7 Nisan 2020 Salı

Modern tıp insanın manevi dünyasını önemsemiyor

Akıl hastaları veya toplumun onlara taktığı isimle ‘deliler’, tarihin her anında diğer insanların ilgi odağı olmuşlardır. Sadece toplumun değil, tabii ki tıbbın da doğal çalışma alanlarından biridir. Bu tür insanlara tıbbın yaklaşımı her zamanda farklılık göstermiştir. Bazı zamanlarda ve toplumlarda içlerine şeytan girdiği düşünülerek yakılmış, bizde ise aynı dönemlerde kuş ve su sesleriyle tedavi edilmişlerdir. Fakat modern tıp geliştikten sonra bu tür insanlara modern toplumlarda tektip bir bakış açısıyla bakılmış ve çoğunlukla da ilaçla, şoklarla veya bu tür başka yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılmıştır. Elbette bu yöntemler birçok vakada etkindir.

Modern tıbbı reddedebilecek bir konumda değiliz şu anda, dünya olarak. Ancak 1960’lı yılların ortalarında İngiltere’de modern psikiyatrinin yöntem ve savlarını eleştiren bir akım doğdu: Antipsikiyatri. Temsilcileri arasında Franco Basaglia, Ronald David Laing, David Cooper, Michel Foucault ve Thomas Szasz bulunmaktadır. Özellikle Laing ve Cooper bu akımın başını çeker. Onlara göre şizofreni bir tür hastalık değil; kişisel bir eylem, aile veya topluma karşı gösterilen bir protestodur, başkaldırıdır. Tepkisel bir sendromdur. Bu sebepten ilaç veya bu tür bir iyileşme yöntemini bu tür kişilerde uygulamak doğru olmaz. Soruna direkt modern tıbbın yöntemleriyle yaklaşmak yerine daha farklı bir yerden bakma gerekir. Özellikle Laing bu konuda ailenin rolünü en tepeye çıkarır ve tedaviyi buradan başlatır.

Antipsikiyatriyi savunan ve bu tür kitaplar yazan birçok yazar, psikanalist veya psikiyatr sayabiliriz. Son zamanlarda bu türde okuduğum en önemli kitaplardan biri İngiliz psikanalist Christopher Bollas’ın harika eseri, Türkçeye Güneş Patladığında: Şizofreninin Gizemi adıyla çevrilen kitaptır. Bu kitabında Bollas şizofreninin tedavisinde ilaç tedavisinin işin insani boyutunun kökünü kurutmakla tehdit ettiğinin sıklıkla göz ardı edildiğini savunur. Bu görüş Laing’in görüşlerine çok yakındır. Laing de Yaşantının Politikası adlı eserinde bu türden görüşlerini genişleterek okura aktarmıştır. Laing, hasta olarak karşısına gelen kişileri bir ‘şey’, bir obje olarak görmediğini, hastayı kategorize etmekten ve onu etiketlemekten kaçındığını belirtmiş ve bunların sebeplerini inandırıcı bir şekilde anlatmıştır.

Yaşantının Politikası kitabı ünlü yazarımız ve psikiyatrımız Kemal Sayar tarafından dilimize çevrildi ve Vadi Yayınları etiketiyle ikinci baskısını yaptı. Kemal Sayar’ın bir vefa borcunu ödemek için bu kitabı çevirdiğini söylediği eser, bu alanda çalışan veya bu alana ilgi duyan birçok kişinin çok çok önem verdiği kitaplardan olacaktır. Laing’in biyografisini de içeren ve uzun bir sunuş yazısı yazan Kemal Sayar da bu kitabın öneminden bahsetmiştir. Üstünkörü geçmeden, hem bu kitaptan hem de yazarın diğer kitaplarından alıntılarla zenginleşen bu sunuş yazısı aslında kitaptan alınacak özü de içerir. Çünkü Kemal Sayar’ın belirttiği gibi ağır bir kitaptır Yaşantının Politikası. Bu yüzden Sayar’ın kitabın başında yaptığı çözümleme eğer dikkatle okunursa, okura yön gösterecektir.

Başlıkta Laing’in bir hikmet arayıcısı olduğunu belirtmiştim. Bunun sebebini kitabı okuyanlar anlayacaktır. Laing bir doktordan ziyade bir şifacı olarak yaklaşır şizofren bireye. Çünkü Laing psikiyatrik tıbbın hastaları çıldırttığını savunur. Bireylerin iç seyirlerine set çektiğini söyler. Burada Laing’in iç dünya ve dış dünya ayrımına gittiğini söylemek mümkün. Modern tıbbın kaçırdığı ya da bilerek göz ardı ettiği yer de burasıdır. Bireyin iç dünyasını anlamadan ve üstüne onu gömmeye çalışarak bir dış dünya kurmaya çalışan modern psikiyatri, Laing’e göre bireyleri birer makine gibi görmektedir.

Laing’in görüşlerini iyi anlamak için onun ilk bölümde değindiği birçok konuyu iyi özümsemek gerekir. Bunların ilki ‘yaşantı’ konusudur. Kişiler ve Yaşantı adlı bu bölümde yazar ‘yaşantı’ kavramıyla neleri kastettiğini biraz ağdalı bir dille anlatır. Hatta ‘felsefe yapar’. Hatta konuyu da biraz uzatır daha anlaşılır ifade etmek varken. Ancak kitabının ve fikirlerinin temelini oturttuğu ‘yaşantı’yı da okura özümsetir:

İnsanlar, nispeten kestirilebilir yollarla, uyurken, yerken, yürürken, konuşurken gözlemlenebilirler. Ancak bizim sadece bu tür bir gözlemle yetinmememiz gerekir. Davranışın gözlemi, yaşantılamaya dair çıkarımlarla genişletilmelidir. Ancak bunu yapabilmeye başladığımızda, insanoğlu demek olan o yaşantısal-davranışsal sistemi gerçekten kurabileceğiz.”. Bu bakış açısı bize insanları sadece davranışsal değil manevi/ruhsal olarak da değerlendirmek isteyen bir psikiyatrın, kişinin hayatında ne gibi şeyler değiştirebileceğinin de bir öngörüsünü verebilir. ‘Yaşantı’ya çok önem verir Laing çünkü yaşantılanan şey yok edilirse davranışlarımız da yıkıcı olacaktır.

İlk bölümde Laing’in bir tür toplumsal yakınma gösterdiğini görüyoruz. Kaybın felsefesi, boşluk hissinin tespiti, normal kavramı gibi düşünsel konuları kendi felsefesiyle birleştiren Laing’in sosyolojik tespitleri hiç de yabana atılacak cinsten değil.

H. S. Sullivan, kendisiyle çalışmaya gelen genç psikiyatrlara şöyle dermiş: “Hatırda tutmanızı isterim ki toplumumuzun bugünkü durumunda hasta haklı ve siz haksızsınızdır.”. Bu görüş Laing’in de görüşleriyle birebir örtüşmektedir. Çünkü Laing toplumun hastalıklı bir hale geldiğini ve şizofren bireyin bu duruma bir tepki vermek, bir çıkış yolu bulmak için bir şeyler yaşantılamaya çalıştığını ve bunun da hastalıklı toplumda anormal görüldüğünün farkına varmıştır. Sadece toplumun değil modern psikiyatrinin de bireyi anormal gördüğünü belirtir ve kitabın ikinci bölümü olan Psikoterapötik Yaşantı adlı bölümde psikiyatrlara eleştirilerini yöneltir. Farklı psikanaliz ve derin psikoloji okullarının ‘yaşantı’ya odaklanmadığını söyleyen Laing ‘yaşantı’yı ihmal edip davranışa odaklanan kuramın yanıltıcı olacağını savunur.

Laing kendi düşüncelerini oluştururken ‘yaşantı’ kavramına verdiği önemi, şizofren bireylerin tedavisinde aileye verdiği önemle birleştirir. Aile ve çevre, buna geniş anlamda toplumu da ilave ettiğimizde, Laing’e göre bu tedavide asıl incelenmesi ve değiştirilmesi gereken şeylerdir. Yaşantının Kandırmacası bölümünde ‘modern zaman ailesi’ni eleştiren Laing’e göre çocuk ve ebeveyn arasındaki ilişki arızalıdır. Aileler sevgi adı altında çocukları boğarak onlara bir dünya kurmaya çalışmaktadırlar. Çok tanıdık olan bu görüşler aslında ülkemizde de çok rahat gözlemlenebilir. Meslek edinip aç kalmaması yönünde yetiştirilen, akademik alanda en iyisi olmadığında bir hiç olacağını çocuklarına empoze eden binlerce aile vardır. Başarısızlık duygusuyla intihar eden binlerce genç vardır dünyada. Ülkemiz de hiç masum değildir bu konuda. Yazara göre böyle kıskaçlardan bir çıkış yoludur şizofreni. Yeni bir dünya arayışı, bir arınma ihtiyacıyla başvurulan bir durumdur:

Neye uyum? Topluma mı? Çıldırmış bir dünyaya mı? Ailenin işlevi Eros’u baskılamak; yanlış bir güvenlik bilinci uyandırmak; hayattan uzak durarak ölümü inkâr etmek; aşkınlıkla bağları koparmak, Tanrı’ya inanmak ancak boşluğu yaşantılamamak; kısaca, tek boyutlu insan yaratmak; saygıyı, rahatlığı, itaati çoğaltmak; çocukları oyundan alıkoymak; bir başarısızlık korkusu yaratmak; işe saygıyı artırmak; ‘saygınlığa’ saygıyı artırmaktır.

Kitapla ilgili bahsedecek onlarca şey var. 179 sayfalık kısa bir kitap olmasına rağmen çok yoğun ve içi dolu dolu. Bunlardan başka Biz ve Onlar, Şizofrenik Yaşantı, Aşkın Yaşantı, On Günlük Bir Yolculuk bölümlerine sahip kitapta ailelerin iç dinamiklerine daha derin bir bakış da yer alıyor, şizofreninin mistik yönünü yakalayıp onu bir vecd haline bezeyip okura aktarmak da. Son bölüm biraz farklılık gösteriyor. Laing’in tanıdığı bir kişinin, Tesse’nin, on günlük bir yolculuğunu ve geri dönüşünü ele alıyor konu. Tabii bu on günlük yolculuk zihinsel bir yolculuk. Metafizik bir âleme gidip gelme söz konusu olan. Bireyin bir arayış bir arınma çabasının kâğıda dökülmüş ve yazar tarafından yorumlanmış hâli diyebiliriz bu bölüme. Kitabın en ilgi çekici yerlerinden biri olduğunu söylemek mümkün.

Yaşantının Politikası iyi ki okumuşum dediğim kitapların arasında yerini rahatlıkla aldı. “Bakın bir de böyle bir şey var”, diyor Laing bizlere ve psikiyatri dünyasına. Modern psikiyatriyi şu anda reddedecek güç birçok kimsede yok; ancak bu, Laing’in örneklerle zenginleştirdiği görüşlerini de reddedeceğimiz anlamını taşımıyor. Bu durum biraz da dünyaya bakış açısıyla alakalı bence. Sadece maddi dünyaya mı yönelmeliyiz yoksa bir de manevi dünyamızın olduğunu mu düşünmeliyiz? Bazen karşımızda bir tasavvuf ehlinin konuştuğunu sanacağımız Laing’in cevabı belli. Ya sizinki?

Biz manevi yaşantıyı yitirmişken bizden iman etmemiz bekleniyor. Ama bu iman, kanıtı olmayan bir gerçeğe inanma şeklinde ortaya çıkıyor. Amos’da, ülkede bir kıtlığın ortaya çıkacağı bir zamanın geleceği, bunun ‘yiyecek kıtlığı’ ya da susuzluk kıtlığı değil, Tanrı’nın sözlerini işitme kıtlığı olacağı hakkında bir kehanet vardır. Bu kehanetin zamanı gelmiştir. Bu, içinde bulunduğumuz çağdır.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

6 Nisan 2020 Pazartesi

Değişen dünyaya itiraz eden dönem öyküleri

1991 yılında okurun karşısına çıkan Elveda Alyoşa, 12 öyküden oluşuyor. 12 Eylül darbesi ile beraber yurt dışına kaçışların, sosyalizmin çözülüp çökmesinin, sosyalist tezlerden vazgeçişin, anlatının merkezinde yer aldığını düşünürsek eserin bir döneme net ve şeffaf biçimde ayna tuttuğunu fark ederiz.

Sosyalist geçmişi ile tanınan sosyolog-yazar Oya Baydar, 12 Eylül Askerî darbesinden birkaç gün önce yurt dışına çıkmış, 11 yıl Federal Almanya'da yaşamıştır. Devrimin gerçekleşeceğine duyulan inancın günden güne azaldığı, romantik coşkunun yıkıma uğradığı dönemin tanığıdır ve dolayısıyla bu tanıklığını edebi bir kurgu ve plan dahilinde esere yansıtmıştır.

Temelde benzer yaklaşımlar olsa da birbirinden farklı, tamamen bağımsız 12 öykü anlatılır kitapta: “Çantan Neden Ağır Postacı”, “Bir Duraktır Frankfurt”, “Zaman Katilleri”, “Elveda Alyoşa”, “Madrid'de Ölmeyi Özlediğimiz Akşam”, “Bir Düğün Fotoğrafı”, “Ölü Bir Sincaba Ağıt”, “Teyzem Yaşadı Mı”, “Bir Güneş Bir Kar Sayıklamaları”, “Oymalı Sandıkta Vurulan Çocuk”, “Eski Ev”, “Brandenburg Kapısı'nda Ölüm”.

Çantan Neden Ağır Postacı'da sürgün edilmiş bir devrimcinin yurda duyduğu özlem, postacının getirdiği gazeteler üzerinden sembolize edilerek anlatılıyor. O gazetelerde ana karakterin gençliği, umudu, yenilgileri, kavgaları vardır. Dolayısıyla kurgu burada bir miktar lirik söyleyişe yaklaşır. Fakat tematik anlamda bireyci tutumla ideolojik-toplumsal olanın eserin bütününde dengeli dağıldığı gerçeğini değiştirmez bu.

Sol dünya görüşünün argümanları şiirsel bir dille ele alınırken, rasyonellikten epey uzaklaşıldığını ve devrimci romantizmin anlatıya hâkim olduğunu belirtmek gerekir.

Dur! Belki bir gazete daha kalmıştır çantanın bir köşesinde. Bir ölü daha vardır belki şu elime bıraktığından başka. Dur! Orada dostlarım, orada umutlarım, orada ölülerim ve belki de -kim bilir- orada, çantanın bir köşesinde adı 'Umut' olan bir çocuğun doğum ilanı var.

Dünyadaki ekonomik ve siyasal düzenin liberal kapitalist sisteme evrilmesi ile beraber solun romantizmini kaybedip gerçekçiliğe teslim olmasındansa Baydar, derin bir acı da duyuyor aynı zamanda.

...asıl gazetecinin sorularına verdiğin yanıtların kahredici ölçülülüğünde, sağduyuya uygunluğunda, ‘aklı başında’lığında, hesaplılığındaydı hüzün.

Eserdeki psikolojik çözümlemeler, karakterlerin bunalımları, iç çatışmaları üzerinden nesnelere ve mekâna anlamlar yüklenmesi oldukça dikkat çekicidir. Öykülerde tasvir edilen mekânlar oldukça işlevseldir.

Bir duraktır Frankfurt... Yıllardır geciken bir otobüsü, donmuş ayaklarımız, buz kesmiş ellerimizle -tıpkı çocukluğumuzda okul paydoslarında bizi evlerimize götürecek otobüsü beklediğimiz gibi- umutla beklediğimiz bir durak.

Roman türünü değerli kılan aslında biraz da budur. Tarihsel olanın salt sıralanmasına dayanan teorik tarih kitaplarının veremeyeceğini verir okura romanlar. Bu da, devrin bireylerde bıraktığı izin psikolojik tasvirlerle ele alınabiliyor olmasıdır.

Gurbeti tadan karakterler haliyle Türkiye'ye özlem duyarlar: “Ben soğuktan, yağmurdan kaçıp Boğaz'ın yeşiline, mavisine dalmışım. Bir yanım minarelere tırmanmış çoktan, bir yanım cıvıl cıvıl Eminönü Meydanı.

Fakat memlekete duyulan özlem yerini daha sonra oryantalist bir bakışa terk ediyor. Esasında bu bariz bir çelişkidir. Sosyalist kitlelerin bir çelişkisi.

Benim geldiğim yerlerde çocuklar hep 'karaderili'dir ve bebeler, çokluk açlıktan, yoksulluktan, sancıdan senin bebeğin gibi ağlarlar.

‎...Benim geldiğim yerlerde, ama Volker, yeşil ormanların kuytuluğunda, kekik kokan gecelerin karanlığında, biçilmiş ot ve toprak kokan serin yeşil şafaklarda yok edilir insanlar sessizce...

Edebi türlerde eser sahipleri politik söylemi eserin arka planında hissettirse de büsbütün belirgin kılmaz, saklar ve örter.

Baydar'ın öykü estetiğinde değişen-dönüşen dünyaya karşı takındığı tavrı ve itirazı ise apaçık ve nettir. Neoliberal ekonomik sistemin biçimlendirdiği, dizayn ettiği şehir mimarisine karşı geliştirdiği refleksler gayet belirgindir.

Dışarıda soğuk ve dinmek bilmez yağmur. Çepeçevre gökdelenler. Çağımızın en korkunç, en acımasız devlerinin, BIG'lerin, DB'lerin Siemenslerin, AEG'lerin, Deutsche Bankların, Dresdner Bankların, IBM'lerin, Höechst'lerin üstümüze düşen ve havayı büsbütün karartan gölgeleri.

Baydar 1971'deki 12 Mart Askerî müdahalesi sırasında sosyalist kimliği nedeniyle tutuklanmış ve üniversiteden atılmıştı.

Bir gün ders ortasında kürsüden alınıp götürülüşüm; evlerimizi hayatlarımızı kimliklerimizi didik didik eden Tomsonlu... kuşkulu korkulu bakışlarını üzerimde hissettiğim apartman komşuları; bir bölük silahlı asker arasında komik miki filmlerini andıran ufacık küçücük halimdi.

Elbette her eser, sahibinin hayatından izler, kesitler taşır. Fakat Elveda Alyoşa'daki karakterlerin portresine baktığımızda Oya Baydar'ın serüveniyle neredeyse birebir örtüştüğünü görürüz. Bu anlamda eser otobiyografik bir eser olarak da okunabilir.

Remzi Köpüklü
twitter.com/remzikopuklu

3 Nisan 2020 Cuma

Aşk ve hakikat: Bilen söylemez, söyleyen bilmez

İçinde "derviş" ve "sufi" kelimeleri geçen yeni tarih-tasavvuf kitaplarının genelinde tat tuz yok. Yazanın tasavvufu bir iş olarak görmesinden olsa gerek. Oysa tasavvuf mektebinin talebesi yazınca bambaşka oluyor. Bal demek başka, bal yemek başka, bal olmak başka...

Ferîdüddin Attâr'ın Tezkiretü'l Evliyâ'sı, Abdurrahman Câmî'nin Nefahâtü'l Üns'ü, Kuşeyrî'nin Risale'si, Muhammed ibn Münevver'in Esraru't-Tevhid'i, Hemedânî'nin Temhîdât'ı, Nesefi'nin İnsan-ı Kâmil'i, sonra Miftâhü'l-Kulûb ile Noktanın Sonsuzluğu ciltleri. Hepsi baldır bal. Darkavî'nin Mektuplar'ı, Gazzîzâde'nin Mergûbü’s-sâlikîn'i, Hâce Hemedânî'nin Rütbetü'l-Hayat'ı, Hüseyin Hamdî Efendi'nin Hasbihâl'i, Sirâceddin Şirvânî'nin Risâleler'i, Kitapsız Mustafa Efendi'nin Maksadu's-Sâlikîn'i, İbni Mübârek'in Enîsü't Tâlibîn ve Uddetü's-Sâlikîn'i. Baldır. Muhammed Sâdık Efendi'nin istisnasız bütün risaleleri, Anadolu'nun üç ermişi Yûnus, Eşrefoğlu Rûmî ve Niyâzî-i Mısrî'nin dilimize kazandırılan her eseri, İbn Arabî sultanın tüm yazdıkları, Muzaffer "Aşkî" Ozak'ın İrşad ciltleri ve Zînetü’l-kulûb'u. Baldır bal. Velhâsıl, haddim olmadan bir liste sunmuş oldum, affola. Ahmed Avni Konuk hazretin buyurduğu gibi "ilim ve mârifet satmak için değil de olmak ve bulmak için" okumak, sonra da "ibret-âmiz olarak okuduğun vakit cânına ten kafesi dar gelir" lezzetinden almak için her şey. İşte bundan mütevellit, ismi geçen bu güzide isimlerin eserlerinden birine değinmek istiyorum.

1098'de İran'ın Hemedan şehrinde doğmuş Aynülkudât Hemedânî. Mutasavvıf, kelâm âlimi, Şâfiî fakihi ve şair olarak tanınıyor. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Süleyman Uludağ ile Nurettin Bayburtlugil'in ortak yazdığı maddeden, Hemedânî'nin Ömer Hayyâm ve Şeyh Hameveyh’in kelâm, matematik, astronomi, felsefe ve edebiyat derslerini takip ederek bu sahalarda da geniş bilgi sahibi olduğunu öğreniyoruz. Yirmi bir yaşında kelâma dair Gāyetü’l-bahs ʿan meʿâni’l-baʿs adlı eserini yazmış ve genç yaşta fetva verecek seviyeye ulaşmış. Şurası çok önemli: "Çocukluğundan itibaren bazı şüphelerini gidermek için bilhassa kelâm ilmine merak sarmıştı. Bu konuda pek çok kitap okuyor, okudukça da şüpheleri artıyordu. İçine düştüğü fikrî ve itikadî buhrandan kurtulmak için kelâm ilmine dört elle sarıldı, ancak bu ilim onu daha büyük bunalımlara sürükledi. Bunun üzerine fikrî ve ruhî huzura kavuşmak için dört yıl boyunca İmam Gazzâlî’nin eserlerini okudu. Bu eserlerden geniş ölçüde faydalandı. Hatta bir ara maksadının hasıl olduğunu bile sanmıştı. Fakat bu sırada yine büyük problemlerle karşılaşmış ve öğrendiği bu ilimlerin ötesindeki gerçeklere giden yolun kendisine kapandığını zannetmişti. Bir yıl kadar süren bu ikinci fikrî bunalımı sırasında İmam Gazzâlî’nin kardeşi Ahmed el-Gazzâlî’nin Hemedan’a gelişi Aynülkudât’ın hayatında bir dönüm noktası oldu. “Efendim, rehberim ve sultanım” dediği Ahmed el-Gazzâlî ile görüşmesi fikrî ve ruhî problemlerinin çözümünü sağladı ve artık gerçeğe giden yolu bulduğuna kanaat getirdi."

Tasavvuf yoluna Ahmed el-Gazzâlî’ye intisap ederek giren Hemedânî, ümmî bir zat olan Hemedanlı Şeyh Bereke'yi de üstat olarak benimsemiş. Çok sevdiği Hallâc-ı Mansûr’un katline sebep olan şathiyelerini çeşitli şekillerde te’vil ve tefsir etmesi, geniş bir zümrenin onun aleyhinde bulunmasına sebep olmuş. Olağanüstü tesire sahip sohbetleri ve kuvvetli hitabetiyle birçok müridi olmuş. Azîzüddîn-i Müstevfî gibi önemli devlet adamları da müridleri arasındaymış. Hemedânî'nin bu şöhreti, Azîzüddîn-i Müstevfî’nin siyasî rakibi olan Selçuklu sultanı Sencer’in veziri Kıvâmüddin Dergezînî’yi korkutmuş. Dergezînî, Aynülkudât’ı tekfir eden fakihlerden, onun eserleri içinde dinsiz ve zındık olduğunu ispat eden ibare ve ifadeleri ortaya koymalarını istedi ve katline fetva vermelerini temin etmiş. Yakın dostları arasında Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr gibi çok önemli sufilerin yer aldığı Hemedâni 1131 yılında otuz üç yaşındayken, derisi yüzülerek öldürülmüş. Yine ansiklopedi maddesinden, cesedinin ders verdiği medresenin kapısına asıldığını ve bir gün sonra da üzerine gazyağı dökülerek yakıldığını öğreniyoruz. Vaziyetin bu şekilde geliştiğini her ne kadar ansiklopedik bilgiden elde etsek de, Temhîdât'ta yer alan metinlerin içinde son derece 'yüksek' cümlelerle karşılaşıyoruz. "Ben, ne kadar yüceyim" gibi esasında birçok büyük sufide rastladığımız şathiyelerin bir hayli fazla olmasının okların üzerine çevrilmesinde payı olsa gerek.

Temhîdât, Aynülkudât’ın yazdığı en önemli eserlerden biri olarak kabul görmüştür. Müktesep ilim ile leddünnî ilim arasındaki farklar, Allah yolunda sülûkun şartları, insanların üç çeşit fıtrat üzere yaratılması, nefsini bilenin Rabbini bilmesi, İslâm'ın beş rüknünün açıklanması, aşkın hakikati ve hâlleri, ruhun ve kalbin hakikati, Kur'ân'ın sırları ve insanın yaratılışının hikmeti, iman ve küfrün hakikatinin açıklanması, yer ve göğün asıl ve hakikatinin Hz. Muhammed ve İblis'in nuru olması gibi son derece önemli konuları ele alıyor. Dergâh Yayınları tarafından ilk defa Aralık 2015'te neşredilen basımı hazırlayan isim Halil Baltacı. Önsözüne başlarken kullandığı şu epigrafta Hemedânî hem bu eserindeki sözlerin ağırlığını hem de kendi manevi makamını sır kapısından avamın önüne getiriyor denebilir: "Ben bunları sana söylüyorum çünkü muhatabım sensin, ancak maksat bizden sonra gelecek gâip muhâtaplardır. Bu kimseler kitabımızdan görülmemiş faydalar bulacaklardır. 'Şahid gaibin görmediğini görür' bu makamdır. Bu makamda gaip olmadıkça hazır olamazsın, hazır olmadıkça da gaip olamazsın."

Hemedânî kitabının başında, çevresindeki bir grup dostunun o dönem için kendilerine fayda sağlayacak bir kitap isteğine karşılık vermek için yazdığını söyler Temhîdât'ı. Lakin ilk sayfadan son sayfaya kadar çok geniş bir kitleye hitap ettiğini ve bu yüzden de asırlardır okunduğunu söylemek mümkün. Aşk ve hakikat, dinin ve tasavvufun olmazsa olmazları. Dervişi esas yola çıkaran bu iki kuvvet. Onu yolda sağlam tutan da yine bu iki kuvvet. Ne hakikatsiz aşktan ne de aşksız hakikatten bahsetmek mümkün değil. Bu sebeple Hemedânî sık sık okuyucuyu uyarıyor. Aşk olmadan hakikat bahçesine dalmaya çalışmak, kuru bir davadan başka bir şey değil ona göre. Yola yeni çıkmış yahut seyrinde nice seneleri geçirmiş fark etmeksizin her derviş için bir diyeceği var Hemedânî'nin. Kitaptaki her bir izah, yolda olan için azık.

"Senin gönül levhana yazılacakları bizzat Allah'ın kalemi yazar, olanları sana bizzat senin kalbin söyler. Bütün bunlar, ancak kalbin hizmetçisi ve müridi olduğunda meydana gelir. Kalbin pir sen mürit, kalbin hizmet edilen sen hizmetçi, kalbin amir sen memur olduğunda bütün şerefler sende ortaya çıkar ve kalp seni kabul eder, seni terbiye eder. Bu iş öyle bir noktaya ulaşır ki artık her gün senin hizmetin görülmeye başlar."

"İnsanlar cennet tâliplisidir ve bunlardan hiçbiri aşkı talep etmez. Zîra nefis ve kalbin nasîbi cennet, rûhun ve hakîkatin nasîbi ise aşktır. Binlerce kişi cam bilyenin peşindedir de bir kişi bile inci ve mücevherin peşinde değildir."

"Hakikati bilmekten uzak olduğumuz için mâzuruz, gönül gözü bakımından körüz, beşeriyet mekânı konusunda kabirdeyiz."

"Gayret göster ki kendinden kurtulasın ve yola düşmenin ne anlama geldiğini anlayasın."

Yazıya başlarken birçok kitabın adını zikretmiştim. Bu kitapların belki de en önemli özelliği her okunduklarında farklı tatlar vermeleri. Okuyucu belki defalarca okuduğu bir cümleyi yahut paragrafı yeniden okuduğundan, ondan bambaşka anlamlar çıkarabilir. Şüphesiz ki kalp gözüyle ilgili bir durum bu. Okumakla kalp gözünü açmak ne derece mümkün bilemeyiz ama okunanları hayatın tam merkezine yerleştirirsek nice fetihler olacaktır insan kalbinde. Aşk, hakikat ve kalp dedik; şimdilerde her önüne gelenin konuşup bir şeyler yazıp-çizdiği bu büyük mesele için bakalım Hemedânî ne buyuruyor temhidinde:

"Bilmem ki bu sözlerden kim tat alacak, kim fayda sağlayacak? Canım ona fedâ olsun. Beni mâzur gör! "Kalp, bomboş bir arazide rüzgârların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer." Rahmet-i ilâhî rüzgârları kalpleri âlemlerde dolaştırırlar. Gönüller âlemde iki parmak arasında cevelân eder. İki parmak, sâlin meskeni olan iki makamdır."

Madem aşk dedik, hakikat dedik, bu ikisini deyip de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi anmadan olmaz deyu Avni Konuk'un şerhinden (X.Cilt, Mesnevî-5) istifade ederek bir şiirle bitirelim. Esasında Hemedânî de bu şiirin her bir harfini şerh ediyor sanki Temhîdât'ında...

"Derd-i Hakk'a talib ol, dermâna erem dersen
Mihnetlere râğıb ol, âsâna erem dersen
Aşk yolu belâlıdır, her kârı cefâlıdır
Cânından ümîdin kes, cânâna erem dersen."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

2 Nisan 2020 Perşembe

Yazmayı bir yüzleşme eylemi hâline getirmek

“Her şey, bomboş günlerin, haftaların, ayların ve yılların baş döndürücü biçimde iz bırakmadan o biricik kesinliğe, yani ölüme doğru hızlanarak geçmesinden ibaret.” 
- Mario Levrero, Boş Sözler

İnsan -istisnasız- hayatın merkezindeymiş gibi hareket ediyor. Dünya onun etrafında dönüyor sanki ve eşya onun sayesinde ya da onun uğruna varolmuş gibi tavır takınıyor. Sanki varlığa imkân lütfediyor. Her anını kutsayan insanın her yaşadığı, hayatın amacı; her söylediği, hayatın anlamı oluyor. Lüzumsuzluğun da acizlik gibi yeri yok onun kitabında.

Uruguaylı yazar Mario Levrero, Boş Sözler’de bunun böyle olmadığını anlatmış: İnsanı o dokunulmaz biricikliğinden alarak asıl yerine, evrendeki çokluğun içine bırakmış. Bu açıdan Boş Sözler ismiyle müsemma olmayan bir eser. Bu tamlama için ironi hatta oksimoron demek mümkün.

Nebula Kitap tarafından neşredilen Boş Sözler’i Türkçeye Başak Güntekin çevirmiş. Yüz yirmi sekiz sayfalık roman üç bölümden oluşuyor fakat salt olay ya da durum hikâyesi diyemeyeceğimiz yapısı için bu bölümlemenin pek bir önemi yok. Romanın başlangıcı, akışı ve bitişi bitimsiz bir sirkülasyonun kesitinden ibaret.

Eserin hemen başında yazarın kitaba dair bir değerlendirmesi bulunuyor. Levrero burada eserindeki kurgunun “iki ayrı bakış açısı veya metin grubuyla örülü” olduğunu belirterek bu iki bakış açısı veya metin grubunu “Alıştırmalar” ve “Boş Diskur” olarak kategorize ediyor. Eserin tümünü ise bu iki yapının “edebi olma niyetiyle” birleştirilmiş hâli olarak tanımlıyor. Levrero, yine buradaki değerlendirmesinde eserininin basılmadan önce bir “günlüğe benzediğini” söylüyor. Metni okurken ne demek istediği daha net anlaşılıyor zira başlık olarak ‘alıştırma’ veya ‘diskur’ olarak tanımlanan metin gruplarına tarih girilerek başlanmış.

Romana geçmeden önce yazarın kitapta yer verilen kısa biyografisinin dikkate alınmasında fayda olduğu kanaatineyim. Burada yazarla ilgili verilen bilgiler romanın dili ve içeriğini anlamlandırmayı kolaylaştırıyor. Biyografiden anlaşıldığına göre Mario Levrero sıradışı karakterinin ötesinde psikolojik gerilimleri olan biri ve özel hayatında da bunun yansımaları görülüyor. Bu açıdan Levrero’nun psikososyal durumu romana da yansımış diyebiliriz. Zaten ben anlatıcı tekniğiyle yazılan metin kendini çevresinden tecrit etmeye çalışan bir karakterin iç monologlarından oluşuyor. Kısacası roman otobiyografik bir kesit olarak da değerlendirilebilir.

Bir Latin Amerika Edebiyatı örneği olmasının yanında Boş Sözler’i en ilginç kılan nokta konusu olsa gerek. Kitap kendinden pek hoşnut olmayan ve bu yüzden davranışlarını değiştirmek isteyen bir insanın durumunu ele alıyor. Davranışsalcı öğretiye göre insanın karakter özelliği ve el yazısı arasında derin bir bağ bulunmaktadır. Romanın başkahramanı bu iddiadan hareketle el yazısını geliştirerek karakterini değiştirebileceği varsayımında bulunuyor ve “alıştırmalar” dediği çalışmalarına başlıyor. Yaptığını “oto-terapi” olarak nitelendiren roman kahramanı el yazısını değiştirdiğinde davranışlarını da değiştirebileceğini düşünüyor. Davranışlarını değiştirerek karakterini değiştirmeyi ve karakterini değiştirerek de karakterini istediği şekilde geliştirmeyi amaçlıyor. Amacına ulaşmak için günlük çalışmalarına geçiyor. Harfleri nasıl yazacağına yönelik notları bir mucidin günlük kayıtlarını anımsatıyor. Yazmayı adeta bir ritüel hâline getirmesinin yanında yaptığının kaligrafi çalışması olmadığını belirtmesi önemli bir detay. Yalnız işler roman kahramanının hesapladığı gibi gitmiyor ve alıştırmalar sırasında büyük bir sorun ortaya çıkıyor. Başarılı olabilmek için sadece el yazısına odaklanmak ve harfleri düzgün yazabilmek gerekmektedir. En önemlisi çalışmada anlamlı metinler ortaya çıkmamalıdır. Yazılanların anlamlı metinler olması hâlinde odak noktası yazının anlamına kayacağı için el yazısı istenildiği oranda gelişmeyecektir. Dolayısıyla karakter değişimi de söz konusu olamayacaktır.

Romanın kahramanı bu sorunu yazdığı yazıları ‘alıştırmalar’ ve ‘diskur’ olarak kategorize ederek aşmayı deniyor. Fakat her defasında alıştırma kategorisinde sıkıntı yaşıyor. Aynı anda iki şeye konsantre olamadığı düşüncesiyle salt şekle dayalı yazılar yazmayı deniyor ce içerik yerine şekile konsantre olmaya çalışıyor fakat yeterli başarıyı sağlayamıyor. Gelinen aşama roman kahramanının disiplinli çalışmasına engel olduğundan görevini savsaklamasına yol açıyor ve yazma işine aralıklarla devam etmeye başlıyor.

Boş Sözler psikolojik eşiği yüksek ve biraz da kasvetli bir roman. Kaygıları yer yer depresyona dönüşen roman kahramanı gördüğü rüyalarla gerçeği iç içe geçecek şekilde aktarıyor. Bilinçaltını açığa çıkaran aykırı hayalleri ve antidepresan kullanımı pek de iç açıcı olmayan ruhsal durumunu gösteriyor. Diğer yandan psikolojik açıdan sorunlu gibi görüntü oluşsa da kitapta hayatın gerçekliğine dair önemli detaylara yer verilmiş. Sıradan insanın gündelik hayat içerisinde karşı karşıya geldiği/kaldığı bu durumlara aile içi ilişkiler, iş hayatı, politik atmosfer, sosyal ortam, yalnızlık ve mahremiyet gibi örnekler verilebilir. Bu bağlamda roman kahramanı yazmayı bir yüzleşme eylemi hâline getiriyor. Her ne kadar anlamlı metinler yazmak istemese de diskur kategorisi altında bilimden dine, eğitimden politikaya, sosyal hayattan ekonomiye kadar bir çok konuya değiniyor. Diğer yandan zaman, mekân, ruh, özgürlük, güzellik, ahlak, sevgi gibi kavramlara felsefi bir derinlik kazandırıyor. Kısacası ‘boş sözler’ dolu hâle geliyor ve Mario Levrero nahifçe günlük hayatın edebiyatını yapıyor.

* Alejandro Zambra’nın Mario Levrero’ya da değindiği Serbest Kürsü’de kitabın “El Discurso Vacío” olan orijinal ismi Türkçeye “Boş Söylev” olarak çevrilmiş. ‘Diskur’ kelimesinin ‘söylev’ şeklindeki çevirisinin anlamsal açıdan maksada ve içeriğe daha uygun olduğu kanaatindeyim.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

31 Mart 2020 Salı

Hecenin izinde bir şarklı

“Ağır aksak üç beş vezin ama şöyle dedirten;
Her mısrada buram buram rayihası Türkçenin."

Bir şairin dünyasına girmek, o dünyanın bir sakini olmaya niyetle başlayıp, onun adımlarını takiple devam ediyor ve yolculuk bittiğinde şairin bizi indirdiği durakta dünyamız zenginleşiyor. Çünkü her seyr-ü sefer de olduğu gibi şairle çıktığımız yolculuk ta bizi dönüştürüyor.

Abdulhalik Aker’in şiirleri Şehrin Şarklısı ismiyle Ketebe Yayınları'ndan çıktı. Böylece sesine dergilerden aşina olduğumuz Aker’in şairliğini deneyimleme fırsatımız oldu zira son dönemde dikkat çeken isimlerden biri olmuştu.

Şiirler üç bölümde toplanmış kitapta. Şiir, Şair ve Hüzne Dair.

İlk göze çarpan Aker’in şiirde biçime dair bir düsturunun olduğu ve bu düsturun dışına hiç çıkmadığı. Önderliğini Süleyman Çobanoğlu’nun yaptığı “modern hece” hareketinin izinden gidiyor şairimiz. Garip akımıyla birlikte nerdeyse Türk şiirinden kovulan hece vezni ve kafiye yıllar sonra Çobanoğlu’nun yetkin şairliğiyle birlikte tekrar gün yüzüne çıkmış ve dikkat çekmişti. Çobanoğlu bu tavrıyla Türk şiirinin asıl karakterinin bu olduğuna işaret ediyordu ayrıca. Türk şiirinin tarihi seyri incelendiğinde ise şairin çok da haksız olmadığı aşikâr ama konu tartışmaya açık. Benim gibi zihni modernizm ile fazlaca sakatlanmış biri için kalıplar bir zorlaştırıcı iken başkası için bir imkân olabiliyor. Galiba bu mesele zihin dünyamızın şekillenmesi ve dil ile münasebetimiz ile alakalı. Şunu da eklemeliyim ki şiirlerini çok beğendiğim Çobanoğlu’nun heceye olan inancını şiirimiz için bir zenginlik olarak görüyorum. Hece ile yazan şairlerden İbrahim Tenekeci’nin de bu kanalı zenginleştirenlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Sanırım yazı boyunca bu konudan ayrılamayacağız. Şiirleri incelerken de hep önümüzde olacak. Lethe Irmağı şiiriyle açılıyor kitap ve şöyle bir dua ile sonlanıyor şiir.

"Lütfet Allah’ım, lütfet el açıp yüz döndüğüm / lütfet ki lisanımdan çözülsün şu kördüğüm."

Lethe Irmağı sanıyorum mitolojide geçmişi unutturduğu rivayet olunan su anlamına geliyor. Şair daha ilk şiiriyle geçmişi unutturulan bir neslin üzüntüsüyle Rabb'inden bu kördüğümün lisanınca çözülmesini diliyor. Aynı itiraz ilk bölümdeki Burçlarda Yalnız şiiriyle devam ediyor.

"Dilimi fersah fersah uzaklara sürdüler / dilim döner eğer o kıvrak bir küheylansa."

Ve geldik Hece ismini verdiği şiirine. Süleyman Çobanoğlu’na ithaf edilen şiirinde Aker “bir şairin temenni ettiği kalıptanım” diyerek durduğu yeri işaret ediyor bizlere.

Sırada Yay şiiri var. Hece vezninin en önemli temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal’in Ok şiirine vefa ile diye başlayan şiir klasik Türk şiirin aruz vezinlerinden birinin kalıbı ile hece veznine sadık kalınarak yazılmış ve bu kalıp şiirin altına not düşülmüş. Yanlış hatırlamıyorsam divan edebiyatında en sık kullanılan aruz vezninden yani “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün”den bahsediyoruz. Ayrıca Ok şiirinde Yahya Kemal'in hece ölçüsüyle yazdığı tek şiir olduğu bilgisiyle okununca taşlar yerine iyice oturuyor.

Yarım Şiir isimli şiirinde ise kıyamet gününde elindeki fidanı dikme metaforu ile kendi şiir tanımını yapıyor şair. “Defterlerin kapanıp dürüldükleri günde / ne âlemi var ise fidana yer kazmanın; -şiir böyle bir şeydir hakikaten özünde- / budur nedeni işte yarım şiir yazmanın."

Aker’in Şair ismini verdiği ikinci bölümünde ise Necip Fazıl’dan bir epigraf karşılıyor bizi. Şair hece vezninin bir diğer önemli temsilcisini hatırlatıyor bize.

Bu bölüm kitaba da ismini veren Şehrin Şarklısı ile açılıyor. Bu metafor ile yabancılaşma ve dışlanma vurgusu yapılıyor. Üyesi olduğu topluma ait olamama, iğreti durma vurgusu yapılıyor ama bunu şairliğin şanından sayıyor şair.

Kitabın üçüncü bölümünde ise Cahit Sıtkı’dan bir epigraf karşılıyor. Yani hecenin en iyi şairlerden biri. Bu bölümde bir de Cahit Sıtkı Tarancı isimli şiir var ayrıca.

Yolun ilk yarısında renkler siyaha döndü
Semada bir kuş gibi o bombalar uçarken
On altı yıllığına dünya güzel göründü
Bir şair bisikletle Nazilerden kaçarken

Mısralar sevinmişti felçli dudaklarını
Kırk beşinde yeniden “anne” için açarken

Bu şiiri anlamak için ise Cahit Sıtkı’nın hayatını bilmek elzem. Yükseköğrenimi tamamlamak için Paris’e giden şair İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle ülkesine dönmek zorunda kalır fakat sınırlar kapalı olduğu için dönemez ve bir bisiklet bularak dağ yollarından İsviçre’ye gitmeyi başarır. İstanbul’a döndükten yıllar sonra ise felç nedeniyle Viyana’ya götürülür ve orada kırk altı yaşında vefat eder.

Aker’in şiirinde bariz bir Cahit Sıtkı etkisi görülür. Tarancı gibi çocukluğa özlem, yalnızlık ve yaşadığı çağa ait hissetmeme şiirlerinde göze çarpar. Bunda iki şairin de aynı toprağın insanı olmasının da payı var mı bilinmez ancak bir ruh arkadaşlıkları olduğu aşikâr. Galiba bu yüzden kitap boyunca sanki hecenin bu önemli şairleriyle aynı kuşaktan bir şairin gün yüzüne çıkmamış bir kitabını keşfetmişsiniz de onunla hemhal oluyorsunuz gibi bir his çevreliyor sizi. Bana öyle oldu en azından.

Tüm bunların ışığında şairin biçimle ilgili olgunlaşmış bir meselesinin olduğu ve bundan mülhem de şiir üzerine kafa yoran ve bu konudaki arayışını bitirmiş bir şair olduğunu söyleyebilirim. Dil konusunda ise pürüzsüz akıcı bir üslupla karşılaşıyoruz. İmgeler genel olarak kendini hemen açık etmeyen üzerine düşünmenizi isteyen tarzdan. Bazı şiirleri ise içine ipuçları saklanmış tarzdalar ve ancak o ek anlamlardan haberdarsanız tam olarak nasibinizi alıyorsunuz. Aker’in bunu da kasten yaptığı zaten belli. Her mısraında bize Türkçenin türlü rayihalarını buram buram hissettiren, beni fakülte günlerime götüren Aker’in ikinci kitabının yolunu gözlüyor olacağım.

Kenan Yusuf Taşkın
twitter.com/knnysf

30 Mart 2020 Pazartesi

Süslü heveslerin öldürdüğü atlar ve sancılı yıllar

"At nemize? diyeceksiniz; 
At-mat değil ki söz konusu ettiğim, 
çağ şimdilerinde; İnsanoğlu basbayağ."
- Metin Eloğlu, A (Edip Cansever'e)

"Çırpını çırpını giden atlardan indik 
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına."
- İsmet Özel, Naat

Toplumun değişen, dönüşen ve her ne kadar geride bırakıldığı zannedilse de zaman zaman önüne çıkan meselelerine değinen romanlar her zaman ilgi çekmiştir. Kentleşme, aile kurumunun bozuluşu, maddiyatın insan ilişkilerinde en önemli konuma yükselişi, dilin esnekliğini kaybedişi, teknolojinin hakimiyeti, doğanın harap olması gibi türlü mevzular geçmişte de şimdi de her yaştan okuyucuyu etkilemiştir. Okuyucu, romanını seçerken bunları göz önünde bulundurduğu gibi kimi zaman da koleksiyon arzusuyla yaklaşabilir kitaplara. Mesela ben At Sancısı'nı adı sebebiyle aldım. Kapakta 2019 Everest İlk Roman Ödülü yazmasına pek takılmadım. İsminde at geçen bütün kitapları biriktirmiyorum elbette ama Per Petterson'ın At Çalmaya Gidiyoruz'u ve Abbas Sayar'ın Yılkı Atı gibi okurken güzel zaman geçireceğimi sezmiştim. Sezgimde haklı çıkarken Jorge Luis Borges'in o nefis cümlesini de anmak isterim: Başkaları yazdıkları sayfalarla övünebilirler;/ ben okuduklarımla gurur duyuyorum.

Hiç abartısız, harikulade bir dil işçiliği var romanda. En önce bunu söylemeliyim. Kitaba başlarken kadar yazarın kaç yaşında olduğuyla ve daha önce neler yazdığıyla hiç ilgilenmemiştim ancak bu dil işçiliği bazı meraklar uyandırdı elbette. Elvan Kaya Aksarı'1990 doğumlu olduğunu öğrenince şaşırdım, sonra da şaşırdığım için utandım. Çünkü yazar gayet titiz davranmıştı ve ciddi bir mesai harcadığı da ortadaydı. Okuyucunun kelime haznesiyle dalga geçmemiş, atlara dair hakimiyetini belli ederken dahi mütevazı davranmış, kurgusunu diziye-filme de uysun diye görsel detaylara boğmamıştı. Daha ne olsundu? Zorunlu inzivaya maruz kalıp adeta ev sancısı yaşadığımız bu dönemde At Sancısı, insanı bir gün de olsa gündemin kaosundan ve telaşından uzaklaştıran güzellikte bir roman.

Demokrat Parti iktidarının koyduğu en yüksek hedeflerden biri, halkı motorlu taşıtların konforuyla tanıştırmaktır. Kararı alanlarla kararı uygulatacak olanlar arasında fikir birliği vardır fakat bu karara maruz kalacak olanlar, yani geçimini atlı taşımacılıkla sürdürenler tarafında iş nasıl olurunu bulacaktır? At menkıbeleriyle büyüyen ve atları çok önemseyen, kanaat esasına göre yaşayıp oğlununun huzurlu bir yuva kurmasından başka derdi olmayan Süleyman var karakterler arasında. Turşu Baba, atçı tayfasının soluk almak için hem muhabbetine hem de fikirlerine başvurduğu tek kişilik ihtiyar heyeti. Barış Bey; devletin yetiştirdiği, İstanbul'u at arabalarından kurtaracak olan yüce(!) fikri ilan edecek ve en hızlı biçimde uygulayacak olan bir memur. Hanımı Birçe, ne kadar batıyı takip etse de bir ayağı kendi topraklarında. Barış'ın yaveri Yakup, müneccimliğe meraklı, zayiçelerle meşgul olmayı seviyor, yerde bulamadığını gökte arıyor yani. Kahveci Köse var, o zamanların lezzetli kahvehane sohbetlerine onun mekânı sayesinde tanıklık ediyoruz romanı okurken. İki sağlam dost, Fenerbahçeli Nedim ve Nazım var sonra. Aralarında geçen çok hoş bir konu var, buraya almazsam rahat edemem. Biraz uzun olabilir ama inanın değecek, buyursunlar:

" - Yahu Nedim, ayağına top değdiğini görmedim ama sendeki şu Fenerbahçe iptilası nedir be kardeşlik? Şahsî fikrim, Şark'ta her şeyin cem olmaktan geçmesine isnat ediyor bu durum. Camisi, cemiyeti, mecmuası, cemaati, say sayabildiğine her şey cem makamından. Koskoca memleket, işte bu kadar ahali, bir camiadan ibaret. Ama hayat öteki türlüsüne de izin vermiyor. Bunca adam yarın bir sobanın etrafında toplanacak. Her odasında kalorifer yansa böyle mi olur? Üşüyen adam ferdiyetçiliği neylesin, evvela kemikleri ısınmalı. Koyunlar bile üşüyünce birbirine sokulur. Alışmamışız fert olmaya. Herifçioğlu günahın affı için papazın karşısına çıkar bizde âminler bile müşterektir. Hangisi doğru kestirmek güç, gerçi kestirsen ne olacak, öteki türlüsüne de züppe denilmez mi bizde?"
- Nazım ben senin gibi alengirli tantanalı konuşamam. Kelimeler ağzımda aşure olur, onun da kıvamı tutmaz. Ama insan dediğin seçer, seçmek ister. Seçerek var olur. Yapmanın müşkülü çok lakin seçmek öyle mi? Çay içerim, kahve aramam mesela. Sigara içerim de ot nedir bilmem. Bunlar hem rahatlatır beni hem de işte o 'camia' dediğin teşkilatta mensubiyetimi berkitir. Çayı seçmesem, tütünü bilmesem şuraya gelir miydim, oldu ki geldim, ne kadar gönül eğlendirebilirdim? Fenerbahçe de böyle. Semtin takımını tutacaksın ki, o semti sahipleneceksin. Sen semti sahiplenirsen semt de seni sahiplenir. Nasıl diyeyim bu tercihler sayesinde ben seni, yaşadığım semti, karımı, aşımı sahiplenebiliyorum. Fenerbahçesiz Kadıköy, herhangi bir köydür, lafını etmeye değmez. Yapmaya fırsatın yoksa da seçmeye de mi yok? Hem seçmek o kadar kötü olsa millet rey vermek için birbirini yer miydi? Cumhur seçmesin de cumhuriyet sele mi gitsin?"

Romanın geçtiği tarih 1958. Yazarın bir röportajında gayet yerinde hatırlattığı gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın günlüklerinde "Türkiye beni yedin!" yazdığı, çok sevdiğim şair Metin Eloğlu'nun bir şiirinde "Burası önce Türkiye, sonra Pompei’nin son günleri" dediği yıllar. Atların bir sancı olarak görüldüğü, karayollarının genişletildiği, motorlu araçların girmedik sokak bırakmayacağı yılların başı. 1947-48'de ise at vebası bahanesiyle Türkiye'deki atların neredeyse hepsinin öldürüldüğünü İsmet Özel defaatle hatırlatmış, "Eğer biz Türkiye olarak süvari birlikleri olan bir ordumuz olsaydı bugün dünyada parmakla gösterilen bir ülke olacaktık. İkinci Dünya Savaşı sırasında motorize birliklerinin yapamadıklarını süvari birlikleri yaptı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya hiçbir zaman ciddi bir savaş görmedi" demiştir. Ne önemi var bunların diye düşünen biri roman okumamalı, şiir hiç okumamalı. İkisi de asgaride kalmak istemeyenler için yazılır çünkü. Nedeni sorgulamak, yaşamı detaylandırmak için. Derinde, dipte duranı keşfetmek için. 

Elvan Kaya Aksarı'yı yürekten tebrik ediyorum. Dilimizin tüm lezzetiyle atlara dair gösterdiği hatırşinaslık için. Romandan Sümbül'ün sözleri hem o günleri hem de bu günleri ne güzel anlatıyor aslında: "Kehribara naylon karıştı, surun üflenmesi yakındır."

Yağız Gönüler

25 Mart 2020 Çarşamba

Nostalji nedir?

Zygmunt Bauman (1927-2017) insanın gelecekte yaşamayı arzuladığı yeri kurgularken geçmişten (tarihten) referans aldığını söyler[1]. Ona göre geçmişte pratize edilmiş bir örneği olmayan ‘nostaljik’ bir yanılsamadır bu. Burada dikkat çeken kavramın nostalji olduğunu görüyoruz. Zira gelecek için geçmişe atıf yapılan bir kavram kullanılıyor. Nostalji kelimesi sözlükte “geçmişte kalan güzelliklere duyulan özlem; geçmişe duyulan aşırı özlem; sıla özlemi” veya “değişime karşı duyulan korku nedeniyle geçmişe sığınma; geçmişseverlik” olarak tanımlanıyor[2]. Son derece hisli ve nahif bir kavram. Günlük hayatta kullanıldığında insanın içinde gayriihtiyari bir hoşluğa yol açıyor. Geçmişi yad etmek ister istemez bir sıcaklık hissi doğuruyor.

Kolektif Kitap’tan çıkan Nostalji adlı çalışma bu nahif kavramı ele alıyor. Felsefe alanında akademisyen ve filolog olan Barbara Cassin imzalı yüz on iki sayfalık eserin çevirisi Seçil Kıvrak tarafından yapılmış. Nostalji kelimesini etimolojik yönleniyle ele alarak felsefi, tarihi ve kültürel açıdan analiz eden yazar mitolojiden büyük oranda faydalanıyor. Cassin önce Yunan mitolojisiyle başlayıp ardından Roma mitolojisine değinerek karşılaştırmalı bir değerlendirme yapıyor. Daha sonra nostalji kavramı üzerinde yaptığı mitolojik değerlendirmeyi dil bağlamında genişleterek günümüz dünyası açısından yorumluyor. Cassin amacını “Bu kitap ‘nostalji’yle birlikte vatan, sürgün ve anadil arasındaki ilişkiyi irdeliyor.” şeklinde özetliyor.

Detaya geçmeden önce kitaba ismini veren nostalji kelimesinin kökenine değinmek gerekirse, Barbara Cassin kelimenin Antik Yunanca gibi durduğunu ama çok daha yakın dönemde kullanıma girdiğini belirtiyor. İsviçre’den dünyaya yayılan bu kelimenin hikâyesi oldukça dokunaklıdır. İlk defa 1600’lerin ikinci yarısında memleketini özleyen İsviçreli asker ya da öğrencilerin ‘hastalığı’ için kullanılmıştır. Öyle ki sılaya döndüklerinde kısa sürede iyileştikleri kayıtlara geçmiştir.

İnsan Ne Zaman Evindedir?” alt başlığını taşıyan kitap toplamda dört bölümden oluşuyor. Barbara Cassin, giriş olarak da nitelendirebileceğimiz “Korsika Misafirperverliği” başlıklı ilk bölümde ev, eve dönüş ve evde oluş konularına anıları üzerinden açılım getirmeye çalışıyor. Paris’te yaşayan Cassin “evim olmayan evim” olarak nitelediği Korsika’ya yaptığı seyahat(ler)in hangi anlamlara gelebileceğini sorguluyor ve ‘insanın geçmişinde yurt olarak bir alakasının olmadığı bir yerle ilgili nostaljik hisler duyup duyamayacağını’ gündeme getiriyor. Yazarı bu düşünceye sevk eden şey, garip kültürüyle modern yaşamın biraz dışında kalan Korsikalıların onu evinde hissettirecek şekilde davranmalarıdır.

Odysseus ve Eve Dönüş Günü” adını taşıyan ikinci bölümde Yunan ozan Homeros’un (MÖ 9. yüzyıl) Odysseia adlı destanın başkarakteri Odysseus’un başından geçenler nostalji kavramı bağlamında ele alınıyor. Odysseus doğduğu yerden yani memleketinden sürgün edilmiş ve ancak uzun yıllar sonra dönebilmiştir. Öyle ki, Odysseus döndüğünde yaşlı köpeği hâricinde karısı dâhil kimse tanımamıştır onu. Cassin, bu süreç içinde Odysseus’un yaşadığı ‘sıla ve aile özlemi’ nostalji olarak değerlendirilebilir mi diye soruyor. Sorunun en can alıcı noktası Odysseus’un tekrar yola çıkacağını bilerek yurduna dönüşüdür. Sılaya dönüş olup olmadığı tartışılabilir olan bu ânın ortaya çıkardığı his nostalji anlamında değerlendirilebilir mi? Zira yıllar sonra aynı mekâna gelen kişi yıllar öncesinin imajıyla karşılaşmak ister fakat gerçeklik artık farklı bir durumdur. Cassin bu durumu şöyle açıklıyor: “Odysseus sonunda oradadır ama aslında hiç de orada değildir; başka bir biçimde, başka bir idededir.

Üçüncü bölüm “Aeneas: Nostaljiden Sürgüne” başlığını taşıyor. Romalı şair Publius Vergilius Maro’nun (MÖ 1. yüzyıl) eseri olan Aeneis’in başkarakteri Aeneas da yurdundan ayrılmıştır. Bu açıdan Yunan mitolojisindeki Odysseus’un Roma mitolojisindeki muadili gibi düşünülebilir fakat Aeneas’in yurdundan ayrılışı sürgün değildir. Aeneas İtalya’yı kurmak için Troya’dan yani Helen (Yunan) topraklarından ayrılmıştır. Dolayısıyla, bölüm başlığında da ima edildiği üzere geleceğe yönelik bir nostaljidir bu. Aeneas köklerinin ayrıldığı mekâna dönerek tekrar kök salmayı amaçlamaktadır. Barbara Cassin, Aeneas’in durumunun nostalji kavramı açısından ne anlama gelebileceğini sorguluyor. Zira Aeneas aslında yolculuğunu atalarının yurduna yapmaktadır. Bu açıdan ‘yaşanmamış’ geçmişe özlemle ilişkilendirilebilir bir alan doğmaktadır ama olay gelecekte gerçekleşecektir.

Barbara Cassin ele aldığı iki destandan yola çıkarak Yunan ve Roma (İtalyan) halklarının hem etnik hem de kültürel olarak birbirine karıştığını fakat kullanılan dil açısından kesin biçimde ayrıştığını belirtiyor. Filolog olan Cassin buradan hareketle bir millet için asıl belirleyici olanın dil olduğu vurgusunu yapıyor ve dil konusuna ayrı bir alan açarak anadilin anlamı ve sürgün olunan/gidilen yerde maruz kalınan dilin etkileri üzerinde duruyor. Örneğin Odysseus yıllar sonra bile Yunanca konuşurken, geçmişinde Yunanca konuşan Aeneas artık Latince konuşmaya başlamıştır. Latince Yunanca’ya galip gelmiştir. Diğer yandan Cassin’e göre Romalıların dilinin ‘Romaca’ değil de Latince olması ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur. Bu açıdan Romalılık kurgusal bir kimliktir. Roma halkının biri doğduğu yer diğeri vatandaşlık olmak üzere iki kimliği, iki vatandaşlığı vardır. Bunun anlamı, Guillermo Rosales’in dediği gibi topyekûn sürgünlüktür[3]. Cassin topyekûn sürgünlüğü “dâhil eden ötekilik” olarak tanımlıyor. Yapılan tanımlar modern insanın bugün içinde olduğu durumu anlamak açısından oldukça manidar.

Arendt: Vatan Yerine Dile Sahip Olmak” başlığını taşıyan dördüncü bölüm Alman Yahudisi olan Hannah Arendt’in (1906-1975) İkinci Dünya Savaşı sırasında önce Fransa’ya, oradan da Portekiz üzerinden ABD’ye olan ‘sürgününe’ dair düşüncelerini içeriyor. Başlığından anlaşılacağı üzere bölümün temel noktası anadil olarak belirlenmiş. Arendt’e göre anadilin kültürü ve kimliği korumadaki işleviyle geçmişle bağı koparmamaya yarayan nostaljik bir tarafı vardır. Sürgün ise anadili ‘denatrüralize’ ederek bozguna uğratır ve insan için doğallığını bozar. Bir başka deyişle dil olgusunun nostaljik yanı bozuma uğrar. Sürgün, birey için yeni bir dili ‘naturel’ hâle getirir. Bu süreci yaşayan Arendt’e göre “vatanı belirleyen atalarının toprağı değil, konuştuğu dildir.” Bir söyleşide Hitler öncesi Almanya’yı özleyip özlemediği sorulduğunda “Ona hiç nostalji duymadığımı söyleyemem../..Ondan geriye dil kaldı.” demiştir. Bu bağlamda Almanca’yı farklı bir yere koyan Arendt öğretilen/öğrenilen bir kimlik olarak tanımladığı Yahudiliğini önemsemekle itham edilmiştir. Ona göre dil insanın kimliği, kültürü ve aidiyeti açısından çok önemlidir çünkü o ‘Almanya’dan sürgün edilmekten öte Almanca’dan sürgün edildiğini’ düşünmektedir. Bu anlamda halk ve vatan değişir; asıl belirleyici olan dildir. Zaten sürgün edilen birinin de yanında götürebileceği yegâne şey anadilidir. Diğer yandan yaşadıkları yüzünden sürgünler iki dilin kekemesi olurlar. Tam olarak kullanamadıkları anadilleri ve tam olarak edinemeyip maruz kaldıkları dilin kekemesidir onlar. Anadil ortadan kalktığında kullanılan dil sadece propagandadır. Bütün bunların nihayetinde sürgünlük başta olmak üzere insanın içinde olduğu durum Edward W. Said’in (1935-2003) tabiriyle Yersiz Yurtsuz’luktur[4]. Said otobiyografik eserinde çok kimliliğine vurgu yaparak aslında hiçbir yere ait olmadığını açıklamaya çalışmıştır. O Filistinli bir Hıristiyan olarak önce Mısır’a ardından ABD’ye gitmek zorunda kalmış ve ABD vatandaşı olmuştur fakat yaşadığı tüm bu süreçleri açıklayan en net tabir yersiz-yurtsuzluktur. Bir mekâna ait ya da sahip değildir.

Nostalji birçok açıdan dolu bir kitap. Avrupalılık kültürünün da temelinde yer bulan iki antik destan ve geçtiğimiz yüzyılda iz bırakmış bir yazarın ele alındığı bir metnin edebi açıdan doyurucu olmaması düşünülemez. Nostalji’de felsefeden mitolojiye, filolojiden tarihe, coğrafyadan ekolojiye, dinden edebiyata, siyasetten kültüre kadar geniş bir alanda düşünsel bir devinim söz konusu. Batı kültürünün iki kurucu metni üzerinden kısmen de olsa antik dönemin hayata bakış açısını yansıtıyor. Bunun ötesinde günümüzün en önemli sorunlarından olan göçmenlik olgusuna dair önemli açılımlar yapmaya imkan tanıyan bir metin.

Kaynakça:
[1] Bauman, Zygmunt: Retrotopya, Çeviren: Ali Karatay, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018.
[2] Türk Dil Kurumu: Türkçe Sözlük. Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2005.
[3] Rosales, Guillermo: Felaketzedeler Evi. Çeviren: Gökhan Aksay. İstanbul: Jaguar Kitap, 2017.
[4] Said, W. Edward: Yersiz Yurtsuz. Çeviren: Aylin Ülçer. İstanbul: Metis Yayınları, 2014.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

23 Mart 2020 Pazartesi

Gönlün yorgun olduğu yerden hiçbir şey çıkmaz

“İnsan sadece mantıkla tatmin olmaz, duygu arar. Duygununsa İslam’daki karşılığı muhabbettir.”
- Sadettin Ökten

Kalpten kalbe bir yol var demişti Neşet Ertaş o kendine has şivesiyle. Gönle dokunan türkülerinde bir muhabbet havasının yüceliği ve aynı zamanda mütevazılığı göze çarpıyordu. Geçmişimizde muhabbet ve gönül ehli birçok mütefekkirimiz oldu, birçok şairimiz, yazarımız ve daha birçok büyüğümüz. Tıpkı Neşet Ertaş gibi muhabbete, gönle dokunan sözleriyle yer ettiler bizde. Bize muhabbetin ve gönlün önemini söylemeden hissettirdiler bazen. İnsan konuşacak bir dost bulduğunda varlığının büyük kısmını tamamlar. Bu dost illaki bizimle aynı sosyal statüde, yakın yaşlarda veya benzer mertebede olmak zorunda değildir. Arada muhabbet ve gönül bağı kurulduğunda her şey hallolur ve ondan sonra muhabbetin lezzetinden söz edilir sadece (Gerçi artık sohbetler ‘politik olarak aynı bakış’a indirgendi). Hangi konudan konuşulursa konuşulsun, en dünyevi konudan bahis açılsa bile dostla konuşulan konu farklı hissettirir insana. Çünkü insanın ruhu bir muhabbet arar. Bu en münzevi yaşayanda da böyledir. O da kendiyle muhabbet eder dost olmadığında. Gerçek diyebileceğimiz dostu bulduğunda ise ona yönelir. Sadettin Ökten’i de Kemal Sayar’ı da okuryazarlıkla biraz hemhal olan herkes bilir. İkisi de muhabbet ehli kimselerdir. Gönle dokunan yazıları, kitapları vardır. İkisi de aslında muhabbet kavramına uzak mesleklere sahiptir. Sadettin Ökten inşaat mühendisi, Kemal Sayar ise psikiyatristtir. Elbette psikiyatri konuşarak ifa edilen bir meslektir ancak bu konuşmalar bir dostla edilen muhabbet gibi değildir. Ve bu iki değerli insan da gönül ehli oluşlarını mesleklerine yansıtmışlar ve mesleklerine yeni bir tanım getirmişlerdir.

Erkam Radyo’da Gönül Sadası programıyla hatırladığımız bu iki değerli insanın o programda yaptıkları konuşmalar Turkuvaz Kitap'tan neşredildi ve çok kısa sürede üst üste yeni baskılar yaptı. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Dünyaya Geldim Gitmeye dizesiyle üst başlığı oluşturulan kitap Gönül Sadası’ndan Akisler alt başlığına sahip ve tıpkı alt başlığına uygun bir konuşma metniyle açılıyor. Gönül, mânâ, güzel bakmak gibi kavramlar etrafında dönen konuşma zaman zaman modern hayatın yıkıcılığıyla ilgili tespitler ve eleştiriler de içeriyor. Bu konuşmadan ise bir sonuç çıkarıyoruz: İnsan dünyada garip ve yalnızdır. Fakat burada Kemal Sayar’ın henüz ilk cümlesi dikkat çekiyor. İki güzel kelimemiz var: gönül ve sada. Bunlar bize mahsus kelimeler. Batı dillerinde tam manasıyla karşılığı yok. Bu cümleyi kuran bir psikiyatr olunca benim daha da dikkatimi çekti. Çünkü günümüzde her şey gibi ruh bilimiyle ilgili meslekler de mekanikleşmeye başladı. Bu mekanikleşmeye direnen bir görüntüsü var Kemal Sayar’ın ve bu tespiti de çekinmeden yapması bir okur ve ruh sağlığıyla ilgili bir alanda çalışan biri olarak hoşuma gitti. İlk söyleşiden sonra kalan otuz söyleşinin de gidişatı ya da en azından ne gibi konulara değinileceği ve hangi bakış açısıyla konuşulacağı anlaşılıyor. Kemal Sayar konuşmaya sık sık ruh hekimi kimliğini de katmış ve bu konuşmaya farklı bir bakış sağlamış. Sadettin Ökten Hoca ise hep aynı bildiğimiz gibi: Derin, bilgili ve nahif.

Sohbetlerdeki sıcak ve samimi hitap hem okuru kitaba daha da çekiyor hem de bir seviyeyi koruyor. Ancak bundan, sohbetlerin günlük rutin konuşmalardan oluştuğu anlamı çıkmasın. Evet spontane gelişen sohbetler bunlar. Herhangi bir metne bağlı değil ancak sıkı konular konuşuluyor. Örneğin henüz ikinci konuşmada Sadettin Ökten’in sağlam bir determinizm eleştirisi yapması, ‘ben ve ‘biz’ kavramları etrafında batının ve İslam’ın bakış açılarının karşılaştırılıp incelenmesi, Sadettin Ökten’in kendi kitaplarında sık sık yaptığı gibi şehircilikle ilgili tespit, eleştiri ve önerileri bunlardan sadece bazıları. Estetik değerlerin göz ardı edilmeden ve İslam dairesinden çıkmadan yapılan istisnasız her konuşma (31 tane) okura mutlaka farklı bir kapı açıyor. Mesela, daha önceki kitaplarının birinde şehir bir ahlâk meselesidir diyen Ökten Hoca’nın bu kitapta da “şehir sadece akılla kurulan bir yapı değildir, şehirde maneviyat vardır. Bir gotik kilisede de kendine özgü maneviyat vardır. Kendi şehrimizi biz imar edeceğiz, dolayısıyla koruyacağız, dönüştüreceğiz” demesi gibi. Şehircilik konusu açılınca bilge mimar Turgut Cansever’i de anmamak olmaz ki zaten Sadettin Ökten hocanın da birçok düşüncesi Cansever’le örtüşüyor. Çünkü benzer yerlerden bakıyorlar dünyaya.

Büyük şehirlerdeki insanlar için artık iş kavramı tamamen mekanik bir hâle dönmüş durumda. Sabah kalk-araca bin-işe git-yemek ye-mesaiyi bitir ve eve gel. Hatta eve geldikten sonra yapılan şeyler bile sanki bir makineymişiz de onun gereğini yapıyormuşuz gibi hareketlerden oluşuyor. Bununla ilgili son zamanlarda çıkan bir kitap vardı: 6.27 Treni. Kitabın asıl konusu insanın mekanikleşmesi olmasa da arka planda eleştirilen bir hâldi bu. Oysaki kadim medeniyetimizde böyle bir şey yoktur, olsa da büyük çoğunluğu kapsamaz. Elbette klişe bir şekilde geçmiş övgüsü yapmayacağım. Şu anda yaşıyoruz ve geçmiş bazı yönleriyle her zaman daha cazip gelebilir birçok dezavantajları da olmasına rağmen. Fakat şu andaki hayatımızdan atamayacağımız birçok şeyi de barındırmaz. Ancak iş hayatı söz konusu olduğunda şimdiki mekanikleşmeyi kaç kişi o zamanki iş/meslek/uğraş durumlarına tercih edebilir? Kim gününün çok fazla bir kısmını para kazandığı işe harcamak ister? Kaç kişi işten arta kalan zamanlarda bir sanatla, hobiyle, ailesiyle, doğayla ilgilenebiliyor? Bu açıdan geriye gittiğimiz kesin. Modern hatta postmodern zamanlarda yaşıyoruz ve bunun gereği de ‘ölümüne çalışmak’. Koreli filozof Byung-Chul Han da buna benzer şekilde, modernite döneminde hedefin hep ileride olduğunu, bu yüzden insanın daima hızlandığını çünkü anlamı orada bulduğunu, belirtir. Sadettin Ökten ise iş hayatının bu olumsuzluklarını karaktere ve ruhun hazzına bağlar:

İş hayatının, hayatın bütününü inhisar etmesi, maalesef karakter erozyonunu beraberinde getiriyor.

Ruh haz alırsa o çizgiye tekrar dönmez. Gönül o hazzı tadarsa biçime bakar, belki imrenir, sonra ‘Bırak benim yolum doğrudur,’ der. Mühim olan gönüldür, kalptir, onun haz almasıdır, o da bir lütf-i ilahidir.

Tabii bunları bu şekilde düşünebilmek için ‘isteme’ denilen kapitalizmin en büyük silahının tahakkümü altına girmemek gerekir. İsteme, daha fazla isteme, elde edince ise bir kenara fırlatıp ya da harcayıp yeniden isteme. İnsanı çürüten bir döngüdür bu. Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine adlı kitabında “İstemeye başlar başlamaz Şeytan’ın hükmü altına gireriz” demişti. Kemal Sayar ise “Yeter! diyebilmek en büyük zenginliktir” diyor ve mesleki bir sebep getiriyor buna: “Kâfi diyemediğimiz için içimizdeki boşluğu daha fazla şeyle doldurabileceğimizi zannediyoruz.

Hem Sadettin Ökten’in hem de Kemal Sayar’ın bütün sohbetlerin içinde konuyla ilgi anılarından bahsetmeleri, özellikle Kemal Sayar’ın mesleğindeki bazı olayları konuyla bağdaştırıp örnek vermesi okuru bir üçüncü kişi olarak konuşmaya katması açısından çok isabetli olmuş. Sadettin Ökten ise konuya uygun öneriler de getiriyor anılarının yanında. Hayatın içinde bir mola verip bir an için tefekküre dalma, doğayı izleme, gökyüzüne bakma önerilerini ve halihazırda uyguladığı davranışları söyleşi boyunca tekrarlıyor. Tabii Kemal Sayar da bu önerilere katılıyor ve kendi önerilerini söylüyor. Bu iki değerli insanın da dediği şeyler şimdiki hayatın akışı içinde belki de çok ütopik görünebilir; ancak uygulanabildiği takdirde insana bir nefes sağlayacak önerilerdir. Çünkü sadece bedene ve akla sahip değiliz, bir ruhumuz ve bir de gönlümüz var. Onları da beslemek gerekir. O zaman Sadettin Ökten’in ‘içe dönmek’ ile ilgili şu önerisini de verip yazıyı bitirelim:

…kendinize zaman ayırın. İnsanlarla çok ülfet etmeyin. Kendinize diri zaman ayırın, yorgun zaman değil; zihnin ve bedenin diri zamanlarını ayırın ve yalnız kalmasını öğrenin. Yorgun oluyorsunuz, zihin de gönül de yorgun oluyor, oradan bir şey çıkmaz, çıkmıyor.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

21 Mart 2020 Cumartesi

Geçmiş ve düşlerle yaşamak

Otto Rank ayrılık travmasının da içinde yer aldığı doğum sürecinin, insana özgü bütün ruhsal hâllerin temeli olduğunu ileri sürüyordu. Ruhsal yapının ortaya çıkması doğum travmasıyla baş etme çabasının bir sonucuydu ona göre. Dolayısıyla doğum travması dediğimiz şey, büyük ölçüde anneyle yaşanılan ilk ayrılık, yani ilk taşınma… İlk mekânımız olan anne bedeni, daha sonra diğer tüm mekânlarla kurulacak ilişkilerin temellerini oluşturur.

Anne, çocuk için tarifi zor bir nesnedir. Diğer nesneler gibi çocuğa dışarıdan belirmez; anne, içinden çıkılan bir nesnedir. Bu nedenle de anneyle kurulan ilişkide sınırlar biraz karmaşıktır. İçinden çıkılan bir mekân olarak anne bedeni; çocuk için oldukça tanıdık, bildik, güvenilir bir yer olma özelliği taşımaktadır. Anne, çocuğu içinde tutan, besleyen, koruyan, sıcaklık veren, dünyayla arasına tampon oluşturan temel nesnedir. Hayat döngüsünün temel arzusu da o ilk ve sonsuz güven, konfor içinde olduğumuz rahme geri dönmektir. Anne, sadece içinden çıkılan ve tekrar içine girilemeyen; ev ise hem içine girilen hem de içinden çıkılabilen bir nesnedir.

Rahme tekrar geri dönüş mümkün olmadığı için rahimdeki güven ve konfor hâlinin kısmen gerçekleştirilmeye çalışıldığı yerdir ev. Yani bir bakıma anneyle birleşmenin…

Ne zaman ev’den konuşsak, bilinç dışında anneyle kurulan ilişkiye, evlerden taşınmak dediğimizde ise anne rahminden taşınma sonucu yaşadığımız “doğum travması”na yani ilk taşınmaya bir atıfta bulunuyoruz demektir.

İlk evimize geri dönüş mümkün olmadığı için bu kaybı fark edip ve bunu nasıl telafi etmeye çalıştığımız, bu gerçeklikle baş etme yöntemlerimiz belki de “yaratıcı bir yaşam” için ödediğimiz bir bedeldir. Yaratıcı yaşamlarımızın önemli bir parçası ise geçmişte ve şimdi yaşadığımız evlerde mayalanır.

Psikanalist Alberto Eiguer, Evin Bilinçdışı isimli kitabında; “Eski evlerin anıları düş gibi yeniden yaşandığı içindir ki, geçmişte oturduğumuz evler içimizde sürüp giderler” der. Ve ekler; “Bütün bu evler zihnimizde içinde doğduğumuz hakiki, özgün evi canlandırır. O içimizde yaşar, düşlerimizde tazeler kendini. Ve doğdumuz evden söz etmek, kökenlerimizden, dünyaya gelişimizden ve atalarımızdan söz etmektir.

Yeni gittiğimiz evde bütün bir geçmişimizle, anılarımızla ve aynı zamanda düşlerimizle yaşamaya koyuluruz. Anılar ve düşler zaman ve mekânın dışında olmalarından mütevellit sınırları belirsizdir. Bu sebeple kolilere sığmaz ve iki oda bir salondan çok daha fazla yerde atar nabızları. Bizimle evden eve dolaşırlar.

Önceki evlerde yaşarken biriktirdiğimiz bütün bir geçmişimiz yeni evde nasıl konumlanacaktır? Koltuklar, tablolar, biblolar tamam da geçmişimizi nereye yerleştireceğizdir? Peki ya düşlerimizi?

Gaston Bachelard, başyapıtı Mekânın Poetikası’nda geçmişte oturduğumuz evler içimizde yıkılıp gitmediğinden, eski evlerin anılarını birer düşleme olarak yeniden yaşadığımızı söyler. Ve evin insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gösterir.

Taşınmak her insanda farklı ruhsal tezahürlere yol açıyor olsa da, bir yerden bir yere taşınırkenki o geçiş hâlinin yani fiziksel anlamda tam olarak yerleşemeyişin getirdiği belirsizlik, daha çok ruhsal olarak yerleşemeyişin getirdiği bir huzursuzluk olarak da ele alınabilir. O huzursuzluğa, kopuş duygusu, tekinsizlik de eşlik edebilir.

Ruhsal yerleşim için o mekânla zamanı paylaşmak, mekânın içine girmek, mekânı içine almak ve “orada” olmak gerekmektedir. Taşınmak bir değişim ve hatta neredeyse bir mutasyon süreci gibidir. Her taşınma aynı değildir elbette.

Alberto Eiguer’in aktardığına göre; “Taşınmanın temsil ettiği sınır durum taşınma öncesinde, sırasında ya da sonrasında psikopatolojinin kendine bir ifade bulmasını açıklar. Farklı koşullar devreye girer: iş nedeniyle taşınmak, kavgalı bir şekilde ya da zorunlu bir boşanmanın ardından taşınmak, iyiliksever ebeveynlerin evinden gitmek, göç ya da sürgün çerçevesinde taşınmak aynı şeyler değildir." (A. Yahyaoui, 1999)

Her türlü taşınmanın kişide bireysel anlamda travmatik bir etki yaratabileceğini “ilk taşınma” bölümünde ifade etmeye çalıştım. Ancak Eiguer’in de dediği gibi, her taşınma birbirinden farklıdır.

Özellikle savaş nedeniyle iltica etmek, göçler, geçmişte yaşanılan mübadeleler bireysel olduğu kadar toplumsal anlamda da travmaya neden olabilmekte ve sadece bunları deneyimleyen kişilerin değil, hepimizin ortak bir meselesi hâline gelmektedir. Sözgelimi yıllarca birlikte yaşadığımız komşularımızın bir sabah ansızın evlerini terk etmek zorunda kalmasına tanıklık etmek elbette bizim de “ev” ve dolayısıyla güvenlik algımızı derinden etkileyecektir.

Tuğçe Isıyel
twitter.com/tugceisiyel
*Yazarın "İki oda bir salona sığmayanlar" başlıklı yazısından derlenmiştir.

20 Mart 2020 Cuma

Her şeye rağmen kendimizle hesaplaşmamız gerekiyor

"Dünya acıyla dolu bir hapishanedir, öyle inşa edilmiştir ki yaşamak için insanın diğerlerine acı çektirmesi gerekir.”

Adalet, eşitlik gibi kavramlar gündelik hayatta ne kadar da dilimizde, öyle değil mi? Oysa adalet isterken de eşitlik isterken de kendi türümüzün sınırlarında kaldığımız düşünüldüğünde bu adaletsizlik ve eşitsizliği yaratan düzenin temel bir parçası olduğumuzu kolaylıkla fark edebiliriz. Bir hayvanın bedenini parçalayıp, alışkanlıklarımız uğruna onun bedeniyle beslenmeye bu denli alışmışken adaletten söz etmek bize mi düştü sahiden? Tatillerimiz, alışkanlıklarımız, seçimlerimiz ile dünyayı her geçen saniye daha çok tüketirken eşitliğin peşine düşecek yüzümüz var mı?

Olga Tokarczuk’un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde isimli romanı okurken zihnim yukarıdakine benzer düşünceler ve öfke ile hayal kırıklığı karışımı hislerle doluydu. Romanın kapanışında ise yaşlı kadının zaferine ortak oldum: Yaşam hakkı yok sayılan türlerle yan yana durmak, intikam için atan kalbin uğultusu… İşte dedim, zamanı geldi! Nobelli yazar Tokarczuk’un polisiye türünde sayılabilecek, ritmi yüksek, tekinsizliği ürkütücü kitabı Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları tarafından, Neşe Taluy Yüce’nin Lehçe aslından çevirisiyle yayımlandı. Roman taşrada, kendine özgü dinamiklere sahip bir ölüm-yaşam hikâyesi anlatıyor. Bu roman, klasik polisiyeler gibi değil. Yazarın da okurun da amacı, katili bulmak ve rahat bir nefes almak değil. Burada, üstünlük savaşında yenilen insan ile türler arası eşitliğe inananlar arasında sembolik bir savaş var. Karakterler, bu sembolik savaşın sözcüleri gibi. Roman, doğanın intikamla ve kendini yeniden doğurarak insan ile eşitliği sağlayacağı mesajını veren masalsı bir polisiye olarak da tanımlanıyor.

Tokarczuk, 1962 yılında Polonya’nın batısındaki küçük bir kasabada dünyaya gelir. Yazarlık serüveni başlamadan önce Varşova Üniversitesi’nde psikolog olarak çalışır, uzmanlık alanları arasında Jung ve onun kurduğu sistem de vardır. Bu bilginin Tokarczuk okurlarını şaşırtacağını sanmam çünkü özellikle Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’yi okuyanlar fark edecektir ki semboller, rüyalar, astroloji, doğanın ve dişil olanın gücü romanın ön plana çıkan ögeleri arasında.

Yazar, kitaplarıyla birçok ödülünde de sahibi olur. Kuşçular romanıyla 2018 yılında Booker Ödülü’nün, Polonya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olarak kabul edilen Nike Ödülü’nün ve 2018 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan Tokarczuk, Sür Pulluğu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ile de 2019 Booker’ın finalistleri arasında yer alır.

Günlerini astroloji ve William Blake şiirlerini tercüme ederek geçiren roman kahramanı Janina, insanlar yerine hayvanlar ve doğa ile vakit geçirmeyi tercih eden bir yaşam dinamiğine sahiptir. İnsanlar ile hayvanlara, onların kendisinde bıraktığı izlenim ve duygularla ilişkili isimler verir. Gecenin bir vakti komşusu Garip’in kapısına gelmesiyle karmaşa başlar: Komşuları Koca Ayak evinde ölü bulunur. Koca Ayak’ın ölümünü takip eden süreçte birbiriyle bağlantılı gibi görünen tuhaf ölümler yaşanır. Janina, Koca Ayak’ın ölümünün, avladığı geyiklerin intikamı olabileceğini düşünür ve bu düşüncesine kendince kanıtlar aramaya başlar. Kitabın ilk bölümlerinde Janina’nın tesadüf eseri bulduğu fotoğrafın yakaladığı anda tanık olduğu görüntü, kitabın sonunda okura ilan edilir ve hem cinayetin hem anlatının düğümü çözülür. Kasvetli başlayan roman, Janina’nın kendini soruşturmanın göbeğine atması sonrası kara mizahla birleşen felsefi yorumların ortaya çıktığı, okuru da düşünmeye ve kendini sorgulamaya davet eden bir noktaya sürüklenir. Janina’nın Blake şiirlerini çevirmesi ve anlam üzerine sıkça düşünmesi de boşuna değil: Tokarczuk, okurlarının, romandaki her bir ögenin anlamı üzerine bir çevirmen titizliğiyle eğilip semboller, feminist mesajları ve insan odaklı dünya görüşünün batışı üzerine daha çok düşünmesini talep eder.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’yi bitirdikten sonra Kafka’nın Yasanın Önünde metnini yeniden gözden geçirdim. Yasanın kapısına giden, ömrü boyunca eşikten geçmeyi bekleyen taşralıyı düşündüm. Janina, kavuşmak istediği adaleti ararken ne kapıcıyı umursuyor ne de yasayı. Kendisi için açılan kapıdan öfkeyle geçiyor; dili olmayanların dili oluyor, eylemiyle ve duygusuyla konuşuyor. Çünkü içsel yasa, adaleti sağlamanın birinci yolu; eşikten geçip hesap sorma cesareti ise pekâlâ bir tür erginlenme töreni olarak okunabilir.

Olga Tokarczuk, sarsıcı ve içsel hesaplaşmalara vardıran bir roman yazmış. Ötemizde duranla, bizim dışımızdaki şeylerle hesaplaşmak belki kolay ancak her şeye rağmen, tüm sustuklarımıza, engel olmadıklarımıza hatta bizzat faili olduklarımıza rağmen kendimizle hesaplaşmamız gerekiyor. Dünyanın ve içindeki tüm canlıların insana hizmet için yaratıldığı düşüncesinin ne kadar uzağında kalırsak, intikamdan o kadar az korkarız. “Kimin intikamından korkmam gerekiyor?” diye soranları Janina’nın tekinsiz anlatısına ortak olmaya davet ediyorum.

Özge Uysal
twitter.com/ozgelerinuysal

19 Mart 2020 Perşembe

Kendimi anla(t)mam için başkasına ihtiyacım var

İşte şimdi köşeye sıkıştık. İster dini bir ritüel, ister rutin denen mikro putlar eşliğinde geçirdiğimiz günlerin sonuna geldik. Artık bir virüs çiziyor sınırlarımızı. Nereye gideceğimizi, kimlerle konuşacağımızı, nerelerden ve kimlerden kaçmamız gerektiğini belirleyen şey, bir virüs. Öte yandan, bir imkân(sızlık) olarak duruyor karşımızda. Bunca korkunçluğunun yanında görünmez ellerle birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu gösteriyor aslında. Dayanışmayı, desteği, direnci. "Bu virüs orta-üst sınıfların sağlık hizmetlerinin yalnızca kendilerinin satın alabileceği bir hizmet olmasının sağlıklı olmak için yeterli olmadığını anlamasına sebep olabilir. Kapınıza gelen postacı sağlıklı değilse siz nasıl sağlıklı kalabilirsiniz?" diye soran Evren Balta'ya katılıyorum.

Sıkıştığımız köşede uykularımız derin değil artık. Tedbir ve teyakkuz birleşti, tedirginlik arttı. Ceylan Uykusu'dur bu. Ayşegül Genç'in harikulade öykülerinin bir araya gelişidir. Maddeyi manayı, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini; okurken kimi zaman şiir okuyormuş gibi hissettiren dil hüneriyle ortaya serişidir. Hayatın akışında nadiren karşılaştığımız bazı nesnelerden bahsederken içimizi büker, kalabalıklarla konutlar arasında gözden kaybolduğunu düşündüğümüz hâl ehli kimselerden bahsederken yüreğimize su serper. Peş peşe iki misal verelim:

"Bir yatağın ölüm döşeği olup olmadığını anlamanız için yataktaki kişinin ölmesi gerekiyor. Ölmeden önce anlaşılacak bir durum değil bu. Bir hastaya babacım beş dakika kalk da ölüm döşeğinin çarşafını değiştirelim denilmez. Yahut ölüm döşeğini yan odaya taşıyalım, pencerenin önüne koyalım gibi lakırdılar da edilmez. Ölüm döşeği ölümden sonra odamızın ortasına güp diye düşüveren çiçekleri solmuş ağır yün minder gibidir." (sf. 15)

"Ahmet Bey, dini ilimlere önem veren, gece gündüz ibadet etmeye çalışan, ibadet etmediği anların yerini meşru davranışlarla doldurmaya gayret eden, secdenin üzerinde derinleşmişken "derin değilsem sebebi var" diyerek gözyaşlarına gark olan biriydi. Eşi Hatice Hanım kendisi bilmese de hâl ilminde pek ilerideydi. Gönlün sahibine yâr olsam yeter derdi. Kendini bil her şeyi bil derdi bir de. Ahmet Bey'e namazı kıldın, gayesini de kıldın mı diye sorardı. Dudağın depreşti, kalbin de depreşsin derdi. Güzeli gör ama maksadını gözetmeyi unutma derdi." (sf. 97)

Öykülerin hemen hemen hepsi bana Gülten Akın'ın "ötekini oku, derinde dipte duranı" dizesini hatırlattı. Zira Ayşegül Genç her öyküsünde ötekini getiriyor okurun gözlerinin önüne. Bak diyor, o senin pek önemsemediğin kimseler de şöyle yaşamıştı. Gör diyor, daha önce gözünden kaçmıştı ama onda ne büyük kalp vardı. Duy diyor, yeryüzünde sesi çıkabilen tek insan sen değilsin. Kokla diyor, hem güle hem de baltaya benzeyen sümbülteberde senin için çok kıymetli manalar var. Öyküyü şiire yaklaştıran da işte bunlar olsa gerek, tüm duyuları harekete geçirişi, kalbin ritmiyle oynayışı, bir öyküden başka bir öyküye geçerken acaba bir şey kaçırdım mı, yeniden bakıp okusa mıydım diye düşündürmesi. Kitaptaki Ali Efendi’nin Gözleri adlı öykü mesela, tam böyle bir öykü. Bunca duyu organımız varken biz nasıl bu kadar duyarsız oluruz meselesine ışık tutuyor. Sonsuz, Şimdi ve Dün adlı öyküde insanın öyle veya böyle yürümeye devam edeceğini hatırlatan bir umut var. Kırlangıç Uşağı bol metaforlu olmasının yanı sıra, hani mûsıkîmizde 'meyan' diye tabir edilen bir yer vardır ya, solist orada artık bütün hünerini döker, işte öyle bir öykü. Kafesi ile uçabilen tek kuşun kalp olduğunu hatırlatan, kendine nasip olarak karanlıktan korkmamak düşenlere omuz veren...

"Kendimi anlatmaya kimin yarasından başlayayım. Kendimi, kimin tökezleyip düştüğü yerden kaldırayım. Attığım her adımın kocaman ağzı var, bak. Çatılan tüfekleri, yetim kalmış bebeleri, ayrana uzanan kuru ekmeği, denkleri, fındık çanlarını, tahlil sonuçlarını, doktor odalarını yutup baba bir tas su veriyor bu adımlar. Ben de suya parmağımı batırıp kaşlarıma gözlerime sürüyorum. Yorgun dedelerden öğrendiğim gibi." (sf. 57)

Ayşegül Genç'in öyküleri bana çocukluğumda severek izlediğim dizilerin kırılma anlarını hatırlattı. Kapısı açılır açılmaz yüze vuran kokularıyla evleri. Yanında olmaktan daima güven duyduğumuz kimseleri... Sonra da şöyle dedirtti: Kimseyi özlemek istemiyorum. Depremde de hastalıklarda da beni en çok yoran düşünce bu oluyor. Her şey bittiğinde yine birbirimizin omzuna başımızı yaslayalım, şükür diyelim, kaldığımız yerden devam edelim. Ama kimseyi özlemeyelim be. Özlemek çok ağır, çok zor. Ölüm gibi...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İnsandan içeri ama insandan öte öyküler

İlgimi tümüyle üzerinde yoğunlaştıran ‘agresif’ diye tanımladığım ‘aykırı’ üsluplu metinleri daha bir keyifle okuyorum. Elbette yazıdaki agresifliğin/aykırılığın dozu önemli. Zira bu üslubu metni saçmalamaya vardıran ‘absürt edebiyat’ ile ince bir çizgi ayırıyor. Her cümlesine aforizma, kelime oyunu ve/veya espri boca eden takıntılı/kasıntılı yazarların boğucu eserlerini okumak yoruyor.

Akademisyen olarak tanıdığımız Alper Bilgili’nin öykü kitabı Karınca İncitmez Arthur Balyan’ın Tuhaf İntikam Planı söz konusu çizgiyi koruyanlardan. Vadi Yayınları’ndan çıkan doksan beş sayfalık eserde on iki öykü bulunuyor. Kitapta anlatılanlar genel olarak sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, coğrafya, sanat, bilim ve din konuları etrafında şekilleniyor. Uzak ve yakın tarihin işlendiği öyküler bir yerden sonra modernizm eleştirisine dönüşüyor. Bu eleştiride modern paradigmanın figüranı olmayı seçen insan da nasibini alıyor. Kitaptaki öyküleri konuların ele alınış biçimi ve üslup açısından postmodern edebiyat örneği olarak değerlendirebiliriz. Bunun yanı sıra Bilgili’nin sıkça başvurduğu atıf ve analojilerde akademik birikimi ve disipliner yaklaşımının etkisi olduğu açıkça anlaşılıyor.

Alper Bilgili öykülerinde bir dekor olarak kullandığı İstanbul’un tarihsel süreç içinde şekillenen farklı etnisite ve dinsel mensubiyete dayalı kozmopolit yapısından yararlanmış. Bazı öykülerde ise İstanbul’a dair tarihi kişi ve mekânlara yer vermenin ötesine geçerek Anadolu’dan Endülüs’e, Balkanlar’dan Avrupa’nın içlerine kadar geniş bir coğrafyada dolaşıyor. Geçmişte insanlığı etkileyen olaylardan günlük hayata akseden kesitlere ve çoğu zaman dikkate almadığımız detaylara yer veriyor. Burada dikkat çeken en önemli nokta, yazarın mensubu olduğu sosyo-kültürel yapının değerlerini önemsiyor oluşu diyebiliriz.

Müellif öykülerinde yalnızca yukarıdaki konuları kullanmıyor. İnsanın karakterini yansıtan aşk, fedakârlık, özgürlük, inanç gibi his ve eğilimlere de yer veriyor. Sevgiden nefrete varacak şekilde geçişken etkileşimi bireyden başlayıp toplumu da içine alan sosyo-psikolojik analize tabi tutmuş diyebiliriz. Bazı öykülerde gerçek ile gerçeküstünün bir arada kullanıldığını görüyoruz. Bu bağlamda zamanda yolculuk ve metamorfoz olguları mistik/metaforik bir üslupla ele alınmış. Söz konusu yöntem örtük bir anlam dünyası oluşturarak mesajın muhteviyatını ve sınırlarını okurun muhayyilesine bırakıyor. Ayrıca alt metin olarak modern düşüncenin insanı kendine yabancılaştıran yapısının günlük hayata yansımaları şeklinde okumak da mümkün. Alper Bilgili, bilgiyi dünyalığa indirgeyerek hikmetin üzerini örten anlayışın yol açtığı atomize olmuş hayatın fotoğrafını çekiyor. Karınca İncitmez Arthur Balyan’ın Tuhaf İntikam Planı insana ve hayata farklı bağlamlarda bakmaya olanak sağlayan bir kitap.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

12 Mart 2020 Perşembe

1990'lı yıllardan beri hiç değişmeyen hâllerimiz

Eyüp Aygün Tayşir, Türk edebiyatına çok geç girdi. Araştırma ve akademik uğraşlarının sonunda, ancak 2016 senesinde bir roman yayımladı ve aslında daha o romanıyla yazarlık becerisi hakkında sağlam kanıtlar sundu okura. 4 Hane 1 Teslim kitabından sonra 2018 yılında Tuhaflıklar Fabrikası ve geçtiğimiz yıl da akademik yönü olan, "Bu Tez Nasıl Bitecek?" isimli bir kitap yayımladı. Tür olarak romanı tercih eden yazarın öyküye geçişi ise 2020 yılının başında gerçekleşti: Sabitâlem Mahallesi.

Tayşir’in bu son kitabı bize, onun öykü türünde de ne kadar yetkin bir yazar olduğunu gösteriyor. On bir öykünün bulunduğu Sabitâlem Mahallesi 163 sayfadan oluşuyor. Öykülerinde genel olarak insan ilişkilerini ve toplumsal davranışlardaki ince detayları kaçırmadığını görüyoruz Tayşir’in. En önemli özelliklerinden biri ise yazarın her sosyo-ekonomik düzeydeki insanı aynı hassasiyetle gözlemleme yeteneği. Tayşir’in öykülerinde insanı insanın kurdu olarak görenlerin de bulabileceği şeyler var, umudu olarak görenlerin de.

İlk öykü Anadolu Kaplanı Halis Bey ve ailesinin yolculuklarını işliyor. Ailenin nereye gittiğini bilmediğimiz bu öyküde yazar, özellikle Halis Bey üzerinden realist bir anlatımla öyküsünü sürdürüyor. Özellikle atmosfer oluşturma konusunda kitabın başarılı öykülerinden Anadolu Kaplanı. Karakterler veya olay hakkında fazla bir detaya girmeyen yazar 90’lı yılların politik ve ekonomik durumuna hem kısa birer cümleyle hem de Halis Bey’in iç düşünceleriyle değiniyor. Anlık bir durumdan bir hikâye çıkarıyor yazar. Hem de okurun gözüne gözüne sokmadan, hem örtük hem de açık bir anlatımla.

Kitaba adını veren Sabitâlem Mahallesi öyküsünde yazar en iyi anlatımlarından birini gerçekleştirmiş. Bir topluluğun nasıl değişebildiğini, toplumun iç dinamiklerini, insanların iyi ve kötü yönleriyle beraber olaylar karşısında tavır alışlarını bir kenar mahalleden, mahalleye nereden geldiği belli olmayan bir çiçek metaforuyla anlatan Tayşir’in gözlem gücü dikkat çekiyor. Nüfusunu Allah’tan gayrı bilenin olmadığı, yamaç yönündeki gökdelenin tepe katlarından bakıldığında, sokaklarında bir aşağı bir yukarı koşturup duran küçüklü büyüklü çocuklarıyla mahalle, yazlık yörelerdeki ‘her şey dâhil’ otellerin su parklarına benzeyen Sabitâlem Mahallesi’nde sıradan bir günde başlayan olaylar zincirinde yazar hem politik bir tavır alış ve eleştiri örneği sunuyor hem de toplumu ‘alt’ tabakasının hayatını karakterler üzerinden detaylı bir gözleme tâbi tutuyor. Yerel ağzı iyi kullanan ve insanları iyi tanıyan yazar başarılı bir mahalle havası çiziyor ve insanın ‘ne’ olup ‘neye’ dönüşebileceğini ustaca anlatıyor. Politikacılara zaman zaman ‘sitemlerini’ sunarak: “Seçimler yaklaşmıştır. Yanında arsa ve inşaat imparatoru olarak tanına ve Şekip’in derhal koşarak elini öptüğü bir kalantorla kahveye gelen belediye başkan adayı, ‘Böyle acılı günde oy lafı yapacak kadar namert değiliz,’ diyerek başladığı sözü, ‘seçilirsek Şehitler Anıtı’nı biz yapacağız ve tapuları derhal dağıtacağız!’ diyerek sürdürmüştür.

Üçüncü öykü olan ve farklı bir anlatım içeren İntikam öyküsüne de kısaca değinmek gerekir. Bu öyküde yazar diğer öykülerindeki realist veya romantik anlatım yerine sürreal bir anlatım tercih etmiş. İnsanın geçmiş ve geleceğiyle hesaplaşmasını bu anlatım tarzı üzerinden anlatmayı tercih etmiş yazar. Kim geçmiş, kim gelecek, kim daha farklı bir geçmiş gibi bazı durumların zaman zaman silikleştiği ve iç içe geçtiği öyküde en başarılı şey, karakterin duygu durumunun okura iyi bir şekilde hissettirilmesi: “Kalbine kulak veriyor; ritim, suda arka arkaya hızla seken düzgün yüzeyli çakıl taşı gibi gitgide yavaşlıyor ve bir noktada sakinleşip doğasına uyarak usulca batıyor. Yapabilecek mi? Bir anlık boşluk…

Kitabın üç tane uzun öyküsü var. Ve fark ediliyor ki yazar uzun tuttuğu öykülerinde hem anlatım hem de konu olarak daha başarılı oluyor. Bu demek değildir ki kısa öyküleri kötü; ancak uzun öyküler parlıyor kitapta. Çünkü yazar, en önemli gücü olan insanı anlatma başarısını bu öykülerde daha çok detaylandırabildiği için öykünün kalitesi de artıyor. Fakat bu öykülerinin bence bir olumsuz yönü var: Tayşir’in karakter kadrosunu geniş tutması ve her karaktere isim vermesi. İsim verilen her karakter öyküde daha bir kanlı canlı oluyor ve dikkat edilmesi gereken unsurlar arasına giriyor. Bu da okuru yorabiliyor bir yerden sonra.

İnsanın ‘yorgunluğu’nu anlatabilmesi ve bazı anıların kişi üzerinde bıraktığı psikolojik durumları başarılı bir şekilde işleyebilmesi yazarın bir diğer başarısı. Belli bir alana hapsolmamış yazar. İnsanı fiziksel, ruhsal, gelecek, geçmiş vs. yönlerinden gözlemleyip değerlendirmiş. Aynı zamanda insanın zaafları da (örneğin sebepsiz önyargı) öykülerde kendine yer bulanlardan. Nakliyeci Zeki 1 ve Nakliyeci Zeki 2, iki ayrı öykü olarak bu durumun biraz da mizahi bir anlatımla işlendiği öykülerden. İnsan nedir? Birbirinin devamı niteliğinde olan bu iki öyküde bunu net şekilde görebiliyoruz.

Yazar her öyküsünün başına farklı yerlerden bir veya iki tane alıntı koymuş. Tabiî bu alıntılar rastgele seçilmemiş, öykünün anlatmak istediğini veya öyküdeki karakterin duygusunun ipuçlarını verebilecek içerikte alıntılar seçilmiş. Bu durum benim için artı bir puan demek. Çünkü bununla okurun öyküye hazırlandığını düşünüyorum.

Fazla karakter kullanımından başka bir eleştirimi daha belirtip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Yazar zaman zaman kişi veya çevre tasvirini fazla uzatmış. Bu, romanda veya uzun öykülerde çok da dikkat çekmeyebilir; dikkat çekse bile roman veya uzun öykü bunu kaldırabilir ancak 8-10 sayfalık öyküler bu durumu kaldıramayabiliyor. Bunun törpülendiği öyküler daha sade olurken yoğunlaştığı öyküler okurken aksaklık meydana getirebiliyor.

Öykü yazmak roman yazmaya göre daha zordur derler bu işin ustaları. Çünkü öyküde, özellikle kısa öyküde vurucu olmak zorundadır yazar. Tayşir’in birçok öykülerinde bu durum var. Öykü olarak ilk kitabı bu yazarın ama okunduğunda gayet başarılı öyküler görecektir okur. Bazı yazarlardan anlatım olarak ufak esintiler de olsa kendi tarzını net biçimde görüyoruz yazarın. Çevremizde her an görebileceğimiz insanların karakter olarak karşımıza çıktığı Sabitâlem Mahallesi kitabı, bize insanı anlatması bakımından son derece değerli bir yerde olacaktır.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Enver Paşa, Türkistan ve mücadele anıları

Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesi sırasında yaverliğini yapmış olan Bartınlı Muhiddin Bey’in hatıraları 2011 yılında Paraf Yayınları tarafından meraklılarına sunuldu. Kitabı hem hatırat hem seyahat hem de tarih kitabı olarak okuyabiliriz.

Kitapta Enver Paşa’nın Türkistan’da başarı elde etmesinin mümkün olup olmadığı tarihsel ciddiyetle ve sorgulayıcı bir zeminde sürdürülüyor. Muhiddin Bey’in en nihayetinde vardığı sonuç ise başarılı olmanın mümkün olmadığı yönünde. Bunu ise yazar şu şekilde gerekçelendiriyor:

Türkistan’da milliyet şuuru neredeyse hiç yoktur. Çarlık Rusya’sı yerli ahaliye herhangi bir müdahale ve baskıda bulunmamak suretiyle onların uyuşukluklarını sürdürmelerini amaçlıyordu. Ayrıca Müslümanlık ferdî uygulamalarda canlılık gösterse de toplum, yalan, talan ve yağma ile geçimini sürdürmede bir beis görmüyordu. Hülasa, bu bölgede Türkçülük ve İslamcılık siyaseti üzerinden yürütülecek bir politikadan beklenen verim alınamayacaktı.

Yazar, harekâtın başarısız olma nedenlerine ilişkin olarak Zeki Velidi Togan’ın gerekçelerine de kısaca değinir. Togan’a göre en temel sebep, Enver Paşa’nın 1,5 ay esir tutulmuş olmasıdır.

Eserde Enver Paşa’nın Türkistan harekâtına ilişkin bir düzlem oluşturulup girizgâh yapıldıktan sonra, Azerbaycan ve Türkistan’da Enver Paşa’ya hasredilen marş, türkü ve şehadetine yazılan ağıtları içeren bir kısım yer alıyor. Bu bölüm kültürel anlamda derli toplu bir içeriği okura sunması hasebiyle son derece dikkate değer duruyor. Bartınlı bir ihtiyat zabiti (yedek subay, asteğmen) olan Muhiddin Bey, tutuklu kaldığı Bekirağa Bölüğü’nden kaçıp Türkistan seferine Enver Paşa’nın yaveri olarak iştirak eder. Daha sonra Enver Paşa özel temsilci olarak Muhiddin Bey’i Afganistan’a gönderir, Enver Paşa’nın şehadet haberini de bu görevi ifa ettiği sırada orada alır. Eseri kıymetli yapan hususiyetlerden biri tarihi birinci elden ve vesikalarla ele alıp aydınlatıyor oluşudur. Her ne kadar hatıratlarda objektif bakış açısından uzaklaşıldığı yönünde eleştiriler çoğu zaman yapılıyor olsa da Muhiddin Bey’in hatıratında ifade ettiği hadiselerin tarihsel gerçeklikle örtüşen yanları daha ağır basar. Sözgelimi Enver Paşa’nın Batum’a gelişi üzerine, Anadolu’ya geçip iktidarı eline geçirme niyeti taşıdığına dair söylentilere dönemin dergilerinde yayımlanan tekzibname niteliğindeki metinlerden istifade ederek mukabele ve muhalefet eder. Dolayısıyla vesikalara dayalı, tarihsel ciddiyetten sapmayan bir hatırat var karşımızda. Enver Paşa ve arkadaşlarının vatanperverliklerine gölge düşürecek art niyetli söylemlere reddiye mahiyetindeki metinler, Berlin’de çıkan Liva-ül İslâm mecmuasından iktibas edilmiştir. Hatırat, ilgilisine bir kaynağı da işaret ettiğinden alaka uyandırabilecek nitelikte duruyor. Kronolojik sıra takip edilerek aktarılan ve kurguya yaslanmayan metin, Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesini tek solukta okuma imkânı da sağlıyor okurlara.

Hatıratta ayrıca Enver Paşa’nın dönemin gazetelerinden Öğüd’de yazdığı mektuba da yer açılması, Paşa’nın gündeme dair tavrını ve genel anlamda siyasi fikriyatını ele vermesi adına son derece kıymetli:

Bizim istediğimiz halkın kendi kendisini idaresine, halkın hâkimiyetine gitmemizdir” diyen Enver Paşa’nın millet iradesine dayanan bir siyasi modele meylini bizzat onun ağzından da duymuş oluyoruz.

Enver Paşa’nın “Biz komünist değiliz. Fakat herhalde halkı mezara götüremeyeceği zenginlik hırsına sevk edecek aşırı kazanç aleyhindeyiz ve aynı zamanda geri bırakacağı evladını tembelliğe sevkten başka bir şeye yaramayan mal yığmak hevesine mani’ olacak ve çalışanların yaşadıkça rahat yaşamalarını temin edecek usullerin vaz’ı (konulması) taraftarıyız.” dediğini de yine bu mektup vesilesiyle keşfediyoruz. Paşa’nın toplumsal çapta ileri sürdüğü ekonomik yaklaşımlarının izlerini görmek esasında epey alaka uyandırıyor.

Anı yazılarına özgü bir hususiyet olarak burada da hatırat sahibinin şahsi izlenimlerine tanık oluyoruz. 1921 sonbaharında Hazar Denizi’nden geçtikleri esnada süt liman bir su yüzeyi oluştuğunu belirten yaver Muhiddin Bey, Enver Paşa’nın günlük hayatının bu yolculuk sırasında da intizamını kaybetmediğini ve okumalarını sürdürdüğünü bir anekdot olarak aktarıyor.

Hatıratta kullanılan üslup sayesinde okur, tarihsel olanın yoğunluğu altında ezilmekten de kurtuluyor. Sözgelimi, seyahat sırasında misafir edildikleri evlerde kendilerini ağırlayanların ikramlarından da bahis açılıyor. Abdurrahman İşabaşı’nın evinde yeni kesilmiş koyun eti, pilav yanında o bölgenin özelliğini yansıtan bir tabak ilave edildiğini belirten Muhiddin Bey, ayrıca kavunların çok tatlı olduğunu, iplere dizilmiş Şam fıstıklarından çerez verildiğini de ekliyor. Bu tür bir anlatı tekniğine başvurulması metnin seyahat yazısı niteliği kazanmasını da sağlıyor.

Hatırat Enver Paşa’nın elim şehadet hadisesinin anlatılması ile nihayetleniyor. Enver Paşa’nın Çegen’de bulunan türbesinin kutsal bir ziyaretgâha dönüştüğünden, her gün hatm-i şerif tilaveti yapıldığından ve Buharalılar tarafından türbede kurbanlar kesildiğinden de yine bu hatırat aracılığıyla haberdar oluyoruz.

Son sayfalarda ilaveten kendisine yer bulan, Enver Paşa’nın Liva-ül İslâm’da yayımladığı yazılar, Paşa’nın İngiliz siyasetine karşı İslam toplumlarını samimi bir dille kardeşliğe ve birlik olmaya çağırması adına işlevsel duruyor. İslam ailesini oluşturan unsurlar arasına İngilizler tarafından atılan nifak tohumlarına dikkat çeken Enver Paşa, İslam milletlerinin cehaletinden istifade ederek aralarındaki en kuvvetli rabıta olan din gerçeğini kırmanın hedeflendiğini apaçık biçimde beyan ediyor. Fakat Paşa tüm bu menfi gelişmelere rağmen ulemanın ve tahsil gören gençlerin varlığıyla İngiliz projelerinin bertaraf edileceği ümidini de her zaman taşıyor.

Remzi Köpüklü
twitter.com/remzikopuklu