27 Eylül 2020 Pazar

Düşman bütün güçsüzlüklerimizin sembolik ifadesidir

Dino Buzzati’nin, anlaşılması çok kolay olmadığı için bambaşka yorumlamalara açık bir yan barındıran ve tam da bu nedenle okundukça klasikleşen, zaman geçtikçe kendini yenileyen eseri Tatar Çölü, pek çok şeyin yanı sıra, gerçekte olmayan düşmanlarımızın bizde yarattığı o coşkulu kahramanlık hislerinin içinin ne denli boş olduğunu anlatır.

Savaş, insan hayatının anlamını bütünüyle yitirdiği, kişinin kendisini en çok kendisine kanıtlama ihtiyacı duyduğu zamanlarda ortaya çıkar. Kahraman olmak için düşmanla çarpışmak gerekir çünkü düşman, kendimize kanıtlayamadığımız bütün güçsüzlüklerimizin sembolik ifadesidir.

Kimsenin bilmediği ve en ufak bir önem vermediği Bastiani kalesine tayin olan yeni mezun Teğmen Drogo, kasvetli bir gece vakti zar zor, sora sora bu ilk görev yerine gelir. Askeri biçimciliğin, her şeyin uzun yıllar sorgulanmaksızın aynı değişmezlikle tekrarlanmasından gelen o ezici alışkanlığın şaheseridir bu kale.

İnsanlar, kendi dışından gelen kurallara uymaktan dolayı kendi olma bilincini yitirmiş, tabi olmanın verdiği tuhaf bir “kendinden geçişle” hep hayal edip ulaşamadıkları rollere bürünmüşlerdir. Askerlerin gerçekte yaşayamadığı hayatlarının simgesi bir kahramanı vardır kafalarında. Rolleri vardır. Kostümleri vardır. Dekor ayarlanmıştır. Sadece seyirci yoktur bu sahnede çünkü bu kişilik yapısı aslında sürekli olarak geniş kalabalıklar tarafından seyredildiğini düşünmektedir. Burada seyirciye hiç ama hiç ihtiyaç yoktur tıpkı savaşın seyircisiz oynanan bir oyun oluşunda olduğu gibi.

Uçsuz bucaksız bir boşluk olan Tatar Çölü, kendi boşluğunu izleyen insanların kalesidir biraz da. Bir gün her şeyin bilinmeyen bir güç tarafından değiştirileceği hayaliyle bekleşen o bildiğimiz, sayısız insanın varoluşsal eylemsizliğinin -ya da çaresizliğinin!- eşsiz bir sembolüdür. Her gün kendinden yer burada. Her doğan güneş, batmakta olan bir hayatın habercisidir. Korunması gereken şey, ülke midir yoksa askerlerin kendilerine bile itiraf edemedikleri değersizliğin dayanılmaz baskısından kurtulma çabası mı, belli değildir.

Drogo, Bastiani kalesine gelmeyi gerçekte istememektedir. Kahraman olmak gibi bir arzu duyduğu da hiç hissedilmemektedir. Ama yıllarca askeri okulda okumuş, sorgulamaksızın yaptığı binlerce işe öylesine uyumlu davranmıştır ki aksine bir eylemde bulunmak bitmiş bir filmin senaryosunda değişiklik yapmaya çalışmak gibidir.

Böylece gelir Bastiani kalesine. Aklında, geride bıraktığı annesi, şehir hayatının olanca aydınlığını içinde barındıran baba evi ve genç bir insan için her yanından zevkler fışkıran sivil dünyanın pırıltılı cazibesi vardır.

Bu tuhaf yere gelir gelmez bir an önce dönmeyi, başka bir yere tayin istemeyi ve “gerçek” bir hayat yaşamayı düşünmüştür Drogo; “‘Gitmeli, bir an önce gitmeli’ diye düşünüyordu Giovanni [Drogo], bu havadan, bu puslu gizemden uzaklaşmalı. Ah, kendi güzel evi !..” (s.36).

Kaledeki insanların ne yaptıklarını sorgular sonra. Bu insanların kim için, ne için burayı beklediklerini anlayamaz. Ne yapıp yapıp kurtulmalıdır buradan ama kiminle karşılaşsa umarsız bir tavır, hayatla bağını koparmış insanlardaki o kaygısız neşeyi görür. Bu insanların hayatının nasıl olduğunun net bir cevabı yoktur. Yokluktan gelen bir keyif halidir yaşanan. Bir tür kendini bırakmışlıktır. Böyle gelmiş böyle gider bir hayatın asıl belirleyicisi olan büyük bir gücün gizemli çağrısını duymanın pür dikkat bekleyişidir. Sıradan olamamışlıktan, herkes gibi yaşamamışlıktandır bu amansız bekleyiş. “Onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı; birbirleriyle yan yana ya gerçekte bilincine varmadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.” (s.57) Bir gün gelecek ve bütün sıradanlıkları alıp götürecek umududur bu.

Burada, bu ıssız ve garip kale duvarları arasında, boş vermenin kahraman olma arzusuyla birleşerek yarattığı o zayıf karakterin güce duyduğu içsel yakıcı arzudur gündelik hayatı belirleyici olan. Herkes üretilen bu gerçek dışı gerçekliğin içinde varoluşunu yitirmiştir ve Drogo, 30 yıl kaldığı bu yerde bu gerçek-dışı gerçekliğin içine asla girememiştir. Bunun nedeninin ne olduğu son derece önemlidir. Kahramanlık paylaşılabilir bir rütbe değildir çünkü ve bencilliğin en yüksek olduğu zamanlar kişilerin düşmanlarından çok dostlarına -ve de kendine- karşı çıkar mücadelesi verdiği zamanlardır. Savaş, toplumların kendilerine doğru yol alamadıkları zamanlarda dayanılmaz bir çekiciliğe bürünür. Olgunlaşamayan bir insanın halindeki gibi olmadık işleri normalleştirir.

Hemen dönecekken birden bire döneceği hayatın dışarıdan görünen cazibesi anlamlı gelmez. Çölün boşluğu, hayatın canlılığını siler geçer. Ne yapacağını bilemeden 4 aylığına kalede kalmayı ve sonrasında tayin istemeyi kabul eder. Yeni asker yüzlerinin arasındadır. Yazılı yönetmeliklerden ibaret bir karakterle karşılaşır. “Genç kızların seslerindeki tatlı tınıyı, bahçelerin, ırmakların ve kale çevresindeki sıska ve seyrek çalılıklar dışındaki ağaçların neye benzediğini unutmuştu” dediği Tronk’tur bu kişi. Onun için şöyle ifade eder: “Tronk’un diğer insanlara ilişkin hiçbir şey anımsamadığını ve onun için kale ve iğrenç yönetmelikleri dışında hiçbir şeyin mevcut olmadığını anlamak için yüzüne bakmak yeterliydi.” (s.44).

Tronk, “tam” bir askerdir. Bu tür “total” kurumlarda bütün hayatı başkalarınca ve yönetmeliklerin söz anlamaz kurallarınca belirlenen insanların kendi başınalıklarını kaybedip, tek boyutlu bir insana dönüştükten sonra her sorunun tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğuna bütün benliğiyle inanan o çok iyi bildiğimiz karakterdir.

Bu karakter için, her zaman savaşılacak bir düşman yoksa bile yönetmeliklere göre varmış gibi yaşamalıdır. Bütün bir hayat düşmanla savaşıyormuş gibi habire kılıcını çekip yel değirmenlerine saldıran bu insanların dramı, hayatlarını ancak onu feda ettiklerinde anlamlandırabiliyor olmalarındandır. Tronk, duygularını ve hayatın bütün renkli ayrıntılarını bu uğurda daha savaş olmadan feda etmiş, elde kalan son varlığını da feda etmek için “sabit gözlerle” Tatar Çölü’ne gözlerini dikmiştir.

Başka bir gün Drogo, askeri elbisesini üzerine uydurmaya çalışırken yakasını olması gerekenden daha açık bırakınca terzi ona, “Yakanın bu kadar açık olması, bir askere pek uygun değil” dediğinde Drogo gayet rahat, “Şimdi böylesi moda” diye yanıt verir. Terzi buna karşılık şöyle der: “Açık yakalar moda olabilir ama biz askerler modayla ilgilenmek durumunda değiliz. Bizim için moda, yönetmeliktir.” (s.53) Gerçekten de askeri dünyada moda ve değişim ancak yönetmelikle mümkün olabilir! İnsan, kurallardan ibarettir.

Drogo hem hayatın hem de Bastiani’nin o kendinden geçirici boşluğunun dışındadır. Aslında hep de öyle kalacaktır; “Drogo, onların basit sırlarını anlamıştı ve gönül rahatlığıyla kendisinin bunun dışında olduğunu, hastalığın bulaşmadığı bir seyirci olduğunu düşünüyordu.” (s.57). Ama tam olarak öyle olmamış, Drogo dışarda kalsa da hastalıktan kurtulamamıştır. Savaş, bu hastalıkta gerçeği temsil etmektedir. Hasta sayıklamalarından uyanmayı sağlayan o büyük güçtür. Tatar Çölü, sebepsiz bir hastalık gibi bir içsel boşluktur. İnsansızdır. Savaş, insansız bir boşluktur gerçekte ve Drogo hiç de farkında olmadan bununla savaşmaktadır belki de.

Zamanla alışır Drogo Bastiani’ye. O kadar alışır ki “Arkadaşları da bir alışkanlık haline gelir…Artık, sabahleyin tıraş olmak için, ışığın yüzünü iyi bir şekilde aydınlatabilmesi için aynanın önünde nasıl durması gerektiğini…biliyordu.” (s.73)

Drogo’nun yaşamı durmuş gibidir. Gün içinde yaşadıkları ve başına gelenler her sabah güneşin doğuşu kadar aynıdır. Basit de olsa bir muharebedir tek arzusu artık. Bu aynılığın, tekdüzeliğin ve felç edici alışkanlıkların tek çaresi sert bir darbedir. Tatarlar hiçbir zaman gelip saldırmayacak olsa da bir eşkıya çetesi de bunun için yetebilir; “Sonuçta basit bir muharebe onun için yeterliydi, bir tek ama önemli bir muharebe, güzel üniformalarıyla saldırıya geçmek ve ilerleyerek düşmanların ifadesiz suratlarına gülebilmek…Tek bir muharebe, sonra ömür boyu mutlu olması için yeterliydi.” (s.87)

Sonrası, hayal görmeler, başıboş bir atı gecenin karanlığında düşman sanıp muharebe düzeni almalar, panikle birbirini yaralamalar, en ufak hareket eden cisimden ya da ışıktan düşman askeri gördüren halüsinasyonlar ve Tatar Çölü’nün boşluğuna bakıp içten içe duyulan boşa giden bir hayata kendi dışından hüzünlü bakışlar… Kim için ve ne içindir, bütün bunlar? Bunca kalabalık insan arasında, böylesine bir kader birliği içerisinde duyduğu bu yalnızlık da nedir?

İnsanlara güvenini giderek yitirir Drogo. Acı duymakta ve kendisini fazlasıyla yalnız hissetmektedir. Bir savaş olacağına da inancını yitirmiştir. Kahramanlık çağı gençliğiyle birlikte bu kasvetli kalenin karanlık aralarında yok olup gitmiştir. Kahramanlık gibi acı da gerçekte paylaşılamazdır ve Drogo bunca yılın ardından bunu çok iyi anlamıştır. “İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.” (s.193)

30 yılın sonunda Drogo’nun ağır şekilde hasta olduğu bir dönemde yeniden düşmanın geldiği haberleri yayılır. Bu kez her zamankinden daha da gerçek gibidir söylenenler. Drogo hasta yatağında duramaz. Heyecanını içinde saklayamaz. Bütün tükenmişliğine ve bir deri bir kemik kalmışlığına rağmen üniformasını giyip kılıcını kuşanmak, düşmanın üzerine herkesten önce atılmak ister. Fakat, heyhat! Drogo hasta olduğu için komutan onun evine gitmesi emrini verir. Bir anlamda Bastiani’den kovulur.

Şimdi, hazin bir dönüş yolculuğunda bir handadır Drogo. Arkadaşlarının o beklenen büyük muharebede olduklarını zanneder. “Tüm yaşamı, dünyadan tamamen tecrit edilmiş bir şekilde orada geçmişti; otuz yılı aşkın bir süre düşmanı beklemek için kendini her türlü zevkten mahrum kılmış, şimdiyse düşman gelirken kovulmuştu.” (s.225) Kimsenin bilmediği bir han odasında, bütün yapayalnızlığıyla, arkada hiç kimseyi bırakmadan, kendisi için kimsenin ağlayıp yas tutmayacağını bilerek ölmek ömrünü bu uğurda harcamış bir asker için belki de en zor şeydir.

Tam bu esnada, ölüm gelip kapıyı çaldığında bunca yılın boşa geçmediğini anlar Drogo. Ya da buna inanmak ister. Hayat, nerede ve nasıl yaşanırsa yaşansın boşa geçen bir zamandan ibaret değildir belki de. Belki de boşa geçen süre dediğimiz şey, içimizdeki boşluktan kurtulmanın yegâne yoludur.

Kahramanlığın cennetinden kovulan Drogo, kendi içindeki vicdanın çağrısını hisseder, bunca zamanın boşa gitmediğini gösteren bir büyük sırrı keşfeder gibidir. Şöyle der: “Haydi biraz cesaret Drogo, bu senin son kağıdın, ölümün karşısına bir asker gibi çık ki, hiç olmazsa kandırılmış yaşamın güzel bitsin. Yazgıdan intikamını al, kimse sana kahraman ya da buna benzer bir şey demeyecek ama işte tam da bunun için böyle yapmaya değer. Gölgenin sınırını, resmi geçitteymiş gibi dimdik, kararlı bir adımla aş, hatta becerebilirsen gülümse. Sonuçta vicdanın çok rahatsız değil ve Tanrı seni affedecektir.” (s.231)

Sonra karanlıkta, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen gülümser.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

Dilin ruhlara şifa veren gücü

"Okuduğum zaman beni kimse kovalamıyor. 
Okuduğum zaman kovalayan benim. 
Tanrı'nın peşindeyim."
- Deli ve Dahi (2019)

Harfler henüz kelimelere dönüşmeden önce bile insanı sağaltmak, yani dönüştürüp iyileştirmek için kaynar. Ne zaman ki yazar harflerden kelimeler kurmaya başlar ve ne zaman ki okur o kelimeleri kendi ruhundaki donmuş, kan tutmuş ya da pörsümüş yerlerine bastırır, terapi başlamış olur.

Kafka'nın böcek temsiliyle kendi ruhunu bir nar gibi yarması, Goethe'nin Werther'i intihar ettirerek kendi intiharını engellemesi, Schopenhauer'in klasik metinler okudukça iyileştiğini hissetmesi, Kuran'ın İnşirah, Felak, Nas gibi muavvizeteyn yani sığınma surelerine sahip olması, Tolstoy'un Anna Karenina'yı trenin önüne atıp ruhsal rahatlama gerçekleştirmesi, Dostoyevski'nin içindeki kötümser duyguları Raskolnikof karakteriyle baltalaması harflerin, kelimelerin, cümlelerin ve dolayısıyla kitapların ne muazzam birer sağaltıcı olduğunun ispatıdır.

Şöyle diyor Ahmet Sarı, bu nefis kitabında: "Hurufat her zaman ruha iyi gelir. Edebiyatın terapi olarak devreye girdiği yer burasıdır. Dilin, ister şifahi olsun isterse de yazılı olsun insana dokunduğu, insana tesir ettiği bilinmektedir. Dilin insanı dönüştürdüğü fikri reddedilemez. Yazının çıktığı kaynak nasıl bir ruh taşıyorsa, yazının varacağı uğrak yeri de bir ruh olacaktır. İşte bu yüzden yazı ve söz yürekten yüreğe vararak canlılık bulur."

İki Yunanca sözcüğün birleşmesinden oluşuyor bibliyoterapi. Biblion, yani kitap. Therapia, yani sağaltma, iyileştirme. Bu durumda bibliyoterapi de kitapların vesilesiyle iyileşme anlamına geliyor, kitapla terapi. Yeryüzünün belki de en eski ve gündemden asla düşmeyecek bir iyileştirme biçimi. Ahmet Sarı; kelimelerin, kitapların, yazarların izini sürerek, teselliyi ve umudu edebiyatta arayanların nasıl şifa bulabildiğine dair bir öz sunuyor. Edebiyatın insanlara güç, iyilik ve kuvvet veren tarafının nerede bulunabileceğine dair bir yol açıyor. Bibliyoterapi bu anlamda üzerine gidilmesi gereken bir mesele. Dinden siyasete, sanattan psikolojiye kadar edebiyat ve üslup hayatımızın her yerinde önem arz ediyor, kıymet buluyor. Kimi zaman hutbelerin daha akıcı ve anlaşılır olması gerektiğini söyleniyor, kimi zaman bir siyasetçi şiire dayanarak anlatmak istediğini izah ediyor. Ressamların mektuplaşmaları ve psikologların edebiyatçılarla olan yakınlaşmaları birçok okur için en lezzetli metinleri oluşturuyor. İşte tam da burada Sarı'nın dediği gibi insanın varoluşunu anlamlandırma, anlamlı kılma girişimleri ön plana çıkıyor. Şu iki paragrafa dikkat edelim:

"İnsan farklı metinler, farklı konular, farklı olaylar okuyarak insanlık durumu (conditio humana) denilen bir geniş halkanın içine kendini entegre eder. Bu insanlık durumu sadece kendi ruhunu değil dünyadaki bütün ruhları da kapsadığından okunan metin boyunca tarif edilmez bir mut, varlık mutu elde edilir. İnsan tekinin mutluluğunun da sıkıntısının da aslında doğada yaşayan evrensel bir mutluluk ya da sıkıntı olduğu bilinciyle kitap okuyarak rahatlama edimi insanın bir anlamda kendini çoğaltması durumu olarak görülebilir."

"Yitirilmiş cennetin dünyada yaşayan insanın ruhunda bir yara olduğunu söylemek abartı sayılmaz. İnsan dünyada yitirilmiş bir cennetin oyuğuyla yaşar. Ontolojik, varoluşsal yaramız bizim budur. Dünyada bu ontolojik yarayı dindirmek, doldurmak insanın kendini bilmesi, kendi içine gerçekleştirebildiği deruni yolculuklarla mümkündür."

Edebiyatın iyileştirici yönünü konuşurken yazma eyleminden bahsetmek de gerekiyor. Ahmet Sarı kitabında sık sık yazarların yazma sancılarına ve yazma niyetlerine de temas ediyor. Yazıyı kendine bir yük edinen herkesin yalnızlıkla boğuşması ve boğuşmayı kazanması gerekiyor. Bunun sonucu fildişi kuleye mi varır yoksa kulübeye mi ona yazar ve imkanları karar verir. Can Yücel için orası mutfak masasıdır. Ahmet Mithat Efendi için İstanbul'un bir yakasından diğer yakasına geçilen bir gemidir. Thomas Mann ve Stefan Zweig için masadır. Ne olup bitiyorsa yazarın yazma araçlarıyla buluştuğu yerde olur. Sarı'nın hatırlattığı gibi Thomas Bernhard'ın Şapka'sındaki başkarakter nasıl "yazarak, yazarak, yazarak" kendi deliliğinin önüne geçmeye çabalıyorsa, Robert Walser'in de kafa hastalığını ve kendine has çılgınlıklarını yazarak törpülediği bir gerçektir. Philip Roth'u Anatomi Saati adlı romanındaki paragrafa buyur ediyor yazar bizi:

"Yaka şiirini okumak için kitabı kitaplıktan aldı. İçinde belki de kendi yakasını düzenlemede ruhunu rahatlatabilecek bir şey bulma ümidindeydi. Ortak kaderimizin betimlenmesi yoluyla acılarımızın azaltılması, onun hafifletilmesi genelde büyük edebiyatların işleri sayılırdı."

Mine Özgüzel'in çok sevdiğim ve devamını yazmasını samimiyetle beklediğim kitabı Edebiyat Terapi hakkında okur okumaz bir yazı yazmıştım. Buradan yola çıkarak şunu diyebilirim ki iyi kitaplar insanı nasıl 'düşünme'nin yollarına çıkarıyorsa aynı zamanda 'yazma'nın da cesaretini veriyorlar. İyi edebiyatın harekete geçirici bir yönü var, hem de çok kuvvetli bir yönü. Burası bezginlik, korkaklık ve tembellik kabul etmeyen bir yer. Okumak, beklemek, düşünmek, çalışmak ve yazmak insan varoluşunu donatan, anlamı nerede arayacağı konusunda aklın şifrelerini çözen en değerli çabalar. Bibliyoterapinin sadece iyi metinler üzerinde değil, kötü ve hatta insanı kahreden metinlerde de geniş bir iyileşme, silkelenme imkanı sunduğunu hatırlatıyor Ahmet Sarı. Neticede yazı bir ruh taşıyor ve onun varacağı yer de başka bir ruh: "İşte bu yüzden yazı ve söz yürekten yüreğe vararak canlılık bulur."

Psikolojiyle edebiyat arasındaki ilişki ve buna dair üretilen denemeler, mektuplar, romanlar hep özel ilgimi çekmiştir. Edebiyatın İyileştirici Gücü, konuya dair sunduğu örneklerle de oldukça zengin. Ahmet Sarı özellikle bu konuda şimdiye kadar yaptığı okumalar ve düşünceleri eşliğinde bizi hem okumanın hem de yazmanın, yani bibliyoterapinin sonsuz bahçesine davet eder gibi yazıyor:

"Freud'un, Jung'un, Lacan'ın karşısına geçen aktarıcı (hasta) nasıl serbest çağrışımla derdini anlatırsa, yazar da okura derdini öyle anlatır. Bir psikiyatra giden hastanın nasıl bir bilinçaltı varsa, yazarın da bilinçaltı okura aktardığı metinlerde saklıdır. İyi bir okur, analizant gibi yazarın, ya da metnin göğünde anlatıcının bilinçaltını çözmeye çalışır. Bu metnin bilinçaltıdır. Hasta psikiyatra aktardıkça nasıl rahatlarsa, yazar da anlatıcılar yardımıyla okurlara anlattığında öylesine bir rahatlama içine girer."

Ahmet Sarı'nın şu sıkıcı döneme ferahlık sunan kitabı Edebiyatın İyileştirici Gücü'nü okuduktan hemen sonra Deli ve Dahi filmini izlemenizi öneririm. Her ikisi de çok iyi hissettirecektir. Çünkü terapi, tesellidir.

Yağız Gönüler

23 Eylül 2020 Çarşamba

Ad vermenin kültürel ve tarihsel kökenleri

“Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler."
- Edip Cansever

Bir kişiye veya bir esere ad koymak onu simgeleştirmek, varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Adlandırdığımızda aynı zamanda ondan ayrılıyoruz, dışsallaştırıyoruz ve onu yaşama ve ilişkiler düzenine sembolik düzeyde dahil ediyoruz. Gerçekten var edebilmek için adlandırıp; var olabilmek içinse adlandırılıyoruz.

Başka bir deyişle ad vermek; tanımlamak, zamanda ve mekanda saptamak anlamına geliyor.

Mesleğimden ötürü özellikle psikolojik sorunları olan çocuklarla çalışırken, aileleriyle yaptığım ilk görüşmelerde çocuklarına verdikleri adların öykülerini anlamaya çalışıyorum. Çünkü çocuğa bir ad seçip vermek ona ailevi bir tahayyül ve sembolik bir tarih hediye etmek anlamına geliyor. Ailelerin çocuğu dilde nasıl belirledikleri, çocuğun dış dünyada nasıl belirlendiğini de temellendiriyor. Adın kimin tarafından konulduğu, ne anlama geldiği bize ailenin arzuları, korkuları, kayıpları; ailenin kuşak geçişliliği hakkında önemli bilgiler sunuyor. Aynı zamanda ailenin tarihsel ve kültürel kodlarını da açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bir ölçüde ölümsüzlüğe ulaşmanın yollarından bazıları, bir eser yaratmak veya bir çocuk dünyaya getirmekse, o çocuğa veya esere ad vermek de sıradan, tesadüfi bir olay değildir. Freud’a göre psikanalitik uygulamada sıklıkla bilinçdışı düşüncenin adlara atfettiği önem üzerinde ısrarla durmak gayet doğaldır. Çünkü kişi bu adı ömrünün sonuna kadar taşıyacaksa, bu durum o bireyin dış gerçekliğini ve elbette ruhsallığını da önemli ölçüde etkileyecektir.

Bu durum edebiyatta da paralellik göstermektedir. Örneğin Rolan Barthes’a göre yazarlar roman nesnesini kurmak için özellikle anılardan yararlanırlar. Çağrışım gücüne en yüksek derecede sahip olan nesneler ise özel adlardır. Barthes’a göre özel ad, yazarın anılarında kullandığı üç özelliğe sahiptir:

1) Sadece tek bir göndergeyi nitelediği için özselleştirme gücü,
2) Alıntılama gücü,
3) Keşfetme gücü.

Barthes, bu bağlamda Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanında geliştirdiği şiirsel olayın, adların keşfi olduğunu ileri sürer. Özel ad, Proust’un roman sisteminin merkezinde yer alır ve anlatılar bu merkez etrafında örülür.

Veya William Shakespeare, “Roma’ya giden hacı” anlamına gelen Romeo adını tesadüfen seçmemiştir. Romeo ve Juliet eserinin ikinci perde, ikinci sahnesinde Juliet adların trajedideki önemine dikkat çeker:

Ah Romeo, Romeo adın neden böyle. Babanı inkar et ve vazgeç adından. Ya da istemiyorsan böyle bir şey, yemin et beni daima seveceğine ve ben bir Capulet olmayayım artık.

İlerleyen bölümlerde ise şöyle der: “Benim düşmanım sadece senin adın. Ah değiştir şu adı.

Arjantin Psikanaliz Derneği ve Paris Psikanaliz Kurumu üyesi Juan Eduardo Tesone de adın önemi üzerinde özellikle duran psikanalistlerden. Bağlam Yayınları’nın Düş/Düşün serisinden çıkan kitabı Adların İzinde: Ötekilerin Bizde Yazdıkları isimli kitabı adların yalnızca bireysel değil, kültürel ve tarihsel kökenlerine de ışık tutuyor. Kitap, psikanalitik bir bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen edebiyat, siyaset, antropoloji gibi bilimlerden de oldukça besleniyor. Bir taraftan Antik Yunan, Eski Mısır, Uzak Doğu, Afrika topluluklarının, diğer yandan tek tanrılı dinlerin ad konusundaki tutumlarına, alışkanlıklarına yer veriyor. Roman kahramanlarındaki, roman mekanlarındaki adların seçim süreçlerinden analizlerine, ad koyma ritüellerinden, adın işlevlerine ve anlamlarına dair bizleri pek kıymetli sorgulamalara davet ediyor. Adların önemini, fonetik değerini fark etmemizi sağlıyor. Adın belirleyici gücünden, gösteren gücüne doğru bir hayli yoğun düşünme ziyafeti sunuyor.

Ad kavramına bir de Juan Eduardo Tesone’nin gözünden bakmayı ısrarla öneriyorum.

Tuğçe Isıyel

20 Eylül 2020 Pazar

Yaralı her yetişkinin özünde yaralı bir çocuk(luk) vardır

Çocukken anne-babanızdan korkar mıydınız? Anne-babanıza duygularınızı ve isteklerinizi ifade etmekten çekinir miydiniz? Şimdiki yaşamınızda anne-babanızla fikir ayrılığına düştüğüzde üzüntü ve endişe yaşıyor musunuz? Anne-babanız hâlâ her şeyinize karışıyorlar mı? Bu sorulara cevabınız evetse, çocukluğunuzla ilgili çözülmesi gereken çok ciddi sorunları yüklenmiş hâlde yaşıyorsunuz demektir.

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler'de Alyoşa'yı öyle bir konuşturur ki roman ansızın roman olmaktan çıkar. Ciddi bir derse dönüşür. Şöyle der Alyoşa: "Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır."

Uzun bir alıntıyla başladık ancak yaşam da zaten upuzun bir alıntıdır, biz ona şerh düşmek için çabalarız. İşte çocukluk da yaşamın kaynağıdır. Yaşam denen o uzun alıntı tüm kaynağını çocuklukta bulur. Kaynak nedir? Bitip tükenmeyen bir su da olabilir kaynak, sürekli başvurulan bir rehber de. Canlı-cansız yaşamının gizemi çocuklukta birikmiştir. Ebeveynlerin ektiği tohumlar çocukluktan itibaren yaşamın her anında farklı biçimde kendini gösterir. Ekilen her tohumun faydalı, verimli olacağını düşünüyorsak büyük bir yanılgıya düşeriz. Öncelikle şunu bilmeliyiz: Çocuk olmak bir haktır. Bir insan çocuk olamadıysa, çocukluğunu tam manasıyla yaşayamadıysa, hayatı boyunca büyük zorluklarla karşılaşacak ve -kendince daima haklı- zorluklar çıkaracaktır. Hem ruhsal hem de fiziksel olarak.

Dilimize Ailedeki Şeytan Üçgeni ve Duygusal Şantaj kitapları çevrilen terapist Susan Forward'ın en önemli kitabı hiç şüphe yok ki Zor Bir Ailede Büyümek. Craig Buck'la birlikte hazırladıkları bu kitap, "Geçmişi Onarmanın ve Hayatını Geri Kazanmanın Yolları" alt başlığını taşıyor. Kitabın ilk kısmı toksik anne-babaları tanımlıyor. 6 tip toksik anne-baba var. Sürekli kendi problemlerine odaklanıp çocuklarını küçük annelere-babalara dönüştüren yetersiz anne babalar. Çocukların hayatlarına manipülasyonla, suçluluk duygusu katarak ve çok fazla karışarak yön veren kontrolcüler. Alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılıkları sebebiyle çocuk sahibi olduğunu bile unutan alkolikler. Çocuklarını sözleriyle döven, sürekli küçümseyen ve aşağılayan sözel tacizciler. İçlerindeki öfkeyi kontrol edemeyip çocuklarını döven fiziksel tacizciler. Yaş ve cinsiyet gözetmeden ahlâk yoksunu bir tavırla cinsel tacizde bulunan, baştan çıkarmaya çalışan ve çocukluğun masumiyetini yok eden cinsel tacizciler. Kitabın ikinci kısmı hangi tip toksik anne-baba ile büyüdüyseniz onun özelinde tedavi yöntemleri ve pratikler sunuyor. İletişim Yayınları'ndan ilk olarak Aralık 2011'de çıkan kitap, her yıl yeni baskı yapmayı sürdürüyor. Bunu çok kolay okunmasına da borçlu. Kolay derken, üslup olarak. Yoksa mesele olarak hiç de kolay değil.

Forward şu noktanın üzerine sık sık basıyor: Çocukluğunuzda başınızdan geçenlerden siz sorumlu değilsiniz, sorumlu olduğunuzu düşündüğünüz sürece geleceğiniz daima sorunlu olacaktır, şimdi bir şeyler yapmaya başlarsanız hem geleceğinizi hem de kendi çocuğunuzun geleceğini kurtarabilirsiniz. Çünkü ailenin sadece maddi değil manevi mirası da vardır. Öfke babadan oğula ve toruna geçebilir. Diktatörlük anneden toruna geçebilir. Bu zincir kırılmadan sağlığa ve huzura kavuşmak mümkün değildir.

Kitap, yüzleşmeyi çok önemsiyor. 55 yaşındaki bir insan çocukken yaşadıkları sebebiyle hayatında ciddi tıkanıklıklar yaşıyorsa, gerektiğinde 45 yıl öncesine dönüp babasıyla-annesiyle hesaplaşmalı diyor Forward. Bu yüz yüze de olabilir, mektupla da olabilir, birinin gözetiminde de olabilir. Şayet anne-baba öldüyse, onları temsil edecek bir sandalye, fotoğraf ya da başka bir şeyle bu yüzleşme sağlanabilir. Başlarda "ilginç" gibi görünen bu pratiğe dair kitapta o kadar çok sonuç hikâyesi var ki insanın okurken tüyleri diken diken olabiliyor.

Çocukken yaşadıklarımızın şiddetinin ve açtığı yaraların farkında olmayabiliriz. Ancak Forward uyarıyor, "ne kadar başarılı olursa olsun, zamanında hasara uğramış her yetişkinin özünde aslında bu çaresiz ve korku dolu çocuk vardır" diyor. Yukarıda manevi mirastan bahsetmiştik, işte terapiye katılan bir danışanın ifadeleri: "Yaşadığım hayatı yaşamaya devam etmek istemiyorum. Kızgın olmak, korkmak istemiyorum. Fakat ne zaman olumlu bir - iki adım atıp kendime bakmaya başlasam, bir şekilde mahvediyorum. Sanki acıdan vazgeçmeye korkuyorum. Acı tanıdık bir duygu."

İnsanın tanıdık olduğu tüm duygular çocukluğuyla ilgilidir. Çünkü önce çocukken tanışırız duygularla. Korkuyla, neşeyle, öfkeyle, mutlulukla, endişeyle, huzurla. Ancak hangi duyguyu nasıl öğrendiğimiz çok önemlidir. "Bir anne baba bir yandan çocuğunu döverken bir yandan ona sevgi sözü veriyorsa; aralarında koparılması çok zor ve çocuk gelişimine aykırı bir ebeveyn çocuk ilişkisi gelişir." derken yazar küçük ama kıymetine paha biçilemez bir örnek de veriyor: "Çocuklarınızdan özür dilediğiniz zaman, onlara kendi duygu ve algılarına güvenmeyi öğretiyorsunuz."

Erkek adam ağlamaz, bizim toplumumuzdaki en tehlikeli ifadelerden biridir. Ağlamanın, kederin, hüznün ve üzüntünün cinsiyeti yoktur. Çocuk eğer gülmesi ve ağlaması gereken bir yerde engellendiyse, neşelenmenin de yas tutmanın da ne olduğunu bilemeyeceğinden çok büyük ruhsal açmazlarla yaşamına devam etmek zorunda kalır. İşin kötüsü bunun kolay kolay farkında da olmaz. Çevresinde bir profesyonel ya da insan psikolojisine meraklı biri yoksa belki de asla. Geçtiğimiz günlerde bir dostum, son zamanlarda kardeşinde önemli bir dikkat bozukluğu ve yalnız kalamama gibi durumların ortaya çıktığını, eksiden hiç arayıp sormayan kardeşinin şimdi her gün aramaya başladığını söyledi. Bu konuda hiçbir uzmanlığım olmamasına rağmen okuduklarımdan ve öğrendiklerimden yola çıkarak birkaç soru sordum. Çıkan sonuç şu oldu: kardeşimiz babasının vefatından hemen yurt dışına, eğitimine dönmek durumunda kalmış. Yani yas sürecini yaşamadan bilinçaltına bu acıyı sürekli bastırmış. Üstelik yurt dışında da yalnız yaşıyormuş. Derken yıllar geçmiş ve fiziksel bozukluklar çıkmış ortaya. İşte Susan Forward da sayfalar boyunca bundan bahsediyor. Birçok fiziksel bozukluk aslında birer sonuçtur. Çocukken yaşanan eksikliklerin ya da aşırılıkların sonucu.

Pandora'nın kutusu çocuklukla meselesi olan herkes için ayağa kaldıracak bir paragrafla bitirelim: "Artık bir seçme şansınız var. Çocukluğunuzu yaşayamadan üzerinize birçok sorumluluğun yüklendiğini itiraf edin. Bu sorumlulukların ağırlığı altında hayat enerjinizin haksız yere azaldığını kabul edin. Kendinize bu şansı tanırsanız, birden varlığının farkında olmadığınız bir hayat gücü rezervine kavuşacaksınız. Bu hayat gücünü şimdiye kadar toksik anne-babanız için harcadınız. Artık bu güçten yararlanma sırası sizde."

Yağız Gönüler

Epigenetik insanlığa ne söylüyor?

Seni sen yapan bütün biyolojik özelliklerin aslında sadece genlerinden kalıtılmıyor. Epigenetik bilimine göre DNA’ların dışında da kalıtımsal rolü olan mekanizmalar var. İsrail, Kanada ve Amerika’daki birkaç üniversitede çağ değiştiren bu alana biz, bir parça geç kalmış durumdayız.

20. yüzyıl biyoloji sahnesinin baş aktörü olan genetik paradigmalar, çağımıza damgasını vururken temel varsayımlarının geçirdiği devrim, yeni bir biyolojik dönüşümü mecburi kılmıştır. Bu dönüşümün baş mimarı ise 20. yüzyıla damga vuran, 21. yüzyılın ilk yarısında da rüştünü ispatlayan ve kitabın genetik-üstü sistemler olarak ele aldığı kısımdır. Bu çalışma alanının merkezine de, genetik-üstü sistemlerin de merkezine oturan epigenetik yerleşmiştir. Epigenetik paradigma genetik paradigmanın yetersiz kaldığı yerlere talip olmuştur. Bu çalışmaların insan ve doğanın kaliteli devamında önemi düşünülünce, sorumluluk etiğinde ele alarak hareket etmek, yaygınlaştırmak, kaynak sıkıntısına rağmen araştırma alanı yapmak gerekmektedir.

Ülkemizde bu sorumluluğu üslenme gayreti ile Esra Kartal Sosyal, Gen Ötesi - İnsan Sonrası isimli kitapta kendisinin de ifade ettiği gibi epigenetiğe, ancak giriş yapabilmiştir. Sosyolojiden tıbba kadar birçok disiplini ilgilendiren alandaki bakir yazın dünyasını ise ayrıca üzüntü verici bulmuştur. İnsanlığın gelişiminin, beslenmeden genetik mirasa kadar geniş bir yelpazede ele alınması gerektiğini anlatma derdindeki bu gerçeğe daha saygın bir çaba ile eğilmeyi gerekli görüp, en azından giriş nevinde ilk adımı da atmak istemiştir. Ketebe Yayınları’nın biyoloji felsefesine ait bu bakir alanın kapılarını aralamaktaki gayreti de en az yazarımızın cesareti kadar takdire şayandır.

Epigenetik, genin insan davranışını etkilediği kısmını kabul edelim der. Fakat insan davranışlarının da genleri şekillendirdiği gerçeğini görmek zorundayız: “Atomik düzeyde her birey kendi mekan ve zamanına özgü olan toplam çevrenin ifadesidir. Bireyler günlük yaşamında karşılaştığı bakteriden çok da fazla değildir böyle bakınca. Besin, hava, su, toprak, ev işleri ve tüketim maddelerinden maruz kaldıkları bir dizi kimyasalla şekillenir; aile, çalışma hayatı, sosyo-ekonomik statü, ırksal kabuller, travmalar, savaşlar gibi çevresel faktörleri de bünyelerinde barındırırlar.” Epigenetik, genetik paradigmayı yeni açıklamalara davet etmiştir. Çünkü eğitim gören, çevre değiştiren, spor yapan bir dezavantajlının avantajlı duruma geçmesi DNA’nın birey için yeterli veriyi oluşturmadığının kanıtıdır.

Çevresel etkenlerden olan annenin beslenmesindeki değişimin yavru genlere epigenetik etkisini gösteren aguti faresi deneyi eserde çizim desteği ile oldukça anlaşılır kılınmıştır. Kanser, diyabet, gibi hastalıklara yatkın aguti genini taşıyan şişman aguti farelerinin yavruları da şişman, soluk, sarı, hastalıklara yatkındır. Deney faresinin hamilelik süresince beslenme sürecinin düzenlenmesi ve metilce zengin diyet ile aguti geninin zararlı etkileri azaltılmıştır. Diyet uygulanmayan serbest farede sarı hastalıklı fare sayısı daha fazla iken diyet uygulayan da renkler de değişime uğramıştır. Anlaşılan o ki: Özellikle besin bulmanın daha kolay olduğu ama besin değerlerinin düştüğü bu çağda epigenetik henüz oluşmamış hastalıkların engellenmesi için ve en önemlisi talihsiz gen kandırmacasının sona ermesi ile insan ırkının sağlığının düzenlenmesinde filika görevi üstlenmelidir.

Epigenetik, psikolojinin alanında da genlerden davranışa giden moleküler ve sinirsel yollar ile önemli bilgiler edinmiş, gerek nöroloji gerek psikolojinin karanlık yanlarına fener tutmaktadır. Yazık ki henüz psikolojinin hala sözel bir bölüm olacağına inanıp, edebiyat yaparak psikologluk yapan meslek erbaplarının ve psikolojinin, açılan bu yollardan haberi yoktur. Psikoloji bilimi DNA dan hariç de genlerin çevreden etkilenebildiği gerçeğiyle, nöroloji, biyoloji, beslenme ve sosyal bilimler ile birlikte hareket etmek mecburiyetindedir. Mesela bilinç, başlı başına bir matematiktir!

Son 30 yılda nörobilimden yapay zekaya kadar bilinç üzerine geliştirilen farklı kuramlara rağmen bilinç henüz tam açıklanamamıştır. Locke’ye göre kendi kendisinin bilgisine sahip olan kişi bilinçlidir. “Benlik” (self) demiştir bilince. Bizde ancak ilahi bilgiden edinilebilen “kendini bil” emrini, görünen o ki batı, beynin içinde bulmuştur. Bu yüzden; şimdi tüm bu düalizmi kenara koyup bir an önce optimum bir alanda buluşulması gerekmektedir.

Allen Orr bu düalizmden çıkmak gerektiğini, “özelliklerin ne kadarının genler ne kadarının çevre tarafından belirlendiğini sorgulamak beyhude bir çabadır, ortak bir çalışma alanı vardır ve bu keşfedilmelidir” şeklinde ifade eder. Richard Lewontin de böyle düşünenlerdendir: “Eğer bir duvar inşa etmek için iki adam tuğlalar yerleştiriyorlarsa, her biri tarafından koyulan tuğlaları sayarak hangisinin daha fazla katkısının olduğunu hakkaniyet ile belirleyebiliriz. Fakat biri harç taşıyor biri tuğla diziyor ise böyle bir ayrım yapamaz, bir önem sıralaması belirleyemeyiz. Göreceli niceliksel bir katkı vardır ortada.”. DNA’nın mı çevresel faktörlerin mi geni belirlediği sorusu tam olarak böyle bir cevaba karşılık gelmektedir.

Sonuç olarak; epigenetik mekanizmalar aracılığıyla ebeveynlerin yaşadıkları çevrenin etkilerini çocuklarına ve hatta birkaç kuşak sonraki torunlarına bile aktarabildiği kanıtlanmıştır. Böyle düşününce savaşlar, kimyasal bombalar ve fabrika atıklarının çocuklarının yetiştirdiği nesiller ile mevcut dünyayı suçlamaya pek hakkımız da kalmamaktadır. Epigenetiğe sarılıp dünyanın elinden tutmazsak o bizim elimizi her geçen gün biraz daha bırakacaktır.

Mavi Çınar

19 Eylül 2020 Cumartesi

Hızlı kent yaşamına karşı dervişane bir dinginlik

Yağız Gönüler’in son şiir kitabı Freud’un Göremediği Rüya okuyucuyla buluştu. Kent insanının bunalımı, çocukluk, tasavvuf ve felsefe gibi temaların ağırlıklı olduğu şiirlerin ortak özelliklerinden biri de bütün bir hayatı uykuyla uyanıklık arasında adeta rüya gibi izleyen bir adamın dilinden söyleniyor olması. Kitabın ilk ve son şiirleri aynı şiirin iki parçası gibi oluşturulmuş. İlk şiir “Topraktan” ismini alırken son şiir “Toprağa” ismini almış. “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” anlayışını vurgulayan bu tutum aynı zamanda bir tevazunun da ifadesi olmuş. Bu iki şiiri birlikte okumak; “Dünya dedikleri bir gölgeliktir” dizesini de çağrıştırıyor. 

“Topraktan” şiiri şu dizelerle başlıyor:

“Varım desem büyük söylemiş olurum
Yokum desem elbet ağır gelir”

Bu iki dizede varlığın birliği anlayışını güçlü bir şekilde vurguluyor şair. İnsan Allah’tan ayrı bir varlık iddiasında bulunursa -ki bu bir anlamda şirk olur- büyük bir iddiada bulunmuş olur. Öbür taraftan varlığını Allah’ın varlığında yok edip, kendi varlığının iddiasını gütmemek de nefse ağır gelir. Yine aynı şiirin son dizeleri şu şekildedir:

“Herkesin son dediği
Yerden geliyorum”

Bu iki dizede de “ölmeden önce ölmek” düsturu hatırlatılıyor.

“Toprağa” şiirinde;

“Düşe kalka
Düşe kalka
Düşe kalka
İnsan dağılır Allah toplar”

dizeleriyle tövbe kapısının açık olduğunu, insanın hata yapabileceğini, Allah’ın affedici olduğunu vurguluyor şair. Freud’un Göremediği Rüya şiirinde insanı hayatın karşısında çaresiz ve edilgen bir varlık olarak resmediyor şair. “Kimseyi sabra davet etmiyor kimse” dizesinde modern hayatın aceleciliğine karşı İslami bir karşı duruş görünüyor. Şiirlerin pek çoğunda hayatın hızı karşısında şaşırmayı, yani hayret etmeyi unutan insana bir eleştiri var. Hayret etmek, idrak etmektir bir anlamda. Bu nedenle şuursuz bir yaşamın eleştirisi yapılmış oluyor. Bir şiirde yer alan; “Şaşırıp kalmak bize artık ne kadar uzak” dizesi ve bir başka şiirdeki; “Kaybettiğin o hayret için biraz daha gayret” dizesi ve yine bir başka şiirde yer alan “Yaşam fazlasıyla şaşırmaktır, doyamıyorum” dizeleri bunun bir ifadesidir. Şair çocukluk ve yetişkinlik arasında da bir kıyas yapıyor ve çocukluktan yana tavır alıyor. Çocukluğu masumiyet ve samimiyetin ifadesi olarak görüyor.

Travmalar, Açık Yaralar, Anlar” şiirinde “Çünkü her şey aynada asılı duran bir tokattır” dizesiyle insanın kendisiyle yüzleştiğinde gerçeklerin bir tokat gibi yüzüne çarptığı çağrıştırılıyor. Modern dünyada insanın kendi gerçekliğinden kaçmaya çalıştığını vurguluyor şair.

Şiirlerin genelinde bir rüya hali var. “Çocuk Kal” şiirinde;

Gel şimdi, gidiyoruz bir rüyanın yorumuna
Çocuk kal sen hiç ihtiyarlama
” 

dizeleriyle de bunu ifade ediyor. Diğer şiirlerde de rüya hali kendini gösteriyor. “Ayten Teyze’nin Bakkaliyesi” şiirinde çocukluğunun rüyasını gören bir yetişkinin sayıklamalarını okuyoruz adeta.

Dünyanın En Endişeli Şarkısı” şiirinde küçük insanların büyük dertlerine ortak olan bir yürek görüyoruz.

Nalburlar, kuaförler, ayakkabı boyacıları
Karşıdan karşıya geçerken bir çocuk
Madene tekrar inerken bir adam
Eve dönerken güvercine selam veren kadın
Ben iki nokta üst üste endişeliyim
” 

dizelerinde bu duygu ortaklığını görüyoruz.

Sadece küçük insanlara değil, bütün insanlığa dua edebilen bir yürek şairinki; “Dünyanın dört bir yanına dağılıyor avuç içlerim” dizesinden bu duayı anlıyoruz. 

Şairin yaşam felsefesine ait önemli çıkarımlar da yapabiliyoruz şiirlerde.

“Bana tutunacak çok dal verdi hayat
Rüyalar, dualar, eskilerin ayak izleri ve kapılar”
 

dizelerinden şairin kendi gerçekliğini nelerin üzerine ve nasıl kurduğunu görebiliyoruz. Bu dizelerdeki rüya sözcüğünü ilham kavramıyla birlikte düşünmemiz gerekir ki bu da pozitif bilimler ve Batı felsefesine karşı İslami ilimler ve tasavvufu tercih ettiğini gösterir. Dua sözcüğü, bir büyükten el almayı, kapı sözcüğü de esasen dergâhı temsil ediyor. Bütün bunlar da tekke yaşamını ve dervişane bir tavrı çağrıştırıyor.

Uzaklar Her Zaman Gerçek değildir” şiirinde; “Çünkü işe giden herkes biraz ödlektir” dizesiyle, “Çünkü eve dönen herkes biraz cesurdur” dizelerini birlikte düşündüğümüzde kendinden kaçış ve kendine dönüş eylemlerinin ifade edildiğini görüyoruz. Ve şair kendinden kaçmayı korkaklık, kendine dönüşü de cesaret olarak nitelendiriyor.

İmtihan Zamanı” şiirinde çocuk istismarına yönelik bir eleştirinin yanında, dindarlık algısındaki bozulma, şehirleşmedeki plansızlık ve rant da eleştiriliyor. Şair bu şiirin bir yerinde;

“Kirli ellerde bile saflık arayan kız çocuğuna
Apartmanın karanlığı çökerken
Türkiye dindarlaşıyor”

Heidegger Bağdaş Kursaydı” şiirinde yoğun bir biçimde tasavvuf ve Batı felsefesi karşılaştırılırken Heidegger’in “Varlık ve Zaman” eserine göndermeler yapılıyor.

“Yaşadığı gibi konuşanlar efsanedir zaten Heidegger
Senden ilham alanlar söylesene nerdeler?” 

dizeleriyle bu karşılaştırmada tasavvufu üstün tuttuğunu gösteriyor şair.

Muamma” şiirinde; “Bir şeyi anlayınca insan ürperiyor” dizesiyle hayret makamına vurgu yapılırken “Kan insanın çocukluğunda toplanıyor” dizesinde hayatın çocukluktan ibaret olduğuna dair bir çağrışım yapılıyor.

Sonuç itibariyle; şair çocukluğa, tasavvufa, Batı felsefesine, yozlaşmış dindarlığa, kent insanının yalnızlaşmasına dair hissiyatını dile getirirken hızlı kent yaşamına karşı dervişane bir dinginliği tercih ettiğini ifade ediyor.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

17 Eylül 2020 Perşembe

Yiteni bulmak için anlatmak gerek

Karşımızda yirmi beş yıl psikanaliz yapan ve hastalarıyla elli bin saatten fazla zaman geçiren bir ‘dinleyen’ var. “Bir öyküye yerleştirmek veya öyküsünü anlatmak bütün üzüntüleri katlanılabilir kılar” diyor Karen Blixen. Dinlemek, ne kadar hassas ve önemli bir kelime. Bugün belki de yaşadığımız coğrafyadaki en büyük eksiklik, en çok aranan eylem. İnsan kendini dinler bazen kendine şifa olabilmek ya da bir yol bulabilmek için. oysa. İnsan başkasına kulak verir, başkasının hikâyesiyle kendi hikâyesini tanıştırmak ve oradan nice çözümler üretebilmek için. Tam hatırlayamıyorum, bir filmde ya da kitapta karşılaşmış olmalıyım, belki de kafamdan atıyorumdur ama şöyle: Çocuklar öğretmenlerine, hastalar doktorlarına âşık olur önce. Çünkü bunca zaman sonra kendilerini dinleyen biriyle karşılaşırlar. İnsanlık serüvenlerinde önemli ve hatta unutulmaz bir adım.

Stephen GroszYapı Kredi Yayınları tarafından neşredilen 200 sayfalık kitabı "İncelenen Hayatlar: Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz"da her değişimi bir kaybın takip ettiğini söylüyor. Çocukluğumuzda oturduğumuz evden taşınırken aynı zamanda çocukluğumuzu da kaybederiz. Bu kayıp eğer beklenmedik bir anda gerçekleşiyorsa, ömür boyu bizi takip edebilir. Tıpkı ilk gençlik yıllarımızda sırdaş bildiğimiz bir dostumuzu trafik kazasında ansızın kaybetmek gibi. Büyük bir değişiklik gerçekleşir hayatımızda, evet bu doğru, ancak bu değişiklik çoğu zaman bir eksikliktir de. Düşüncem şu yönde: İnsan eksiktir ve bu eksiklik müthiş bir imkândır. Eksiklik yolda tamamlanır. Kendi kıymetini bilmek için daima yolda olmalıdır insan. Çünkü sadece yolda 'ol'unur, yalnız yoldayken 'olma'ya çalışılır. Y/ol mucizedir, insan gibi.

Grosz, insan davranışlarını hikâyeleştirdiği bu kitabında bizi hayatın ince taraflarına çağırıyor. İnce tarafları keşfetmek güç olduğundan zaten bilhassa batıda insanlar psikanaliz desteği alıyorlar. Çok mu kolay sanki insanın kendini keşfedebilmesi? Çok uzun, zorlu bir yol, elbette en güzel yol. Ancak yukarıda dediğim gibi insan eksiktir. Birini ister yanına. Bazen başka bir insanı, bazen bir kalemi, müziği yahut kediyi. Çünkü değişim şarttır. Ancak nasıl değişilebilir? Okuyalım: "Değişim yalnızca burada ve şimdi gerçekleşebilir. Bu önemli bir bilgidir, çünkü geçmişimizi değiştirmeye çalışmak bizi çaresizlik hissine boğabilir, üzebilir... Bazen değişmek için kendimizi düzeltmeye ya da yaşayanlarla ilişkimizi onarmaya karar vermemiz yeterli olmaz; bunun yerine kayıplarımızla, unuttuklarımızla, ölülerle ilişkilerimizi onardığımızda değişiriz."

Geçmişle olan 'mesele'mizi bir şekilde kapatmamız lazım. Bu kapatma bazen yüzleşme yöntemiyle de olur yani kabullenmeyle. Biz aslında en büyük yaralarımızı kendi isteğimizle ve üstelik farkında olmadan taşırız. Bir meseleyi hallettiğimizi düşünürüz, hızla geçeriz, özümsemeden. Oysa bu, yarayı yüklenmemize sebep olur. Yarayla yürürüz farkında olmadan. Bunun edebiyatı da var şüphesiz ama yaradır bu, insanın içindeki temel eksikliğe zarar verir sürekli. Aşmak, çözmek, kapatmak gerekir. Onarmak denebilir tüm bunlara. İşte bu 'onarma işlemi' için seçenekler bulmalıyız, üretmeliyiz. Grosz bu konuya ciddiyetle yaklaşıyor: "Seçeneksizlik mahkumiyettir, insanı bir tenkit ve öz tenkit ağına hapseder. Belli bir düşünme biçimi -var olma biçimi- bazen öyle derinlere işlemiştir ki insan bunu sorgulayamaz, hatta bilemez. Sadece yaşar bunu. Seçeneklerin olduğunu bilmek olağanüstü bir özgürlüktür."

Bazen kafamızı bir gelecek düşüncesi kaplar. Kaygı denilen kavramın kökeninde de bu yatar. Sürekli geleceği düşünmek kaygıyı, endişeyi taşır insana. Sonrası panik bozukluklar. "Psikanalistler, geçmişin şimdiki zamanda yaşadığını işaret etmekten hoşlanırlar. Ama gelecek de şimdiki zamanda yaşıyordur" der Grosz ve şöyle devam eder: "Gelecek, gitmekte olduğumuz bir yer değil, şu an zihnimizde olan bir düşüncedir. Onu biz yaratıyoruzdur, karşılığında o da bizi yaratır. Gelecek, şimdiki zamanımızı şekillendiren bir fantezidir."

Şimdi ve burada olmanın, şimdi ve burada halletmenin yöntemlerini danışanlarıyla yaşadıkları perspektifinden anlatıyor Grosz. Bazı hikâyeler o kadar bizden ve o kadar sarsıcı ki. Bilhassa çocukluk ve ergenlik döneminde yaşananlar. Onlar sanki bir ömür bizimle birlikteler. Her fırsatta bir yerlerden çıkıp bize selam veriyorlar ve acımasızca saldırıyorlar. Grosz bu yüzden "cephe büyükse arkası kalabalıktır" diyor. Oldukça mühim bir hatırlatma.

İncelenen Hayatlar, sahiden ismi gibi, birçok hayatı incelememize vesile oluyor. Ve en önemlisi de bu 'hikâyelerle' birlikte kendi hikâyemizi birçok defa yeniden gözden geçirmemize...

Yağız Gönüler

13 Eylül 2020 Pazar

Yakın çağın düşüş sancıları

Şule Gürbüz, Öyle miymiş? diye bir kitap yazmış, iyi ki yazmış, var olsun. Eser, İletişim Yayınları'ndan 2016'da çıkmış. Yazar Öyle miymiş? diye soruyor biz de ya öyle miymiş diye gah soruya soruyla cevap veriyor, gah ya işte öyleymiş diyerek sormaya cesaret edemediğimiz soruların cevabını buluyoruz. Yazarın hem Cambridge'de felsefe eğitimi almış olması hem de bir mekanik saat ustası olarak bilfiil çalışıyor olması kitaptaki zaman mefhumunu ince ince tatlandırmasının sebebi olabilir. Yazar zamanın, inancın, ümidin ne olduğunu kafamızda şekillendiriyor. Kitap roman değil, hikâye değil ama hikâyeleri var bir kahramanın fikir sancılarını ele alan. Tür olarak ne olduğunu adlandırmak konusunda zorlansak da iç seslerin yoğun olarak kullanıldığı bir deneme kitabı diyebiliriz. Ya da bu konuda hiç telaşa düşmeden kelimelerin tadını çıkarabiliriz.

Yazarın kafasından geçen kuyruğu birbirine çarpmadan dolaşan var oluşa dair binlerce fikir. Bu tip varoluşsal problemleri ele alan eserlere pek rastlamıyoruz Türk edebiyatında. Bir Nurettin Topçu vardır felsefenin edebiyatta, sanatta olması gerektiğine inanan. Felsefenin, varoluşun edebiyatta olması gerektiğine inanan edebiyatçılarımız var olsa da sayı ve nitelik yeterli değil. Türk aydını modernleşme sorunundan muzdariptir. Ya Batı'ya körü körüne inanılmış, bağlanılmış, ya da ondan tamamen yüz çevrilmiştir. Bu da okuduklarımızın, izlediklerimizin sığ kalmasına sebep olmuştur. Şule Gürbüz çağımızın Türk aydınının karşı karşıya kaldığı bu sorunu aşmıştır. Ne körcesine bir Batı idealine saplanmış ne de dünyada olup biten bunca fikir sancısına gözünü kapatmıştır. Bizim fikir sancımızı yazmış, bizim inancımızı yazmış, bizim dilimizi konuşmuş, hasret kaldığımız Türkçe düşünen yazar olarak bence milli edebiyatta yerini sağlam bir temele oturtmuştur.

Kitabı okurken Albert Camus'nün Düşüş'ünü hatırladım, orada çekilen sancıları Öyle miymiş? 'de sobanın arkasında oturan kız da çekiyor. Bizim milletten böyle bir sancı çekecek insan çıkmaz diye hükmetmişken, kendi içinde buluyorsun o sancıyı çekeni. Bunların hepsini nasıl derleyip toparlamış da kaleminden dökmüş, bir kitaba sığdırmış, doğrusu takdire şayan. Üstelik böylesine zor bir kitabı nasıl olmuş da benzersiz bir Türkçe ziyafetine dönüştürmüş orası da ayrıca alkışlanası. Kitabın dili çok sağlam, üzerinde çok çalışıldığını ve yazarın yıllarca biriktirdiğini gösteriyor. Her yazar biriktirir ama Şule Gürbüz ilk romanı Kambur'dan on sekiz yıl sonra Coşkuyla Ölmek'i yazmış. Onun ardından Öyle miymiş? eseriyle karşımıza çıkmış. Belki bu uzun süre bize onun anlatımının nasıl güçlendiği hakkında bir şeyler söyleyebilir.

Kitap dört bölümden oluşmakta. Birinci bölüm Cennet Varken Cinnet Olabilir mi?. Bu bölüm kısa metinlerden oluşmakta. İnsanı durup düşünmeye davet eden yazılar.

"Dünya, orta halli dünya, insan aşağı seviye, palamutlar eh taze işte, bunlarla oyalan, 'Allah bir' de geç git işte." (s.33)

"Baş suya eğilmeyince, ne dediğini dinlemeyince, taş bir sade kuru taştan sayılınca ve diken değdiğinde hatırlanınca, iz ve ima arayan, kendi ayıbının izini süren kalmayınca, bu sürek avı sade izleri süpürmeye yarayınca, bir şeyleri üzerine alınan olmayınca eşya konuşmayı ve işaret vermeyi bıraktı." (s.40-41)

Her metin üç çiçek ya da üç kuş ismiyle bitiyor. Nedir bunlar diye bir tabiat merakı sarıyor hücrelerinizi. Hikmet arıyorsunuz, bunca varlık sizi Allah'a götürüyor, merak etmeye, hayret etmeye götürüyor, sizi bir anlam arayışına girmeye teşvik ediyor. Eğilip kulak versek bize ne meseller, ne hikâyeler anlatacaklar? Bunca isim verilmiş varlık, bunca zenginlik boşa olmasa gerek. Bu tabiat okumaları tabii ki sığ kalmamalı, kökten etki etmeli. İnsanın ne kadar da unutkan olduğunu da anlatır satırlarında.

"Koca ceviz ağacına çıtırtı der, göle durgun, ineğe munis, koyunun yanında durup bir poz aklını beğenir, azcık puhu kuşuna şaşar, onu da sabah namazından sonra geri yatıp uyuyunca unutur." (s.31)

"Ey Türk genci,
Sen ne zaman gerçekten öleceksin, buhran ne, kıpkızıl yanmak ne, ne zaman bileceksin?" (s.39)

Kitabın ikinci bölümü Hayır Demeden İtiraz. Bu bölümde yaşamak, yaşayabilmek, ölmek, ölebilmek, asıl amaç ne, bunların içinde ne var gibi soruların cevabını çocukluğundan beri içine bakan birinden dinliyoruz. Bir sobanın arkasında oturup okuyan, düşünen bir kız çocuğunun bilincinden akanlarla yol nerelere varıyor, görüyoruz.

"Her ruhun vatanı var, onu bulmak ve oraya ne kadar çorak ve uzak da olsa gidip yerleşmek, oranın lisanını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak, ağıtları çözmek zorunda. Ölebilmek zorunda. Ölmeyi kolaylamak zorunda, ölmeyi anlamak zorunda. Tamam da nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, böyleyse neden yaşanacak, neden yaşanacak, ölebilmek için mi? Ölebilmek için yaşanacak. Yaşayabilmek ölebilmenin, yerinde yurdunda ve kendin olarak ölebilmenin yolunu açarsa yaşanabilmiş olacak." (s.90)

Anlatıcının derdi nasıl yaşanacağı, neyle yaşanacağı oluyor. Soruları hep bu yönde olmuş, öğrenebilmek için okumuş, içine bakmış, aramış, bulacağını, bileceğini zannetmiş ama sonunda ölüme, bilmemeye varmış.

"Kendime uzun uzun baktım. Başkalarına uzun uzun baktım. Uzun uzadıya bakacak uzunlukta ve genişlikte fazla bir şey olmadığını yaşayanların ve yaşamanın ince uzun dar bir çizgide arkaya zor dönülür ve görülür bir darlıkta sıkışmak ve güçlükle ve tek yöne iradesiz ve amaçsız bir sıkıntılı yürüyüş olduğunu iyice anladım." (s.50)

İnsanın kendini bulması, tanıması için doğru sorular sorması çok önemlidir. Felsefede de insanı düşündüren sorulardır. Sordukça bir yere varacağınızı sanırsınız, ama öğrendikçe daha da battığınızı hissettiğiniz anlar olur. Schopenhauer çok okumanın insanı ahmaklaştırdığını, zihnini felç ettiğini söyler, bakın Gürbüz ne demiş bu konuda:

"Okudukça anlamayışım içimde anlamamanın artması diyebileceğim bilgi ve anlayış artmasının tam aksi kutbu diye tarif edeceğim ama bir şey tarif etmiş olmayacağım bir kalınlık oluşturuyordu. Anlamayışta derinleşiyordum. Akıl gibi ahmaklık da derinleşebiliyormuş, bunu merak edene karnımı yarıp bu hiçbir şey bitmez çorak araziyi gösterebilirdim." (s. 60)

İç sesin sahibi eleştirmiş, sorgulamış, öfkelenmiş, feryat etmiş, bildiğini zannetmiş, bilemediğini anlamış bir zihnin hezeyanlarını yaşamış. Üzümlü kekte teselli bulmuş, insanlardan tiksinmiş, bir soba arkasına sığınmış.

"Bu dirilik can mıdır? Bu ölülük vefat mıdır, yürümek midir, göçmek midir, öbür dünyaya doğmak bu mudur, öbür dünyadan buradakini boğmak bu mudur? Bilmem ki söyleyeyim, acaba bilsem söyleyebilir miyim, insanın bildikleri söyleyebildikleri midir? Yoksa bilmek feryat mıdır, bilmek söze mi dökülür göze mi, gözden mi dökülür, bu dökülenler nerdedir, birikir mi kurur mu?" (s.59)

Bu bölümdeki isimler ve terimler çok zengin bir argümanın göstergesi sayılabilir. Russell, Weber, İncil, Meister Eckhard, Augustinus, Bach, Kierkegaard, Heidegger, Dostoyevski, Tolstoy, Herodot, Platon, Socrates, Hausmann, Notre Dame, Hz. İsa, Hz. Musa, Nietzsche, Hz. Süleyman, Pascal, Leibniz, Bessiyeli Eyüp, Yunus (a.s), Spinoza, Şeyh Galib, Kaşani, Yahya Kemal, Ziya Osman, Cahit Külebi ve daha nicesi bizi Batı felsefesine, İslam tasavvufuna ve Doğu inanç biçimine götürüyor. Bizim ve Batı'nın fikir macerası arasında derin bir fark olduğunu şu sözleriyle ne güzel anlatmış yazar:

"Şöyle bir rahatça cinnet geçirilmez, kulak burun kesilmezmiş. Memlekette zulmedecek milyonlarca insan varken estağfurullah, insan bu hazineyi bırakıp da kendine zulmetmezmiş. Bu bıçak asla kendine dönmez, bela ise başkasının başına bela olur, sapık ise birisinin sapığı olur, müstakil kendi kendinin sapığına hiç tesadüf edilmezmiş." (s.136)

Cinnet geçirebilirsiniz ama kendinize mukayyet olmak şartıyla.

Doğulunun gönlü vardır, içindeki bir Batılınınkinden çok farklıdır, soruları ve cevapları, onlara biçtiği anlamlar farklıdır.

"İnsan da olmamak istermiş. "İnsan olmak" zaten insan sözü imiş, tanrı bundan bahsetmemiş, kul demiş. İnsan, ruy-i zeminde insan olmaya kalkmış, kendine de bu adı yine kendi takmış. İnsan insan olamaz, tanrı kul ararken ortalık bir ağarır bir kararırmış. Allah bizi niye yarattı acaba diye düşünene verilen açıklama, yani "Bana kulluk etsinler diye yarattım" sözü daha kimsenin damarlarını genişletip içine bir mana sızdırmamış, bunu duyan işiteceğini işitip bir tamam olmamış. Sade yeni bir soru da kalmamış. Öyle miymiş, öyleymiş." (s.141)

Batı fikriyatında insanın ölümü bile bile yaşaması saçmalık olarak düşünülür ama Doğu'da ölümden sonrası için bu dünya bir imtihan yeridir, ama bu fikrin içi boşaltılmış gibidir.

"Zaten örnekleri gördük, imtihanın testlerini çözdük, bilmedik bir şeyden bahsolunmuyor, durian denmiyor ya incir üzüm deniyor. Önceden gidip bizden iyi bahsedecek olanlar, yer yurt hazırlayacak, kefilim diyecek olanlar da var, daha ne olsun, ölüm iki cihan azizliği demişler, değil mi, değil mi, değil miymiş?" (s.156)

Doğu mu demeli biz denilen ahaliye yoksa Anadolu mu orası da çok belirgin değil aslında. Dinde ezoterik bir yaklaşımın var olduğunu ve bunun halka zor geldiğini, herkesin kendi dinini yaratma sevdasına düştüğünün eleştirisi de yapılmakta.

"Bizim millet aslında gerçek hatlı bir gavur bile olamazmış. Asıl isteği abdestsiz, namazsız, ayakkabılarını çıkarmadan ibadethaneye girebileceği, arada da içebileceği, zina suçunun hafifletildiği bir dine mensup olmakmış. Din dar geldikçe bir pili açmak gerekliymiş." (s.122)

Kitabın dördüncü bölümü Sanki Daha Dünkü Cinnet Kuşuyum. Bu bölümde önceki üç bölümün sancısını azaltma havası var. Biraz dil yumuşamış, dalgacı bir havaya bürünmüş, ne yapalım dünyamız bu haldedir, geçip gideceğiz, ama sen yine de bir dur düşün der gibidir. İnsanları yargılamaktan kurtul, şekilden kurtul, öze dön demektedir.

Kelimeler arasında tabiatı hatırlatan bolca unsur vardır. Hayretimizi artıran bu zenginlik, umudumuzu da kamçılamaktadır.

"Sonbahar güvez renkleri, kızıl hünnabi tonları ile her sönüş gibi son alazın resmine bir bakan olursa diye manasını katarak ve sade güzel bulunmasına, önünde gülümsenmesine şaşarak geçiyor. Bir mevsim bir insana yine alışamadan şaşkın geçiyor. Bir ekim ayı iri sapsarı bir çınar yaprağına devriliyor, onun resmi olarak kalıyor. Bir mevsim, güzelim aylar." (s.187)

Biz okuduk nasiplendik, darısı cümlenin başına.

Mevhibe Şenel
mevhibe.senel@gmail.com

12 Eylül 2020 Cumartesi

İyi düşün, iyi hisset, iyi yaşa, iyi öl: İyi de nasıl?

"Hatıra insanı artık varolmayan geçmişe bağlar. Umut onu henüz varolmayan geleceğe yöneltir."
- Jürgen Moltmann

İnsan denen varlığın yakasını bir ömür bırakmayan iki büyük duygu: yalnızlık ve umut. Yalnız hissetmek, yalnız kalmak, yalnız olmak; hepsi bambaşka haller ve yaşamın her anında insan yalnızlıkla büyük bir imtihan verebiliyor. Umut ve umutsuzluk ise saklambaç oynuyor insanla. Görürsen varlar ama göremezsen ruhundan bunalım ikazı yiyebilirsin. Tüm bunların yanında pozitif psikoloji denen bir tavır var ki son birkaç yıla damgasını vurdu. İyi düşün, iyi hisset, iyi yaşa, iyi öl. İyi de nasıl?

Erol Göka hoca özellikle son yıllarda hem televizyon ekranlarından kendisini dinleyenleri hem de kitaplarını okuyanları açık biçimde gerçekliğe davet ediyor, gerçek bir insan olmaya. Şimdilerde buna otantik insan deniyor ancak ben sahici kelimesini tercih ediyorum: sahte olmayan, gerçek. Çünkü bir insanın modern zamanlarda yüzde yüz doğal kalması çok zor. İnancımız nazarından bakarsak günahsız kalması da çok zor. Söz oraya gelmişken meseleye tasavvufi pencereden kısa bir bakış atalım. Ârifler der ki eğer bir kişi "Ben günah işlemem, asla günaha girmem, günahla işim yok, günahsızım" dediği an Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarına itiraz etmiş olur. En büyük günah da budur. İnsan günaha girer, düşer. Tövbe eder, kalkar. Tekamül düşe kalka bir yolculuktur. Esas mesele türküde söylendiği gibi "gönül gel seninle muhabbet edelim" diyebilmek. Gönülsüz yol almak mümkün değil. Her bir eseriyle insanlık yurdunun kapılarını açan Ferîdüddin Attâr, İlâhînâme'sinde şöyle diyor: "Yüreğiyle yürüyemeyen bedeniyle nasıl yol alabilir? Bilmiş ol ki ancak yürekle ileriye gidebilirsin. Gönül manastırının içinde bir halvet yurdu kur. O halvetten de Allah'a giden bir yol yap."

İnsanız; hatıralar (geçmiş) ve umutlar (gelecek) arasında salınıyoruz. Dengeyi kuramadığımız anlarda savrulmaya başlıyoruz. Nasıl ki bazı düşünceleri somut gerçeklerle bağdaştıramadığımız durumlarda o fikirler bizim için birer yükse, bazı duygular da yerli yerine oturmadığında yük, hem de çok büyük birer yük olarak kalıyor sırtımızda. Dolayısıyla yalnızlığım ve umudun ne olduğunu iyi oturtmamız lâzım hem gönlümüzde hem de zihnimizde. Çünkü ikisi de akla ve kalbe uygun olduğunda güzel birer yoldaş oluyor bizlere. "İnsanın kim olduğu ve varoluş vasıflarımızın neler olduğu üzerine kafa yormazsak, ona göre bir yaşam hedef ve ideali belirleyemezsek yabancılaşmanın baskısını daha çok hissederiz diye düşünüyorum." diyor Erol Göka. Burası çok önemli. Çünkü yabancılaşma sadece yaşam biçimlerimizi, oturduğumuz evleri, çalıştığımız sektörleri değiştirmedi. Alışkanlıklarımızı, davranışlarımızı şekillendirdi. Herkes birer proje insanı oluverdi, özgünlük peşinde sürüklenir oldu. Bunun yerine doğru, güzel ve iyi şeyler düşünmeyi önemsemez hâle geldi insan(lık). Hiç de abartı değil, korkunç bir çağın içindeyiz. Bu çağda yalnızlığın ve umudun insanı koruyacak birer panzehir olduğunu düşünüyorum. Şu çağda insanın akıl ve ruh sağlığını ayakta tutacak her şeye sarılması lazım. Bunun için de evvela kendini keşfetmesi lazım.

Göka hocanın Yalnızlık ve Umut kitabında insanın kendi anlam dünyasını bir an evvel şekillendirmesi, yani kendini keşfetme yolculuğuna çıkması için için izinden gidilebilecek çok sayıda önemli soru ve bir o kadar kitap var. Bir eseri değerli kılan şeylerdir bunlar. Soru sorar, soru sordurur, cevap aratır, tüm bunları yaparken farklı kaynaklara da işaret edip yolun ne kadar çetin olduğunu hatırlatır. Çağın kaybolan fenerlerinden ahlak, bana kalırsa hocanın kitabının gizli kahramanı. Şöyle diyor Göka: "Bugün 'Niçin ahlaklı olmalıyım?' sorusunu birçok insan kendisine soruyorsa, açıkça sormasa bile benzer sorular zihninde baş göstermişse, bu durum ahlaki krize işarettir, ahlaki tutumların sonuna yaklaştığımızın bir göstergesidir. Zira ahlaklılık bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz; insanın varoluşunun demirlediği sağlam bir liman, kökenleri insan olmanın ayırt edici bir niteliğidir, insanı diğer varlıklardan farklı kılan doğuştan bir özelliğidir. İhtiyaçtan kaynaklanan, onunla izah edilen eylemler, güdülü nitelikte olduklarından gerçek anlamda 'ahlaki' olarak sınıflandırılamazlar."

Yalnızlığın ve umudun ne olduğunu tartışırken, tek başınalığın ve karamsarlığın ne olmadığını da irdelemiş oluyoruz kitabın sayfalarını çevirirken. Uzun yıllardır birçok kitabını döne dolaşa okuduğum sosyolog Zygmunt Bauman'dan büyük varoluşçu Soren Kierkegaard'a, son yıllarda pek çok kitabı dilimize kazandırılan Norveçli düşünür Lars Fr. H. Svendsen'den edebiyat ve kültür teorileri konusunda çok nitelikli eserler vermiş Terry Eagleton'a, dilimize çevrilen ilk kitabı Ruhun Yalnızlığı'ndan beri hayranlıkla okuduğum İtalyan psikiyatr Eugenio Borgna'dan Türk okurlarının kitaplarına gösterdiği ilgi sebebiyle fazlasıyla sevdiğini söyleyebileceğimiz Rollo MayViktor Emil Frankl, Erich Fromm gibi psikoloji biliminin popüler isimlerine dek pek çok kaynaktan yararlanan, son derece akıcı ve güncel bir kitap sunmuş Erol Göka hoca. Bu isimlerle haddim olmayacak kadar ilgiliydim fakat Büyük Erdemler Risalesi adlı eseri senelerdir kitaplığımda dursa da bir türlü okuyamadığım Andre Comte-Sponville için hocaya teşekkür borçluyum. En yakın zamanda okumaya başlayacağım. Hatta dilimize çevrilen son kitabıyla başlayabilirim: Hayat Yaşamaya Değer.

"Acının iz bıraktığı bir çehrenin çizgilerini çözmek nasıl da zordur; o çehreyi çözmeye çalışmak, bir an olsun onunla kader birliği kurulmasıyla mümkündür" diyor İtalyan psikiyatr Eugenio Borgna. O hâlde birini anlamaya çalışmak: onun hem kaderine hem de kederine talip olmak. Erol hoca da şöyle diyor: “Öteki ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız 'önyargı' ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz."

Hâlinden memnun musun sorusu yerine hâlin senden memnun mu sorusunu önemseyen bir kitap Yalnızlık ve Umut. Çünkü biz nereye gidersek hâlimiz de bizimle geliyor, nerede kaybolmuşsak hâlimiz de işte orada. Hocanın kitabını ciddiyetle okumalıyız çünkü: "Hayat yolumuzda yürürken önümüze baktığımız kadar hâlimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İnsanın kendini anlamlandırma ihtiyacı ve hikâyecilik

Hikâye anlatmak hepimize cazip gelir. Özellikle anlattığımız hikâyeye dair ayrıntıları belirlemeyi çok severiz zira inandırıcılığını artırmamız gerekir. Dinleyicilerin gözlerindeki şaşkınlığı yakaladıkça daha fazla ayrıntı vermekten de ger durmayız. Robert Fulford, modern hikâyecilikle insanların hikâye anlatma eğilimleri arasındaki tarihi ve toplumsal ilişkiyi Anlatının Gücü kitabında irdeliyor. Yazar, Amerika ve Avrupa tarihine dair ayrıntılarla zenginleştirdiği örneklere çeşitli tarihçi, yazar ve gazetecilerin yazılarını ve halk arasında oluşan anlatıları da ekleyerek hikâyecilik geleneğinin toplumsal ve tarihi temellerini tespit etmeye çalışıyor. Kitabın önsözünde; “İletişim kurma yöntemlerimiz arasında, hikâye en rahat, en işlevsel ve belki de en tehlikeli olanıdır. Kültürleri ve nesilleri aşan, yüzyıllardır insanlığa eşlik eden hikâyeler hepimize temas eder. Olayları bir masal şeklinde bir araya getirmek yediden yetmişe hepimizin hoşuna giden tek iletişim ve eğlence yöntemidir.” diyen yazar, hikâyenin toplumsal yaşantıdaki vazgeçilmez yerini işaret eder. Hikâyelerin atalarımızla bağ kurmamızı sağlayan manevi bir köprü olduğunu belirten yazar bu fikrini şu sözlerle pekiştirir: “Milyonlarca isimsiz hikâyeci anlatıyı yarattı; gözlemleriyle bilgilerini hikâye yoluyla başkalarına aktarmayı öğrendiklerindeyse medeniyet tarihi başlamış oldu."

Beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümünü “Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları” oluşturuyor. Bu bölümde, anlatının başlangıcının dedikoduya dayandığını ve kişilerin benlik oluşumlarında hikâye oluşturma ve hikâye anlatma biçimlerinin etkili olduğunu kanıtlamaya çalışır. “Hiç şüphe yok ki anlatı dünya üzerindeki varlığına dedikodu, yani bir kişiden ötekine anlatılan basit hikâyeler biçiminde başladı. Dedikodu, varlığını edebiyatın halk sanatındaki karşılığı, olayları özetlemenin ve anlamlarını araştırmanın kestirme yolu olarak sürdürdü.”. Mitler, efsaneler, halk hikâyeleri gibi halk arasında gelişen ve sözlü gelenek içinde sürdürülen türler düşünüldüğünde bu fikrin isabetli olduğu görülebilir. Yazar burada Amerikalı edebiyat eleştirmeni Alfred Kazin’in günlüklerinde yer alan bir hikâyeyi örnek veriyor. Kazin’in, günlüklerinde bahsettiği bir kadın ve bu kadının yaşadığı bir yasak aşkın Amerikan kamuoyunu uzun süre meşgul ettiğini ve toplumda farklı değer yargılarına göre farklı karşılıklar bulduğunu belirtiyor. Söz konusu hikâyenin insanlara ilginç gelmesinin nedeni olarak da üzerine farklı anekdotlar eklemeye müsait olmasını gösteriyor. Yazar; “Öykülerin öykü haline gelebilmeleri için basitleştirilmeleri, gereksiz detay ve duygulardan arındırılmaları gerekir.” diyerek başkalarının yaşantılarını hikâye etmenin daha kolay olduğunu ifade ediyor zira insan kendi yaşantıları için bunu yapmakta zorlanır.

Yazar, Amerikalı romancı Paul Auster’in, “Kendimiz için bir anlatı inşa ederiz ve bir günden ötekine bu ipi takip ederek ilerleriz. Kişilik bölünmesi yaşayanlar bu ipin ucunu kaçırmış olanlardır.” sözünü referans alarak kişiliğin oluşmasında anlatının önemini açıklamaya çalışır. “Hikâyelerimizin bilinmesini ister ve bunların değerli olduğuna inanırız. Bir hikâyemiz olmadığını anlamak, varlığımızın anlamsız olduğunu fark etmektir; bunu kaldıramayabiliriz.” diyerek de bu görüşünü pekiştirir. Yazar, insanların kendileri hakkındaki gerçeklerin yetersiz kaldığını hissettiklerinde hikâyelerine kendilerinden beklendiği şekilde ayrıntılar ekleyebildiklerini ve bunun yalancılıktan öte bir hayal gücü ve estetik algı gerektirdiğini belirtir. Gazeteciler arasındaki bir kuralı da şu şekilde ifade eder yazar; “Gerçeklerin iyi bir hikâyenin önüne geçmesine asla izin verme.”. Bu yargı esas olanın gerçek değil hikâyenin kendisi olduğunu işaret eder. “Belki de iyi bir hikâye kişinin kendini iyi hissetmesi için zaruridir. Bir hikâyeye sahip olmamaksa başarısızlık hissi yaratır ve bu hisle ancak benlik kurguları oluşturularak başa çıkılabilir. Ve bu bir kez gerçekleştiğinde anlatı dürtüsünün ne kadar uçlara savrulabileceğini görürüz.” diyerek de benliğimizin inşasında hikâyelerimizin ehemmiyetini vurgular.

İkinci bölümün başlığı, “Büyük Anlatılar ve Tarihin Örüntüleri” başlığını taşıyor. Ahlak felsefecisi Alasdair MacIntyre’nin Erdemden Sonra kitabında yer alan; “İnsanlar neyi önemli bulacaklarını ve nasıl davranmaları gerektiğini, önceden öğrendikleri hikâyelerden bilinçli ya da bilinçsizce çıkarımlar yaparak oluşturur.” sözünden hareketle tarihsel anlatıların kendimizi hangi bütünün parçası olarak adlandıracağımızı belirlediğini belirtir. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettiğine dair anlatıların Avrupa merkezli bir bakışın eseri olduğunu ve Kolomb’dan önce Amerika’da yaşayanlar bulunduğu için herhangi bir keşiften bahsetmenin yanlış olduğunu belirterek bu tür anlatıların ve anlatılara kendimizi ekleme şeklimizin benliğimizi inşa eden unsurlardan biri olduğunu vurgular. Özellikle milletlerin hikâyeye muhtaç olduğunu ve hikâyesi olmayan toplumlarım millet olma bilincini yakalayamayacağını belirtir. Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde büyük anlatıların önemini yitirdiğini ve şaibeli addedilmeye başladığını belirten yazar, siyasi ve askeri tarih anlatıcılığından toplumsal tarih anlatıcılığına geçildiğini belirtir. Toplumsal tarih anlatıcılığıyla tarihi romanlar arasında bir ilişki kurmak hiç de zor değil. Tarih sadece iki devlet arasındaki savaş ve barıştan ibaret olmaktan öte insanların doğup büyümelerinden, mutlu olmalarından, acı çekmelerinden de ibarettir.

Üçüncü bölüm, “Sokak edebiyatı ve Haberlerin şekillenişi” ismini taşıyor. Bu bölümde gazete ve televizyon haberlerinin oluşmasıyla halk arasında anlatılan ve genelde uydurma olan hikâyeler arasında bir ilgili olduğunu örneklerle ispata çalışıyor. Pek çok şehir efsanesinin haberlere konu olduğunu ve gerçekmiş gibi kamuoyunu uzun süre meşgul ettiğini belirten yazar, halkın bu hikâyelerin gerçekliğiyle doğrudan ilgilenmediğini esas olarak her hikayede kendine ilginç ve iyi gelen bir yön bulmakla yetindiğini söylüyor ve “… şehir efsaneleri, aramızdaki varlığını istemsiz bir edebi sanat ve kamusal imgelemin kendiliğinden filizlenmesi şeklinde sürdürür.” diyor.

Dördüncü bölümde modern hikâyeciliğin gerçekliği parçaladığını ve anlatılara artık kuşkuyla bakılmaya başlandığını beliren yazar, “Modern ruh hali de bu şekilde parçalanmış hikâyelere ivme kazandırır: Güvenilmez anlatıcının sözlerini okurken modernitenin çatlak aynasına bakmış gibi oluruz.” diyor. Postmodern anlatıların ise kendisinin bir kurmaca olduğunun farkında olduklarını ve bu kurmacadan okuru da metin içinde haber ettiklerini belirtir.

Son bölüm ise “Nostalji, Şövalyelik ve Düşler Âlemi” ismini taşıyor. Bu bölümde yazar özellikle yirmi birinci yüzyıl sinema sektörünün romanslara geri dönüş yaptığını ve sinema sanatçılarının halkın benimseyecekleri birer figüre dönüştüğünü ifade ediyor.

Yazar, hikâyenin özünü oluşturan anlatının tarihin bütün dönemlerinde ve toplumun her kesiminde benlik inşası ve milletlerin oluşumuna doğrudan etki eden bir olgu olduğunu vurguluyor. Esas itibariyle ciltler dolusu tarihi metinler, yüzlerce sayfalık romanlar, saatlerce süren ve seriler halinde çekilen filmler ve hatta birkaç cümlelik dedikodular dahi insanın kendini konumlandırma ve anlamlandırma ihtiyacının bir ürünüdür.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

İnsanın serüveni yürümekle başlıyor

Kitabı kaleme alanın cümlelerinin üzerine cümle kurmak, bu sefer her zamankinden biraz daha zor geldi bana. Oruç Aruoba, insanın derinliklerine inen bir yolculukla , yürüyüşümüze dair ne varsa anlatılabilecek en güzel kelimelerle anlatmış.

Kitabın adı Yürüme, insanın dünyadaki yolculuğu düşünüldüğünde, manidar bir isim doğrusu…

Kuşların bu dünyadaki serüveni uçmakla başlıyor. İnsanın yürümekle…

Hayvanlar da yürüyor ama yürüyüşü en zor olan insan. İnsanın yürümesi de iki türlü: yeryüzünde yürüme, iç âlemine yürüme… Her iki yürüyüşte zor. .. yürümeye başlayışımız çok uzun zaman alıyor. Diğer tüm varlıkların yürüyüşünden fazla. Yeryüzünde adım atmayı öğreniyoruz, tam kendi ayaklarımız üzerinde duruyoruz derken, kendimize olan yürüyüşümüz çıkıyor karşımıza. Artık öğrenmemiz gereken yeni bir yürüme. Emeklemek, ayağa kalkmak, desteksiz ayakta durmak ve adım atmak…

Yürümeyi öğrenmekle de bitmiyor işimiz. Bir yol, bir yön, bir yer gerekiyor artık…

" ‘ Durum’ yoktur artık;
yön vardır ve yürümek:
‘durum’ yerine ‘yürüm’ "

"Hep, olmamız gerektiğini düşündüğümüz kendimiz ile
__ hep biraz şaşarak __ olmakta olduğumuzu
Gördüğümüz kendimiz arasındaki aykırılık, sanki
Orası burası delik bir şemsiyeyle sağanak altına
Çıkmışız gibi bir etki bırakır üzerimizde."

Kendimizden, öz kendimize arayışalar başalar böylece. Sahi neredeyizdir? Bizi sağanak yağmurdan korumak için yanımıza aldığımız şemsiye neden delik deşiktir?

"Bir eksiklik bir, bir yapamamışlık yatar
Bir yerlerimizde__genellikle, en çok
Önem verdiğimiz yerimizde__"

Artık aramak gerek, durmak değil yürümek gerek. Her günümüz son günümüzdür, diyerek uygarlık üzerine notlara geçer Oruç Aruoba… Uygarlık nedir, kimdir uygar kişi?

"Uygar kişi ‘ ne ise o olan’ insandır__ tek derdi, ne olduğunu anlamaktır. Çünkü, bilinçtir uygarlık eninde sonunda."

"Olduğu gibidir; ama ne olduğunu anlamış değildir daha__ bu anlamayı bitireceği de yoktur; bunu da bilir. Anlaması hiç bitmez uygar kişinin; anlamadıklarının da sonu gelmez__ hep anlamayan insandır uygar kişi; çünkü şunu anlamıştır: anlaması biterse uygarlığı da bitmiş demektir."

Böyle anlatmaya devam ediyor Oruç Aruoba uygar kişiyi. Okur olarak kendime dönüp soruyorum: uygar kişi miyim? Uygar kişi olabilir miyim? Uygarlık ve biz…. derken yazar yeni bir bölüme geçiyor: yer, yön, yol Yerimiz neresi, yönümüz neresi, yol nerede, yol ne? Yürümeye başladık ya hani, yolcuyuz artık.

"Mutlak yeni yol yoktur:
Ama yola çıkacak kişi açısından, yeni yol
__çoktur."

"Bir yere ulaşmak isteyen kişinin
Tutabileceği tek yol,
Hep yolcu olma yoludur."

"Nasıl da yorulur, bazen
Yola çıkan kişi
__ nasıl da bezer…"

Velhasılıkelam, yolcunun işi kolay değildir artık. Yürümeye başlamıştır bir kere. Ulaşmak istediği bir yer vardır, ulaşmayı umduğu bir kendi vardır. Adeta bir boşluktadır yolcu. Her yer yol, her yer yöndür. Peki, yolcunun yönü ve yolu neresidir? Yönünü bulabilmek mi kolaydır, yolunu bulabilmek mi?

"Bir yaşam, bir yönün bir yol olup
Olmayacağının deneme sürecidir."

Bir yön buldu diyelim insan, o yönde başladı yolunda yürümeye; peki ya yerini bulabilecek mi?

"…. Önemli olan,
Bir yerde bulunmak değil,
Bulunduğu yerin bilincinde olmaktır;
Aynı şekilde yolda olmak değil,
Yürüdüğü yolun bilincinde olmak…"

"Yer de, yön de, yol da,
bilinçtir."

Demek ki dünyadaki serüvenimizde, bizi diğer canlılardan ayıran bilinçtir. Bu yolun parolası bilinçtir. Bu yolun pusulası da bilinçtir. İnsan ise ‘arayış’...

Aradıklarımızı bulabilmek ümidiyle, arayışımızı sevebilmek ümidiyle...

Sümeyra Yılmaz
twitter.com/Smyra_ylmaz

11 Eylül 2020 Cuma

Türk mitolojisinin fantastik bir kurguyla buluşması

Fantastik kurgu kitaplarına tüm dünyada ilginin arttığı 21.yüzyılda maalesef ülkemizde derin bir eksiklik var. Kısa bir zaman önce bu alanda güzel bir haber aldı okuyucular. İlk kitabı Yeşim Taşı Efsanesi ile birlikte genç yazar Ömer Ünal bu eksikliği giderecek nitelikte görülüyor. Yeşim Taşı Efsanesi: Karanlık Dünyaya Yolculuk, serinin ilk kitabı. Yazar Ömer Ünal; kitabın kahramanları Oğuz, Umay ve Berk’i çıkardığı macera dolu yolculukla birlikte aslında biz okuyucuları da heyecanlı bir maceraya atmış oluyor.

Kitabı okurken yazarın kurguyu derinlemesine düşünmüş olduğunu anlıyorsunuz ve her sayfada hayal gücünüz yenileniyor. Ne kadar çok ihtiyacımız var hayal gücüne. Bir çoğumuz hala Jules Verne kitaplarına özlem duyuyoruz ve bir yerlerde karşılaştığımızda heyecan duyuyoruz. Fantastik kurgu ürünlerinin sadece çocuklara değil biz yetişkinlere de hem keyif veren hem de öğretici yanları olduğu bir gerçek. Bu anlamda yazar Ömer Ünal kitabıyla bunu başarmış görünüyor.

Kitap boyunca maceradan maceraya sürüklemekle kalmıyor aynı zamanda Türk kültürü ve mitolojisinden ögelerle geniş bir yelpaze sunuyor. Hayal evrenimizi zorlarken bir sayfada Dede Korkut ile sohbet ediyor başka bir sayfada Hızır ile karşılaşıyoruz. Kitap bittiğinde ise aslında maceranın henüz başlarında olduğumuz duygusuna kapılıyoruz.

Kitap, bizlere hangi dünyanın kapılarını açıyor derseniz maceranın başlangıç anlarını şöyle aktarabilirim.

Oğuz bir akşam penceresinden yağmuru izlerken bahçe kapısının önünde yeşil bir ışığın parladığını görür ve macera başlamış olur. Bu ışığın kaynağı bir kol saatidir fakat bu saat bildiğimiz saatlere benzemez. Geçmişten haber getiren ki belki de tüm zamanların habercisi bir saattir Oğuz'un koluna taktığı saat. Ona saat aracılığıyla 'Merhaba!' diyen ise Bilge Kağan’dır. Bu ilk mesajın ardından aldığı görevi büyük sorumlukla yerine getirecek Oğuz, bizlere hayatımızda başarı elde etmenin emek sarf etmekle gerçekleşeceği mesajını da vermiş olur.

Türk mitolojisine dair bir kurgu roman okumak yüreklerimizde ve belleklerimizde tortulaşmış yabancı figürlerin de karşısına bize ait ögeleri yerleştirmemizi sağlayacak. Pegasus’u bilmeyeniniz yoktur, peki Tulpar’ı? Noel’de hediye getiren kim diye sorsak cevaplar anında gelecektir ya boz atına binip Hıdırellez’de çıkagelen Hızır için de aynı cümleleri kurabilir miyiz? İşte bize ait ne varsa özellikle çocuklarına masalımsı bir evrenle sunmak isteyen yazarı, bu gayretinden dolayı ayrıca kutlamak gerek.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de zorlu geçen 2020 yılında, biz okuyucuları güzel kurgusuyla mutlu eden Yeşim Taşı Efsanesi serisinin ikinci kitabını da heyecanla bekliyoruz.

Ayşe Bayazit

6 Eylül 2020 Pazar

Anılardan çıkıp gelen bir cinayet öyküsü

İnsanlar her konuda ikiye veya daha fazla gruba bölünebilir. Bunun edebiyattaki yansımasını en çok, konu Amerikan Edebiyatı olduğunda fark ettim. Bir kısım okuyucu Amerikan Edebiyatı’nı, Amerikan romanını çok severken bir kısım ise mesafeli davranmayı tercih ediyor. Kanaatim şudur ki Amerikan Edebiyatı veya Amerikalı yazarlar özellikle roman türünde oldukça başarılıdır. Burada Amerikalı dev yazarları saymamızın anlamı yok ancak kastettiğim daha göz önünde olmasa da oldukça kaliteli eserler veren yazarlardır. Özellikle ülkemizde bir Hemingway’i bir London’u bir Salinger’i herkes bilir ancak söz konusu William Maxwell olduğunda birçok kişi onu tanımaz. Tanımamakta da haksız değil okuyucu; çünkü Maxwell’in ülkemize çevrilen sadece bir kitabı var. O da bu yazının konusu olan Hadi, Yarın Görüşürüz adlı kitap.

Kitapları okumadan önce kısa bir araştırma yaparım mutlaka. ‘Spoiler’ yememeye çalışarak, okumak istediğim kitap hakkında yazılan yazılara da göz gezdirdiğim olur. Maxwell’in kitabı hakkında çok az yorum veya yazıya rastladım ve rastladıklarım da o kadar olumlu şeyler değildi. Ancak bu tür bir durumla ilk defa karşılaşmıyorum, Amin Maalouf’un Yolların Başlangıcı kitabı hakkında da çok olumsuz yorum okumuştum ancak kitabı okuduğumda çok sevmiştim. Tıpkı şimdi bahsedeceğim Hadi, Yarın Görüşürüz kitabını sevdiğim gibi. Tabii sadece ‘sevmek’ veya ‘sevmemek’ kelimeleri bir kitabı değerlendirmeye yetmez. Daha somut şeylerden bahsetmek gerekir: Mesela, bu sebeplerden biri zaman olarak geçtiği 1920’lerin Amerika’sını okura hissettirebilmesi. Yani okur 1920’lerde geçen bir olayı günümüzde gibi algılamıyor. Ki bu, son zamanlarda yayımlanan yerli veya yabancı romanların en önemli sorunlarından bana göre (her ne kadar Maxwell’in romanı kırk yıl önce yazılmış olsa da dilimizde yeni sayılır). Birçok romanda mekân hissini yaşayamıyoruz artık. Sanki tek mekânda aynı kişilerle çekilen bir film gibi hissediyorum yeni romanların birçoğunu okurken. Ayrıca kitapta bir de değişik bir durum var, bence bunu okuyanlar da fark edecektir: Şeytan tüyü var diyebiliriz yazarın anlatımında. Bunu genelde Latin Amerikalı veya ABD’li yazarlarda görüyoruz. Marquez’de veya Steinbeck’te özellikle. Yani şunu demeye çalışıyorum: Kitapta okuru çekecek olağanüstü şeyler yok ancak okuru daima kitaba yönlendirecek bir hava var. Zaten kısa bir roman olduğu için bir çırpıda okunabilir, okunmasa bile insanın aklında kalacak, ilk fırsatta kitabı alıp kaldığımız yerden devam etme iştahı verecek bir kitap Hadi, Yarın Görüşürüz.

Jaguar Kitap’tan 2017 yılında yayımlandı eser, ilk yayımlanma tarihi ise 1980 yılıdır. Bu kitapla ülkesindeki en prestijli ödüllerden olan National Book Award’ı kazanmış Maxwell. Yani ülkemizde çok alaka görmese de kendi ülkesinde dikkati çekmiş diyebiliriz. Lloyd Wilson isimli bir adamın öldürülmesini konu ediyor kitap. Bunun sebebi olarak ise ortağı Clarence Smith’in karısıyla aşk yaşadığı iddiası. Tabii ki olağan olarak zanlı da Clarence Smith oluyor herkese göre. Bu olay üzerinde kurulan roman dokuz bölümden oluşuyor: Silah Sesi, Yaş Dönemi, Yeni Ev, Okul Koridoru, Mülkiyet Duygusu, Lloyd Wilson’un Hikâyesi, (Az Çok) Masum Yaratıklar, Adalet Çarkı, Mezunlar. Kitabın başında, genelde Dostoyevski’nin veya Agatha Christie’nin bazı yayınevlerinden yayımlanan romanlarında gördüğümüz “Kim Kimdir” bölümü var. Romanın zaten az sayıda olan karakterlerini okuyucuya kısaca tanıtması açısından değerli bir detay olmuş. Buradan da anlıyoruz ki kitabın anlatıcısı, olayla neredeyse hiç alakası olmayan biri: Zanlı Clarence Smith’in oğlu Cletus Smith’in okuldan arkadaşı. Yani aile dışından birinin yıllar sonra aklında kaldığı anı kırıntılarından oluşuyor kitap. Bu yüzden de düzenli bir kurguya ve sağlam bir çerçeveye oturtulmamış, oldukça dağınık ve bazen de ilgisiz bölümler mevcut.

İlk bölüm olan “Silah Sesi” kitabın düzenli bölümlerinden biri. Her şeyin kısaca toparlandığı ve kitabın diğer kısımları gibi, Clarence’nin oğlunun arkadaşı tarafından anlatılıyor. İlgi uyandıracak bir şekilde, gizemli bir film gibi başlıyor kitap. Kasabanın suç tarihçesinin kısaca aktarıldığı bölümde, Lloyd’un öldürülmeden önce neler yaptığını görmek mümkün. Kitabın başlangıcı tıpkı başarılı bir polisiye kitap gibi yazılmış. En ilgi çekici kısım ise katilin, maktulün kulağını kesip alması ve bunun ne için yapıldığını o küçük ve sakin kasabada kimsenin bilmemesi: “Lloyd Wilson cinayetini diğer hepsinden ayıran şey o kadar sarsıcıydı ki, Courier-Herald bunu basmadan önce birkaç gün tereddüt etmişti: Katil, öldürdüğü adamın kulağını jiletle kesmiş ve alıp götürmüştü. O Freud öncesi dönemde kimse kendisine kulağın neyi simgelediğini sormamış, sadece ürpermişti.

Bu detay okuyucuyu yanıltmasın çünkü ileriki sayfalarda bu durumla ilgili bir şey bulunmuyor. Yani böyle gizemli görünen bir detay olmasa da olurdu diyebiliriz.

Anlatıcı olayla ve olaya muhatap ailelerle bir ilgisi bulunmayan biri demiştik. Tabii bu durum anlatıcı hakkında da bir merak duygusu oluşturuyor okurda. İkinci bölümde bu merakın büyük bölümü gideriliyor ve bölüm, anlatıcının hayatının çocukluktan itibaren anlatılmasıyla başlıyor. Anlatıcı, ölmüş annesi üzerinden hem çocukluğunun bir bölümünü, nasıl bir ortamda yaşadığını anlatıyor hem de yaşadığı toplum hakkında birçok özellik söylüyor. Burada, ‘annesi ölmüş ve olanlara bir anlam vermeye çalışan çocuk psikolojisini’ ve ‘hayatı değişen çocuğu’ görürüz. Freudyen birçok unsur barındırır bölüm, erkek çocuk-baba ilişkisi üzerinden.

Evet, kitapta başlıkta da yazdığım gibi bir cinayet söz konusu; ancak bu durum, anlatıcının o cinayeti hatırlayarak kendi hayatını anlatmasını tetiklemiş asıl olarak. Cinayet ilk olarak altmışıncı sayfalarda karşımıza çıkıyor ve çok da büyük bir yer tutmuyor. Anlatıcının anılarını tutuşturan bir kıvılcım görevi görüyor diyebiliriz Wilson cinayet için.

Daha önce de dediğim gibi, harika bir kitapla karşı karşıya değiliz ancak keyifli ve kendini okutan bir kitap Hadi, Yarın Görüşürüz. Birkaç eksiğini de belirtip yazıyı sonlandıralım. Öncelikle Lloyd Wilson ile Fern Smith arasındaki yasak aşk hem olay hem de psikolojik açıdan iyi işlenmemiş. Hâlbuki bu cinayet kitabın omurgası haline getirilip etrafına bir roman kurgulanabilirdi. Ancak yazar, anlatıcı üzerinden cinayeti kullanarak, kendi hayatını anlatmak istemiş gibi bir durum çıkmış ortaya. İkinci olarak, daha önce de bahsettiğim durumu söylemek istiyorum, kitapta oldukça dağınık bir anlatım mevcut. Kronolojik olarak bir sağlamlık bulunmuyor romanda. Bunun sebebi de romanın hikâyesinin anlatıcının anılarından oluşturulmuş olması diye düşünüyorum. Romanın sonu da biraz açık kalmış. Bu roman için kesin bir son lâzımdı bence.

Birçok olumsuz özellik saydım ancak tekrar belirtmek isterim ki özellikle Amerikan Edebiyatı’nı seven okurlar bu kitabı da sevecektir. Çiğdem Erkal İpek’in başarılı çevirisi de romanı okutan önemli bir unsur. Biraz 20’lerin taşradaki Amerika’sı biraz insan biraz da gizem isteyenler için ideal bir roman, Hadi, Yarın Görüşürüz.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

4 Eylül 2020 Cuma

Hû diyelim devletler kuran Türk'ün aşkına

Azametiyle ve zarafetiyle tarih sayfalarında göz dolduran bir yere sahip olan Selçuklular'ın Anadolu'yu nasıl yurt tuttuklarını, İslam'la müşerref oluşlarını, göç yollarında nasıl kırıldıklarını, sonsuza kadar kalacağımız bu toprakları nasıl yurt tuttuğumuzu anlatan bir hikâyeler kitabı Hû Diyen Karga. Okurken yazar Misli Baydoğan'ın Selçuklu hayranı bir yazar olduğunu anlıyorsunuz.

Selçuklu'nun siyaset anlayışı, sanat anlayışı öncekilerden ve sonrakilerden farklıydı. Türk'ün Müslüman olduktan sonra kurduğu ilk güçlü devletlerden biriydi ve daha Araplaşmaya başlamamıştı. Bu yüzden hem Orta Asya'dan yeni göç etmiş Türk'ün saf hali hem de İslam'a girmesiyle medeniyetine yeni bir soluk getiren milletin heyecanı vardı Selçuklu'da. Bu havayı kitap boyunca soluyorsunuz.

Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Kilit-Anahtar-Kapı üçlemesi tadında yazılmış bir kitap Hû Diyen Karga. Bir dönem gençliğine atasını sevdiren bu tarz eserlerin hala yazılıyor olması umut verici, çocuklarına tarihimizi anlatmanın derdiyle dertlenenlere ilaç olmuş bir kitap.

Çocuklarımıza masallar anlatan bir ihtiyar gibi anlatmış kutlu karga yüce devletlilerin başına gelenleri. Karganın çektiği hular Selçuklu'nun en görkemli başkenti Konya'yı kendine dergah yapmış Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi de anımsatıyor. Karga hu çektikçe bir Mevlevihane'de mest olan bir Mevlevi'nin nefesini soluyorsunuz. Dualarına amin dedik, hu deyip içlendikçe biz de okurken içlendik.

Kardeşliğin ne kutlu bir şey olduğunu anlatmaya kalksak beceremeyiz ama geçmişimizde var olan bir Tuğrul, Çağrı Bey kardeşliğini bilmek yürekleri eritir. Düşmanına karşı bütün cengâverliğiyle karşı koyan bu iki kardeşin birbirlerine karşı nasıl da gönül kırmaktan çekinir halde duruyor olması bizim de öyle bir hal içine girmemize vesile olursa ne mutlu. Hem bu kardeşlik hukukuna riayet ettiklerinden Selçuklu karşısında dağlar taşlar, uçan kuşlar kıyama durmuştur da yollar açılmış, kapılar açılmış, insanı mest eden bir medeniyet inşa edilmiştir. Bunu ne güzel söyler anlatıcı: "Vazgeçerek kazanmanın, vererek baylamanın, azalırken çoğalmanın hikayesidir bu anlattığım." (s.62)

Bir göçmene merhamet beslemeyi öğretemeyiz ama bir zamanlar bozkırlardan bu mamur topraklara kırıla kırıla nasıl geldiğimizi okumak, bilmek birlikte yaşamanın tadına vardırabilir. Bir hedef koymak gerektiğini, aşkla çalışmayı, bir kutlu dava uğruna savaşmanın gerekliliğini anlayamayız ya da anlatamayız ama atalarımızın uzak diyarların kalelerine tuğ dikmek için gaza ve şahadet aşkıyla yandıklarını bilmek başımızı öne eğdirir de bir kızıl elma ülküsüyle yanıp tutuşmanın yolunu açabilir. Hele ki şu günlerde dünyanın çivisinin çıktığını, iyi şeylerden umudumuzun kesildiği, evlerimizde kapalı kaldığımız şu salgın günlerinde tarih boyunca da insanın başına ne kıtlıklar, ne salgınlar, çaresizlikler geldiğini okumak gücümüzü artırır.

Devlet olmanın yakıp yıkmak, gönül kırmak demek olmadığını dünya Türk devletiyle görmüştür. Yasaların her şeyden üstün olduğunu modern dünya dediğimiz Avrupa, dünyaya demokrasi dersi verdiğini zanneden Amerika göstermemiştir insanlığa, töresini her şeyden üstün tutan, esire kötü muamelenin, işkencenin asla tanık olunmadığı Türk kültürü göstermiştir. Malazgirt'te yenilip esir düşen Romen Diyojen'in Alparslan'ın elinde bir esir gibi değil, bir misafir gibi ağırlanması göstermiştir.

Türk'ün yerleşik hayata geçmesindeki sıkıntı anlatılırken de inadının sebebinin isyankârlık değil, sınır koyulmak istenmemesi olduğu anlatılmış. İnat olsaydı Ahilik Kurumu ortaya çıkmazdı. İslam'la yeni tanışmış yüce millet kendine öyle bir müessese kurmuş ki ah ediyor, şimdi de öyle ihtiyacımız var ki Ahi erenlerine diye düşünüyorsunuz. Anlatıcının bu kutlu düzen için söyledikleri yürek ısıtan ve yol gösteren cinsten: "Öyle ya, insan bir meslek öğrenecek, onu icra edecek, haramı helali elleriyle ayıracak, çoluk çocuğunun rızkını helalden kazanacak, sattığı malı eksiksiz, verdiği hizmeti yalansız edecek ki dünya sınavını geçebilsin. Yoksa eve kapanıp beş vakit namazını kılsa, eşini dostunu sadakaya muhtaç etse kıldığı namazın hayrı ne kadar ola?" (s.138).

Buraları okurken güzel dilimiz Türkçe'nin kutlu derviş şairi Yûnus Emre'nin şu dizeleri aklıma gelmişti.

"Bir gez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil."

Kitabı okudukça başka kapılar, başka kitaplar, başka yazarlar ve şairlere kapı aralandı. Bu da yazarın kitabını ortaya çıkarırken hangi kapıları açıp baktığının bir işareti olsa gerek.

İmanın, teslimiyetin insanın yüklendiği yükü kaldırabilmesinde nasıl bir öneme sahip olduğunu şu satırlar ne güzel anlatmış:

"Bu dünyanın bir de öte tarafı olduğuna inanmayan, yerleri ve gökleri yaratanın eninde sonunda bizleri kendisine döndüreceğine iman etmeyenler bu büyük acının altından nasıl kalkabildiler, emin olunuz bilmemekteyim." (s.164)

Bir hu da biz çekip bitirelim. Tuğrul ve Çağrı beylerin kardaşlık aşkına, Alparslan'ın yönetim becerisi aşkına, Anadolu'yu mamur eden ahiliğin aşkına, bunları yazma, anlatma, dinleyip feyzine vardırma yetisi veren Allah aşkına hu diyelim hu.

Mevhibe Şenel
mevhibe.senel@gmail.com