11 Temmuz 2020 Cumartesi

İnsandaki hayvansılık, hayvandaki insansılık

İnsan, her insanı hayvanlarına ayırmak ve ardından ayrıntılı ve yatıştırıcı bir biçimde onlarla hesaplaşmak istiyor.” (1943)

Gözlerini dikmiş, gözlerime bakıyor dik dik. Kıpırtısız... Ürperiyorum. Sanki içinde vahşi bir insan varmış da, bunu o kedi postuyla gizliyormuş gibi. Ürperme nedenim insana benzemesi mi bilmiyorum. İnsan bir hayvandan korkarsa, hayvan olduğu için korkmalı değil mi, insana benzettiği için değil. Belki de bu ikircikli haldir korkutucu olan. Ani bir hareketle ayağa kalkıyorum, bu sefer ben ürkütmüş oluyorum onu, bir nevi ödeşiyoruz ve sonra kaçıp gidiyor. İnsandaki hayvansılığı, hayvandaki insansılığı düşünüyorum. Hiçbir hiyerarşi olmaksızın, fakat hiyerarşiyi dayatan, doğadan kopuk sisteme inat bu iç içe geçmişlik oldukça hoşuma gidiyor. Ve sanırım Elias Canetti’nin de…

Doğa hep kendi bildiğini okuyor elbet. Dikkatli bakan gözlerce doğadaki her şey denge halinde, adaletli ve ikilikleri birleyen döngüsel bir pozisyonda… Fakat doğadan kopan insanoğlu, kendi güçsüzlüğünün, acizliğinin, öfkesinin intikamını hep hayvanlardan alıyor. Kendisinde baş edemediği veya yok edemediği duyguları, hayvanları yok ederek gidermeye çalışıyor. Ve bilmiyor ki hayvanlar tükendikçe, insan da tükeniyor. İnsan, hayvanların sonunu hazırladıkça, hem ruhsal hem fiziksel olarak kendi sonuna da hazırlanıyor.

Doğadan kopan insan, kendisini merkez sanıp, diğer her şeyi dışarıda bırakıyor ve kendi kibrini örtüveriyor yüzleşmek istemediği tüm insani gerçeklerinin üstüne. Elias Canetti, Sel Yayınları’ndan çıkan Hayvanlar Üzerine isimli kitabında insanın, tek ve en önemli merkez değil, aksine sayısız merkezden biri olduğundan ve bu merkezlerin her birinin ayrı ayrı önemli olduğundan bahsediyor.

Körleşme, Kitle ve İktidar gibi mutlaka okunması gereken başucu kitaplarının yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü başta olmak üzere birçok edebiyat ödülü alan ve eserlerinde genellikle kitle- iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan Elias Canetti, tarihte hayvanlardan çok az söz edildiğini ifade ediyor. Aforizmalar, denemeler, öykülerle bezeli çok keyifli ve bir hayli düşünsel yoğunluğu olan bu kitabında çok önemli bir boşluğu dolduruyor böylece. İnsanla hayvanın kurduğu ilişkiyi irdelerken, hayvanlar üzerinden bir iç hesaplaşma ve kitlesel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. İncecik bir kitap olmasına rağmen, kendisini sürekli merkezde sanan bizleri, oldukça derin cümleleriyle tersten düşünmeye sevk ediyor. Bu yüzden de berrak bir zihinle okunması gereken bir kitapla karşı karşıya kalıyoruz. Kitabın hızlı bitimi kadar, ne mutlu ki hızla bitmiyor düşünme mesaimiz.

Canetti’nin eserlerinde dil ile gerçeklik arasında kurduğu ilişki oldukça önemli bir yere sahip. Bu kitabında da özellikle dilin hayvanlar üzerindeki belirleyiciliği üstüne çok çarpıcı anlatımlara rastlıyoruz. Alışageldiğimiz dil kalıplarını başka bir açıdan sorgulamamızı sağlıyor. Canetti’ye göre; dil tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşarattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba? (1954)

Kitabın bitiminde Hayvaninsan Cumhuriyeti’nde hissederken kendimi, burada sadece iki tanesine yer vereceğim kitabın “Notlar” bölümünde yer alan oldukça önemli sorular kalıyor zihnimde Canetti’den:

"Hangisi önce tükenecek, hayvanlar mı yoksa hikayeler mi?" (1980)

"Hayvanlar arasında tek bir arkadaşın bile yok, buna hayat mı diyorsun?" (1984)

Tuğçe Isıyel
twitter.com/tugceisiyel

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Her şeye en baştan başlamak mümkündür

Tuba Arık’ın yazmış olduğu Paronaya, hayatta bulunduğunuz tüm yaşam koşullarından doğan sıkıntılardan sizleri uzaklaştıracak, başka âlemlere götürecek bir çalışma.

Kitaba başladığımda büyük bir ön yargıyla başlasam da daha sonraları neden bu kitabı okumak için geç kaldım diye düşündüm. Zaman içerisinde bu kitapla yaşamaya başladım. Yol edindim.

Günümüz yazarları arasında yer alan Tuba Arık, bu kitabın yazım tarzı ve içeriğiyle oldukça etkileyici. Olayların akışı beni hiç ummadığım yerlere alıp götürdü. Neden yaşadığımı var oluşumu sorgulamama vesile oldu. Her şeye en baştan başlamanın mümkün olduğunu gösterdi. Hayatımı ilmek ilmek işleyerek yol almamı sağladı.

Tuba Arık’ın yazmış olduğu bu eserin ilk kitabı Paranoya, ikinci kitabı ise Melankoli. Romanın üçlemesinin sonuncusu ise İklimler.

Günümüz felsefesine ve edebiyatına karşı gelen kuralları içerse de bir o kadar da uyumu sağlayan, aşk üçlemesini satır satır işleyen bu roman, içerisinde bir sürü hayat barındırmakla kalmayıp, André Maurois'in kitabı olan İklimler ve Dante'nin İlahi Komedya'sına da atıf yapıyor.

Günümüzdeki aşk romanlarında yer alan; kadına değer vermeyen, küçültmeye çalışıp, hür hayatlarını ellerinden almaya çalışan başkarakterlerden çok sıkılmıştım. Saygıyı, sevgiyi, insana değer vermeyi ayaklar altına indirgeyen bu tür romanların, edebiyatın ruhuna ne kadar uyduğu tartışılır. On altı, on yedi yaşındaki gençlerimizin kendilerini zenginleştirecek kitaplar okumak yerine, dejenere olmuş hayatların anlatıldığı kitapları listelerde bir numaraya çıkarması aslında günümüz edebiyatının çıkmazlarından biri. Sorun acaba yazarlarda mı, yayıncılarda mı, yoksa bu kitaplara para harcayan bizlerde mi? Bilemiyorum.

Unutmamamız gereken gerçeklerden birisi de, okuduklarımızla var olduğumuz değil midir? Okuduğumuz satırlarla şekilleniriz. Yanlış yönlendirmelerle hayatların heba olabileceğini bilmek gerçekten üzücü.

Başkarakterler, ya zengin iş insanı, kural tanımaz, gücün her şeyi satın alabileceğine inanana karakterlerden oluşurken, kızlarımız her daim fakir, hayatlarını beyaz atlı prensini bekleyerek geçirmiş, kendine hiç bir şey katmak için uğraşmamış, kendi ayaklarının üzerinde nasıl durulur bilmeyen, başkarakterdeki erkeğe kendini adayan kadınlar. Yıllarca, birbirine değer veren, sevgiyi insana iliklerine kadar yaşatan kitaplara daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Paranoya’nın içeriği, karma düzenin içerisinde bulunan romanların tam tersidir. Dokuz yaşından itibaren onu takip eden sanrıları ve korkularının içerisinden çıka gelen bir Gölge'nin öyküsüdür. Dokuz yaşından itibaren onu koruyup kollayan, sağlıklı bir yaşam için büyük uğraşlar veren bu gölge zamanla Fegel’in büyük bir kâbusu haline dönecektir. Hatta Fegel’in en başında gölge için tanımı şudur:

Çocukluğumdan kalma bir histi gölgelerden korkuşum.
Yanımdan geçen o bilindik karaltı.
Var oluşumun en büyük ıstırabı.
Hayatımı kâbusa çeviren bir kaçıştı.
Şimdi o gölge beni aldı.
Teslimiyet zamanı.

Gölgeyi sadece kendi görüyor olması, herkes tarafından deli ilan edilmesiyle başlıyor hikâye. Zamanını onun varlığını hissederek geçirse de, okul döneminde karşısına çıkan Marlo’ya tutulmasıyla sineye çekiyor dokuz yıllık gölgesini. İlk aşkını Marlo’nun kalbinde yaşayıp, filizlenmesine izin verse de, büyük bir aşkın yanılsamasını yaşıyor belki de. Bunları yaşarken bilmiyor, Gölge’nin onu almak için kurduğu planı. Tanrı, bir kader çizmişti üç kişiye. Üç kişinin haberi olmadan dönüp durmuşlardı bu döngüde.

Marlo’nun ortaya çıkışı, gölgeyi hallice öfkelendirmişti. Korkmuştu elbette. Fegel’in, günden güne Marlo’ya artan sevgisi, gölgeyi büyük bir yıkıma sürüklüyor, Fegel’in kendisini sevme ihtimalini ortadan kaldırıyordu. O görmüştü onu. İlk o sevmişti onu. Onun olmalı, yaşama birlikte tutunmalılar, düşüncesi vardı Gölge’nin. Marlo’nun varlığını nasıl yok edebilirdi? Nasıl yapabilirdi bunu? Fegel’e bu acıyı nasıl yaşatırdı ki. Alamazdı Fegel’i ayaklar altına, acı yükleyemezdi omzuna, ruhuna. Kıyamazdı öylece bu kadına. Bu aşkı içinde yaşatacak, Fegel’in Marlo’ya duyduğu aşkı kabullenerek yaşayacaktı.

Fegel’in, Gölge’ye duyduğu hisler: “Gördüklerim, yaşadıklarım hayal değilse, gerçekliğe nasıl bir açıklama getirebilirim? Ya hayalse? Bunu nasıl bitirebilirim?"

Fegel, günden güne Marlo’yu daha çok sevse de, hiç bir şey hayal ettiği ve umduğu gibi gitmeyecekti. Çünkü artık Gölge’nin kendini gösterme zamanı gelmişti. Rüzgarı, kasırgayı, yağmuru, ağaçları, doğayı önüne katarak çıkmıştı Fegel’in karşına. Sekiz yüz yıllık bir zaman geçiren Petra’nın doğuşuydu aslında. Petra kalbini, evreni gözlerine sığdıran, doğanın bin bir türlü renklerini gözlerinde taşıyan, Fegel’e kaptırmıştı. Petra’nın, Tanrısı söz vermişti. Fegel’in ölümüne kadar dokunmazsa ona, Tanrı, Fegel’i verecekti Petra'ya. Öbür dünyada. Kırk iki yıl beklemişti Petra, Fegel’e sarılmanın nasıl bir hissiyat olduğunu yaşayarak. Petra, doğanın oğlu. Tanrı'nın Lütfuna erişmiş bir bilge. Simyayı ve Felsefeyi önüne katarak büyük mucizeler başaran Petra, Fegel’e duyduğu aşkla imtihan edilecekti. Fegel ise hem Marlo’yla hemde Petra'yla. Petra’nın, Fegel’e duyduğu aşkı özetlersek (bir özet bu aşkı derinlemesine yaşatır mı meçhul) eğer;

"Bana var olduğumu hatırlattın. Bir zamanlar insan olduğumu. Hayallerim olduğunu. Bir zamanlar benim de bir çocuk olduğumu.

Petra’yla yolları kesişen ve yeni bir hayata başlayan Fegel’in, Marlo’nun aşkını kalbinde bir madalyon gibi taşısa da, Petra’nın aşkına sonsuz bir saygıyla yaşam sürecekti. Marlo ise Fegel’in ondan alınmasını hazmedemeyerek, ölümsüzlerden oluşan Simyacıları arkasına alarak çalacaktır Petra’nın kapısını. Oysa Marlo’nun unuttuğu bir şey vardır ki, Petra’nın gücünü göz ardı etmesiyle, mucizevi gücü ve zekası altında ezilerek geri çekilmek zorunda kalacaktır. Ve Petra, Fegel’e; “Seni bıraka bilseydim eğer, bırakırdım. Bencilliğimi göz ardı eder, sana olan sevgime sırt çevirdim. Ama benim gecem sensin fegel. Benim gündüzüm sensin. Ruhumun dinginliği sensin. Günlerim, aylarım, yıllarım sensin. Sensiz yapamam. Cehennemin içinde bile cennetimsin. Sensiz hiçim. Seninle varım ben. Seninle tamamım. Seni bir başkasına bırakmak için beklemedim. Ve yine söylüyorum seni bir başkasının alması içinde gerekli hoşgörüye sahip değilim. Bu yüzden Fegel, hiç kuşkusuz mezara birlikte gireceğiz."

Ne kadar Fegel, Petra’yı sevmediğini düşünse de, Petra’ya duyduğu aşkı, Marlo’nun aşkını ezip geçecektir. Lakin henüz bu aşkı kabullenemeyecek, Marlo’ya ihanet etmekten korkacaktır. Yılları Petra’nın yanında geçen Fegel, sonunda Petra’nın ölümsüz ailesiyle tanışacaktır. Yıllarca Marlo’nun aşkından bahseden Fegel’e, Petra’nın yiyeni Giovannia, sitem edecektir.

Giovannia'nın sözleri şunlardır; "Sen hiç olmayan bir aşkı çekiyorsun Fegel. Acı çektiğini sanıyorsun. Aşkın ne demek olduğunu inan bana bilmiyorsun. Hiç bir zaman da bilmedin. Ama bir gün gelecek öğreneceksin. Öğrendiğinde ise artık çok geç olacak. Kaybettiğin zamana lanet okuyup, geriye dönmek isteyeceksin. İsteyeceksin ki kaybettiklerini göreceksin. Ama şimdi Tanrı bile sana bu gerçeği gösteremez. Cehennemi yaşamaya devam et. Petra amcamı, Marlo’ya duyduğunu sandığın aşkla darmadağın etmeye devam et.

Bu sözlerinin ardından yıkılan Fegel’i doğa kucaklamış, kimseye söylememesi gereken sözleri bir sır misali fısıldamıştı.

Sana verilen bu aşk(lar)a sahip çık Fegel.
Bu sana bağışlanmış bir armağan.
Hem maddi hem manevi sahada.
Hem bedeninde hem ruhunda.
Hem içinde hem dışında.
Kalbinin iki yarısında.
Tanrı’nın büyüklüğünü gör.
Sana bahşettiği aşklarla övün, gurur duy.
İşte bu senin hem cezan, hem mükâfatın. İkisine de sahip çık. İkisini de yaşat.

Böyle söylemişti doğa ona. Böyle anlatmıştı her şeyi en başından. Bu gerçekle yaşamıştı Fegel kırk iki yaşına kadar. Son günlerine kadar da Marlo’yu kalbinde yaşatmıştı, Petra’nın yanında. Petra ise bu gerçeği kabul etmiş, Fegel’in Marlo’ya olan aşkını da kalbine gömmüştü. Büyük bir sabırla beklemişti Fegel’in onu sevmesini. Petra ise bu acıyı şu şekilde dile getirmişti: “Benim bir umudum bile yok. Yaşıyorken ölüyorum. Tıpkı Augistunus'un dediği gibi: yaşamıyorum ama hayattayım, öyle güçlü ki isteğim, ölmemekten ölüyorum."

Ve yıllar sonra beklenen an gelmiş mezara birlikte girmişlerdi. Petra’ya verdiği sözü tutmuştu Fegel. Petra ise Tanrı'ya. Kırk iki yıl süreç içerisinde bir kere bile dokunmamıştı Fegel’e. Korumuştu ruhunu. İlk günkü gibi. Yeni doğmuş gibi. Saf ve berrak göç etmişti bu diyardan.

Dünyadan iki insan göç etti. Biri sevdiğini ardında bırakarak. Biri sevdiğini yanına alarak. Bir diğeri ise sevdiğini toprağa bırakarak.

Bu kitap örneği görülmemiş bir aşkı bütün açıklığıyla önümüze sunuyor. Sizi duygudan duyguya sürükleyecek bu hikaye, bir solukta okunacak ve bitmesini istemeyeceğiniz bir eser olarak aklınızda yaşayacak.

Merve Yılmaz
merve1d1d1d@gmail.com

İnsan olmak bireysellikten değil, biz olmaktan geçiyor

1987 doğumlu Emrah Doğru, Muş’ta doğdu. 2010 ile 2019 yılları arasında TRT haber muhabirliği yaptı. Sivil Toplum Kuruluşları tarafından ödüller aldı. Uzun süre çalıştığı Boşanma adlı ilk kitabını 2019 yılında çıkardıktan sonra Biz Olabilmek adlı ikinci kitabının Mayıs 2020'de 2. baskısı yayınlandı. Bir çok şehirde sosyal sorumluluk projelerine imza etmekle beraber 2018 yılından günümüze kadar kurucusu olduğu İnsanlık Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendi. Güncel olarak Habertürk’te haber muhabirliği görevi yapmaktadır.

Yazar ve muhabir Emrah Doğru Bey’in sosyal medya paylaşımında gördüğüm kitabı, en sevdiğim renk olma hasebiyle çokça dikkat çekiciydi. Kitabın görüntüsü, hayaller kurmaya sevk eden, ilham verici, asaletin, aynı zamanda romantizmin, duygusallığın, tutkunun, zenginlik ve zarafetin rengi mor rengin üzerinde, en büyük puntolarla dikdörtgen bir şeklin içinde "Biz" başlığı karşınıza çıkıyor ve hemen ardından “Anlayışlı olursanız seversiniz, seviyorsanız zaten anlayışlı olursunuz.” yazısı pek manidar olmuş. Seviyorsanız, seversiniz…

Mor renk hayal gücü ve maneviyatla ilgilidir, idealleri gösterir, iç gözlemsel bir renktir ve derin düşüncelere dokunmamıza izin verir. Işık tayflarında en yüksek titreşime sahiptir. Kitabın üzerinde mavi ve kırmızı renklerin olması aslında sen ve beni temsil edip, artı ve çarpı işaretleriyle, sanki sen ve ben harmanlanırsak biz olacağız gibi bir bilinçaltı mesajı da içermektedir. Yani mavinin ruhaniyeti ve bütünlüğü ile kırmızının enerjisi ve gücünü içeren mor renk, bedensel ve ruhsal enerjilerimiz arasında bir denge yaratan beden ve ruhun birleşmesidir. Mor, yaşamın anlamını ve manevi tatminini arayanlara yardım edip, farkındalığı arttırır, bizi daha yüksek bir bilince bağlar. Bu nedenle ruhun dönüşümü ile ilişkilidir. Renk psikolojisi perspektifinden bakıldığında ise mor renk veyahut eflatun, akıl ve duyguların uyumunu teşvik eder. Zihinsel dengeye ve istikrara katkıda bulunur. Akıl, mor renk etkisiyle ruhsal ve fiziksel dünyalar arasındaki düşünce ve etkinlik arasında bir bağlantı kurar. Mor renk egodan yoksun, duyarlılığı ve şefkati teşvik eden koşulsuz ve bencil olmayan sevgiye ilham verir. Kitabı henüz görür görmez bu hisleri vermesi kitabı 2-3 saat içerisinde bitirmenize sebebiyet veriyor. Kitabın deri dokusu ise dokunsal olarakta kitapla iletişim halinde kalmanızı da tetikliyor. Hiç sıkılmadan okuduğum bu kitap; kelimelerle anlatılamayan fedakarlık ve karşılıksız sevgiyi, tarif eden “anne”lere ithafla başlıyor.

Kitabın genel içeriğinde insanoğlunun geçici dünyadaki varoluş gayesini, beklentileri, aile kültürü, evlilikleri, nasıl eş seçmeli, evliliklerde veya ilişkilerde nasıl biz olunur, mutlu kalabilmenin yolları ve sürdürülebilirliği, adet ve örflerimiz, dini inançlarımıza göre aile yapısı, evlilik gerekli midir, hayırlı insanın kim olduğu, aile bağlarının nasıl güçlenebilirliği gibi soru ve konular hakkında, genişçe cevaplar bulabileceğmiz 95 sayfalık her evliliğin ve insanlığın başucu niteliğinde bir eser.

Kitabın akışı genel olarak, insanoğlunu alıp tefekkür yolculuğuna çıkarıyor ister istemez. Sıkılmaya fırsat vermeden kıssa, hikaye, söyleşi gibi edebi anlatımlara başvuruyor. İçinde Hadisler, Ayetler ve ünlü yazar ve düşünürlerin sözlerinden de alıntılar yapıp, nasihatli bir dille anlatıma katkı da bulunuyor.

İlerleyen sayfalardaki “Güzeller Güzeli Hifa Hatun’un Hikayesi” ve “Eşinden Önce Cennete Kavuşan Sad’ın Hikâyesi” duygu yoğunluğu yaşatmakla birlikte kitabın yürek burkan kısımı gibi görünen Sad’ın insanların onu horlanmalardan daha acısı, yüzünün siyahlığından ötürü Hz. Peygamber (s.a.v.)’e cennete girmesine engel mi sorusuydu safiyane dünyası içinde. Ve hikâyenin sonunda Allah (c.c.) Teâlâ’nın onu Cennet hurilerine layık görmesi yürek ferahlatırken, kimseyi hor ve aşağı görmemiz gerektiğini, belkide beğenmediğimiz insanların bizden kat ve kat hayırlı olduğunun bilincine de varmamıza vesile oluyor.

Hülya Koçyiğit, Muhterem Nur, Hakkı Bulut, Kezban Hatemi, Hüseyin Keskin, Rukiye Karaköse, Erol Erdoğan ve Said Ercan gibi ünlü, psikolog, avukat, siyasetçi gibi farklı kesimlerden söyleşi şeklinde tavsiye alınarak oluşturulan kitabın son kısmı da yazarın tavsiyelerinin diğer insanlar tarafından onaylar nitelikte olması, kitabın bütünlük, güvenilirlik ve insanoğlunun yalnız olmadığı hissini pekiştiriyor. Kitapta eleştirebilecek bir şey buldum elbette. Birkaç küçük imla hatası.

Özetleyecek olursak ve düşündürdüklerini ele alırsak Biz Olabilmek için şunları söyleyebilirim:

İnsan olmak bireysellikten değil, biz olmaktan geçiyor. Bağımlı değil karşılıklı bağlılık olursa ancak ilişkiler sürdürülebilir ve sağlıklı oluyor. Nitelikli beraberlik için insanların birbirlerine karşılıklı vakit ayırmaları gerekiyor. Sevmenin yolunun kanaat ve şükür sahibi olmaktan geçtiğini, sözde değil özde olursak zaten seveceğimizi, seviyorsak da aksi olmamızın mümkün olmadığının bilincine ulaşıyorsunuz. Eğer seviyor”muş” gibi yaparsak, hayatımızda “muş” gibi yapan insanlarla beraber oluruz. Ah’lanıp vah’lanmamak için sözde değil özde olmak, “biz” olabilmek dileğiyle…

Hayrunnisa Nur Kabuk
hayrunnisa1nur@gmail.com

5 Temmuz 2020 Pazar

Herkes birilerinin acılarına seyirci kalıyor bu dünyada

Hasan Ali Toptaş’ın son, benimse ilk Hasan Ali Toptaş romanım Beni Kör Kuyularda. 2 aylık bebeğim ve 4,5 yaşındaki oğlumla birlikte, 238 sayfalık bu kitabı bir günde bitirdim. Siz düşünün ne kadar sürükleyici ve akıcı olduğunu.

Anlatı, toplumun çürüyen yanlarını, okuyucuyu rahatsız eden bir biçimde gözler önüne seriyor. Çoğumuzun zaten bildiği ama bildiğinin farkında olmadığı karanlıkta bırakıyor bizi. İnsanların acılarından nasıl seyirlik bir malzeme çıkarılabileceğini, en yakınların bile acı karşısında nasıl eli kolu bağlı kalabileceğini, muktedir kimse güçlünün, otoritenin ve dahi güçsüzün onun yanında saf tutabileceğini anlatıyor. Bu sadece bir Türkiye anlatısı değil, dünyanın dört bir yanında başka şekillerde gerçekleşiyor acının seyri ve hatta bundan zevk alma. Bu kitap bütün bir insanlığın vicdan tutulması. Kitabı okurken, doğal bir refleks olarak çok yerde öfke duyuyorsunuz, nasıl yaparlar, neden karşı koymazlar, nasıl bu kadar kötü olabilirler diye. Öfkeyle beraber merhametiniz de sınıra dayanıyor elbette, acı çekenle aynı safta yer almak kaçınılmaz oluyor, acı çekenin ailesinden biri oluveriyorsunuz. Öte yandan anlatıdan çıkıp gerçeğe döndüğünüzde aradaki paralelliği görmeniz çok da zor değil. Kabul edelim, herkes birilerinin acılarına seyirci kalıyor bu küresel dünyada.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursak; Ankara’da ayakkabı tamircisi olan baba Muzaffer’in bir gün yemekleri yanına almayı unutması, anne Bahriye’nin yemek kaplarını kızı Güldiyar’a vererek babasına götürmesini istemesiyle başlıyor roman. Güldiyar ismiyle aynı tasvir ediliyor kitabın başlarında. Aynada kendini seyrederken saçlarına, yüzüne dokunuyor. Belli ki gül diyarı gibi güzelce bir kız. Annenin kızına tembihiyse olacakları yavaş yavaş bize sezdiriyor daha en baştan:

Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye.” (sf. 10)

Yemeklerini götüren Güldiyar’ın başına yolda kötü bir şey geldiği bellidir, ancak hiç konuşmaz. Konuşmadığı gibi sadece ağlar ve sıra dışı acı burada başlar asıl: Güldiyar’ın gözlerinden gözyaşı yerine taş düşmektedir. Annesi, kararsız kalsa da önce komşusundan yardım ister, komşusu bir yakınının desteğini talep eder, derken iş büyür ve elde olmayan bir şekilde Güldiyar, insanların seyir malzemesi haline gelir. Sadece seyreder insanlar, doktora götürmeyi teklif etmezler mesela. Bu seyir malzemesinden piyasa yaratan mafyaları polise şikâyet etmeyi akıllarından geçirmezler. Sadece göz taşlarını görmek isterler, hatta göremediklerinde buna hayıflanır, öfkelenirler. İçlerinden birkaçı yardım etmeye teşebbüs ettiğinde ise sistemin çarkını bozan bir taş muamelesi görülür, sistem onu ezer geçer. Bu olaylar zuhur ederken Güldiyar’ın yanında sadece babası vardır. Adı Muzaffer, kendi iktidarsız, güçsüz Muzaffer. Hiçbir şey yapamaz umut etmekten başka. Her güne yeni bir umutla uyanır bıkmadan. Kitabın arka kapağında dediği gibi “bütün mümkünlerin kıyısında”dır. Ancak kitabın adını tamamlayan da ta kendisidir: “merdivensiz bıraktın.

Özetle anlatı, insanlığın durumunu sinematografik bir üslupla çok başarılı bir şekilde geçiriyor kağıda. Bunda tabi ki Hasan Ali Toptaş’ın Türkçe’yi harika bir şekilde kullanmasının payı büyük. Ben, kullanılan dile en çok betimlemelerde hayran oldum. Örneğin bir sahnede yazar sadece sabahın olduğunu anlatmak için geceyi, gecenin akışını ustalıkla kaleme alıyor. Betimlemeyi yaparken anlatıyla bir paralellik yakalıyor ve sadece insanın içini dürtecek anlardan söz ediyor. Üzerine yaptığı kelime tekrarları ile şiirsel bir su gibi akıyor bu paragraflar.

Onu yutan karanlık insanı ürpertecek kadar soğudu, yapraklar soğudu, kendi genişliklerini susan, kendi genişliklerini fısıldayan boşluklar soğudu, kapılar soğudu, sular soğudu ve gece çatıların, antenlerin, avluların, ağaçların ve cümle mahlûkatın üzerine basa basa yürüdü, o bir eliyle sokak lâmbalarının sarı ışıklarına tutunarak yürürken ağrısı sızısı, gamı kasaveti olmayanlar uyudu, içinden kafasına takılan şeyi izah etseydim şimdi yârimden ayrılmaz, mis gibi onun koynunda yatardım diye geçirenler yastıklarına sarılarak bir sağa bir sola döndü, işsizler gözlerini boşluğa dikip acı acı of çekti, çocuklar uçurumlarla dolu, korkunç ve karanlık rüyalar gördü, gemisini yürütmekten başka bir şey düşünmeyenler kafalarının içinde yeni taktikler, yeni manevralar, yeni güzergâhlar belirledi, bebekler altlarına işedi, hastalar sarı sarı bakıp sarı sarı inledi, emzikli kadınların meme uçları zonkladı, ihtiyarlar arada bir uyanıp sessizliği büyüten kendi kalp atışlarını dinledi ve artık sonunda, şafak söktü.” (sf. 28)

Gelelim kitabın eksik kalan, dilimde kekremsi bir tat bırakan yanlarına. Öncelikle kitapta ucu açık kalan, okuyucunun cevabını beklediği sorular mevcut. Anlatıcı, cevabını muhatabın hayal gücüne bırakmış diyeceğimiz türden değiller bu sorular üstelik. Bilakis, cevaplandırıldıklarında kurguyu önemli ölçüde destekleyecek, güçlendirecek konular. Mesela anlatı boyunca Güldiyar’ın acısını görüyoruz ama Güldiyar’ın başına ne geldiğini asla öğrenemiyoruz. Ben, Güldiyar yola çıkmadan annenin tembihlerinden ve baba tasvirinden ve belki de gündemin etkisinde kalmamdan mütevellit anlatının bir yerinde babasının tecavüzüne uğradığını göreceğim heralde dedim ama babanın kızının yanındaki duruşu nedeniyle bu şıkkı eledim. Bahsedilen bir diğer karakter olan Cevher’in tacizi söz konusu olabilirdi ama o da Güldiyar’a kör kütük ve masumane bir şekilde aşık. Yani bu sorunun cevabı gerçekten de okuyucunun hayal gücüne bırakılmış. Bir diğer önemli soru, Muzaffer ve komşuları Dursun’un küskünlüğü. İki yakın arkadaş -öyle yakın ki köylerinden birlikte göç ediyorlar şehre, bir araziye yan yana ev yapıyorlar- ne oldu da küstüler? Son olarak, kitapta evin oğlu Hüseyin, Güldiyar’ın abisi 4 yıldır kayıp. Ne oldu da abi kayboldu? Bunu bilmek, satır aralarında Muzaffer’in umudunu ve umudunun yine cevapsız kalışını bize göstermekten başka ne işimize yaradı? İşte bu soruların cevabı meçhul ve bu bilinmezliklerin anlatının gücünü bir nebze de olsa baltaladığını düşünüyorum.

Özetle, kurgu anlamında birtakım eksiklikler olsa da kitabın akıcılığına, konunun ustalıkla işlenmesine, betimlerin şiirselliğine söyleyecek söz yok. Globalleşen dünyada, insanın durduğu - aslında gerçekten fiil olarak da durduğu- yeri çok başarılı bir şekilde anlatıyor usta kalem. Bütün bir kitabı özetleyen cümleler ise sayfa 169’da Halil karakterinin ağzından dökülüveriyor: “Anlıyorum”, dedi nice sonra Halil.” Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır.”. Yine aynı sayfada ekliyor: “Nefret etmeyenin sevgisi de yalandır.

Yaşadığımız dünyadaki insan profili için de bir özet değil mi sizce?

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

Kabuk tutmuş yarayı kanatmak, sonra tekrar kanatmak

"Âşinâ-yı aşk olandan âh u zâr eksik değil
Keşti-i bahre dem-â-dem rûzgâr eksik değil."

- Niyâzî-i Mısrî*

1962 Malatya doğumlu bir yazar Mustafa Şahin. Mavera, Dergâh, Hece gibi dergilerde yayınlanan öykülerinden tanıyanlar elbette vardır. Tanımanın, bilmeye evrilmesi için öykülerin bir araya gelmesi ve okura kitap formunda sunulması şart. Çünkü dergi takip etmek gittikçe zorlaşıyor, sosyal medya gittikçe ağırlığını hissettirirken dergileri takip edenlerin sayısı birbirini az-çok tanıyanların sayısıyla eşit gibi. Hep az-çok dedim farkındayım ancak Gömleği Yalnız'la buluşmak bu düşünceleri zihnimde yoğunlaştırdı. Çünkü neredeyse 60 yaşına varmış bir yazarın ilk kitabıyla karşılaşmak - yazarın bu kadar beklemesi, o bekleyişteki kaygıları ve dertleri okurun da yüklenmesini gerekliliği- tanımamanın, bilmemenin önemini yeniden düşündürüyor.

Kitabın bütününe baktığımızda çok ciddi bir iç eleştiri var. Yazar hem kendini ve kendiyle beraber yürüdüğünü düşündüklerini hem de "sizden değilim" dediklerini topa tutarken memleketin belki son yirmi-otuz yılına da kafa tutmuş oluyor. Bu kafa tutma, öyle yukarıdan konuşma gibi değil. İçten, samimi, temiz ve yalın. Dolayısıyla acımasız. O yüzden kitaba dair yazmak istediğim bu yazının başlığını "kabuk tutmuş yarayı kanatmak, sonra tekrar kanatmak" olarak belirledim. Çünkü her öyküde bir kabuk var. O kabuğu korumaya çalışanlar bir tarafta, dokunup tekrar kanatmak isteyenler diğer tarafta. Ama hepsi aynı yeryüzünde. Sonra o yara kanıyor, tekrar kabuk tutuyor, muhakkak tekrar kabuk yerinden sökülüp kanıyor. Öte yandan bir yaranın yeniden kanaması için kabuğunun komple sökülmesi şart değil. Yerinden oynatmak, belki tekrar düşmek bile kafi. Peki ayağa kalkmak? Üstelik tüm bunlar olup biterken zamanın acımasız biçimde ilerlemesi. O ilerleyişte yaşanan ürkütücü tökezlemeler. Kalkarken zamanın geçmiş olması...

"Bir yangının külünü..." başlığıyla bahsetmişti Gömleği Yalnız'dan Gökhan Özcan. Onun, Gözağrısı kitabında bir cümle var, "Biliyorum yanlışlarım olmasa, doğrularım da olmazdı. Bunun için onları gözümün önünden ayırmıyorum." diyor. İşte tam da bu cümlenin yanına koyduğum bir cümle var Gömleği Yalnız'da, "Geç ama artık azalmak, dökülmek istiyorum. Önüme bakmak, kendime dair yeni alışkanlıklar edinmek istesem de eskiye, eski fotoğraflara, eskittiğim zamanlara asılı zihnim. Tahammülüm de azalıyor yeniliklere, insana." diyor Mustafa Şahin. Bunu bir karaktere, özneye söyletmeyen diyor.

Sayfaları çevirdikçe özellikle yazarı -benim gibi- daha öncesinden tanımayanlar için çok sürpriz var. Hani bazı maçlardan önce "sürprizi çok" denir ya, öyle. Hem divan hem de modern Türk şiirine gönderilen selamlar bir tarafa, kendi kendine dertlendiği-söylendiği paragraflardaki İslâmî terminolojiye hâkimiyet şaşırtabilir. Halbuki öykülerini yayınlayan dergiler, yazarın nasıl bir duruşa, tavra sahip olduğunu gösteriyor. Ancak dedim ya, tanımak için kitap şart. O öyküleri okuyucu bir arada görecek. Öyle tanıyacak. Daha önceden tanımak, hayret etmenin önüne bir engel oluyor sonra. Böylesi çok daha iyi. Yazarın kendini neden bu kadar 'sakındığı' da aslında metnin içinden kolayca çıkarılabiliyor:

"Dünya dediğin pencere. Ben penceremden dışarı değil içeri bakıyordum. Dışarı düzelsin ama ben içeri bakayım diyordum."

"Elini sıktığım kimseyi peşinen bir kazanç saymıyorum. Kimsenin gözünün içine bakmıyorum ki bir hukuk doğmasın. Daha tanışır tanışmaz çekmecelerimi karıştıracaklarını biliyorum."

"Biliyorum, kan revan bir cümle, çatlak bir dudak, yaralı bir kalp size bir şey söylemez. Siz doğuştan korunaklısınız. Konsantresiniz. Çözülmez, dağılmazsınız."

Metin Yetkin, Gazete Duvar'ın kitap sayfasında "Eskiye ağıt, yeniye ironi" başlığıyla kitabı değerlendirdiği yazısında "Siyasi eleştiriler pek çok öyküde Türkiye siyasetinin sağ ve sol kanatlarını temsil eden kahramanlar üzerinden görülür. Ancak, yazar yer yer bu tarz eleştirileri metne fazlaca yerleştiriyor, bazen öykülerdeki şiirsel akışı bozuyor." demiş. Ben buna pek katılmıyorum zira yazar, kendini tutamayan, 'artık' tutmak istemeyen bir mizaç sunuyor okura. Hani bazen bir şairin ya da yazarın konferansına gideriz, oradan oraya atlar, yakalamakta zorlanırız ama 'final'de öyle bir yerde bırakır ki neyi neden söylediği bir yere oturur gönlümüzde, zihnimizde. Mustafa Şahin'in öyküleri de öyle. Sözü yormamak için elinden geleni yapsa da kelimeler bunca acıya kırgın, küskün. Hâliyle konuşa konuşa dökülmek istiyor. Bunun en belirgin örneği de Sayın Efendim isimli öykü. Hiçbir zaman hiçbir yerde yapılmamış ve yayınlanmamış bir konuşmanın tam metni olarak sunulan bu öyküde Kahraman Bey bir kahramanlık yaparak sahneye çıkıyor ve bir dönemin, hem de gayet uzun bir dönemin resmini çiziyor. Bu resimde siyasetten edebiyata, müzikten mimariye, hayatın her anına dokunan bir gayret var. Vicdanlı olma ve bunu yaparken de hakikatten kopmama gayreti. Ömür tüketen ama bedbaht etmeyen yegane gayret.

"Taşeronlar milyon kez toplansalar bir sebil inşa edemezler. Yürüyen merdivenlere, şantiyelere, iş merkezlerine mest olurlar. Ataleti, meskeneti terakkiye mâni görür arsa çevirirler. Toplanır, cem olmazlar, dergi çıkarır derlenmezler. Salonları kapı kullarının, imrahor seyislerinin, yanaşmaların arz-ı didar mekânlarıdır. Toplantıları öyledir. Bana inanın sayın efendim."

"Sizin dilinizde yakışık almaz sulusepken mısralar, duygusal tedailer. Zira devletin gözü ıslanmaz, keza ıslanırsa hoş olmaz. Siz göz önündesiniz, gazel dinleyecek olsanız acz olur size. İdam gömleğiyle cenk meydanındayken acz bizi de yaralar. Ki, siz kelle koltuktasınız. Bense ne zaman bir gazel duysam boynum tutulur, salıveririm kollarımı sayın efendim."

"Yunus derler, bir hastaya su taşımazlar. Merhamet derler, açık bir yaraya eğilmezler. Korkma sönmez der, gölgelerinden korkarlar. Mecnun'a Bağdat'ın yolunu sorarlar, gidiş-dönüş biletlerini Kûfe'ye keserler. Sponsorsuz, rezervasyonsuz adım atmazlar. Yani efendim beytülmal ve vicdanlar üzerinde yüktürler. Hüseyin'in "attan düşüşünü" temaşa etmişlerdir. Hasan'ın matarasındaki suyu çalmışlardır. Hazreti Hasan'ın sayın efendim."

Şiirle omuz omuza yürüdüğü için huzursuz bir kitap Gömleği Yalnız. Çok iyi bir huzursuz kitap. İyiliği, özünde saklı. Bu toprağı harmanlayan, mayalayan, sulayan kimselerin vicdanını ve yüreğini taşıyor çünkü.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

*"Deryâdaki gemiler hedefine varıncaya dek rüzgâra dâimâ muhtâçtır. Bunun gibi tevhîd-i hakîkî sâlikinde de deryâ-yı aslına yani vahdete ulaşıp onda yok oluncaya kadar aşk âh u zârı noksân olmaz." (Melâmî Ali Örfî Efendi, Ey Gönül: Niyâzî-i Mısrî Dîvânı Şerhi, Hazırlayan: Mustafa Tatcı)

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Ruh, zapt edilmesi zor vahşi bir at gibidir

"Oscar Nasıl Wilde Oldu?" isimli eserde Oscar Wilde ile birlikte birçok yazarı derinlemesine inceleyen Elliot Engel, Wilde hakkında kaleme aldığı yazıda yazarın Dorian Gray’in Portresi eserini şöyle yorumluyor:

Yakışıklı bir delikanlı kendini korkunç bir sefahate kaptırmış olarak yaşar ama sefahatin izlerini asla taşımaz. Genç ve yakışıklı görünüşünü korumayı sürdürür. Oysa dolabının içinde bir portresi durmaktadır; adam sefih bir gece geçirdiğinde portredeki çehre yaşlanır ve giderek daha tiksindirici olur. Bu fikir Oscar Wilde' ın yayımlanan ilk büyük yapıtına dönüştü. Dorian Gray 'in Portresi adlı kısa roman 1 890' da yayımlandı. Büyük heyecan yarattı. Birçok eleştirmen Dorian Gray 'in Portresi'nin yayımlanmasını şimdi on dokuzuncu yüzyılın çöküş dönemi olarak tanımladığımız doksanlı yıllarının ilk işareti olarak görür çünkü onu Viktorya dönemine tepki veren başka yazarlar izlemiştir.

Dehasını yaşamaya kullandığını söyleyen yazar, sadece yeteneğinin yazmaya kaldığını söyler. Dorian Gray’in Portresi'nin, bir iddia üzerine yazılmış birkaç günde yazılmış olduğu ve kitabın konusu, işleyişi düşünüldüğünde, yazarın yeteneği olduğu kadar cesaretinin ölçüsü de fazlasıyla anlaşılıyor. Popülaritesinin artmasıyla birlikte sevildiği ve takdir gördüğü kadar, hatta belki de daha fazla eleştiri alıyor Wilde.

Bir etki yarattınız mı bir düşman kazandınız demektir. Sevilmek için sıradan biri olmak gerek.

Wilde bu sözleri edebi çalışmalarını tenkit edenler için söylüyor şüphesiz. Hakkında söylenenlere kulak astığı, sevilmek için sıradan biri olmaya çalışmadığı gibi oldukça sıra dışı bir hayatı yaşamayı seçiyor. Yazarın özel hayatı onun dehasını örter mi? Yazar özel hayatıyla topluma misyon olmak durumunda mıdır?

Bu konular sanat ne içindir sorusunun uzayıp giden cevapları arasında uzunca bir yer alır. Sanatçının kimliğine göre değişen cevaplar, Oscar Wilde için seçtiği yaşamın onu kedere götürmesiyle sonuçlanıyor. Ruh zapt edilmesi zor, ele avuca gelemez vahşi bir at gibidir. İnsan, ruhunu ehlileştirme yollarını bilmeyen, doğru yollar bilse de buna zaman ve emek harcamak istemediğinde savrula savrula kendini yok eden bir çocuk.

Wilde’nin sanatı ile ilgili olarak, "De Profundis" adlı kitapta hayatındaki seçimleriyle ele alan Andre Gide'in Wilde’in sanatı hakkındaki eleştirileri de dikkat çekici.

İlk düşünce çok güzel, yalın, derin ve yüzde yüz etkilidir; gizli bir zorunluluk, bölümleri sıkıca bir arada tutar ama burada yetenek biter; bölümlerin gelişimi sahtedir; iyi düzenlenmemiştir, daha sonra da, Wilde tek tek cümleleri ele alıp işlerken yapıt, duygunun tümüyle yok olduğu parlak düşüncelerle, hoş ve tuhaf ufak tefek buluşlarla inanılmaz derecede yüklenir; öyle ki, yüzeyin parıltısı, temeldeki derin duyguyu gözden saklar, unutturur.

Artık, en sıradan çiçeğin açması için bile dünyanın şiddetli doğum sancıları çekmesi gerekiyor...

Wilde’yle uzun sohbetler yapma fırsatı bulan Andre Gide, yazarın aykırı düşünce ve fikirlerinin içinde, onun sanatsal bakış açısını, yazarın hatıratlarıyla kalıcı kılmış. Yine Andre Gide’in anlatısıyla;

Sanıyorlar ki,” dedi Wilde, “bütün düşünceler çıplak doğar... Benim ancak masallarla düşünebildiğimi anlamıyorlar. Heykeltıraş düşüncesini mermere aktarmaya çalışmaz; doğrudan mermerle düşünür.

Oscar Wilde’in hayal dünyasıyla, öz yaşamı arasında kalmış bir Wilde daha olduğu işaretini veriyor. Hatta bir değil belki de üç Wilde vardı. Dorian Gray’in Portresi kitabındaki kahramanları hakkında; “Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda..." diye not düşmüş.

Kendimizdeki kusurları başkalarında görmeye hiçbirimiz dayanamayız.

Belki de sanatçılar bu yüzden kendi kusurlu karakterlerini üretiyordur ve topluma ayna oluyordur. Hatta izlenimlerime göre Wilde tam da bu çağda aslında Dorian’ın ta kendisi bile olabilir. Bunu itiraf etmesinin, Dorian’ın yaşadıklarını yaşamaktan daha çok cesaret istediğini düşünerek, bu itirafı doğrudan yapmamış olmasını anlamak da mümkün aslında. Kendisiyle yüzleşemediği için, bir kurmacada, bir ressama portresini yaptıran ve portresinden bile kaçan, günahkâr insan. Kendisinden kaçan günahkâr insanlar…

Her birimiz Cennet’i de Cehennem’i de içimizde taşıyoruz."

Yeryüzünde baştan çıkarıcılık vazifesini, sanıldığından daha mahir olarak yapan, sadece biçimde insan olanlar varlığını sanatçıların bakış açılarıyla görmek, gerçeküstünün gerçekle örtüştüğü an daha sarsıcı oluyor. Bir ilahiyat metninde yüzlerce defa okunan iblisin baştan çıkarıcılığını anlatan kitaplar, sanatsal imgelerle donatılmış metinlerden okunulduğunda etki gücünü pekiştiriyor.

Ya da herkes almak istediğini, alması gerektiği kadarını alıyor her metinde.

Günah öyle bir şeyidir ki adamın alnından okunur. Saklanmaz.

Dorian genç ve masum bir taşralıydı.

Dorian çok küçük yaşta, zengin dedesi tarafından malikâneden uzaklaştırılıyor. Yıllar sonra dedesi öldüğünde tek mirasçısı olarak malikâneye dönüyor. Şehrin iyi ressamlarından ve Dorian’ın da aynı zamanda dostu olan Basil Dorian’ın bir tablosunu yapıyor. Tablo muhteşem bir yapıt oluyor. Bu tablodaki genç Dorian’ı tanımak için can atan Lord Henry hazcılık düşüncesine inanan, gününü gün eden biridir.

Henry Wilde için gerçek yaşamındaki kopamadığı onu batağa sürükleyen insanın karşılığı gibi. İnsan meyyal olmasa, tuzağa düşmez şüphesiz. Ama insan zayıftır. İnsanın zayıflığa düştüğü zamanlar vardır. Bu vakitlerde de kötürcül ruhların evi olur insanın bedeni.

Dorian da Lord Henry’nin yönlendirmeleriyle kendisini çiçek bahçesi görünümündeki dipsiz kuyuda buluyor.

Bir adam dünyayı kazanıp da ruhunu yitirse eline ne geçer?"

İnsanın ruhundan ayrı düşmesi, masumiyetin terk edilişi ya da iyiliğin bireyden uzaklaşması, insanın ruhu ile birlikte hareket etmediğinde, ruhunun varlığını unuttuğunda, vicdan kavramının da ortadan kaybolduğu gerçeğini gösteriyor.

Dorian'ın nişanlısı ile evlenmek istememesi, evliliği sonsuz bağ görmesi -Henry’nin yönlendirmesiyle- kızın kendini öldürmesi, zavallı nişanlısının abisinin Dorian’dan intikam almaya gelmesiyle Dorian vicdan azabı duyacaktır ki -bu gelgitleri birkaç defa yaşar roman boyunca- Henry ona vicdan muhasebesini yapmasına izin vermez.

Sana güveniyorum. Lord Henry.
Keşke ben de kendi kendime güvenebilseydim!

Dorian’ın çocukluğundan kesitlerde sevgisizliği görüyoruz. Bütün yaşamımızın kodlarının çocuklukta saklı olduğu düşünülürse, genç Dorian baskıladığı itilmişliği, eline fırsat geçer geçmez farklı ve her sunulanı kabul eden, sınırsız bir yaşama kucak açarak karşılıyor.

Kitabın kurgusundaki en ilginç ve olağandışı durum Dorian suç işledikçe portresinin ağlaması, Dorian zarar gördüğünde, kendisinde hiçbir yara iz olmaması ama portrenin kanaması, zaman geçtiği halde, Dorian’ın hiç değişmemesi ama portrenin yaşlanmasıydı.

Son olarak tablo ilk yapıldığı hali kadar berraktır, Dorian’ın cesedi ise tanınmaz haldedir.

"Ve ben her şeye inanabilirim, yeter ki inanılmaz olsun."

Wilde’’in hayal dünyası, yazın dünyası ve yaşam dünyası.

Wilde’i Wilde yapan bütün olgular en ince noktasına kadar acımasızca tartışılmış ve eleştirilmiş.

Bir yanda mükemmel görünen, mükemmel olduğu izlenimini yansıtan, ulaşılmazlık maskeleriyle, sanatı tartışmasız ama dünyalı olduğunu unutan sanat icracıları, diğer yanda Wilde.

Son sözü Wilde’in olsun…

Reading Zindanı Baladı

Oysa öldürür herkes sevdiğini
Bu böyle biline,
Kimi acı bir bakışıyla,
Bir tatlı sözle kimi,
Korkak öpmesiyle,
Cesur kılıcıyla!

Kimileri gençken öldürür,
Ve bazısı yaşlanınca;
Şehvetin elleriyle boğar kimi,
Kimi de paranın marifetiyle:
En kibarı bıçak kullanır, çünkü
Ölüm daha çabuk soğur böylece.
Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

Yasaların yargısı doğru mudur
Ya da yanlış mıdır bunu bilemem;
Bildiğim tek şey bu hapishanede
Demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,
Bir yıl kadar uzundur her geçen gün
Yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar.

Kabil'in Habil'i öldürdüğü
Günden beri hiç dinmedi acılar
Çünkü insanların insanlar için
Koymuş olduğu bütün yasalar
Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi
Taneyi eleyip samanı tutar.

(Çeviri: Tozan Alkan)

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

30 Haziran 2020 Salı

Geçmişin yükü

“Yarını mühürleyen bir rüya gibi
Omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü.”
- Pentagram

Sosyolojik ve psikolojik araştırmaların sonuçlarına baktığımızda, bir fikrin topluluklar tarafında hakikat olarak kabul edilmesi için onun yeterli sıklıkta ve tüm iletişim araçlarıyla tekrarlanmasının yeterli olduğunu görüyoruz. Uzun yıllardır bireyleri şekillendiren, iktidar sahiplerinin işlerini kolaylaştıracak her türden fikrin normalleşmesini sağlayan da bu. Bu yüzden dünyanın neredeyse her bir yanındaki çoğunluğun, “normal” adı verilen bir modern zaman mitine aldanıp, azınlıkta olanı düşman bellemesi ve ona dünyayı dar etmesinin örneklerini görüyoruz, yaşıyoruz. İktidarın her türden iletişim aracı ile bize kendi doğrularını hakikatin ta kendisiymiş gibi kabul ettirebilmesinin sırrı da bu. Dünya üzerinde sahiplenilen tüm ötekileştirmelerin tohumları bu şekilde ekilmiş ve köklenmiş. Kendinden olmayanı düşmanın olarak görme, çoğunlukta olduğun için haklı olduğuna inanma alışkanlığı, modern dünyayı şekillendiren mitlerden biri olarak hâlâ dünyamızda hüküm sürüyor.

Erkek kardeşlerin düşmanlığı ve kurban törenleri, mitolojik hikayelerde de kutsal kitaplarda da sıklıkla karşımıza çıkar. Bu düşmanlığın kendilerine verecekleri zarardan kaçınmak isteyen kardeşler, feda edecek bir kurban bularak kendileri yaşatır, gözden çıkarılabilir olanı yok ederler. Erkeklerin şiddet ile aralarındaki, yok sayılması mümkün olmayan hatta uzun yıllardır insanın doğaya “hükmetmesi” olarak da tezahür eden bu bağ, hem eski anlatıları hem de modern dünyanın mitlerini şekillendirir.

Kurban… Semavi dinlerde, kadim öğretilerde, aynı inancın etrafında birleşen toplulukları bir araya getiren, kutsallığı tartışmaya kapalı törenler. Rene Girard, Şiddet ve Kutsal kitabında kurbanı, “hayvanların kurban edilmesini, şiddetin korunmak istenen bazı varlıklardan, ölmesine daha az önem verilen ya da hiç önem verilmeyen varlıklara çevrilmesi” şeklinde yorumlayabileceğimizi söyler. Ve dinsel anlamıyla değerlendirdiğimizde bu törende kurban eden, kurban edilen ve kutsal anlam yer alır. Modern dünyaya geldiğimizde din ile bağlantılı kutsal anlamın yerini sistem ile bağlantılı anlam alır. Peki bugün dünyamızın kutsalı nedir? Başarı? Para? İktidar? Kendimizi kurban gibi hissetmemek pahasına, daha feda edilebilir bulduklarımızı gözden çıkarmamıza neden olan her ne olursa olsun, çoğunluğa mensup isek birilerini kurban etme potansiyelini hep cebimizde taşıyoruz.

Esma Fethiye Güçlü’nün çevirisiyle geçtiğimiz günlerde yayınlanan Ödül, ötekileştirmenin ve kurban etmenin merkeze yerleştiği, güçlü bir roman. Çoğunluk ile azınlığın, erkek ile kadının, tek başınalık ile müşterekliğin, kötünün ve iyinin, gururun ve pişmanlığın romanı. Dünyadaki tüm ikilikleri bir etmek, ikiliklerden bütünlüğe varabilmek ne kadar imkânsızsa Otto ile Lisa’nın yeniden dost olması da o kadar imkânsız. Bu imkânsızlığın ardına gizlenen yalanlar, hileler, toplumsal cinsiyet mavraları, ötekileştirme ve Hitler’in politikaları var. Bu imkânsızlık hem Otto ile Lise arasında hem değil çünkü aslında bu hikâye çok eski.

Cyril Gély, gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kurguladığı romanında açılışı, bir otel odasında Nobel Kimya Ödülü’nü almak ve arzuladığı alkışlara kavuşmak için bekleyen Otto’nun hikâyesi ile yapıyor. Otto’nunkine gerçeklerin uzağında inşa edilmiş, yıllardır biriktirilen yalanlar yüzünden paslanmış ancak uzaktan bakılında parlak bir yaşamöyküsü de diyebiliriz. Ancak kapısını çalan eski çalışma arkadaşı olan Lise’nin hikâyeye dahil olmasıyla, çok katmanlı bir kurban edilme töreni başlıyor. Hem Otto ve Lise hem de okur için. Bir de Otto’nun karısı, Lise odaya adım attığı an renkleri solan Otto’nun karısı Edith var.

Otto ile Lise, uzun yıllar birlikte çalışan iki arkadaş. Hikâyelerine dahil olan her şeyi, tüm duyguları, başarıları ve pişmanlıkları, roman ilerledikçe, bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi öğreniyoruz. Lise, Musevi bir kadın. Ve işte her ne oluyorsa, Almanya’nın Avusturya’yı işgalinden sonra başlıyor. Lise, tüm çalışmalarını ve Otto’yu geride bırakıp İsveç’e kaçıyor.

Geçmişin bizim için neler sakladığını kimse bilemez.

Kristal Gece’nin ardından sekiz yıl geçiyor. Hesabı sorulacak her ne oluyorsa, Otto ile Lise’in ayrı geçirdiği bu sekiz yılda açığa çıkıyor. Lise, Otto’nun Nobel Kimya Ödülü’nü almaya İsveç’e geldiğini öğreniyor ve Otto ödülü alacağı gün, otel odasında buluşuyorlar. Ama ne buluşma! Yalnızca birkaç saat süren bu hesaplaşma, her ikisi için de bir ritüele dönüşüyor. Kurban olmaya zorlanan Musevi bir kadının, Lise’in hikâyesinin bilinmeyenlerinde kaybolurken Otto’nun reddedilişi ve erkek iktidarını nasıl da aklamaya çalıştığını okuyoruz. Roman ilerledikçe, okurun tanıklığı daha da duygu yüklü bir hâl oluyor; o noktadan sonra bir taraf seçmemek mümkün değil.

Hayal kırıklıkları insanı değiştiriyor.

Tüm bu hesaplaşma ritüeli sırasında odada bir kurban daha var aslında: Edith. Dünyada varolmaya başladığı andan beri birilerinin gölgesinde kalan, kendine ait bir hayat var etmek için evlenen ancak bu evlilikte de Lise’in gölgesinden kurtulamayan Edith. KWE’ye ilk giren, bir maaşa ve profesör unvanına sahip olan ilk kadın olan Lise’in aksine, Edith’in hayatı ilkler yönünden fakir.

O hiç ilk olmamıştı.

Kendine ait bir hayatı olsun diye evliliği seçmek zorunda kalan ne ilk ne de son kadındı.

Ödül, gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği, duygusal gerginliği yüksek, hikâyenin başladığı yerden çok farklı bir yerde sona erdiği, sürükleyici bir roman. Okuru bol olsun!

Özge Uysal
ozgeuysal@yahoo.com
twitter.com/ozgelerinuysal

29 Haziran 2020 Pazartesi

Sessizliği dinlemek ya da sessizlikte dinlenmek

"Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum."
- Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

Bu yazıya başlamadan kısa bir süre önce mutfakta vakit geçiriyordum. Yemeğimi yedim, etrafı topladım, bir sigara yaktım. Çayın demlenmesini beklerken de Instagram'da ilgiyle takip ettiğim hesapların neler paylaştığına bakıyordum. Tamamen doğal ve ücretsiz bir sessizlik hâli. Zaten mutfak, özellikle şu zamanlarda babaların evdeki yalnızlığına ilaç olan yerlerden biri. 'Evdeki yalnızlığı' demem tuhaf kaçmasın. Doğan Cüceloğlu hocanın bir okuru yazmış, içinizi ne kadar sızlatıyorsa o kadar doğrudur: "Baba, evin en yalnızıdır. Gücü azalır ya da biterse dışlanır. Bu ülkede baba olmak, yalnız ölmeyi göze almaktır."

Konumuz sessizlik. Çünkü her yanımızdan gürültü yağıyor. Gündüz-gece fark etmeden yalnızca sokaklar değil evlerin içi de çatırdıyor. Mesela herkes birbirine bağırıyor. Kimse kimseyle yan yana oturup gökyüzünü seyretmiyor. Birileriyle birlikte olmak bizler için gürültüyü paylaşmak hâline geliyor. Bir dedikodunun içine düşmek de öyle, maç seyretmek ve hatta bir konsere gitmek de. Kimse sessizliğin o büyüleyici genişliğinden yararlanmak istemiyor. İlla bir psikiyatrist, bir ilahiyatçı ya da bir pazarlamacı yazdığında mı dikkatleri çekiyor burnumuzun dibindeki, gözümüzün önündeki sessizlik? Maalesef öyle. Zaman, Zygmunt Bauman'ın söylediği gibi 'akışkan' ve dolayısıyla Jean Baudrillard'ın tanımladığı gibi koskoca bir 'simülasyon'un içinde yaşayıp gidiyoruz.

Norveçli yazar Erling Kagge, sıra dışı bir adam. Yazarlık belki de son işi. Onun öncesinde dağcı, sanat koleksiyoncusu, avukat, yayıncı. Güney kutbunu yalnız başına keşfe çıkan ilk insan. Ayrıca 3 Kutup Noktası'nı (Kuzey, Güney ve Everest Dağı zirvesi) geçen ilk kâşif. Nezihat Bakar-Langeland'ın çevirdiği Gürültü Çağında Sessizlik kitabında dünyayı dışarıda bırakmayı nasıl öğrendiğini ve bu keyfi nasıl yaşamında bir pratik hâline getirdiğini anlatıyor. Mevzuya da çok güzel bir yerden giriyor. Üç kızını da 'dünyanın tüm sırlarının sessizlikte saklı olduğuna' ikna etme çabalarından biri için akşam yemeği yerken sohbete girişiyorlar. Neydi sessizlik diye soruyor Kagge. Soru ne kadar önemliyse alacağı cevaplar da çok önemliydi onun için. "Sessizliğin insanın dostu olabileceğine ve bunun sahip olmayı arzu ettikleri Louis Vuitton çantalarından çok daha değerli, lüks bir şey olduğunu açıklama fırsatını yakalamadan çok önce, çoktan, sessizliğin ne olduğuna dair hükümlerini vermişlerdi" diyor. Nedir o hüküm? Sessizlik, insanın sadece üzgünken sığınabileceği bir şey. Bunun dışında hiçbir değeri yok. Kızları böyle düşünüyordu Kagge'nin, kitabın sonuna doğru işlerin biraz değiştiğini görebiliyoruz.

Kitap, hem yalın anlatımıyla hem de insanı öğütlerle sıkmayan bir tavır takınması sebebiyle keyifle okunuyor. Araya konan resimler ve fotoğraflar insanı mola verip düşünmeye sevk ediyor. Yine kitabı bitirmek üzere olduğum bir gün, Kemal Sayar hocanın bir tweet'iyle karşılaştım. "Sessizlik, gürültü çağında şifadır. Her gün yarım saatimizi 'sessizliğin sesi'ni dinlemeye ayıralım. O kadar sessiz olalım ki 'yağmurun sesindeki müziği', 'duvardaki taşların sesi'ni  duyalım." diyordu hoca. Kagge de şöyle söylüyor: "Sessizlik, yapmakta olduğun şeyin derinlerine inmeyle ilgili bir şeydir. Bırak, her anın yeterince büyük olsun. Diğerleri ve başka şeyler vasıtasıyla yaşama hayatı. Dünyayı dışarıda bırak."

Hint felsefesine meraklı bir öğrenci, öğretmenine Brahman'ın, yani dünyanın ruhunun ne olduğunu sorar. Öğretmen soruyu duyduktan sonra sessiz kalır. Öğrenci iki üç kez daha sorusunu yineler. En sonunda öğretmen der ki: "Ben bunu sana şu an öğretiyorum ama sen dinlemiyorsun.". Bu hikâyenin farklı bir formu da var. "Bana Brahma'yı anlat" diyen öğrenciye verilen "Brahma ol ki Brahma'yı bilesin" cevabı gibi. Diğer yandan, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye sorulan "Aşk nedir?" sorusuna hazretin verdiği "Ben ol da bil" cevabı da hatırlanıyor elbette. Tüm bunlarda, sessizliğin gerçek manada yaşandığında ne tür hikmetler açabileceğine dair bir anlatı var esasında. "Ya hayır söyleyin ya da susun" öğüdü de öyle değil mi? Hele ki şu çağda susmak, susabilmek, sessizlik içinde bir yolcu gibi yaşayabilmek ne büyük hüner. İşte Erling Kagge de "Herkesin sessizliği kendine özgüdür" diyerek anlatıyor dünyayı dışarıda bırakma çabalarını: "Bir sevgili olarak kimi zaman sessizliği özlerim. Konuşmaktan hoşlanırım ve de dinlemekten, ama benim tecrübelerime göre, gerçek bir yakınlık ancak bir süre konuşmadığımızda ortaya çıkar."

Mutfakla başladım mutfakla bitirmek isterim. Mutfakta tek başına bir şeylerle meşgul olmak kimilerine yeni yollar açabiliyor. "Birçok insan bana iyi tavsiyelerde bulundu. Ama bütün bunları düşünüp bir karara varma görevini, rahatsız edilmeden mutfakta yerine getirdim." diyor Kagge. Bulaşıkları yıkamak, tezgâhı düzenlemek, lavabo açmak yoğun bir sessizlik hâliyle beraber insanı rahatlatabiliyor: "Yaptığım sıradan olmayan tek şey, bulaşıkla meşgulken rahatsız edilmeksizin çok az sayıdaki kabul görmüş gerçekliğe soru işaretleri koymak olmuştur."

Ancak dışımızdaki sesleri kapatarak içimizdeki sesleri açabiliriz. Sessizliği iyi dinlemeliyiz.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

28 Haziran 2020 Pazar

Eğer sabrederse, insanı olgunlaştıran acılarıdır

Bosnalı yazar Meşa Selimoviç'in kaleminden dökülen bir hayat hikâyesi… Yazar, kardeşinin idamından yirmi yıl sonra, dört yıl içinde oluşturmuş romanı. Roman da tıpkı hayat gibi öngörülemiyor. Her bölüm yeni bir sürprizle karşılıyor okuru.

Ahmet Nureddin adında bir dervişin hayatını, mücadelesini, adaleti arayışını okuyoruz. Kardeşinin haksız yere kaleye kapatıldığını öğrenmesiyle başlıyor olaylar.

Ahmet Nureddin kendi hayatını ve kendi gözünden hayatı anlatıyor. Acı çeken derviş acısını ve düşüncelerini yazarak hafifletmek istiyor belki de, yazmak bir ihtiyaç haline geldiğinde yazmaya başlıyor. Aslında romanın yazarı Meşa Selimoviç’i yansıtıyor Ahmet derviş… Yirmi yıl içinde taşıdığı acısını ve acının ona kattığı tecrübeyi böyle bir romanla yansıtıyor yazar.

Düşünce uçurumlarının bir ucundan öbür ucuna durmadan uzanan kâğıt üzerinde; bir davanın kanıtları gibi kalan satırları çiziktirmeye devam ediyorum. Kimin davası? Kime karşı yürütülecek bu dava? Büyük Allah’ım neden beni bu duruma düşürdün? Neden kendimle uğraşmak zorunda bıraktın beni? Kendi kendime mi yoksa başkasına mı karşı koyacağım? Ama artık başka çıkar yol yok. Bu yazmak işi, yaşamak ya da ölmek gibi kaçınılmaz bir şey oldu. Adalet muhasebesi ile dolu bir hayat hikâyesi geliyor devamında. Suçsuz yere kaleye kapatılan kardeşi için utanıyor önce derviş Ahmet, ne suç işlemiştir acaba? Sonra araştırmaya başlıyor, şehrin yetkililerine gidiyor. Kaymakam, kadı, müftü… Ama gittiği yerlerde de hep bi eziklik için de. Kentte tanınan bir derviş olan Ahmet’in kardeşi ne suç işlemiştir? Derviş Ahmet kardeşimi nasıl kurtarırım diye uğraşırken, kardeşinin öldürüldüğünü öğreniyor. Böylece derviş büyük bir sorgulama içine giriyor. Kardeşi için yapması gerekenleri yapabilmiş midir? Adalet nedir? Kimler sebep olmuştur kardeşinin ölümüne?

Yüce Rabbim, ne olacak benim halim? Durmadan ilerlediğim halde gittikçe uzaklaşıyorum. Tam hedefime yaklaştım derken, o uzaklaşıyor. Yaptıklarımdan yararlanayım derken, o her şeyi yıkıyor. İşimin sonu olmayacak mı benim? Derviş Ahmet, hasta olan insanları ziyaret edip, cennetin güzelliklerini, ölümü anlatan; İşleyen mevcut düzenin doğru olduğuna inanan bir insan. Ama başına gelenler ona bütün bildiklerini sorgulatıyor.

Birçok kişinin başına gelen olaylar, insanın kendi canına değdi mi nasıl da önem kazanıyor. Acı bir olay yaşadıktan sonra hayat artık başka bir formda görünüyor insana.

Üzerinde çatlak bulunmayan sağlam bir duvar gibi görünüyordu hayat. Ama beklenmedik bir sarsıntı, bu mağrur duvarı kumdanmış gibi bir anda yerle bir etti.

Böyle düşünürken Derviş Ahmet, acı onu dönüştürüyor. Bir noktadan sonra giderek güçlenmeye başlıyor Ahmet. Ama mutsuz, hep mutsuz. O güçlenirken, kini ve nefreti de güçleniyor.

Hem güçlü ve duygusuz olmayı arzulamak, uğradığı hayal kırıklığı yüzünden insanın kendi kendinden öç alması demektir.

Hem kendinden hem de Harun’un ölümüne sebep olanlardan öç alıyor.

Karanlıklar içinde olan bir insana, bütün engeller aşılmaz, bütün güçlükler yenilmez görülür. Ama üzerinden bu miskinliği atıp yüreklendikten sonra, insanın önünde hiç sezmediği yollar açılır, daracık ve tehditlerle dolu dünyası birdenbire genişler.

Derviş Ahmet hayattan ümidini kestiği bir anda, dostlarının desteğiyle tekrar tutunuyor hayata:

"Unutulmadığımı belirten bu küçük işaret, yitirilmiş gücümün geri gelmesine yetmişti. İyiliğin, iyileştirici bir gücü var. Aslında bunu görmeli çevresinde ki insanlardan küçük de olsa iyiliği esirgememeli insan. Bizim için küçük olan bir iyilik, karşı taraf için yaşama ümidi olabilir zira. Tek bile olsa, dünyada iyi bir insanın var olduğunu bilmem bütün insanlarla barışmam için bana yetmişti."

Sadece iyilik yapılana değil, bizzat iyilik yapana da güç verir; iyilik.

Romanda Ahmet’in dostu, dayanağı olan Hasan, bu sırra vakıf olanlardan. Yolculukları sırasında hayata küsen, aklını kaybeden bir kadının iyilikle nasıl hayata bağlandığını anlatıyor Hasan. İyilik yaparak acılarını hafiflettiğini söylüyor.

Romanın ilerleyen kısımlarında bir hakikat daha göz kırpıyor okura: "İnsan, yardım ettiği kimselerden kolay kolay kopamaz. Böylece, kendine ait güzel bir anıyı korur çünkü."

Ahmet ne kadar içine kapanık, sessiz, mutsuz bir insansa, Hasan da tam tersi mutlu, hayatı doludizgin yaşayan, konuşmayı çok seven bir karakter. Hasan, iyilikleri ve neşesiyle hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların hayatını renklendiriyor.

Öte yandan Hasan da adaleti arayanlardan…

Adalet sağlık gibidir, yok olunca onu düşünür insan.

Herkes de adaleti kendi bildiği yollardan arıyor. Tekrar Derviş Ahmet’e dönecek olursak; Ahmet uzun bir sessizliğin ardından harekete geçmeye başlıyor. Düşünen değil eyleme geçen insandır.

Bu eylemle birlikte yepyeni bir hayat çıkıyor ortaya. Adil bir hayat muhasebesini, romanın kahramanlarıyla birlikte yapıyoruz sonra. Romanın buradan sonraki kısmı çok etkileyici. En başta yavaş ilerleyen bir hayat varken, ikinci yarı da çok hızlı ilerlediğini görüyoruz hayatın. Bu kısımda olan olayları kitabın büyüsü kaçmasın diye yazmıyorum.

Küçük iyiliklerin, büyük etkisini; hayatta ki adaleti, acının vermiş olduğu gücü görüyoruz romanda.

Son olarak ”nasıl mutsuz olur insan?” sorusunun cevabını da veriyor bize yazar;

"Doğarken güçsüz, büyüyünce de korkunç olan bir canavar gibidir memnuniyetsizlik. Bu canavar rahat bırakmaz sonra insanı."

"Lanetlenmiştir insan, geçmediği yolların özlemini çeker daima. Keşkelere takılır burada insan. Ama nereden bilebilir ki, geçmediği bir yolun daha iyi olacağını."

Yabancı sözcüklere kulakları sağırdır bazı kimselerin. Hem kendilerini hem başkalarını mutsuz eder bunlar.

İnsanların hayat hikâyeleri değişkenlik gösterse de, yaşanılan duygular büyük bir benzerlik gösteriyor. Kitapta yaşanan olaylar içinde insanın duygularını çok güzel işlemiş yazar. Bu sebepten evrensel bir yapıt. Otuz üç dile çevrilmiş ve yüz temel eser içinde de yerini almış.

Sümeyra Yılmaz
twitter.com/Smyra_ylmaz

27 Haziran 2020 Cumartesi

Köy romanı mı dediniz?

Tokat, Kastamonu, Denizli, Gaziantep… Fark etmez, herhangi bir Anadolu köyü işte. Sekiz on yaşlarında bir köy çocuğu nasıl yaşar…” diyerek giriş yapılmış Dünyayı Dolduran Kiraz’ın tanıtım yazısına. 1989 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nce ‘yılın romanı’ payesiyle ödüllendirilmiş. Ötüken Neşriyat (ilk baskı Vadi Yayınları, 1990) tarafından yayınlanan eser yüz kırk dört sayfadan oluşuyor. Yazarı Şükrü Karaca (1956-2014) köy öğretmenliği ve avukatlık yaptıktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı ve Dış İşleri Bakanlığı’nda memur olarak çalışmış. Ama ondan evvel köyde doğmuş ve köy çocuğu olarak büyümüş biridir. Babasını kaybettiğinde dokuz yaşındadır. İlkokuldan sonrasını yatılı okuyup kendini yetiştirmiştir.

Dünyayı Dolduran Kiraz’ı, Karaca’nın biyografisine göz önünde bulundurarak okuyunca romanın otobiyografik tarafı dikkat çekiyor. Karaca, hayatının bir kesitini romanlaştırmış. Romandaki en önemli detayın yazarın anlattığı dünyaya ‘yabancı’ olmayışı olduğu düşüncesindeyim. Malum, ideolojik fetişizm içinde gelişen köy romancılığımız var. Bu bağlamda, söz konusu köy romanı olunca farklı, özgün ve aslına sadık kalan her anlatının hakkını teslim etmek gerekir.

Köy romancılığı demişken, uzun uzun yazmadan, hem hatırlamak hem de aradaki farkı görmek için bir iki kelam etmek gerekiyor sanırım. Türkiye’deki köy romancılığı, toplumsal gerçekçilik adı altında ezberlenmiş şablonları konu edinir. Tiplemeler birkaç ‘numune’ dışında hep aynıdır. Elitist aydın tabakanın sahip olduğu aynı bakış açısı sinemaya fazlasıyla yansıtılmıştır. Örneğin köylünün emeğini sömüren bir ağa tiplemesi vardır ve her türlü düzenbazlığı, ahlaksızlığı yaparak köyün (insanlar da dâhil) mülkiyetini ele geçirmiştir. Muhtar, imam, şeyh ya da ihtiyar heyeti gibi köyün ileri gelenleri ağanın en büyük destekçisidir. Zaten ağanın döndürdüğü çarktan kendilerine de pay düşmektedir. Köyde eşkıyalık yaparak her türlü suçu rahatlıkla işleyebilen ve üzerini kapatan bu çete bir şekilde merkezi yönetim ve kolluk güçleriyle de iyi ilişkiler kurmuştur. Bu sayede hem adli süreçlerle muhatap olmaz hem de akçeli işleri birlikte yürütürler. Bu arada ‘cahil’ ahalinin düzene karşı çıkmak şöyle dursun desteklemek gibi bir eğilimi vardır. Köyde birkaç kişi düzene ‘isyan’ eder lakin baskıcı yapı bir şekilde onları etkisiz hâle getirerek sindirir.

Köy romancısı bu yapıyı devirecek bir devrimin peşindedir ve dolayısıyla bu metinler sosyalist çözümlemelerle oluşturulur. İronik biçimde okullu olmayan, okumayan köylünün aydınlanma tahayyülü köylü olmayan okumuşlar için yazılan romanlara konu olur. En nihayetinde köy romancılığı Batı tipi modernleşme olgusunun sosyalizm sosuna batırılmış taklitçi bir uzantısıdır.

Bu eleştirel bakış köy romancılığının konu ettiği meselelerin olmadığı anlamına gelmiyor. Eksiği yok, fazlası var. Dünyayı Dolduran Kiraz’da da köy romancılığındaki anlatıyı destekleyecek doneler bulunuyor lakin anlatı bambaşka bir dil barındırıyor. İyi ya da kötü tartışılır fakat Anadolu insanına, hayatına ‘içten’ bir bakış söz konusu. Meselenin özünün de bu olduğu düşüncesindeyim. Yani bir şey olurken ya da bir şeye dönüşürken nesne değil, özne olabilmektir mesele.

Romana tekrar dönersek, dil ve anlatım açısından üzerinde durulması gereken bazı noktalar var. Metnin genelinde şiirsel bir anlatım söz konusu. Bu bağlamda mecazdan mübalağa sanatına kadar birçok teknik kullanılmış. Bir çocuğun bakış açısıyla anlatılması geniş bir hayal dünyasına kapı aralıyor. Bu özelliğinin ortaya çıkardığı efsane ve destanların içinden taşan fantastik detaylar ziyadesiyle yer alıyor. Çocuk mantığı çerçevesinde yapılan hiciv ve göndermeler anlatıyı hem zenginleştiriyor hem de okumayı eğlenceli hâle getiriyor. En önemlisi yazar yerel dil ve köy kültürünü mükemmel derecede yansıtmış. Öyle ki, ancak köyde doğup yetişmiş bir insanın gerçek anlamda hâkim olacağı bir söz dağarcığı ve kültüre yer vermiş. Yani büyük ölçüde ‘kendisi’ olabilmiş.

Romanda babası ölen bir çocuğun, bu kaybının iç dünyasındaki yansımaları ele alınıyor. Artık babasız bir dünyada tüm zorluklarıyla yaşamaya alışacaktır. Bu bağlam metni baştan sona kuşatıyor diyebiliriz. Hâliyle alt metinde ağır ağır akan bir hüzün bulunuyor. İç dünyasında fırtınalar kopan çocuk dışındaki dünyaya da yabancı kalamıyor. Yetişkinlerin çekişmelerine, kavgalarına ve çoğu zaman anlam veremediği davranışlarına şahit oluyor. Anlam veremediği yalnızca yetişkinlerin dünyası değildir. Kendisi gibi çoçukları da dış dünyanın bir parçası olarak görerek anlamlandırmaya çalışıyor. Zor olan, bu iki dünya arasında denge kurma çabasıdır.

Metinde köy kültürünün dışında modernizmle etkileşime girmiş anlayışın örnekleri de görülüyor. Köye, köylüye oldukça uzak olan bu anlayış şehirle ve devletle irtibatlandırılıyor. Roman, belirli bir eğitim almış kişilerin de temsilcisi olduğu bu anlayışın absürtlüğünü ortaya çıkarıyor. Örneğin romanda okul önüne yapılan bir ‘büst’ meselesi var ki, evlere şenlik. Köylünün ihtiyaçlarının adı anılmazken muhtar, öğretmen, kaymakam, vali silsilesi köy için büstün elzem olduğu düşüncesinde birleşiyor. Tümüyle şekilci olan bakış açısına göre büst medeni olmanın ölçütlerinden biri sayılıyor. Karşı çıkan az sayıdaki kişinin de bakış açısı gerçekçi olmak yerine şekilcilikten öteye geçemiyor. Devleti, devlet adamlığını kutsayan anlayışın uzantısı olan bu süreç bile tek başına toplumsallığımızı inşa eden kodları göstermeye yetiyor. Kısacası dindarından laikine, milliyetçisinden hümanistine, gelenekçisinden modernite yanlısına kadar toplumun tüm kesimlerinin hayat anlayışı şekilcilikten ibaret.

Romanda dini örgüye ayrıca bahis açmak gerektiğini düşünüyorum. Evvela dinin teolojik bir uğraş değil yaşanan bir kültür olduğunu görüyoruz. İnancın ana damarını oluşturan İslam bir yana, Anadolu’nun dinselliğinde yer alan mistik, metafizik ve paganik ögeler fazlasıyla yer alıyor. Destan kültürüyle karışan rivayet-menkıbe geleneğinin yansımaları ve efsundan periye, cinden muskaya kadar geniş bir ‘inanç kültürü’ skalası bulunuyor.

Dünyayı Dolduran Kiraz, bir çocuğun zihnindeki safiyane köy olgusunu yaşanmışlık yönünü de içine alarak aktarıyor. Açıkçası beni alıp bambaşka diyarlara, zamanlara götürdü. Belki beni bu kadar etkilemesinin nedeni köyde doğup büyümüş olmam olabilir, bilemiyorum lakin bildiğim şey; ‘kendi olabilen’ bir hikâyeyi okumak yeterince güzel bir şey.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

24 Haziran 2020 Çarşamba

Önyargının ve eşitsizliğin kitabı

“Başınızı dik tutun, yumruklarınızı da indirin. Kim size ne derse desin, sinirleriniz hâkim olun. Değişiklik olsun diye, kafanızla mücadele edin, öğrenmeye dirense de kafa denen şey iyi bir şeydir."
"Atticus, davayı kazanacak mıyız?"
"Hayır, tatlım."
"O zaman neden..."
"Daha başlamadan yüz yıl önce davayı kaybetmiş olmamız demek kazanmaya çalışmayacağız anlamına gelmez."
"İstediğiniz kadar şakrak kuşu vurabilirsiniz ama bülbülü öldürmek günahtır, bunu asla unutmayın."

Irkçılığı anlatan filmler (kuşkusuz öncelikle kitaplar) arasında konunun işlenişi açısından William Faulkner’ın Kırmızı Yapraklar kitabını okumadan önce, konuyu ele alışıyla en etkilendiğim eser Bülbülü Öldürmek olmuştur. Bülbülü Öldürmek özgün adı İngilizce: To Kill a Mockingbird adlı roman, Harper Lee’nin 1960 da yayınlanan Pulitzer ödüllü ilk ve tek romanıdır. Eser yayınlandıktan sonra büyük bir yankı yapmış, büyük bir başarı kazanarak, Amerikan Edebiyatı’nın klasikleri arasına girmiştir.

"Bülbüller yalnızca müzik üretirler, bizi eğlendirmek için. Bahçeleri yağmalamazlar, tarlalarda yuva yapmazlar. Yalnızca şarkı söylerler. Hem de yürekleri paralanana dek. İşte o nedenle günahtır bülbülü öldürmek."

Yalnızca yaşamakta olanlar, yalnızca kendi dünyalarında var olma çabasıyla, hatta belki çaba bile harcamak gerekmez var olmak yeterlidir var olduğunun anlaşılması ve varlığına saygı duyulması için. Ancak birileriyle aynı renklerde olmamak, aynı aile düzenlerinde yetişmiş, aynı geçim şartlarıyla büyümüş, aynı çevrelerde bulunmuş, aynı okullara gitmiş, aynı işlerde çalışmış olmamak sınıfsal olarak ayrılmanın “öteki” olmanın gerekçeleriyse, bu ne kadar adil olabilir?

Aynı dili konuşuyor olmamak, aynı bütünün parçası olmamak adalet terazisini etkilerse, bu durumda adaletten söz edilebilir mi?

Görünen o ki eşitlik olgusu dün de anlaşılamadı bu gün de algılanabilmiş değil.

Bunun kullanma kılavuzu var mı? Vicdan denen şey her insanda var ama sanırım bir yerde bir hata var kullanmasını bilmiyoruz.

Sadece “kara derili”, “kızıl derili”, “sarı benizli”, “soluk yüzlü”, zengin, fakir, varoş, aşağı mahalle, okumuş, dindar vs. bütün sınıfsal ayrımların sadece geçmişte kalmadığını görmek, insanın, olan bitene Atticus gibi durağan bir çehreyle bakarken içten içe kahrolmasına, Faulkner gibi gözyaşı akıtmadan ağlamasına, kanamaksızın parçalanmasına, yok olurken son sözünü söyleyecek gücü bulamamasına neden oluyor.

Sonra beyaz camdan, beyaz adamın güç gösterisindeki atalarından kalma huyların, düşüncelerin, ellerinden kötülük olarak aktığını, dingin görünen, hummalı bir ruh ile izliyoruz.

Sonra belki, yine dingin görünen o hummalı ruh ile görmeye çalışıyor insan geleceği. Gözlüksüz ileri derece astigmatlı gözlerle, ne kadar ileriyi görebilirsek işte.

Gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. Daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. Nadiren de olsa bazen kazanırsın.

Scout ve Jem Dill ile çok yakın arkadaştır. Dill’in babası olan avukat Atticus Finch’in asılsız bir iddiayla yargılanan bir zenciyi savunmakla görevlendirilir. Fakat tüm kasaba Dill’in babası avukat, Atticus Finch’e cephe almıştır. Olaylar kasabalılarla ters düşen Atticus Finch’in etrafında şekillenecek Scout, Jem ve Dill’in dostlukları ve komşulukları da olaydan çok etkilenecektir.

Ama bu davayı almasaydım çocuklarımın yüzüne bakabilir miydim sanıyorsun? … Tek umudum, tek duam Jem’le Scout’un öfkeye kapılmadan bunu atlatması, en önemlisi de bunu Maycombluların alışılagelmiş hastalığına kapılmadan yapmaları. Bir siyahiyle ilgili bir şey olduğunda aklı başında insanların neden akıllarını kaçırdıklarını anladığımı söylesem yalan olur… Umarım Jem ile Scout bir cevap aradıklarında kasabada konuşulanları dinlemek yerine bana gelirler.

Alabama eyaletinde yaşıyor olup da bu cümleleri sarfetmek büyük cesaret kuşkusuz.

Önyargılı ve riyakâr Güneylilerin ırk ve sınıf ayrımlarını Scout ve Jem Finch adlarındaki iki çocuğun bakış açısından aktaran roman, kent halkının bu yaklaşımlarına ve vicdanlarına karşı tek başına karşı koyan insancıl bir avukatın mücadelesini ırkçılık, vicdansızlık ve riyakârlık fonları içinde anlatmaktadır.

Roman zenci ve beyaz çatışmasını ele alan; ırkçılık konusunda insana ve sevgiye değer vermek gerektiğini öneren bir eser.

- ...pek çok kişi kendilerinin haklı olduğunu, senin yanıldığını düşünüyor.

+ Tabii bunu düşünmeye hakları var, düşüncelerine saygı gösterilmesini istemekte de haklılar. Ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.''

Bülbülü Öldürmek eserinde ve filminde de avukat Atticus Finch’in soğukkanlı duruşu dikkatimi çekmişti. Merhamet görmeyi beklemediğimiz birinden gördüğümüz merhamet şaşırtıyor. Üstelik kendisine yöneltilen baskılara rağmen merhametli olabiliyorsa insan, bu hem şaşırtıcı hem de hayranlık uyandırıcı oluyor.

Siyah beyaz çatışması kadar, Bülbülü Öldürmek kitabının “baba olmak” kavramıyla da incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Atticus’u iyi bir insan ve iyi bir avukat olması kadar, iyi bir baba örneği olarak öncelikle. Olaylar gelişirken, çocuklarını olaylardan habersiz, bir fanus içinde büyütmekten ziyade, onları geleceğe hazırlayan, onlara anlayabilecekleri ölçüde hayat dersleri öğütleyen bir baba.

Büyüdükçe böyle daha nice olaylar göreceksin. Renk ne olursa olsun yansız davranılması gereken mahkemede kişilerin saplantılarını, kinlerini oraya taşıdıklarını göreceksin. Yaşadığın her gün beyazların siyahları ezdiğini göreceksin. Şunu unutma: Kim ki siyahlara bunu yapar, kim olursa olsun -ne kadar zengin olursa olsun, ne iyi aileden gelirse gelsin- yine de pisliktir.

Atticus’un küçük yavrusuna söylediği bu sözlerle, hayatta her zaman iyilerin ve kötülerin olacağını ve nerede durması gerektiğini anlatıyor.

Doğru anlaşılmış ve uygulanmış babalık misyonunun önemi, çocuğun yaşamımın bütün süreçlerinde ve özellikle büyüklük evresinde bireyin kişiliğini oluşurken daha çok anlaşılır.

Çocuklar anneleriyle daha çok vakit geçirseler ve onları örnek alsalar da, çocuğun yetişkinlik evresindeki içsel gelişimin asıl mimarları babalarıdır.

Sadece çocuklardan oluşan bir polis gücü olsaydı keşke…

Atticus dışında romanın anlatıcısı olan Scout da sizi okurken etkileyen karakterlerden. Olayları ve hayatı onun bakış açısından görmek, “büyük”lerin algısındaki kusurları daha net fark etmemize yarıyor. Çünkü herhangi bir içten pazarlık ya da hesap olmadan, masum ve düz bir çocuk bakışı ile olaylara bakıldığında aslında her şey olduğundan çok daha basit ve çözülebilir görünüyor. Romandaki en etkileyici sahnelerden biri de bahsettiğim çocuk masumluğu üzerine.

Kitap, To Kill a Mockingbird adıyla beyaz perdeye aktarıldı. Senaryosunu Horton Foote'un uyarlayıp yazdığı Robert Mulligan’ın yönettiği, avukat Atticus Finch’i Gregory Peck canlandırmıştı. Film sekiz dalda birden aday gösterildiği 1963 Nobel Akademi Ödülleri'nden "en iyi erkek oyuncu", "en iyi sanat yönetimi" ve "en iyi uyarlama senaryo" dallarında olmak üzere üçünü kazanmıştı. Ayrıca Cannes Film Festivali'nde Robert Mulligan'a "Gary Cooper Ödülü" verilmişti. Film özgün müziği de Altın Küre ödülünü kazanmıştı.

Bizim mahkemelerimizde, beyaz adamın dünyasıyla siyah adamın dünyası karşı karşıya geldiğinde, her zaman beyaz adam kazanır. Bu ne kadar çirkin olursa olsun hayatın bir gerçeği.

Irkçılığın anlatıldığı yapıtlarda ilk şüphelinin zenci, Kızılderi’li, Asya’lı, Ortadoğu’lu olması şaşırtıcı değil.

Bu gün, bir suç işlense ve iki fail olsa, bir şüpheli eli yüzü temiz -hani öyle denir ya- hatta sarışın, renkli gözlü olsa, diğer şüpheli de esmer olsa ilk şüphelendiğimiz hangisi olurdu?

Söylenecek çok şey vardı ama söylememeye karar verdim…

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

23 Haziran 2020 Salı

Renklerin farklarını merak edenler için bir yolculuk

Okuyucuyu, sanatla zorunluluğun bir araya gelemeyeceği yönünde, gündüzün gece ile bir araya gelememesi teşbihi ile özgürlüğe hazırlayan Wassily Kandinsky, kendisini takip etmeyi ve kuramına saygıyı ziyadesi ile hak eden bir demir leblebi bırakmış alanına. Exlibris Dizisi dahilinde Ketebe tarafınca basılan Kandinsky imzalı Sanatta Ruhsallık Üzerine, keyifli bir okuma vaat ediyor. Okumayı hobi değil retorik bir derinlik için vakit ayırıp yapanlar bilir ki; düşün dünyasında, Kandinsky ölçüsünde tafsilatlı bir kuramla tanışmak çok da sık karşılaşılan lütuflardan değildir. Resimlerini entelektüel alt yapısını örerek çerçeveleyen, asan, sunan bir ressam da keza…

Geleceğin gücünü içinde barındırmayan, yalnızca çağının çocuğu olan, geleceğe annelik yapmayan sanat kısır bir sanattır” diyen sanatçı, kısa süreli popülerliği olan ve atmosfere bağlı değişen sanatı ölü doğmuş niteler. Bu nitelemenin zihinsel gücü ile 20. yy başından bugüne, iddia ettiği ışığı bizzat kendisi de tutmaktadır. Lakin 20.yy başı için; “uzun bir materyalizmden sonra bugün yeni yeni uyanmaya başlayan ruhumuz” dediği noktada, içinde bulunduğumuz, sanatsız, estetiksiz, içsiz plastiği, tasavvur etmekte zorlanmış olmalı.

Bir sarsıntıdan bahseder! Bu bahsettiği sarsıntı; dinmek bilmeyen bir deprem gibi avucumuzdaki telefonlarla epifiz bezlerimizi ele geçirmiş olan sarsıntımıza benzemektedir. Bu yüzden biz bugün, çipli insanın üzerinde sanatın alabileceği şekiller üzerine konuşuyoruz. Bunun olacağını bilenlerin yazdıklarına “distopya” denildiği düşünülünce Kandinsky’i basiret konusunda eleştirmek haddinden de uzaklaşıyoruz.

Kandinsky’nin kariyerini ve tafsilatlı kuramını doğuran gebeliğin hikayesine gelmek gerekirse; bu hikaye, kitabın ve hayatının önsözü gibidir: Her şey, Münih’teki stüdyosuna girdiğinde aşina olmadığı bir tabloyu görmesiyle başlar. Karşılaştığı tablonun azameti, garipliği, uyandırdığı hayret duygusu öylesine kaplar ki içini, büyülenir. Şaşırır. Ne görmüştü bu resmi daha önce ne ressamını çıkartabiliyordur.

Kandinsky hayranlığına sorular takınıp resme daha yakından, daha uzun baktı. Baktı… Kendi resimlerinden birinin yana yatmış haline baktığını fark ettiğinde, hayatına yeni kendisi ve bu yeni resimde devam etme kararı almıştı. Artık materyal nesneleri olduğu gibi resme aktarmayacaktı. Gördüğü şeyin tesiri öyle derindeydi ki geçmişten taşıdığı bütün putları yıktı.

1905 yılında tecrübe ettiği bu dönüşüm ile anılardan değil, özgür ruhu ve özgürleşen geleceğinden devam edebilecek bir sanatın devrimindeydi artık. “İnsanın açık gözler ile kör olabileceğini” temellendiren bir kuram edinip dogma ne varsa yıkıp ilerleme vakti gelmişti: Hiçbir renk zıtlığını kırmızı kadar gösteremez olsa da, her renk sıcak ya da soğuk olarak algılanabilirdi. Ayrıca en çok maviyi seven biri, neden diğer renklerden daha çok maviyi sevdiğini açıklarken kimsenin kurmadığı cümleleri kurar.

Renklerin farkını merak edenler ve biraz da beyin açmak isteyenler için Sanatta Ruhsallık Üzerine kısa ama yüksek bir yolculuk sunuyor Kandinsyk.

Yükseklere meyyali olanlar için keyifli seyirler dileriz.

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

Beylikten imparatorluğa geçişin manevî aktörleri

"Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerrece oddan ne hod sudanuz
Bizim meftûnumuz mârifet söyler
Biz Horasan mülkündeki boydanuz."

- Abdal Mûsâ

"Urum abdalları gelir dost deyi
Eğnimize aba hırka post deyi
Hastaları gelir derman isteyi
Sağlar gelir şahım Abdal Mûsâ'ya.
"
- Kaygusuz Abdal

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş sürecine dair metinleri okurken en çok duyduğumuz isim Âşıkpaşazâde'dir. Bilgiler onun takipçileri vesilesiyle bugünlere ulaşmış olsa da hâlâ o döneme dair ortaya çıkmayanlar hem tarihçileri hem de tarih okuyucusunu şüphesiz tetikliyor. Öte yandan, belki tarihimizin en renkli sayfalarını içeren menâkıbnâmeler de tarihe yalnızca savaşlar ve savaşanlar penceresinden bakmamamız için ortada duruyor. Kimileri bu menâkıbnâmelerdeki bilgileri 'kesin' kabul ederek tarihi ona göre kurguluyor. Kimileriyse hiç önemsemiyor zira evliya-velî gerçeğini Şamanist kavramlarla ve mitlerle tabiri caizse elden geçirerek öteliyor. Oysa kuruluş sürecinden bahsetmek istiyorsak üç zümrenin ne yapıp ettiğini belirgin şekilde konuşmamız gerekiyor. Dervişler ve Sufi Çevreler kitabında Osmanlı'nın klasik çağında yaşamış tasavvufî şahsiyetleri yeniden hatırlatan Haşim Şahin, Mart 2020'de Yapı Kredi Yayınları tarafından neşredilen Dervişler, Fakihler, Gaziler adlı çalışmasıyla bu kez Osmanlı'nın erken dönemindeki dinî zümrelere derli toplu bakmamızı sağlıyor.

Bu üç zümreden ilki dervişler... Selçuklu döneminden itibaren Anadolu topraklarında kendilerini yoğun biçimde hissettiren tasavvuf ekolleri; özellikle tekkeler ve sohbet halkaları vasıtasıyla İslâm'ın yayılmasının yanı sıra insanların inançlarıyla aralarındaki 'sıkıntıları' gidermek, güzel ahlakı ve iyiliği (fütüvvet) yaygınlaştırmak için en kritik rolü oynamıştır. Bilhassa 13. yüzyıl; Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Sadreddin Konevî etkisiyle 'altın çağı'nı yaşamış, onların öğretileri günümüze dâhi damgasını vurmuştur. Tasavvuf mektebinin talebesi olan dervişler ve onların velîleri, Osmanlı'nın kuruluş sürecinde gerek beyleri gerekse halkı, şahsiyetlerinde sırlanan manevî hâllerle etkilemiştir. Haşim Şahin, çalışmasının bu öz bölümünde okuyucuya şu sırlı zâtları olabildiğince teferruatıyla takdim ediyor: Şeyh Edebalı, Kumral Abdal, Geyikli Baba, Abdal Mûsâ, Abdal Murad, Karaca Ahmed, Dûğlu Baba, Postinpûş Baba (Mehmed Hammârî), Emir Sultan, Somuncu Baba (Şeyh Hamidüddin Aksarâyî), Abdal Mehmed.

İkinci zümre fakihler. Kelime olarak “bilmek, bir şeyi iyi anlamak, bir konuda derin bilgi sahibi olmak” anlamlarına geliyor. "Fakihler gittikleri bölgelerde mensubu oldukları mezhebin gereklerini yaydıkları gibi, bazen iki ülke arasında elçilik vazifesiyle görevlendirilebiliyor, bazen de hükümdarların yanında savaşlara da katılabiliyorlardı. Mensup olduğu mezhebin gereklerini yayma konusunda en faal olan fakihler Nizamiye Medresesi'nden yetişenlerdi." diyen Haşim Şahin; Dursun Fakih'ten Süleyman Çelebi'ye kadar birçok fakih hakkında bilgi verdikten Davûd-ı Kayserî, Tâceddin Kürdî, Alâeddin Ali Esved ve Molla Fenârî gibi oldukça önemli ve hem hükümdarlara hem de halka önemli hizmetler sunmuş mutasavvıf müderrislerden de bahsediyor.

Üçüncü zümre Osmanlı'nın kuruluş ideolojisinin en dikkat çeken zümresi, gaziler. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki yazdığı maddede Abdülkadir Özcan "Gazi" kelimesi için (çoğulu guzât, guzzâ, guziy) "hücum etmek, savaşmak, yağmalamak; din uğrunda cihad etmek” mânasına gelen gazânın (gazve) ism-i fâili olup savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara şeref unvanı olarak verilmiştir" diyor. Gazi, din uğruna savaşanlara verilen bir isim olarak tarihin en çetin sayfalarında en sık rastlanan kelime olarak yer alıyor. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kurucusu olarak kabul edilen ismin de hemen yanına ekleniyor: Osman Gazi... Haşim Şahin, Halil İnalcık'a göre de gaza ve yerleşmenin Osmanlı fetihlerindeki temel motivasyon olduğunu hatırlatıyor. Osman Gazi'nin en fazla tercih edilen beylerden biri olmasının sebebi ise akınlarda elde edilen ganimetleri gazileri arasında paylaştırması. İmparatorluk için hem devletin başındaki zâtın hem de onun yanındakilerin ne kadar savaşçı olduğu her dönem ciddiyetini korumuş. "Cengâverlik ruhu ve ganimet propagandası" ile gaza heyecanı her zaman diri tutulmuş ve böylece beylikten imparatorluğa doğru yürüyen sürecin siyasî hedefi tayin olunmuş.

Dervişler, Fakihler, Gaziler'in en lezzetli bölümlerinden biri ikinci bölümü. Burada ilk Osmanlı sultanlarının dini yaşantıları, dinî zümrelerle ilişkileri, tarikatların yapılanmaları, sultanların vakıfları ve yaptırdıkları kurumlar yer alıyor. Dolayısıyla Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi devirlerinden Yıldırım Bayezid dönemi de dahil olmak üzere kritik yıllarda dini zümrelerle olan ilişkiler ve yayılma stratejilerinde ne gibi roller üstlendikleri net biçimde görülebiliyor. Haşim Şahin, kitabın son bölümünde dinî zümrelerin işlevlerine ve faaliyet gösterdikleri kurumlara yer ayırmış. Böylece Osmanlı'nın kuruluş sürecinde savaşanların ardında kalanları boş bırakmayan ve onlara bir anlamda manevî güç sağlayan kimselerin eylemleri de belirginleşmiş oluyor. Diğer yandan istimalet politikası, ihtida olayları, imar ve yerleşim konusunda katkılar incelenirken ribâtların, hankâhların, kervansarayların, zaviyelerin, tekkelerin, camilerin ve medreselerin özellikle 1500'lü yılların başına doğru iyice zenginleştiği görülüyor.

"Sufiler Türklerin İslam dinini kabul ettikleri dönemden itibaren toplumun en önemli kesimlerinden birisini temsil etmişlerdir. Osmanlı sufiliğinin altyapısı ucu Horasan'a kadar uzanan geniş bir arka plana sahiptir. Gerek Büyük Selçuklu, gerekse Anadolu Selçuklu devirlerinde sufiler son derece faal olmuş, merkezî iktidarla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda bu zümrenin etkisi Şeyh Edebalı'nın şahsında adeta kuruluşun en temel dinamiklerinden birisi hâline getirilmeye çalışılmıştır. Bilhassa, devletlerin kuruluşunda bir mit olarak sürekli karşılaşılan efsanevî rüya hadisesi bu gayretin kronik yazarları tarafından ne kadar benimsendiğini açık bir şekilde ortaya koyar."

Haşim Şahin'in Dervişler, Fakihler, Gaziler çalışmasıyla Osmanlı'nın hem en merak edilen hem de bu meraka karşın oldukça 'sırlı' kalan kritik bir dönemi, tüm meraklılar için kolay anlaşılır bir dille analiz ediyor. Son olarak, bu çalışmanın yanına Feridun M. Emecen'in Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600) ve Ahmet Demirhan'ın 'Kuruluş Sarmalı'ndan Kurtulmak: Osmanlı ve Hâkimiyet Telakkileri adlı kitapları da eklenirse okuyucunun ciddi verim alacağını düşünüyorum, naçizane.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Haziran 2020 Pazartesi

Beyaz adamın "kara derililer" üzerinde kurduğu baskı

Savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için Dilek Ağacı’na gerek yoktur.

William Faulkner’ın tek çocuk kitabı olan Dilek Ağacı’ndan bir cümle ile başlamak istedim. Faulkner’ın çocuk kitabı aracılığı ile bizlere ilettiği cümle, onun hayat felsefesini özetliyor kanımca. Faulkner Missisipi eyaletine göç etmiş İskoçya kökenli bir aileye mensuptur. Ailesi, yaşadığı bölgenin en köklü ailelerindendir. Eserlerinin konusunu Amerika birleşik devletlerinin en özgün bölgesi olan güney bölgesi oluşturur.

Kırmızı Yapraklar kitabı ile ABD de yaşanan ırkçı hadisenin hemen sonrasında karşılaştım ve okumak istedim. Kitabın çevirmeni Ülkü Tamer ve kitaptaki öyküler Tamer’in seçimlerinden oluşuyor.

Kırmızı Yapraklar beyaz adamın “kara derililer” üzerinde kurduğu baskıyı anlatan öykülerden oluşuyor.

"Beyazlar zencilere neden para verirler bilir misin? Çünkü başka beyazlar bando mızıkayla o parayı zenciden alacaktır ve zenci daha çok çalışmak zorunda kalacaktır."

Kırmızı Yapraklar’daki öyküler Ses ve Öfke kitabından izler taşıyor. Yazar yaşadığı yer olan Güney’de gördüklerini, şahit olduklarını, yaşananları kahramanları aracılığı ile ölümsüzleştiriyor.

Kitap ile aynı adı taşıyan Kırmızı Yapraklar öyküsünde, beyazların kara derililer hakkında yaptıkları diyalogların içinde kalıyorsunuz. Yaşandığını bildiğiniz ama yaşanmamasını istediğiniz olayların içinde buluyorsunuz kendinizi. En kötüsü de değiştiremeyeceğiniz olaylar olması. Dün de bu gün de…

Zenciye ne yaptılar?” Diyor beyaz adam. Diğeri –o iş tamam, küçük bir yolculuğa çıktı.
Ve devam ediyor beyaz adamların, ölen(öldürülen) zenci hakkında yaptıkları yorumlar.
“Ölmek hoşlarına gitmiyor, sarılıyorlar (ölmemek için, öldürmeye kastedenlerin ellerine, ayaklarına), zorluk çıkartıyorlar, onursuzlar ve yabaniler. Güneşte çalışmayı, toprağa girmekten üstün görüyorlar.

Kocası Jesus tarafından öldürülmekten korkan Nancy Quentin'in ailesinden yardım istiyor, 7-8 yaşında olan çocuklara sığınmaya çalışıyor. Bu yorgun zenci kadının akıbetini tahmin edebiliyoruz ancak çünkü Faulkner ustaca manevralarla sonlandırıyor öyküyü.

Bizi görebiliyor musun? Nancy?” diye fısıldadı Caddy. Gözlerimizi de görebiliyor musun?”
“Bir zenciden başka bir şey değilim ben.” dedi Nancy. “Tanrı biliyor. Tanrı biliyor.”
Hendekten çıktık. Nancy’nin evini, açık kapıyı hala görebiliyorduk; ama kapısı açık, Nancy görünmüyordu, yorulmuştu çünkü.
“Bittim yorgunluktan” demişti. “Bir zenciyim ben. Benim suçum değil bu.

Beyaz bir kadını taciz ettiği düşünüldüğü için yakalanan zenci Will Mayes hakkında beyazların ve beyazlarla işbirliği yapan Kızılderili’lerin aralarında geçen diyaloglardan anlıyoruz kara derili adamın başına neler geldiğini.

Kanlı eylül alacakaranlığıyla yağmursuz altmış iki günün biçilmiş çayırlarında, kuru otlardan bir ateş gibi geçmişti o-söylenti mi hikâye mi neyse- Miss Minnie Cooper’la bir zenciye dair.

Beyaz bir kadına mı, yoksa bir zencinin sözüne mi inanacaksın? Seni Allah’ın belası zenci dostu…

Yazarın vahşiliği ve vahşeti anlatırken, irite edici, korku ögelerinden uzak anlatım tarzı, Faulkner’ın ustalığını bize bir kez daha gösteriyor.

Ateşi yanar tutması için kara insanlardan birini seninle birlikte yollarım.

Kara insanlardan hangisini?
Gemide kazandığım kadının kocasını.

Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim.

Faulkner, her ne kadar acılı bir hayatı seçmiş, yapıtlarındaki olgularla kendisini acı çeken insanlarla içselleştirmiş de olsa, soğukkanlı duruşunu yazın diline de aksettiriyor. Faulkner “her şeyin farkındayım ama gereksiz duygu sağaltımlarına hiç gerek yok” dercesine, yaşanan ve yaşanmakta olan olaylardan duyduğu rahatsızlıklarına rağmen bize akseden anlatı rahatlığını Kırmızı Yapraklar kitabında da gösteriyor.

Derisinin rengi siyahi olduğu için farklı ve sınıfsal ayrıma tabi tutulan insanların köleleştirildiği yıllardan bu güne geldiğimizde, genetik kodlamaların hala aktif olduğunu görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde ABD, Minneapolis'te yaşanan polis şiddetiyle çalkalandı. Gözaltına alındığı sırada yüzüstü yerde yatarken bir polisin diziyle boğazına baskı yaptığı Afro-Amerikalı George Floyd'un ölümü sonrasında çok şey yazıldı çok şey konuşuldu. Belki de ilk defa çığ gibi büyüyen protestolara şahit olduk.

İsrail’de bir sokak röportajı izlemiştim. Mikrofon uzatılan Yahudi halkından büyük çoğunluğu hala bu fikre inanılıyor. Yöneticilerin hırslarından kaynaklanan dünyaya hükmetme arzusu kadar, Hitler’in yaşattığı soykırıma rağmen, halkın genelinin de içinde bulunduğumuz yüzyılda böyle düşünmesi akıl almaz geliyor.

İzlediğimiz birçok ırkçı karşıtı filmde insanın ne kadar zalimleşebileceğini görmüştüm. Çocukluğumda sadece filmlerde yaşandığını zannettiğim zulümlerin birçoğunun yaşanmış ve yaşanmakta olduğunu öğrenmek çok acı...

Ben ağlamıyordum, ama tutamıyordum kendimi de. Ben ağlamıyordum, ama yer durmuyordu ve ben ağlıyordum sonra.

Yazarın Döşeğimde Ölürken ve Ses ve Öfke romanlarındaki anlatım tarzı, gergin ama meraklı bir okuru türetiyor. Karmaşıklığın içinde saklı öz meseleleri bulmak, onları her biri derinlikli kahramanların yaşamları ve karakterleri arasından çıkarmak dikkatli okura düşüyor. William Faulkner uygulanması zor olan bilinç akışı tekniğini başarıyla uygulayan isimlerden. Her ne kadar Faulkner’ın bipolar hastası olduğu ve hastalığının bilinç akışı tekniğini uygulamasında kendisine kolaylık sağladığı söylentiler arasında yer alsa da, yazmanın sorunsuz insan eylemi olmadığı da bir gerçektir belki.

Faulkner yazın dünyası kadar iç dünyası da karmaşık ve kendine özgü bir yazar. Bir söyleşide “Söyleşilerden hoşlanmama sebebim bazen kişisel sorulara karşı öfkeli tepkiler veriyor gibi görünmemdir. Sorular kitaplarım hakkındaysa, onları yanıtlamaya çalışırım. Ama sorular benim hakkımdaysa, belki yanıtlarım ya da belki yanıtlamam, ama yanıtlasam bile, aynı soru ileride başka bir gün sorulduğunda yanıtım farklı olabilir” sözleriyle yazdıklarının önüne geçmeyi istemeyen bir yazar olduğunu ve şahsi hayatının özel kalması gerektiğini her zamanki gibi derinlikli olarak-anlatmıştır.

İyi bir romancı olmanın bir formülü olmadığı ve mümkün olsaydı bütün yazdıklarını tekrar tekrar baştan sona yazmak istediğini söyleyen yazarın yazarlık yolunda ilerleyenlere öğüt niteliğinde sözleri ise şöyle: “Yüzde doksan dokuz yetenek… Yüzde doksan dokuz disiplin… Yüzde doksan dokuz çalışma. İyi bir romancı yaptığı şeyden asla tatmin olmamalıdır.

"İyi bir yazar merhametsizdir."

Faulkner’ın yazarlığa bakış açısı bu. Merhametsiz olmak. Kırmızı Yaprakları okuduğunuzda, okurken gördüğünüz haksızlıkları dile getirmek için merhameti bir kenara bırakmak gerektiğini düşünüyorsunuz gerçekten. Ama sadece aktarıcı olduğunuz sürece. Faulkner’ın bir çok eserinde aynı anlatım tarzı var. Olaylar vahim. Hiç şüphesiz anlatıldığından, çok daha vahim. Fakat Faulkner anlatısıyla kült film izliyormuş hissini yakalıyorsunuz. Acı var ama acıklı değil.

Aynı hissi Güray Süngü öyküleri okurken de duyumsamak mümkün. Olay acıdır, ama gözyaşı yoktur. Yahut vardır ama onun adı gözyaşı değildir…

Salt gerçekliğin hayalidir yazılan. Salt gerçekliğin hayale dönüşmesiyle hayallemenin evrilmesidir belki de.

Güray Süngü öykülerinde de aynı dil hâkim. Görüyorum görmekte olduğumu fazladan acındırıcı kelimelerle örtmeden olay yerinden bildiriyorum, dercesine realist yaklaşım ile bizi kahramanın yanına taşıyor, tam da olayın yaşandığı yere.

Soğukkanlı görünen insanların yüzlerinde acıya dair çizgiler sözlerinde acıklı ifadeler olmadığında inandırıcı gelmez bazen. Yazınsal alanda ise doğru ifadeler seçilmediğinde, okuyucuyu etkilemek kolay olmaz. Ancak Faulkner ve Güray Süngü cümlelerle acılarını yansıtmayı başarmış.

Faulkner romanlarındaki bilinçakışı tekniği kadar olmasa da öykülerinde de ilk okunuşta anlaşılamayan imgeleriyle okuru düşünmeye zorluyor. Yalın bir anlatım gibi görünen anlatısı asla görünenden ibaret değil. Diyalogların arasına sakladığı cümleleri ayrıştırmaya ve çözümlemeye kalkıştığınızda, uzun metinlerle ancak ifade edebileceğiniz açıklamalara dönüşür.

Gerçekte yaşanmış ve yaşanmakta olan haksızlık ve zulümleri hayali kahramanları aracılığı ile kalıcı kılan bütün yazarlara minnet borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Hayatın zorluklarına rağmen yaşamakta olduğumuzun resmiyse öyküler, belki de görmekte olmalarına rağmen kalemle yaşamaya meyledenlerdir yazarlar.

Mississippi’de doğan William Faulkner, buradaki Güney (ABD) geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirir. 1930’larda Avrupa’daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazardır. ABD’li modernist yazarların atası kabul edilen Faulkner 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. 10 Aralık 1950 yılında Stockholm, İsveç’te gerçekleştirilen ödül töreninde Nobel Edebiyat Ödülü özgün kabul konuşmasını yapar.

Hanımefendiler ve beyefendiler,

Bu ödülün kişisel olarak bana değil, çalışmama, insan ruhunun çektiği acı ve döktüğü terden oluşan ve gururlanmak için değil, ama daha önce var olmayan ve malzemesi insan ruhu olan bir şeylerden oluşan bir hayatın çalışmasına verildiğini, yani bu ödülün bana sadece emanet edildiğini düşünüyorum.

Ödülün parasal kısmının, asıl nedenin amacı ve önemiyle eşit anlamda ithaf edilecek bir hedefe ulaşması zor olmayacak, ama bu özel anı bir doruk noktası olarak kullanarak, beni dinliyor olabilecek ve kendisini zaten aynı acı ve emeğe adamış olan ve içlerinden birinin bir gün, bu öğleden sonra benim durduğum yerde durması mümkün o genç kadın ve genç erkekler için de aynısını -överek de aynısını yapmayı- yapmayı isterim.

Günümüzün trajedisi genel ve evrensel bir fiziksel korku, bugüne dek öyle uzun bir süre canlı kalmış ki artık buna katlanabiliyoruz. Artık ruhsal sorunlar yok. Sadece bir soru var: Ne zaman bombalanacağım? Bu nedenden dolayı, bugün yazan genç erkek, genç kadın, kendisiyle çelişen insan yüreğinin sorunlarını unutmuş bulunmakta. Halbuki, bu çelişki tek başına iyi bir yazı yazdırabilir insana, çünkü acı çekerek ve ter dökerek üzerine yazmaya değer tek şey sadece budur.

Bunları yeniden öğrenmesi gerek. Kendisine her şeyin temelinde korkmak olduğunu öğretmesi gerek ve çalışırken; eski değerler ve yüreğindeki doğrular, kendisine, içinde sevgi ve onur ve acıma duygusu ve sabır ve merhamet dışında hiçbir şey barındırmayan eski evrensel doğrular olmaksızın, her hikayenin kısa ömürlü ve ölmeye mahkum olduğunu öğrettikten sonra, bunları sonsuza dek unutması gerek. Bunu yapana kadar lanetli bir hayatı yaşar. Sevgiye dair yazmaz, arzuya dair, kimsenin değerinden bir şey kaybetmediği yenilgilere, umut içermeyen zaferlere dair yazar ve en kötüsü de bunları acıma veya merhamet duymadan yazar. Acılarını, evrensel kemiklerin dışında, geride bir iz bırakmadan çeker. Yürekten değil, salgı bezlerinden yazar.

Bu şeyleri özgürlüğüne kavuşturana, yeniden öğrenene dek, insanlığın içinde yer alıyormuş ve insanlığın sonunu yazıyormuş gibi yazmayı sürdürecek. İnsanlığın sonunu kabul etmeyi reddediyorum.

İnsanlığın, basitçe, hala dayanacağı için, ölümsüz olduğunu söylemek yeterince kolay, kıyametin son çan sesi çaldığında ve batan son kızıl günde, hareketsiz duran o son önemsiz kayanın ardında o ses gücünü kaybettiğinde, işte o zaman bile, bir ses daha duyuluyor olacak: İnsanlığın cılız ve yorulmak bilmeyen sesi hâlâ konuşuyor.

(Çeviri: Billur C. Yılmazyiğit)
William Faulkner söyleşisi (Kaynak: Sinem Kent)
https://www.edebiyathaber.net/william-faulkner-iyi-romanci-ahlak-disi-biridir/

Irkçılık hakkında: Amerika Birleşik Devletleri’nde XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında ırk ayırımını öngören ilk yasalar (Jim Crow Laws) çıkarılmaya başlandı. Bu yasalara yaygın bir şiddet dalgası da eşlik ediyordu. Irk ayırımına karşı yürütülen mücadelelerde siyahlar farklı kamplara ayrıldılar; siyah örgütlerin üç farklı görüş etrafında oluştuğu söylenebilir. Bunlardan siyah burjuvazinin çıkarlarını temsil eden grup (National Association for the Advancement of Coloured People [NAACP]) sadece yasal bir devrim istiyor ve son derece ılımlı bir tavır sergiliyordu. Liderliğini Martin Luther King’in yaptığı, “hemen özgürlük” (freedom now) sloganıyla ortaya çıkan ikinci siyah hareketi beyazlarla entegrasyonu savunuyordu. Gandi’nin sadık bir izleyicisi olan Protestan rahibi King mücadelede şiddet kullanılmasına karşı çıkmış, barışçıl eylemlerle ırkçı uygulamaları yenmeye çalışmıştır. Üçüncü hareketi, uzlaşmaz ve sert bir çizgi takip eden Siyah Müslümanlar Hareketi (Black Muslims) temsil ediyordu. 1930 yılında Wallace D. Fard (Wallace Fard Muhammed) tarafından kurulan bu hareketin başına daha sonra Elijah Muhammed geçmiş ve hareketi II. Dünya Savaşı’ndan sonra faal bir konuma getirmiştir. Aşırı tepkici davranan ve aslî kaynaklarla tarihî uygulamalardan çok farklı bir İslâm anlayışına sahip olan Elijah Muhammed, beyazların doğuştan birer şeytan olduğuna ve kendisinin Allah tarafından bu ırkı yok etmek üzere görevlendirildiğine inanıyordu. Buna göre boş bir eşitlik ve entegrasyon için mücadele etmektense sadece siyahlardan oluşan ayrı bir dünya kurmak ve bağımsız olmak daha gerçekçiydi (Fontette, s. 109-110). Samimiyetsizliği ve bozuk inancı bizzat kendi oğlu Wallace (Warith) Muhammed tarafından teşhir edilinceye kadar İslâm Milleti (The Nation of Islam) örgütüne mensup müslümanlar onun gayet disiplinli ve inanmış birer izleyicisi olarak kaldılar. Siyah Müslümanlar Hareketi’ne hapiste iken katılan Malcolm X (Mâlik eş-Şahbâz) 1952 yılında hapisten çıktıktan sonra kendisini bu harekete adamış, kısa zamanda ırkçılık mücadelesinin Amerika’daki en önemli liderlerinden biri olmuştur. Malcolm X, hareketten ayrıldığı 1964 yılına kadar Elijah Muhammed’in sadık bir izleyicisi idi. Mekke’ye yaptığı bir hac ziyaretinden sonra fikirlerini kökten gözden geçirmeye başladı. Hareketten ayrıldıktan sonra da bu siyah müslümanların meselelerini giderek yumuşayan bir üslûpla işlemeye devam etti. Siyah Müslümanlar Hareketi’nden ayrıldıktan sonra Harlem’de (New York) Müslüman Camii (Muslim Mosque) ve Afrikalı-Amerikalılar Birliği Derneği’ni (Afro-American Unity Organization) kuran Malcolm X, çalışmalarını 21 Şubat 1965’te öldürülünceye kadar bu kuruluşlar vasıtasıyla sürdürdü. Günümüz Amerika’sında ayırımcı yasalar ortadan kaldırılmış ve hukukî eşitlik sağlanmıştır. Ancak uygulamada hâlâ beyazlar arasında yer yer ırkçı ön yargılara rastlanmaktadır. Her ne kadar başlangıçta faşizm ile ırkçılık arasında birebir ilişki söz konusu değilse de bugün çeşitli Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan “yeni faşizm” hareketlerinin hepsi ırkçılığı vazgeçilmez bir ilke olarak ideolojilerine katmıştır.

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_