15 Temmuz direnişi, Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunları bozarken Türk toplumunun değerleri itibariyle nereye doğru evrildiğini de göstermiştir.

Akın, eline çuvaldızı almadan önce iğneyi kendine batırmayı ihmal etmiyor. Tepkilerini bir çeşit refleks olarak değil, arka planı sağlam bir karşı çıkış olarak sunuyor. Din kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ismi ve Din kültürü öğretmenlerinin nitelikleri başta olmak üzere okullarımızdaki din öğretimine yönelik öğretmen, müfredat ve sistem eleştirileri yapıyor. Din Kültürü Öğretmeninin kriterlerini de kendince sıralıyor: “… coşkulu olmalı din öğretmeni, mizah kabiliyeti güçlü olmalı. Gerektiğinde dünyayı ve de dünya telaşını tiye almayı bilmeli. Dost olmalı öğrencileriyle… Kabına sığmamalı. Eğreti durmamalı. Kendini beğenmeli (kibirli demedim) ama kendini sevdirmek için uğraşmamalı. Çalıp söylerse iyi olur. Özellikle modern çalgılar. Resim ve karikatür yapanı makbuldür. Kitaba para vermeli. Tecrübesi arttıkça daha bir genç olmalı, genç düşünmeli, gençlerden yana olmalı. Her dilden selam verebilmeli. Her rengi sevmeli. Yeşile takılıp kalmamalı. Hiç konuşmadan anlatmalı bazı şeyleri öğrencilerine. Çok öğüt vermemeli, aklını öğrencileriyle paylaşmalı ve onlara danışmayı da ihmal etmemeli…

Seçmeli Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (sav) Hayatı derslerine yönelik talebin azalmasıyla ilgili de farklı bir yaklaşım getiriyor Akın. Esasen Müslüman bir ülkede bu derslerin okullarda verilmesinin, seçmeli ya da zorunlu olmasının tartışma konusu dahi olmaması gerekirken sanki ülke kalkınmasının önündeki en mühim meseleymiş gibi gündemde tutulması manidardır. Akın: “Kur’an’ın Müslüman evlerde okunma oranı ne kadar ki okullarda bunun daha fazlasını bekliyoruz? Hz. Peygamber’in hayatı evlerimizde gerçekten aile gündemini oluşturuyor mu, çok merak ediyorum?” derken toplumun bu konudaki duyarsızlığını eleştiriyor.

Bir imam-hatipli olarak imam-hatip kuşağının bu ülke için ne ifade ettiğini de ortaya koyuyor Akın: “İmam-Hatip kuşağı bu ülkenin mayasını, dokusunu ve kokusunu hatırlatmak gibi bir vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş, okumuş insan profilinin kendi öz değerlerine yabancılaşmak gibi bir kadere boyun eğmesine karşı çıkmış ve bu makûs talihi yenmiştir.

Akın’ın eleştirilerinden bilim tapıcıları da nasibini alıyor. Bu bilim tapıcıları, her türlü buluşu, ilerlemeyi ve güzelliği Batı’dan beklemeyi kendilerine görev edinmiştir sanki.

Müslümanların bilimsel bir çalışma yapabileceklerine ihtimal dahi vermedikleri gibi İslam’ı da ilerlemenin önünde bir engel olarak görürler. Akın bu insanları şu şekilde tasvir ediyor: “Kendi insanının işe yaramazlığına kalpten inanıp diliyle bunu ikrar eden adamlar kutsal bir inek muamelesi yaptıkları bilime Müslüman ilim adamlarının da ulaştıklarını bir türlü kabul etmek istemezler. Hâlbuki bilim “el-ilim” kaynağından sadece bir katredir. Ucunda bulma hedefi ve aşkı yok ise bilmek insanın üzerinde yük olmaktan öteye gitmez.

Öğretmen tavrına ve öğrenci psikolojisine yönelik de bir değerlendirmesi var Akın’ın: “Lise ikinci sınıftaydım Arapça hocası bana var gücüyle Türkçe bir lisanla bağırmıştı: Çık dışarııı! Derste başka şeylerle ilgilendiğim için fena hâlde bozulmuştu. Başka şeyler dediği dışarıda başımı her sağa çevirişte pencereden gözüme ilişen mezar taşından başkası değildi: ‘Biz de yaşardık siz gibi/ Siz de geleceksiniz biz gibi’ tam tamına böyle yazıyordu kenarları çiçek işlemeli mezar taşında.” Bu sözler birkaç gün önce okuduğum bir başka yazarın sözlerini hatırlattı. Ali Ayçil şunları söylüyordu: “Öğretmen, pencereden bakarken gözüne göçmen kuşlar takılan bir öğrencinin hayretini dikkat dağınıklığı saydığı gün kaybetti.” İki yazar, iki ayrı deneme kitabı ama aynı hassasiyeti yakalayan iki anlatım. Denemede kanıtlama amacı güdülmez ama sözü yormadan, doğru yerden söyleyen yazar, okuyucuyu ikna edemese de derdini ayan eder. Yazarın da derdini ayan etmekten öte derdi yoktur zaten.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

19 Aralık 2020 Cumartesi

Acıdan geçmeden aşka varmak

"Sevgi ortaya çıktığı zaman derin derin iç çekmeler olur."
- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye

T. S. Eliot’un dediği gibi, Simone Weil acaba “bir azizin sahip olduğu türden deha sahibi bir kadın mıdır?” Bunun cevabı Weil’in dilimize çevrilen kitaplarının hemen hepsinde bulunabilir. Ancak sorunun dinsel bir yönü de olduğundan, bu cevaba sanırım en çok Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler adlı kitabından ulaşmak mümkündür. Peki, kitabın adında niye “Allah” geçiyor? Yahudi bir ailenin agnostik olarak yetiştirilmiş çocuğu olan, daha sonra Katolik inancını benimseyen Weil’in kitabında, Müslümanların kullandığı ismin kullanılmasının sebebi ne olabilir? Bunun cevabını çevirmen Orkun Elmacıgil’in önsözünden anlamak mümkün: “Yazarın bu eserinin ismini ‘Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler’ olarak çevirmeyi uygun gördük lakin kitabın içeriğinde daha çok Tanrı kelimesini kullandık. Bunun sebebi, Weil’in üstüne çokça eğildiği Tanrı ve insan ilişkisinde, sonradan benimsediği Katolik inancının öngördüğü Tanrı tasavvuruna bağlı kalması, buna mukabil anlattığı genel manevi öykünün, bizim medeniyet havzamızda ilahi aşk dediğimiz, üstüne büyük bir irfan ve tefekkür haznesi barındıran zihnimizdeki Allah kavramına çok daha uygun olmasındandı.” Evet, bu paragrafla aslında Weil’in kitap boyunca işlediği düşünceler en genel şekilde özetleniyor fakat biz yine de kitaba biraz değinelim.

İlk bölüm, kitaba da ismini veren Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler ismine sahip. Bu bölümde, isminde olduğu gibi düzensiz bir şekilde görüyoruz Weil’in fikirlerini. En çok üzerinde durulan konu ise Tanrı-İnsan arasındaki ilişki. Bu, yeri geliyor modern hayat ve bu hayat üzerinden insanın ‘isteme’ davranışı veya güdüsü temel alarak irdeleniyor yeri geliyor -abartı olmayacaksa- neredeyse tasavvufi bir hâlde irdeleniyor. Ben’i bende yapmak ve ilahi aşkın belirginliği, okuyucuyu tasavvufi konuların veya buna benzer konuların işlendiğini düşünmesine iten en önemli sebeplerden. Weil, Katolik bir yazar olsa da bazı düşünceleri, hatta birçok düşüncesi bir sufiden çok farklı değil. Kendini geçmiş, kendinden geçmiş, Tanrı’ya geçmek ve Tanrı’yla geçmek isteyen bir yazar için, kendi için şöyle diyor Weil: “Kaygının ve korkunun, aşka deveran etmesindeki yegâne engel ise bu ilahi aşkı kirletmeye teşne olan ‘kendilik-sevgimizdir’. Bu arızi ve kirli sevgi bizde yer ettikçe felaha eremeyiz. Mutmain olmayı öğrenmiş kimse, kendine dönmeksizin, kendinden yüce ve saf bir şey olduğunu bilendir.

"Cennet cennet dedikleri / birkaç köşkle birkaç huri / isteyene ver onları / bana sene gerek seni demişti" Yunus Emre asırlar evvel. Bu ifade, ilahi aşkın bizim şiirimizdeki ve tasavvuf hayatımızdaki en sarih ifadesi belki de. Weil, Yunus Emre’yi okudu mu bilemem ancak onun Tanrı aşkı da, Tanrı aşkına âşık olma şeklinde tezahür ediyor. Bu aşkın sadece ‘iyilik’ çemberinde aranmaması gerektiğini söyleyen Weil bize en güzel aşk tanımlarından birini veriyor: “Dünya üstünde, çeşitli kılıklar içerisinde gördüğümüz kötülük, Tanrı’dan uzak oluşumuzun bir işaretidir. Lakin mesafenin kendisi aşktır ve aşka âşık olunmalıdır. Kötülüğe âşık olamayız ama Tanrı, işte bu kötülükler arasından geçilerek sevilir.” Bu durum yazara göre aynı zamanda bir yolculuktur ve bu yolda Tanrı’dan başka her şeye duyulan aşkı reddetmek gerekir.

İkinci bölüm "Joe Basquet’ye Mektup" adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı gibi, Weil’in bir dostuna yazdığı kişisel mektuptan oluşuyor sadece. Bu bölümde reel hayata biraz daha dokunan Weil, İkinci Dünya Savaşı ortamının gerçeğiyle başlıyor mektubuna. Bu mektuba ‘savaş gerçeği hakkında felsefi bir bildirge’ de diyebiliriz. Weil, savaşı, savaş hâlini bir geçiş dönemi olarak görüyor ve insan ruhunun geçiş dönemlerindeki kritiklik durumunu inceliyor. İyiye ulaşmanın yolları ve iyiliği tam bir ‘hazırbulunuşlukla’ karşılama hâli, Weil’in arkadaşlarını uyardığı en önemli konulardan. Ruhun geçiş dönemlerindeki kritikliğini ‘iyiye’ yönlendiren yazara göre, ‘razı olmak’ bu durumun en önemli noktasıdır: “Size olanlara rıza göstermenizi sağlayacak kabiliyetiniz hâlâ el değmemiş halde duruyor. İyiliğe razı olduğunuzda, kabuğunuzdan çıkacağınızı, kısa bir zamanın ardından, dışarıda olacağınızı düşünüyorum. Orada, vücudunuza saplanan bir mermi gibi o da kendini affettirecek, tüm kâinat anlamını yeniden kazanacak.” İyiler ölmez, demişti Mustafa Kutlu. Ne doğru demiş.

Bu mektup felsefi bir metin olmanın yanı sıra içinde bulunulan dünyanın hâline de değiniyor demiştim. Bu dünya elbette İkinci Dünya Savaşı’dır ve bu acımasız savaşın, kişinin ruhsal iyi olma hâline darbe indirdiği bir dünyadır. Weil, hem arkadaşlarının yaşadıkları olaylar üzerinden bir ruhsal durum tespiti yapıyor hem de kendi ruh hâli ve geçmişi hakkında bilgiler veriyor satır aralarında. Bunların en önemlilerinden biri kendi imanı hakkında olanı bence: “Tüm dikkatim yahut entelektüel çabam, adeta ertesi gün idam edilecek birinin umutsuzluğuyla yoğruluyor. 14 yaşımdan itibaren ise beni koruyup kollayan kavram ise hayatımda doğrudan yahut dolaylı bir şekilde görünür bir hale gelmese de imandı.

Rüya, hayal, mutlak kader gibi konularda da arkadaşına yaşadıkları üzerinden aktarımlar yapan yazar umut ile umutsuzluk arasında, sadece kendi için değil, ortam ve başkaları için umutsuzluğa daha yakın bir profil çiziyor. İnce bir hayal kırıklığı da sezilmiyor değil bu mektupta.

Turgut Uyar, "mutsuzluktan söz etmek istiyorum / dikey ve yatay mutsuzluktan" demişti bir şiirinde. Weil son ve en uzun denemesi olan Allah Aşkı ve Mutsuzluk adlı denemesinde çokça, mutsuzluk kavramı ve Tanrı aşkını beraber, birbiri içinde eriterek fakat Tanrı aşkını her zaman öne çıkararak inceliyor. Fiziksel kölelik ve mutsuzluk bağıntısı ve fiziksel acının getirdiği mutsuzluk durumlarıyla fikirlerini açmaya başlayan yazar acı kavramını da mutsuzluğa dâhil ediyor: “Acının sınırlarından içre, mutsuzluk da inkâr edilemez olandır. O, basit bir ağrıdan daha fazlasıdır. Ruhu ele geçirir ve onu kölelik mührüyle damgalar. Roma İmparatorluğu’ndaki haliyle kölelik mutsuzluğun ve bedbahtlığın en uç halidir. Bunu iyi bilen eskiler şöyle söylemiştir: ‘Bir insan köle olduğu zaman, ruhunun yarısını da kaybeder.” … “Burada benim bahsettiğim, çok daha uzun ve sık aralarla nükseden fiziki acılar vardır ki bu acı, esasında bir acıdan fazlası; mutsuzluğun ta kendisidir.

Bu bölümde de düşüncelerini yine dağınık bir şekilde veriyor Weil ancak tıpkı ilk bölümdeki gibi baskın bir kavram veya ana düşünce mevcut. Allah aşkını ilk bölümdeki gibi dinî, bizim dinimize benzer ifadelerle inceliyor. Bazen farkında olmadan bazı bilimlere de çatıyor fakat tabii ki bunun tek sebebi içindeki aşkın yoğunluğu. Psikoterapiye çattığı gibi.

Weil’in tasavvufa yakın düşüncelerine çok yer verdim ancak nihayetinde o bir Katolik. Katolikliğini ve o inancın gereklerini ortaya koyan düşünceler bu denemede, kitabın ilk denemesine göre çok daha fazla. Aşk kavramıyla acı kavramı arasında ilişki kurup Tanrı aşkına ulaşma çabası bunun örneklerinden. Ancak şunu ifade eden de Weil’in kendisi: “Her şeyden evvel Tanrı aşktır.

Weil’in genelde dağınık ancak bazen bir düzen içerisinde verdiği düşüncelerine bakarak şunu diyebilirim: Zamanında ülkemizde yaşasa ve bu kitaptaki çoğu fikrini bu topraklarda ifade etmiş olsaydı ona ‘yobaz’ damgası yapıştırılması işten değildi. Ancak bu düşüncelerin felsefeyle harmanlanması ortaya sağlam fikirlerin çıkmasına sebep olmuş. Albert Camuszamanımızın en büyük ruhu” demişti Weil için. Ben de zamanın en acı çeken ruhlarından biri, diyorum. Ancak bu acı çekme hâli veya hayal kırıklıkları onu bir atalete değil, daimi bir arayışa yönlendirmiş. O da bunun hakkını vererek ortaya değerli düşünceler koymuş. Weil kadar kaderci veya ‘razı olmak’, olmaya çalışmak bile ondan birçok şey alacağımızı gösterir. Yer yer Cioranvari bir karamsarlık görsek de ufukta her zaman bir ışık huzmesi görünüyor Weil’de.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

15 Aralık 2020 Salı

Boşluksuz şehirler ve boşluğa düşmüş insanlık

Şehir ve mimari üzerine metinler okumayı hep çok sevdim. Gezilen görülen yerlere daha önce bakılmadık bir yerden bakan, mümkünse tarihin ve sosyolojinin zenginliğiyle donanmış, dünyanın neresinde olursa olsun gönül coğrafyamızı da hatırlayan metinler beni çok heyecanlandırıyor. Gitmiş kadar olmak vardır ya, biraz öyle oluyor.

Âkif Emre merhumun yazdıklarını hep hassasiyetle okudum, okuyorum. Yolum Edirnekapı'ya her düştüğünde mezarını ziyaret ediyorum, üzerimde hakkı olduğunu düşünüyorum. Bu vesileyle her kitabını aynı heyecanla hazırlayan Büyüyenay Yayınları'na gönülden teşekkür ediyorum.

Mekânı Paranteze Almadan, dört yüz sayfayı aşkın bu kitap, kendi albümünden fotoğraflarla birlikte tam anlamıyla bir arşiv kitabı. Âkif Emre, bilhassa balkanlara dikkat kesilmiş bir zihindir. Özellikle Bosna'ya derin bir sevgisi vardır: "Türkiye'de yaşanan tarih katliamının yok ettiği mirasın izlerini tüm olumsuzluklara rağmen Balkanlar'da görmek mümkün. Osmanlı medeniyet birikiminin mimari anlamda yaşayan unsurlarını görmek istiyorsanız Balkanlar'a gitmeniz gerekiyor."

Fas'ta bir çarşı içinde kaybolurken ya da Üsküp'te bir cami avlusunda nefeslenirken ansızın sizi alır, Anadolu'nun ortasında bir yere bırakır. Okur, bizim coğrafyamızın aslında sınırlarla tarif edilemeyeceğini de anlamış, hissetmiş olur böylelikle. Öte yandan Avrupa'da, özellikle Londra ve Paris gibi şehirlerde yürürken bir caddenin hangi -korkunç- fikirlerle şekil kazandığını, ezber bozan bir bilinçle aktarır. Böylece mimarinin sadece bir inşa süreci değil, bir zihin faaliyeti olduğunu hatırlatır. Bazen bir kişinin fikrinin milyonlarca insanı asırlar boyunca etkilediği düşünülürse, medeniyet kavramı içinde mimarinin nasıl bir yer edindiği anlaşılabilir.

Peki İstanbul yok mu kitapta? Olmaz olur mu... Kapak zaten her şeyi anlatıyor. Ataşehir'deki Mimar Sinan Camii ve hemen ardında bugün İstanbul'daki bir çok yerde görülen, "meydan okuyan", ölçüsüz, hakikatsiz yapılar. Çünkü: "Yeryüzünde İstanbul kadar tecavüze uğramış hiçbir şehir yoktur. İstanbul adeta, bir milletin kültürel olarak kendi kendini sömürgeleştirmesinin göstergesi haline gelmiştir."

Âkif Emre; mimarînin oldukça ideolojik bir meslek olduğunu birçok yazısında dile getiriyor. Bir mimar; kendi düşünce dünyasının yanı sıra içinde büyüdüğü yahut etkilendiği düşüncelerin de etkisin yansıtıyor yapılara. Bu yapılar sadece bir caddeyi değil koca bir şehri meydana getiriyor. Kısacası bir insanın sağlıklı projeler geliştirmesinin, insan hakkını gözetmesinin, hukuka riayet etmesinin ve yalnızca bugünü kurtarmak adına değil geleceğe ulaşacak, tüm insanların huzur içine yaşamasını sağlayacak imkânları ortaya koymasının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor:

"İnsan tekinin toplumun nesiller boyu hayatını şekillendirecek çözümler meselesi birkaç müteahhidin kâr hesaplarına emanet edilemeyecek kadar ciddi bir meseledir. Ve hiçbir disiplinin şehircilik ve mimari kadar insan ve toplum hayatının her anını ve nesiller boyu biçimlendirecek kadar kalıcı tesiri olamaz. Açılan bir caddenin kıvrımından imar izni verilen yeni bir yapılaşmaya, yükselen bir binanın çevresinden pencere ölçüsüne kadar her detay o şehirde, o evde yaşayan fertlerin hayatını biçimlendirdiği gibi gelecek nesillerin hayatını da ipotek altına alıyor. Bunca medeniyet, şehir, kültür edebiyatının yapıldığı bir dönemde hayata, şehre ve insana dair daha ciddi yaklaşımlar ortaya konmalı."

Birbirinden doğal ve güzel fotoğraflar eşliğinde kitabı dolanırken, okuyucunun zihnine sık sık soru sormayı gerektirecek şimşekler bırakıyor Âkif Emre. Mesela, neden caminin yakınındaki bir yapı, haşmetiyle o camiyi gölgeler? Neden demiryollarına, karayolları kadar önem verilmez? Eskiden boğazın manzarası ve kendine has sesleri içinde vapur seyahati yapmak büyük bir lezzetken, şimdi neden vapurdaki insanlar televizyon gürültüsüne maruz bırakılıyor? Asırlarca mezarlıklar şehrin görünür yerlerindeyken, bilhassa Müslümanlar yaşama 'ölüm dikkati'yle bakıyorken, şimdilerde mezarlıklar neden gözün hiç göremeyeceği, insanların kolay ulaşamayacağı yerlere yapılıyor? Suyun medeniyet, yağmurun rahmet olduğunu neden unuttuk? Tevekkül, kalp gözü, sabır ve rikkat hayatımızdan nasıl oldu da çıkıverdi?

Kitaptaki hac yazılarında merkez nokta elbette ki tevhid... Burada yazarın gözlem yeteneğinde tevhidin ne boyutta olduğunu görüyoruz. Gün geçtikçe tarih düşüncemizin içine nefret söylemi yerleşiyor ve tavaf sırasında bile bu ayrışma çabası, ötekileştirme biçimleri insanın ruhaniyetini zedeliyor. Fizikten bir türlü metafiziğe geçemeyişimizin bedeli, bir başkasında kusur ararken kendimize hiç bakmayışımız.

"Türkler arasında en sık duyduğum cümle: "Bu Araplardan adam olmaz!" Renklerin, dillerin harman olduğu bir yerde, daha çok muhafazakâr okumuşlardan sadır olan bir söz bu! Anadolu kasabalarından gelen müminler mütevekkil, sakin, kendi manevi ritminde, aşkın merkez etrafında dönmekte. Okumuşların bir tür nefret söylemine kaçan bu cümleleri tarihsel deneyimlerden öte bilinçaltını ifşa eder gibi. Kâbe'nin etrafı tam bir katliam manzarası sergiliyor. Söylenecek hiçbir şey yok: Edep sınırlarını zorlayan bir hayasızlık örneği; kuleler... "Araplardan adam olmaz" diyen bir umrecinin o kulelerde kaldığını öğrendiğimde sözün anlamı yerli yerine oturdu."

Şehir anlayışımız, geldiği yer itibariyle tıkanmış durumda. Şikayet etmekten çözüm bulmaya sıra gelmiyor. Hep Süleymaniye örneği veriliyor. Bunu yapmış bir medeniyetiz, peki şimdi neden bu düşünce dünyasından uzaklaştık? Elbette çok makul bir soru. O birikimin bugünlere neden yansımadığını sormak hepimiz için bir vazife. Âkif Emre, günümüz mimari anlayışının Mimar Sinan karşısında yaşanan eziklik duygusuyla irtibatlı olduğunu söylüyor. İlham almaya, tefekkür etmeye dayalı bir düşünce biçimi olsaydı, bu eziklik duygusuna tutunup kibirli ve ruhsuz yapılar ortaya çıkarılmazdı. Bir medeniyetten nasıl kopulur? Onun kaynaklarından, referans sistemlerinden ve tarihî tecrübesinden yararlanmayı bırakarak. Kısacası medeniyetin canlılığından faydalanmayarak. Oysa ki yeniden icat ederek yaşatmak mümkündü. Biz bunun yerine kaba bir taklitçiliğe sığındık. "Her taklit durağanlaşmayı işaret eder. Durağanlaşan değerler bir iç deniz gibi içe kapanır ve yaşama umudunu yitirir" diyor yazar. Geldiğimiz yer, tükendiğimiz yer esasında. Peki şimdiden sonra meselemiz ne olmalı? Bu soruya şöyle bir cevap bulabiliyoruz kitapta: "Süleymaniye'nin kitabesini okumaktan mahrum bir sanatçının Mimar Sinan'dan ilham alması, onun temsil ettiği değerlere nüfuz ederek yeni bir açılım yapmasını beklemek boşunadır. Mesele, tarihsel tecrübesi ve referanslarıyla yaşayan medeniyetimizle sağlıklı ilişkiye geçip, onu üretecek kurumları oluşturmadan halledilemez."

Anadolu insanının mekânla ilişkisi, 'bizi biz yapan' değerlerle aramızdaki mesafe, türlü coğrafyaları gezerken kazanabileceğimiz 'görme biçimleri', dağların sunduğu 'metafizik ürperti', turizmin 'aslında' ne olduğu, 'steril muhafazakârlık' ve daha nicesi kitapta kendine hususi yer bulan konular. Kitaba ismini veren makalenin son paragrafını buraya almak isterim: "Bütün sahteliği, abartısı, gösterişçiliğiyle tarihi duyumsama peşindeki insanımızı aptallaştıran turizmin iğvasına karşı, mekânı paranteze alan ruhun esintisini hissettiremezsek bu topraklarda ruhen ve fiziken mülteci olmaya mahkûm oluruz."

Mekânı Paranteze Almadan, özellikle son yirmi yılda değişen ve durağanlaşan şehir düşüncesinin insan ruhunda açtığı boşlukları ortaya seren bir arşiv-kitap. Yaşama biçimimizi gerçekten dert edinmiş bir gönülden, dertli gönüllere.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

12 Aralık 2020 Cumartesi

Kutlu bir medeniyetin hayali

Medeniyet suyla kurulmuş, su ise rahmet olarak indirilmiştir. Bu nedenle medeniyetin özünde rahmet vardır. Bugün İslam âleminin içine düştüğü buhranın esas sebebi medeniyetin özündeki rahmetin yitirilmesidir. İshak Aslan, Hacer Günlüğü'nde medeniyetimizin özündeki rahmeti hatırlatırken günümüz Müslümanlarının hal-i pür melalini de gözler önüne seriyor. Bir eğitimci olan hocamız, unuttuğumuz şehir, medeniyet ve rahmet kavramlarını dillendirerek aslımıza rücû etmemizin mümkün olduğunu gösteriyor. “Hacer” sözcüğünün; terk etmek, hicret etmek, şirkten uzaklaşmak, emsalinden üstün olmak gibi anlamlarını düşünerek kitabın; hem Hz. İbrahim’in eşi ve Hz. İsmail’in annesi olarak yeni bir medeniyetin kurucusu olan mübarek kadını hem de günümüz Müslümanlarının şirkten uzaklaşmalarını konu olarak aldığını düşünebiliyoruz. 

Yeniden kurulabilir mi bir site ve evren” diyor önsöz yerine yazdığı şiirinde. Bu dizeden şairin kutlu bir şehir ve kutlu bir medeniyeti ihya etmeyi amaçladığını görebiliyoruz. Şair bu amaç için çalışmaya hazır bir yüreğin sözcülüğünü yapıyor adeta. “Bir vadiyi bekliyor özlem, vadi ise özlemi” diyor aynı şiirin devamında. Ve bu şiiri şu dizelerle bitiriyor: “Öyleyse hazırsan hazırlığın Hızırdır / Çelik çomaktan yoruldu çocukluğumuz / Duvarları onara onara seyahatimiz / Kalbin vadilerinde yürüyelim yalınayak / Denizin evlerinden geçelim su tutmaz bizi.

Hacer, bir anne olarak doğurganlığı ve Allah’ın rahmetini temsil ederken şair Hacer’in nezdinde İlahî bir muştunun güzellemesini yapıyor. “Hacer” adını verdiği şiirinin son dizesinde şair, bu muştunun peşinde koşmaya hazır olduğunu ifade ediyor: “Ardından koşmaya hazır gövdelerimiz.

Şair, Hacer’in hikâyesi üzerinden Müslüman’ca bir okuma yapıyor. “İnsan bu daim menkıbesini yaşar / Yürüdüğü yolun hikâyesi kadardır ömrü” dizelerinde Hacer’in iki tepe arasındaki yürüyüşü bir ömrün hikâyesi olarak sunuluyor. “İnsan büyük medeniyettir, küçük / Yapılar enkazından büyüktür oysa” dizelerinde medeniyetin merkezinde insanın bulunması gerektiği vurgulanıyor.

Şair, “İbrahim Şehirleri” başlıklı bölümde özlemini duyduğu ve yeniden kurulacağından emin olduğu medeniyeti temsil edecek şehirde bulunması gerektiğine inandığı beş unsuru dile getiriyor. Şaire göre bir şehirde bulunması gereken ilk unsur “selam” yani barış, ikinci unsur “gilaf” yani koruma, üçüncü unsur “ayd” yani bayram, dördüncü unsur “kalp” yani dua, beşinci unsur ise “hitam” yani bitiştir. Bu unsurları şu şekilde ifade edebiliriz. Kutlu bir medeniyetin temsilcisi olacak şehir; barışın tesis edildiği, güvenli, korunaklı, herkesin mutlu olduğu, gönüllerin Allah’a açıldığı ve sınırları belli olan bir alan olmalıdır. Kalp nasıl ki vücudun merkezi ise Allah’ın evi olan camiler de şehrin merkezinde yer almalı, böylece şehrin kalbi Allah’a her daim el açmış olsun.

Burada ilk unsur olarak selamın verilmesi mühimdir. Allah’ın selamı ile bütün kapıların açılacağına kesin olarak inanırız. Bu yüzden şehrin kapısı da Allah’ın selamıyla açılmalıdır. “Kapakçığından giriyoruz saraya duvarlarından/ Sultan dergâhından daha yüksekçe dehrin taht” dizeleri bize şehrin esas girişinin ibadethaneler olduğunu ve buraların gerçek saraylar yani idare mekânları olduğunu gösteriyor. Buradan da kutlu bir medeniyeti temsil eden şehrin yönetiminde Allah’ın emirlerinin esas olduğunu anlıyoruz. “Diyorum ki dil sancağının evini alıp yeryüzüne kurmalı” dizesi de aynı anlamı çağrıştırıyor.

Şair bir başka şiirinde tabiatı Hacer üzerinden okuyor. Geyik, karaca, maral, hazal ve ahuda Hacer’in naifliğini, zarafetini görürken onu avlayan avcıda Kabil’in ruhunu görüyor. Yılan, Hacer’in suyunu bulandırdığı için pişmanlık duyup tövbe etmek isterken gelincik rengini ve kokusunu Hacer’den almış şaire göre.

"İbrahim Hacer ve İsmail’den bir kutlu ev / Lale avuçlarından dua ile mübarek / Yepyeni bir milletin doğduğu büyüdüğü ev / Vadiye kurulup taşacaktır sonsuzluğa nehir” dizeleri şairin medeniyetin merkezine evi, dolayısıyla aileyi koyduğunun göstergesidir.

Şair, Hz. İsmail’i kutlu bir medeniyetin kurucusu olacak ümmeti temsil etmek için kullanırken Hacer Allah’ın bu medeniyet için uzattığı rahmet elidir adeta. Şair Hacer’in ağzından şu dizelerle günümüz İslam âlemine de ağıt yakıyor sanki: “Benden kopan Hacerleri görüyorum koştukça / Susuz elleri bağlı naçar çöllerinde şehrin / Kucağında bebeleri sevgi yürümemiş kıyılarında / Yurtsuzlar susuzlar kavruk beton yüreklerde / Canparem İsmailim hâlâ ağlamakta / Ah su bulmalıyım yolumu göster ey hayatın sahibi.

Şair kutlu bir medeniyetin hayalini kurarken Günümüz Müslümanlarının da gerçekçi ve acı bir portresini çıkarıyor: “Komşusu aç iken kış uykusuna yatanları da zem / Komşusunu tarumar edip kucak açanı sonra zem / Onlardan kaçıp denizde boğularak kurtulan çocukları zem / Metropollerde çöplüklere sığınan kadın gövdeleri zem (…) Sonra soyumuzdan olan kentleri gördüm paramparçaydı zem / Alınıp satılan adaleti gördüm terazi bomboştu zem / Birbirini boğazlamıştı İbrahim koçlar ise salınmıştı zem / Çobanlardan bina binalardan çıban sarılmıştı yeryüzü zem / Şehrin en uzağı da yoktu koşup gelsin yabancı zem.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

İnsanı insan yapan acılar

Arzu Alkan Ateş’in ikinci öykü kitabı Hayy hakkında dünyabizim.com sitesine yazdığım yazıyı, Türk Edebiyatı çok iyi bir öykücüye sahip ama maalesef farkında değil, diyerek bitirmiştim. Şimdi yazarın üçüncü öykü kitabı Mahir Efendi’nin Papağanı yayımlandı. Güzel bir haber olarak şunu söyleyebilirim ki, yazar bu kitabıyla sanırım hak ettiği ilgiyi görmeye başladı. Benim şimdiki yazıma kadar, kitabın dumanı üstünde olmasına rağmen (Eylül, 2020) eser hakkında birkaç değerlendirme yayınlandı bile. Üstelik Arzu Alkan Ateş’in bu sefer çalıştığı yayınevi, bana ve birçok kişiye göre son zamanların adından söz ettiren, bilinen bir yayınevi haline gelen Alakarga Yayıncılık. Bu yayınevinde, Türk Edebiyatı’nın iyi öykücülerinden ve romancılarından Faruk Duman’ın bulunması, bundan sonra yazarın kaderini olumlu yönde etkileyecektir.

Biçimsel olarak çok bir şey değiştirmemiş yazar kitabında. Az sayfalı fakat bol öykülü diğer kitapları gibi bu kitap da 122 sayfadan ve 25 öykü (üç bölüme ayırmış yazar öykü kısmını) ve bir son sözden oluşuyor. Az kelimeyle çok şey hissettirebilen yazarların başında geliyor Arzu Alkan Ateş. Bu yüzden on sayfalık öyküleri de iki sayfalık öyküleri de derinlik açısından birbirinden çok farklı değil (nitelik olarak uçurum olmasa da ufak tefek farklar var öyküler arasında).

Arzu Alkan Ateş’in en iyi yaptığı şey toplumdaki aksaklıkları çok iyi gözlemleyip bunu kendine özgü bir öykü diliyle okura aktarabilmesiydi. Bunu yazarın daha önceki kitapları hakkında yazdığım yazılarda da belirtmiştim. Bu yeni kitabında, kendine has öykü dilini koruduğunu ancak tematik arayışlara girdiğini görüyoruz yazarın. Bir kere perde arkasından dünyaya bakması devam ediyor ancak baktığı yer biraz daha değişmiş. Toplumun genelindense biraz daha insan tekine yöneltmiş kamerasını Arzu Alkan Ateş. Bu insan teki için ise çocuk kahramanları tercih etmiş. Doğal olarak da çocukluk; çocuk gözüyle kişi ve olaylara bakma, çocuk gözüyle mekânın ruhunu anlamaya çalışma bu öykülerde kendine daha çok yer buluyor. İki çocuğun kahraman olarak görüldüğü, onların kitabı yönlendirdiği, asıl kahraman onlar olmasa bile onların gözlerinden bir şeylerin anlatıldığı bir kitap bu. Elbette toplumsal aksaklıklara veya çıkmazlara yine değiniyor yazar fakat bu durum diğer kitaplarındaki gibi keskin uçlarda -eskisi kadar- dolaşmıyor. Biraz daha içe kapalı biraz daha suskun bir kitap sanki bu.

Yazarın bu seferki kahramanları yine çeşitli ancak hemen hemen bütün kahramanlar iki çocuğa değiyor demiştim. Bu çocukların büyümeleri öykü öykü izlenebilen bir yol çiziyor okuyucunun önüne. Çizgisel bir hatta gidiyor diyebiliriz kitap için. En sonda da çocukların lise döneminde sonlanıyor Mahir Efendi’nin Papağanı. (Son sözü dâhil etmezsek) İnsanın büyümesini kötülük kavramı üzerinden işleyen yazar çocukluk dönemini de dikkate alarak kötülün içinden bir nahiflik de çıkarmıyor değil: “İşte o günden sonraki günlerde elimize tutuşturulan çorbayı kuş evin bahçesindeki erik ağacının dibine döktük. Bu bilerek yaptığımız ilk kötülüktü. Demek büyümeye başlamıştık.

Bu kitaba öykü kitabı demek, evet çok doğru. Zaten kitabın kapağında da tür olarak öykü isminin yer aldığını görebiliyoruz ancak ben bu kitaba, belki itirazlar gelecek olsa da, novella demeyi de öneriyorum. Çünkü bu kitap, çoğu öykünün kahramanlarının ortak olduğu, genel anlamda öyküler arasında bir süreklilik içeren bir kitap. Öyküleri tek tek okuduğumuzda da bir anlam yakalayabiliriz ancak bir bütün halinde baktığımızda daha derli toplu bir şey çıkacaktır karşımıza. Kıl Haydar, Kızgınların Kemal, Hatmi Nine, Rüçhan Öğretmen gibi karakterlerin yanı sıra mekân olarak da genel olarak ortak bir yerden bahsediyor Mahir Efendi’nin Papağanı: Kuş Ev. Çoğu öykünün kameramanı olan çocuklar da ortak olunca bana küçük bir roman havası vermedi değil bu kitap. Türk Edebiyatı’nda benim okuduklarım arasında iki eserle benzeşim gösterdiğini söyleyebilirim. Bunlardan biri Mitat Enç’in Uzun Çarşının Uluları diğeri de Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabı. Uzun Çarşının Uluları’na tematik ve mekânsal benzerlikler yönünden, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’ye ise kahramanların hayatlarının birbirine değerek devam etmesi yönünden benzediğini düşünüyorum (örneğin, Uzluların Bey Amcası’nın bir öyküde yan karakterken öbüründe ana karaktere dönüşmesi gibi). Elbette biçimsel olarak bu iki kitabın aynısıdır diyemem; hatta bu iki kitap bile birbirinin aynısı değildir. Ancak Arzu Alkan Ateş’in kitabı bu iki eseri de andırabilen bir şekilde kurgulanmış. Ben bunun esere canlılık kattığını düşünüyorum.

Anlatımın zaman zaman denemeye yaklaştığı kitapta (ki yazarın belirgin üslûbundan biridir bu) öyküler birçok kez düşle gerçek arasında, gerçeküstü ögelerle gerçeğin birlikte kullanıldığı bir hâle bürünebiliyor. Ancak Arzu Alkan Ateş’in en iyi yaptığı ve bence öykülerinin değerini yükselten şeylerden biri burada devreye giriyor. Ne kadar düşsel bir anlatıma kaysa bile öyküler küçük bir yerden de olsa zemine basıyor. Bu da yazarı, son zamanlarda sayıları artan ve deneme mi yoksa öykü mü yazdığı belli olmayan, tamamen soyut bir dünyada okurlarını gezdirmeye çalışan yazarlardan ayırıyor. Küçük bir kısmın toprağa değmesi dahi yetiyor öyküleri anlamlandırmaya. Yazar yer yer halk anlatısına dönüşen bir dil kullansa da temel özelliklerinden biri hâline gelen bu durumda dengeyi kurmayı çok iyi başarmış.

Arzu Alkan Ateş öykülerinde mutlu şeylerden bahsetmiyor. Bu kitabında da diğer kitaplarında olduğu gibi acıdan, kederden bahsediyor. Fakat bu acı insanı insan yapan acılardan. Diğer iki öykü kitabına nazaran daha çok insan tekine odaklanıyor demiştim bu kitabı için. Böyle olunca da toplumsal acılardan veya toplumun aksamasına neden olacak acılardan ziyade insanın bireysel olarak yaşadığı, kişiyi insan yapan acılar ön plana çıkmış: “Acı tarif edilebilir mi? Hatmi Nene olsa, acı insan olduğumuzu unutmayalım, diye Tanrı’nın biz kullarına sunduğu bir lütuftur, derdi.

Bir övgü de yayınevine söylemeden olmaz. Çok titiz bir çalışma gerçekleştirilmiş kitabın kapağından iç düzenine kadar. Özellikle dil bilgisi hatası olmaması ve bir öykü kitabı için olabilecek en sade bir kapakla eseri okuyucuya sunmak, yine son zamanlarda pek görmediğimiz bir şeydi. Alakarga hem nitelikli eserlerle (yerli-yabancı) hem de titiz çalışmasıyla iyi yönde ilerliyor.

Arzu Alkan Ateş öykü serüvenine iyi bir kitapla devam ediyor. Mahir Efendi’nin Papağanı ve yazarın diğer iki öykü kitabı, Ateş’in bundan sonraki edebî yolculuğuna referans olabilecek düzeyde iyi eserler.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10