20 Ocak 2020 Pazartesi

Kelimelerden duygulara, kayıplardan yaslara: ölüm

"Bütün ölüler unutulur,
Yaşayanlar kalır tek başlarına."
- Melih Cevdet Anday, Teknenin Ölümü

"Öleceğini öğrenen insanların sırasıyla verdiği beş psikolojik tepki: Reddetmek, kızgınlık, pazarlık, depresyon, kabullenme." diyor, Ölüm ve Ölmek Üzerine kitabında Elisabeth Kübler-Ross. Bu cümleyi ilk okuduğum yıllarda, özellikle kayıp, matem, yas gibi konuların insan hayatında ne kadar önemli olduğuna vakıf değildim. Zaman geçtikçe ve bu geçen zamanda anneannem, dedem gibi çok kıymet verdiğim insanları, onlarla beraber de diğer akrabaları kaybettikçe bir şeyleri anlamaya, daha doğrusu merak etmeye başladım. Jean Paul Roux'un Altay Türklerin Ölüm kitabında, Oğuzların atlarının kendileriyle birlikte gömülmesini istediklerini öğrenmek, balbalların ve kitabelerin inşa sebeplerini keşfetmek güzeldi.

Ama hep aklımda şu soru vardı: ölüleriyle yaşayan bizler, neden ölüm üzerine önemli eserler üretememişiz? Mezar taşlarına bu kadar romantik yaklaşırken, neden matem, yas ve kayıp gibi son derece önemli konularda hem tarih hem de psikoloji bilimlerine katkılar sunacak bilgiler ortaya koyamamışız?

Soruları bir kenara bırakalı uzun yıllar olmuştu, ta ki Erol Göka'nın Hoşçakal kitabını kütüphaneme koyana kadar. En baştan söyleyeyim; naçizane, kitabın adının ve kapağının doğru bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Böylesi önemli ve alanında nadir kitaplardan birinin daha sert bir adı olmalıydı. Belki Kaan H. Ökten'in Ölüm Kitabı gibi bir isim, belki de direkt olarak Ölüm: Kayıp, Matem, Yas gibi bir isim. Kapakla birlikte Hoşçakal ismi hem romantik duruyor hem de konuyu pek de çağrıştırmıyor. Bu yorumumuz meslek hastalığı olarak kabul edilsin, editörlük de böyle bir şey işte...

Erol hoca kitabını üç bölüme ayırmış. İlk bölümde ölüm kavramını enine boyuna tartışmaya açıyor. Evvela modernlerin ölümden kaçışından başlıyor. Ölümü düşünmenin sağaltıcı olduğunu, hayatımızda ölümü düşündüren birçok olayın olduğunu, sahici yaşam sürmenin ölüm duygusuyla barışık olmayı sağladığını hatırlatıyor. Elbette ölümü düşünmenin de bir 'doğal aralığı' var. Sabahtan akşama kadar ölümden konuşmanın insanın yüreğini hırpalaması gayet normal. Aynı oranda, ölümden kaçar gibi yaşamak yahut ölümü inkar etmek de yüreği hırpalar. Bu nedenle günümüz insanı ölüme karşı çeşitli tutumlar geliştirip ölümü inkar etmeye çalışıyor. Belirgin bir ölümsüzlük arsuzu yaşıyor. Ölümü inkar konusu oldukça önemli, hocanın görüşlerinden bir paragraf şöyle:

"Ölümün inkârı, insanın temel yapısının, 'ölüme doğru varlık' oluşunun, faniliğinin inkârıdır. Ölüm fikriyle bütünleşmek, fanilik bilinciyle hareket etmek, gerçekçi olduğu için bizi kurtarır. Öleceğimiz bilinciyle yaşıyorsak, dünya hayatı hakkında planlarımızı, yaşantımızı günlük maişet dertlerine takılıp kalmadan olabildiğince geniş ihtimaller çerçevesinde yapabilme imkânına kavuşuruz. Ölüm düşüncesi, zihnimizi hayat tasarımına yoğunlaştırır. Ölümün, ölümlülüğün farkında olan insan zamanın değerini bilir. Ne zaman geleceği meçhul ama kaçınılmaz olan ölümü aklında tutan, ona hazırlanan insan, bu zaman bilinci sayesinde, önemsiz meşguliyetlerden uzak durmayı başarabilir. Yapılması gerekenleri uygun zamanda yapar, gereksiz ertelemelerden kurtulur; hayatına derinlik ve lezzet katar."

Günümüzde intihar vakaları endişe verici biçimde artıyor. Dolayısıyla kitabın ilk bölümünün son konusu intihara ayrılmış. Umutsuzluk, anlamsızlık duyguları, ciddi uykusuzluk, kendine güvenin çok azalmış olması, huzursuzluk, intihar etmeye yönelten 'bazı' sesler duymak, intihara dair bazı tehlikeli belirtiler. Onur kırıcı davranışların, alay etmenin ve ölçüsüz şakaların, yorumların insan hayatında ne kadar olumsuz bir etki oluşturabileceğini de yeniden düşünmek gerekiyor.

Kitabın ikinci bölümünde yas, depresyon, matem ve ölüme yaklaşan hastaların psikolojisi tartışılıyor. Yas tutmanın insan hayatında böylesine ciddi olması, onun daima 'konuşulabilir' bir durumda yer alması gerektiğini hatırlatıyor. İnsan kayıplarıyla yüzleşmekten, bir kaybın acısını yaşamaktan, ağlamaktan, bağırıp çağırmaktan çekinmemeli. Bastırılan her duygu öyle veya böyle geri dönüyor, üstelik ne zaman geri döneceği de kestirilemiyor. "Artık biliyoruz ki bastırılmış, ertelenmiş, ötelenmiş hiçbir duygu yok olup gitmiyor; içimizde birikip birikip apseleşiyor ya da kan çökeltisi hâline geliyor, bulabildiği ilk fırsatta da bir yanardağ lavı gibi içimizden dışa doğru taşıyor, yayılıyor." diyor Göka.

Hoşçakal'ı okurken bir taraftan da John Bowlby'nin Bağlanma - Ayrılma - Kaybetme serisine başlamıştım. Hoş bir tevafuk olarak Göka'nın, sevdiğimiz birini kaybetmemizin ardından gelen yas sürecini açıklarken Bowlby'den yararlandığını gördüm. Birinci evre, hissizlik ya da protesto. İkinci evre, kaybedilen kişiyi özleme ve arama. Üçüncü evre, ruhsal dağınıklık ve ümitsizlik. Dördüncü evre, toparlanma. Bu evreleri yaşamak neden çok kıymetli? Çünkü: "Yas sürecinin amacı, asla kaybı unutmak değildir; ölen hep hatırlanacaktır. Amaç, kişinin kendi hayat öyküsünde kaybı müstesna yerine koyarak, hayata sarılma gücünü yeniden kendinde bulabilmesi, hayatta neyin yaşanabilir olduğu konusunda biraz daha bilgeleşerek yoluna devam edebilmesidir."

Duygusal yapıdaki yeterlilik ya da yetersizlik meselesi, yas tutma sürecini anlamlı kılmak adına oldukça önemli: "Bazı insanlar kendilerini çevrelerine çok güçlü olarak sunarlar, herkesin yardımına koşarlar. Bir yakının kaybı durumunda da başkalarıyla ilgilenmekten kendi matemlerine vakit bulamazlar. Zaten bu tür kimseler kendi duygusal ihtiyaçlarını görmezden gelir, kendilerine 'ihtiyaç' kavramını yakıştıramazlar. Çevrelerindeki insanların onları çok güçlü gördüklerini düşünür, bu düşünceye layık olabilmek üzerine kurararlar tüm davranış planlarını. 'Yas tutmak' gibi işlerin sıradan, zayıf(!) insanların ihtiyacı olduğunu sanır, yas yaşamayı küçüklük olarak görürler. Zayıf görünmekten korktukları için de yas tutmayı kendilerine yasaklarlar. Gözyaşları hep içlerine akar, asla kederlerini belli etmezler."

Kitabın son bölümünü bir baba olarak endişeyle okudum. Çünkü çocuk ve ölüm işleniyor. Çocuklarda ölüm kavramı nedir? Çocuklara ölüm nasıl anlatılır? Çocuklara ölüm haberi nasıl verilir? Çocuklar nasıl yas tutarlar? Yakınını kaybeden çocuklara nasıl yaklaşılmalı? Ölümcül hastalığı olan çocuklara nasıl davranılmalı? Oldukça can alıcı, önemli sorular. Her birini cevaplandırıyor Göka. Ölüm hakkında konuşmak yeterince zorken, bu zorluk çocuklarla muhatap olurken daha da ciddiyet kazanıyor. Burada hocanın uyarısı dikkatle takip edilmeli: "Her ciddi konu, küçücük bir çocuk olsa bile muhatabın ciddiye alınmasını, onun söylediklerine kulak verilmesini gerektirir. Çocukların ölüm hakkındaki görüşlerini onlara saygı göstererek ciddiyetle dinleme yeteneğinden yoksun olanlar, asla onlarla bu konuda konuşmaya tevessül etmemelidirler. Saygıya, anlamaya çalışmaya dayalı, açık, dürüst bir iletişim, sağlıklı bilgi akışı için şarttır. Bu şartların yerine getirildiğini gören çocuklar da daha açık, cesur ve iletişime istekli olacaklardır."

Erol Göka, her nerede görsek dikkat kesileceğimiz yahut ürpereceğimiz ölüm meselesinin altını bir kez daha çiziyor. Kelimelerden duygulara, kayıplardan yaslara. Çünkü ölüm koca insanlığın altını her an çizen bir muamma...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Yazarın siyerle ve hadisle alıp veremediği

"Geleneği refüze eden bir söylem çok ergen ve çocuksu bir söylemdir."
- Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü’nden Şaban Öz’ün Endülüs Kitap’tan 2018 yılında çıkan 128 sayfalık kitabı Siyer Soruları ismini taşıyor: “Ülkemizde Hz. Peygamber’in hayatına dair sorular ve bu soruların cevapları belli kalıplara oturmuş gibidir. Aynı sorulara aynı cevaplar, üzerinde neredeyse hiç düşünülmeden tekrar edilmektedir. Bu çalışmadan amacımız Siyer’e dair farklı konulardaki sorulara kendi cevaplarımızı paylaşmaktır.

Doğrunun peşinde koştuğumuz sürece cevaplarımız değişecektir ve hatta belki de değişmelidir. Aksi halde bilgi değil, dogma üretiyoruz demektir ki, takdir edileceği üzere kimseye de kendi dogmalarımızı ilim diye sunma hakkımız yoktur.” diyen Şaban Öz, kitabın ilk sayfalarında diyor ki: “Usul konusunda, Hadis ve Siyer'in aynı metodolojyi kullandıklarını iddia etmek güçtür. Aralarındaki yöntem benzeşmesi sadece ortak kaynak şahıslar ve rivayet formu itibariyledir. Bu durum da, bütün İslâmî disiplinlerde haber nakil aracının isnâd sistemi olmasından kaynaklanan bir benzerliktir. Urve, Zührî gibi ortak kaynak şahısların hem Hadis'te hem de Siyer'de önemli mevkilerde bulunmaları, bu iki ilmin birinin diğerinin şubesi olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, bilakis Siyer ve Hadis'in eş zamanlı olarak geliştiğine delildir. Hadisle, Siyer arasındaki en bâriz farklardan birisi, haberleri sunma yöntemidir. Hadis eserlerinde yer alan belli bir konuya has rivâyetler, birbirinden bağımsız nakillerden oluşmakta, insicamlı bir bütünlük arz etmemektedirler. Buna mukabil tarihçiler olayları sistemli (kronolojik veya tematik) bir bütünlük dâhilinde, sebep-sonuç ilişkisi gözeterek nakletmektedirler.

Soru-cevap formatında ilerleyen ve beş bölümden oluşan kitabın ilk birkaç sayfasını okurken beğenip not aldığım yerler oldu; ancak okumaya devam ettikçe kitabın adının 'Siyer Soruları değil de Siyer’in Sorunları' veyahut 'Yazarın Siyer’le ve Hadisle Alıp Veremediği' şeklinde olması gerektiği kanaati bende oluştu. Kitabı baştan sona okuduğunuzda yazarın; “Bu kitabın temel amacı, okuyucuya Siyer’e dair sorulara başka bir açıdan bakış kazandırmaktır. Bu yüzden okuyucudan istirhamım kendi cevaplarıyla, kitaptaki cevapların çatışması halinde okumalarını derinleştirmesidir.” şeklindeki açıklamasını çok daha iyi idrak edebiliyorsunuz. Nitekim yazarın kitapta inkâr ettiği konulardan ‘birkaçı’ şöyle: Rahip Bahira ve Rahip Nestûr, Varaka b. Nevfel, Hz. Peygamber’in doğumundaki olağanüstülükler, Şakku’l-Kamer, Şakku’l-Sadr, Hz. Peygamber’e verilen mucizeler (İsra, Miraç ve diğer bütün hissî mucizeler, Teberrük, Dua ile tevessül, Surelerin faziletleri). Siyer dediğimiz ilim dalı hiç şüphesiz Şaban Öz’ün inkâr ettiği bahsi geçen bu hususlardan ibaret değil; ancak insan yine de bunları inkâr eden birisinin Siyer’e dair anlatacak bir şey bulup bulamadığını merak etmiyor değil.

Şaban Öz’e göre bir hadisin Buhârî veyahut Müslim’de geçiyor olması tek başına o hadisin sıhhatine delil teşkil etmez. Hiç şüphesiz Şaban Öz’ün dile getirdiği bu husus hadis usûlü kitaplarında da geçer; ancak şu da bir gerçek ki gerek Buhârî’nin gerekse de Müslim’in Sahih’leri artık sadece onların birer kitabı olmaktan çıkmış ve bütün Müslümanların teveccühlerini kazanarak tabir caizse ümmetin Sahih’leri haline gelmiştir. Ancak Şaban Öz; “Benim babam da, senin baban da cehennemdedir.” şeklindeki Müslim hadisini kendinden oldukça emin bir şekilde “zındıkların uydurması” olarak nitelemekten geri durmaz. Hadisin tevil edilebilir olup olmadığının O’nun için hiçbir önemi yoktur. Beni şaşırtan husus ise Şaban Öz’ün Kur’an dışı vahiy anlamında kullanılan teknik tabiriyle gayr-i vahyi metluv’u kabul ediyor olması. Bu kadar şeyi inkâr edip de Kur’an dışı vahyi kabul eden ikinci bir isim var mıdır? Hiç sanmıyorum. Şaban Öz dışında…

Şaban Öz’ün inkârlarının derin bir metin ve sened tenkidi neticesinde ulaşılmaz sonuçlar olduğunu düşünmek de imkânsız gibi bir şey. Nitekim sûrelerin faziletlerini inkâr ederken; “Kur’an kendisinin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenleri ağır bir şekilde eleştirerek Allah’ın ayetleri arasında hiçbir fark olmadığını net bir biçimde ifade etmiştir” diyerek Bakara sûresinin 85. ayetinden hareketle örneğin İhlas sûresinin Kur’an’ın üçte birine denk denk olduğunu haber veren rivayetleri reddetmesi aslında O’nun meseleleri bağlamından koparma noktasındaki becerisini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Şaban Öz’e sormak lazım: İhlas sûresinin Kur’an’ın üçte birine denk olduğuna inanmakla Kur’an’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek arasında ne gibi bir benzerlik/yakınlık söz konusudur?

Şaban Öz, Hz. Peygamber’e “Efendimiz” denilmesine de takmış durumda. O’na göre Hz. Peygamber, nübüvvetten bağımsız olarak efendimiz değildir. Tam bu noktada araya girip şunu sormalı: Allah aşkına bugüne kadar kaç kişi Resûlullah’a nübüvvetten bağımsız olarak efendimiz demiştir? Ebû Dâvud’da geçen “Efendi yüce Allah’tır” hadisinden hareketle Allah Resûlü’nün kendisine “sen efendimizsin” denilmesini yasakladığını söylemek ilk olarak hadisi bağlamından koparmak, ikinci olarak ise hadislere parçacıl yaklaşmaktır. Seyyid Muhammed b. Alevî el-Mâlikî’nin ifade ettiği üzere Peygamber Efendimiz vahiy ya da başka bir sebepten dolayı soru soran ve dinleyen kişilerin yeterli itikad bilgisine sahip olmadığının farkında olduğu zaman ona göre konuşurdu. Bir yerde, “Ben âdemoğlunun efendisiyim” derken, başka bir yerde de “Efendi Allah’tır” demektedir.

Şaban Öz; “Hz. Peygamber’in hiçbir mucizesi yoktur” şeklinde bir ön kabule sahip olduğu için mucizelerle alakalı sorulara hep bu çerçevede cevap veriyor. Böyle bir ön kabule sahip birisine siz 1000 tane de delil getirseniz hiçbir anlam ifade etmiyor. Dolayısıyla yazarın kitabın hemen başında; “Doğrunun peşinde koştuğumuz sürece cevaplarımız değişecektir ve hatta belki de değişmelidir” derken aslında sloganlarla hareket ettiğini öğreniyoruz.

Siyer Soruları hakkındaki düşüncelerimi şu şekilde özetlemem mümkün: Şaban Öz’ün bu eserini okurken sanki Mustafa İslâmoğlu’nun Üç Muhammed’ini okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Allah Resûlü’nün mucizelerinin sanki ona karizma katmak için uydurulduğunu ve mucize konusunda Hz. Peygamber’in diğer peygamberlerle yarıştırıldığını iddia eden yazar şazz görüşlerini de sanki üzerinde ittifak edilen hususlar gibi sunuyor. Bu esasında ciddi bir problem ve gerekli altyapıya sahip olmadan bu kitabı okuyanların yarardan çok zarar göreceklerini düşünüyorum.

Deniz Çıkılı
twitter.com/cikilideniz

17 Ocak 2020 Cuma

Televizyon, göstererek gizler

Bugünlerde televizyon izleyemediğini söyleyen ne çok insan var! Özellikle tartışma programlarındaki içerik ve düzey kaybından yakınan, her akşam aynı sıkıcı ve yetersiz insanlara maruz kaldığı için bir tür saldırı altında olduğu hissine kapılan öfkeli insanlar bunlar.

Düşünce özgürlüğünü yok eden vasatlıktan kaçıp kurtulmak ya da karşı koyup birşeyler yapmak için içinde bir yerlerde derin bir güç olduğunu hisseden ama bu gücü nereye yönelteceğini bilemeyen, beklemekten başka bir yol bulamayan insanlar...

Aynı işi uzun süre aynı değişmezlikle yapmaktan kaynaklı olarak bir tür memura dönüşmüş bu “televizyon uzmanları” önemli bir kısmımız için duymak istediklerimizi söyleseler de biliyoruz ki her çıkışlarında bizi vasatlığa mahkum ediyor ve her türlü düşünceyi ideolojikleştirerek gerçek bir tartışma yapmayı olanaksız kılıyorlar. Her şeyi savunmasız kılmak için sürekli bir saldırı ve teyakkuz halinde konuşuyorlar. Bunu istemeyen, yani, hâlâ gerçek bir tartışmaya ve düşünceye inanan insanlar ise belli ki buna daha fazla tahammül edemiyor, realitenin yoruculuğundan taze düşler kurarak çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar.

Emlak avcıları ya da yemek kültürü programları da hiç olmadığı kadar izleyici buluyor bu sayede. Bir zamanlar siyaseten doğrucu olmak adına herkesin belgesel izlediğini söylemesi ne mutlu ki gerçek oluyor. Fakat bu kez o kadar masum bir sözden ibaret değil galiba!

Bu kişiler aynı zamanda başını alıp uzak diyarların “sorunlardan arınmış” kültürlerine sığınmak arzusu duyuyorlar. Bilmem hangi “güzellikler ülkesine” yerleşen şanslı arkadaşlarından behsediyorlar dost toplantılarında. Belgesel izliyorlar çünkü kimse bu insanların ne izlediğini artık o kadar da merak etmiyor. Bugünlerde böyle bir soru geldiğinde belgesel izlemediğini söylemek gerekiyor çünkü.

Benimse çözümüm farklı. Benim için de televizyonlar hiç bu kadar vasatlığa mahkum olmamıştı. Tartışma programlarında, karşılıklı saflar halinde kimi zaman gereksiz derecede bir nezaketle konuşanlar hiç bu kadar devlet memuruna benzememişlerdi. Ya da bu kişiler hiç bu kadar mesnetsiz bir biçimde kendilerini bir şey zannetmemişlerdi. Hepsine evet! Ama benim çözümüm hiçbir koşulda kaçıp gitmek olmuyor. Kitchen tv izlemeyi ben de çok seviyorum ve soğanlar ince ince kıyılırken ülkenin haliyle benzerlikler kuruyorum ya da hiç bilmediği bir şehre giden çiftlere uygun evler bulan emlak programlarına bayılıyorum ama televizyonu kendi evimde izlemeyi seviyorum. Bu gibi durumlardan kurtulmak için bütün incelikleriyle anlamam gerekiyor sadece. Aksi halde, nereye gidersem gideyim bu insanlar da benimle birlikte geleceklermiş hissine kapılıyorum. Aman Allah'ım!

İşte tam böylesi bir kabus halinde imdadıma yetişen bir kitap oldu Pierre Bourdieu’nun Televizyon Üzerine’si. İnce ama bir o kadar da ağır bir kitaptı. Ne kadar okursanız o kadar fazlalaşan ya da ne kadar bitirirseniz bitirin elinizden bırakmak istemediğiniz türden.

Pierre Bourdieu, Türkçe’de yakın zamanda Sel Yayıncılık'tan çıkan kitabı Televizyon Üzerine’de, büyük bir tanınma ve beğenilme açlığı duyan gazeteci-aydınların halinden söz ederken bu durumu Narkissos’un aynasına benzetiyor. Kendi özel gözlükleriyle dünyaya bakan ve gerçekte kendi gerçekliğinden başka bir hakikate inanmayan -çünkü bütün ekranını sadece kendiyle kaplayan!- insanların zihinsel halini anlamaya çalışıyor.

Kendi ahlakını yaratan vasatlığın televizyona neden ve nasıl bu kadar iyi uyum sağladığından bahsediyor. Her akşam kendi kendini kandırmak için büyülenmişcesine ekran karşısına geçen koca bir toplumun sürdürülemez olan bu durumu sürdürebilmek için bu insanlara devlet memuru statüsü verilmesi gerekliliğine yakın ruh halini anlamamızı sağlıyor. (Devlet memurunun pek çok tanımının yanı sıra, gerçekte sürdürülemez olanı hiçbir şey yokmuş gibi sürdürebilen insan demek olduğunu da burada hatırlatmak isterim).

Bourdieu’nun küçük kitabı aslında pek büyük bir meseleye ışık tutuyor. Ona göre, kendi eserlerinin kalıcılığına güvenemeyen bu kişiler, mümkün olduğu kadar sık ekranlarda görünerek bu açığı kapatmaya çabalıyor, bir tür narsist sergi alanına dönüşmüş olan tevizyona olabildiğince çok çıkarak ne kadar önemli düşüncelere sahip olduklarını kendi kendilerine kanıtlayıp duruyorlar. “Önemsiz meselelerden bahsetmek için öyle değerli dakikalar harcanmaktadır ki, bu meseleler değerli şeylerin üzerini örttükleri ölçüde önemli hale gelmektedir”. (sf. 20)

Bu kişiler genellikle, göstererek gizlerler ama bunu da çoğu kez bilinçli bir biçimde yapmazlar. Toplumda var olan yerleşik kalıpları kendiliğinden görünür hale getirirken esas ele alınacak özgün durumu bilindik bir kalıba uydururlar. Bir aydın için olmazsa olmaz olan açık etme ya da örtüsünü kaldırma yerine açık vermeme ve örtüyü indirmeme yarışına tutuşmuşcasına bir enerjiyle mücadele vermektedirler. Sıradan gerçeklikleri dramatik hale getirmek zorundaymışçasına bir edayla konuşur, kendilerini her koşulda onaylayacak milyonların varlığını bilen bir ses tonuyla karşısındakinin ötesine seslenirler. Peki ama kimdir bu insanlar ve neden böyle yapmaktadırlar? Dahası, böyle yapınca bu neye yaramaktadır?

Bourdieu, beklenenin aksine, kitapta televizyona çıkmayı ve buradan konuşmayı kategorik olarak reddetmez. Bütün çekincelerine rağmen hepten bir olumsuzlama içerisine girmez; “Kişinin televizyonda konuşmayı bütünüyle reddetmesini doğru bulmuyorum. Hatta bunun bir çeşit görev haline geldiği durumlar da olabilir; yalnızca makul koşullarda tabii.” diye belirtir bunu (sf. 14). Ama bu karar verilirken, televizyon aygıtının özellikleri de dikkate alınmalıdır elbette.

Buradan hareketle, önce kendisine sorular sorar: Söylemek istediğim şeyin herkese ulaşması gerekli mi? Konuşmamı, herkes tarafından anlaşılır hale getirmeye hazır mıyım? Söyleyeceklerim, herkes tarafından anlaşılmaya değer mi?

Daha sonrasında ise televizyona çıkacaklar için genel sorulara evrilir bu kendine sorduğu sorular: Kişinin televizyonda söyleyecek sözü var mı? Bunları söyleyebilecek koşullar var mı? Söyledikleri, bu yerde söylenmeye layık mı? Kısacası, bu kişi burada ne yapıyor?

Bourdieu’nun sorgulamalarından bakınca bizdeki tablonun hazin olduğu aşikâr. Ekranların bugünlerde hiç olmadığı kadar tahammül edilemez oluşu, bu soruların hiçbirine cevabı olmayan insanların medyadaki “dengelenme durumu”nun yarattığı boşluktan istifade, zihinlerimizde kalıcı bir yer tutmak için tam bir fırsatçı kurnazlığıyla düşünceyi nesneleştirmeleri gibi gözüküyor. Bu insanlar asla soru sormuyor sadece cevaplar veriyorlar. Tartışma karşılıklı sorulan sorularla ilerlemiyor, her iki taraf karşı cevaplara kendi cevaplarını dayatmaya çalışıyor. Oysa biliyoruz ki gerçek anlamda düşünce her zaman için sorularda gizlidir ve bizatihi öznenin kendisidir; nesneleştirildiğinde ve kalıcı cevaplara dönüştürüldüğünde düşünce olmaktan çıkarak onu ortaya atan insanın “malı” ve böylelikle de kaçınılmaz bir menfaat ilişikisinin parçası haline gelir.

Bu kişiler için kendi görüntülerinin izleyenlerdeki karşılığından çok ardındaki koyu kalabalığın sırlaştırdığı televizyon ekranından -ya da Narkissos aynasından- kendilerine yansıyan görüntü çok daha önemli geliyor. Diğer bir ifadeyle, bu sözler öylesine sıkı ve büyük bir kalabalığa çarpıyor ki neredeyse hiçbir değişime uğramadan geri dönüyor ve o andan itibaren teyit edilmiş -ve aksi sorugulanamaz!- birer hakikate dönüşüyor.

Sözü gerçek kılan şey, onun alınıp üzerine düşünülmesi ya da benimsenip üzerine yeni şeyler inşa edilmesi değil ayniyle yansıtılıp değiştirilmeksizin kabul edilmesi, sorgulanmadan gerçekleştirilmesi oluyor.

Sıradan olanı sıradışı kılarken sıradışı olanı sıradanlaştıran bir televizyoncu tipi, daha önce yaşanmadık bir biçimde söylem üstünlüğünü, daha çok izlenmekten değil daha fazla tahammül edebilen kesimlerden alıyor. İnsanlar televizyon programlarını bir zamanlar erişemediği ya da bir araya gelemediği önemli birilerinin fikirlerine ulaşma aracı olarak izlemiyor çünkü, tam tersine, kolayca erişebileceğini düşündüğü, kendinden birilerinin gidip ekranlarda kendi düşüncelerini -ve de cevaplarını- keskin cümlelerle aleme ilan etmesi için izliyor.

Yaşanan kavgaların tarafı olsa da kılı kıpırdamaksızın seyretmenin, eylemsiz aktifliğin keyfine varıyor. Bourdieu, “Gerçekliği tüm sıradanlığıyla göstermekten daha zor bir şey yoktur” (sf. 24) derken de aslında bu son derece “sıradan” insanların kendilerini sıradışı kılmak için sıradan gerçeklikleri görünmez kılıp tartışma dışına atmalarını kastediyor. Sıradan insanların en çok zorlandıkları şey, sıradan gerçekleri görmek oluyor. Televizyonu her açtığımızda, kendisini gerçek anlamda değerli görmeyen insanların kendinden olan ne varsa aşırı yüceltip değerli hale getirme çabasının yansımalarını izliyoruz.

Bourdieu işte bunu sorguluyor. Yani, bu isanların neden bu özel koşullara uyum sağladıklarını, sağlayabildiklerini ve kimsenin düşünemediği bu koşullarla onların nasıl ve neden düşünebildiklerini. Ve verdiği cevap bizim için de son derece açıklayıcı. Çünkü bu insanlar, “yerleşik düşüncelerle” düşünüyorlar. Yani, herkesin edindiği, kabul görmüş ortak fikirlerle düşündükleri için zaten evvelce televizyon mantığına hazır hale getirilmiş olanı aktaran olmak istiyorlar. Kim daha fazla bağırırsa o kadar fazla etki ediyor gibi oluyor bu nedenle. Kim ötekini alt ederse “kendi tarafı” daha çok kazanıyor. Burada gerçek bir iletişim gerçekleşmiyor. Verici ve alıcı taraflar yok. Sesle, sözle ve görüntülerle yerleşik düşünceleri bildirme var sadece; tebliğ etme, bundan böyle nasıl hareket edilmesi gerektiğinin sınırlarını çizme.

Bu kişiler artık “medya müdavimleri”dirler. Her daim müsait, yaptığı işin önemi ne olursa olsun önceliği televizyon olan “fedakâr” görüş bildiricilerdir. Televizyonların her zaman için “el altında tuttukları” isimlere dönüşmüşlerdir. “Gerçek şu ki, artık kimsenin düşünemediği koşullarda düşünebilmek için, bir tür özel düşünüre dönüşmek gerekmektedir” (sf. 36) ve bu kişiler artık işte bu vazgeçilemez özelliğe sahiplerdir.

O nedenledir ki bu kişiler, garip bir paradoks olarak sahip oldukları düşünceleri ekranlar aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırmaktan çok bu sayede sağladıkları şöhreti kendi düşünceleri haline getirmeye çalışır, “elitist entelektüellere” karşı halkı savunarak yetersizliklerini incelikle gizledikleri hissine kapılırlar.

Daha doğrusu, düşünce yetersizliği için bir yandan ekranların büyüleyici gücünü diğer yandan sesi çıkmayan kesimlerin görünmez desteğini kendilerinde hissettikleri andan itibaren ne deseniz kâr etmez, hiçbir karşı görüş bu büyük güce karşı gelemez. Fakat atladıkları bir şey vardır bu denklemde. Televizyon, göstererek gizler ama bunu yapabilmeniz için herkesin gösterilenleri “yerleşik düşüncelerle” izlemesi gereklidir. Tam da bu nedenle “önemsiz” yemek programları izleyenler son derece tehlikelidir!

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca
* Bu yazı daha evvel serbestiyet.com'da yayınlanmıştır.

Nazi kamplarında bir Türk: Cengiz Dağcı

Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki, normal bir davranıştır.” diyor Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda.

Kırım Türk’ü Cengiz Dağcı da 1946 mayısında Roma da bir otel odasında uykusuzlukla, titreme nöbetleriyle ve başucundan ayrılmayan esirlerin hayalleriyle mücadele ederken aslında normal bir tepki veriyordu.

"Doktor korkma, hayatı olduğu gibi kabul et, çalış, sevin, korkuların da geçer, diyor. Güzel, doğru sözler ama ben çocuk değilim ki! Başımın içindekilerle yaşayamıyorum."

Bir savaşın getirdiği acıdan nasıl sağ çıkarız? Her şeyimizi kaybettiğimizde bizi ayakta tutan, devam etmemizi sağlayan güç nedir? Bir savaşta, bir esir kampında ya da mülteci kampında her şeyini kaybetmiş bir insana dayanma gücü veren anlam insandan insana değişse de, varlığının önemini yadsınamaz. Bunu en iyi ortaya koyan eserlerden biri de İnsanın Anlam Arayışı’dır. Kitabın yazarı Viktor Frankl esir kampının insanı insanlıktan çıkaran şartları altında kendisini ve yaşamaya devam eden arkadaşlarını gözlemlerken bunu sorgular, insanı her şeye rağmen ayakta tutacak olan nedir? Ona göre yaşamda bir anlam varsa bu zorluk ve acılarda da bir anlam vardır ve bu acı insanın içsel gücünün onun dışsal kaderinin üstüne çıkabileceğini kanıtlamaya yeterlidir.

Viktor Frankl 1946 yılında Auschwitz toplama kampında ailesini, sahip olduklarını kaybettiğinde onunla aynı dönemde Nazi kamplarında esir düşmüş olan bir Türk vardır: Cengiz Dağcı.

Esir kampından sağ çıkmak Frankl’a ve İnsanın Anlam Arayışı’nı yazdırırken, Cengiz Dağcı’ya Korkunç Yıllar’ı yazdırır. Korkunç Yıllar Cengiz Dağcı’nın hatıralarını roman tarzıyla kaleme aldığı eseridir. Bu eser Cengiz Dağcı'yı esir kampından kurtaran anlamı ve inancı anlamamıza yardımcı olacaktır.

Dağcı 1919 yılında Kırım'ın Yalta şehrinde doğar. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk ve Rus emperyalizminin baskıları altında geçer. Babasının desteğiyle Kırım pedagoji enstitüsüne devam ederken ikinci dünya savaşı çıkar ve diğer Kırım Tatarı gençlerle Rusların safında savaşmaya mecbur kalır. Ruslar hesabına savaşmak her zaman kalbinde bir acı olur. Ancak vatanını Almanlardan koruma isteği onun bu çelişkiye dayanmasını sağlar. Savaş onda onulmaz yaralar bırakır. Ancak onu asıl yıkan ve "korkunç" olarak nitelendirdiği yıllar esir kampına düştükten sonra başlar. Kampın zorlu şartlarına, aklın almadığı zorbalıklara ve onlarca insanın ölümüne şahit olur. Esir kampının ilk günlerinde bir Almandan haksız yere yediği dayaktan sonra şöyle yazar: " ...ama o gece kemiklerimin sizisindan çok kalbimin ağrısını duydum". Viktor Frankl da benzer bir anıyı yaşamış ve şöyle aktarmıştır: "İnsanı en çok yaralayan fiziksel acı değil haksızlığın ve mantıksızlığın verdiği acıdır."

Kampta onu ayakta tutan, yaralarını saran her düş vatanına duyduğu sevgiden doğar. Vatanına yani Kırıma duyduğu derin bağlılık ona hayat verir.

Güneş ışığında nazik minarelerimizi, güneşli mekteplerimizi, yemyeşil köylerimizi görüyorum. Bütün bunların yanında benim gözyaşlarım nedir? Varsın kafamı kurşunlar delsin, fena insanlar kanımı akıtsınlar. Benim ıstırabım milletimin bu istikbali yanında nedir?

Tüm zor anlarında gözlerinin önüne gelen, onu teselli eden görüntü kendi köyü, dağlar, yeşillikler ve vatanının güzellikleridir.

"Kompartıman penceresinden, elimizden alınmış ata topraklarına baktım. Bu topraklar, vagonların tekerlekleri altında yılların kanlı türküsünü söylüyordu. Bu türküyü saatlerce dinledim, sonra Allah'ım, Allah'ım diye yakardım, sen bizi ayırma bu topraktan! Bu toprak bizimdir. Atalarımızın mirasıdır. Aç, çıplak kalsak da bu toprakta olalım. Ölsek de bu toprakta ölelim. Vatanım, vatanım! Dünyanın hangi köşesinde olursam olayım, ben yaşadıkça sen de bizimle beraber olacaksın.

Frankl’ı da Auschwitz’de en zor anlarında saran şey sevgidir. Zorlu kamp işçiliği sırasında şunları düşünür:

"Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamı kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu.

Dağcı’yı ayakta tutan vatan sevgisinin yanında yazma isteğidir. Hatıralarında bunu şöyle dile getirir. “Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim”.  Milletine ve vatanına karşı duyduğu gönül borcu ve bir görevi olduğu inancı onu ayakta tutar. Kamptan çıkması ve yaşaması gerekiyordur.

Esir kampından kurtulduğundaysa savaşın ve kampın travmasiyla başbaşadır. "Dünyadan bezmiş, insanlardan yılmış bir Cengiz"dir artık.

Savaşın kendisinde bıraktığı o görünmez yara, travma sonrası stres bozukluğunun tüm belirtileri hayatını sarmıştır. Uyuyamaz, kulaklarına hala iniltiler ve kampın gürültüsü dolmaktadır. Hayata yabancılaşmıştır. Kendi hâlini de anlamlandıramaz. “Bu yenilmiş adam artık ne yapabilir?" diye düşünür. Hatıralarından görüyoruz ki yazabilir. Yazmak onun için bir terapi, bir şifa olmuştur.

"Geçen hafta, Hâtıralar'ı yazmamak kararını verdim. Ama hâtıralarsız içimin boşluğundan daha çok ıstırap duyuyorum. Nasıl devam edeyim! Nasıl yazayım! Yazmak istiyorum. Yazmak için yanıyorum. Ama yazar değilim, nasıl yazayım! Bazı yazılarımı kendim bile anlıyamıyorum."

"Ben bugün hayattan kopmuşum. Onların izlerinden, kendimden, insanlardan, dünyadan korkuyorum. Ben yaşamıyorum: yaşamak için savaşıyorum. Önümde yalnız karanlık ve korku var. Ben ilerleyemiyorum. Önümdeki hayatı göremediğimden, daima geriye bakıyorum. Belki bana yardıma gelir. Belki bana kim olduğumu söyler, ileriki hayatın sırlarını açıklar; belki bir gün geçmişim gelir de beni o yılların kanlı faciaları arasında geçirdiği gibi, bugün de zayıf, düşkün vücudumu ve ruhumu, önümdeki kara günlerden atlatarak selamete ulaştırır. Ya gelmezse?"

Yabancılaşmışlığını ve içinde çarpışan yaşama ve ümitsizlik hissini şöyle anlatır:

Niçin sokaklardaki insanların arasına karışıp ben de onlar gibi olamıyorum? Niçin kendimi onlardan başka hisssediyorum? İçimde birbiriyle çarpışan iki kuvvet var. Biri hayat, daha doğrusu beni hayata döndürmek isteyen kuvvet. Bu iki kuvvet, içimde durmadan boğuşuyor. Onların boğuşması, bütün varlığımı, temelinden sarsıyor. Beni yavaş yavaş yıkıyor.Korkuyorum. Ben artık sokaklara çıkıp insanlarla bir arada yaşayamayacağım. Elimden tutup beni dünyaya gezdirecek birini araştırıyorum.Öyle biri var mı acaba? Belki var. Ya yoksa? Kalbim ve düşüncelerimle, gene de yeryüzündeki her şeyi: canlıyı, cansızı yaratmış olan Allah’ıma uzanıyorum. Allah’ım sen beni bırakma!

"Uyuyamıyorum. Niçin uyuyamıyorum. Uyursam, sabah kalktığımda, insanları ve dünyayı, bıraktığım gibi mi bulacağım? Allah’ım, Sen beni koru."

Hatıralarının sonunda iç hesaplaşması, kendisini bir an olsun bırakmayan o korkular artık biraz olsun dinmiş gibidir. Dışarıya çıkar, âmâ bir kadına yardım eder; gün ışığını ilk defa görmüş gibidir. İçini bir sevinç, bir canlılık kaplar. Cengiz Dağcı Viktor Frankl'a göre anlamını bulmuş bir insandır. Savaşın ve esir kampının onda bıraktığı yaralardan sonra vatanına duyduğu sevgi ve yazma tutkusuyla ayakta kalır. Ardında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları anlatan şiir ve romanlar bırakan Cengiz Dağcı Türk edebiyatinin en büyük yazarlarındandır.

Asude Sena Muğlu
twitter.com/asudesna

16 Ocak 2020 Perşembe

Sahip olmak ya da kazanılmış olanın terki

Erich Fromm, 1900 yılında Almanya’nın Frankfurt kentinde Musevi bir ailede doğdu ve antisemitizmin yaygın olduğu bir ortamda yahudi bir çocuk olarak büyüdü. Çocukluk, ergenlik dönemlerinde yaşadığı travmalar ve I. Dünya savaşı’nın patlak vermesi ile Fromm’un ruhu derinden sarsıldı ve bu sarsıntı onun insan davranışına olan merakını körükledi.

Savaşın tahripkârlığı Fromm’un yaşam ve çalışmalarının belirleyicisi oldu da denilebilir: "Savaş sona erdiğinde insanların nasıl olup da savaştıkları sorusuna takılıp kalmış, sorunlu bir genç adamdım. Bu akıl almaz kitle hareketini anlamak istiyor, barış ve uluslararası bir uzlaşma için tutkulu bir arzu duyuyordum."

Dış ve iç dünyasındaki sorunlar Fromm’un zihninde yeni sorular yaratarak onu cevap aramaya ve insan doğası üzerine düşünmeye itti. Sorularının cevabını bulma konusunda ona Freud ve Marx yardımcı olsa da toplumsal sorunlar onu yeni sorular sormaya yöneltti. Fromm, 1992’de Heidelberg’de felsefe doktorası verip ardından Berlin Psikanaliz Enstitüsünde çalışmaya başladı ve güçlenen Nazi hareketleri ile tehlikeli hale gelen Almanya’yı terk ederek çalışmalarını Amerika’da devam ettirdi. Columbia, Yale, New York gibi üniversitelerde dersler verdi. Psikanalizi antropoloji ve tarihle buluşturan ve yaşamı boyunca dört başarısız evlilik yapan Fromm, İsviçre’de yaşamını yitirdi.

Sahip Olmak ya da Olmak, 20.yüzyıl hümanizminin en iyi temsilcilerinden biri olan Erich Fromm’un yılların birikim ve deneyiminin sentezi olan en önemli kitabıdır. Birçok dile çevrilen kitabın ilgi görmesinin başlıca nedeni, insan varlığının ve çağın soru ve sorunlarının derinlemesine incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kitap, varoluşun vazgeçilmeyen/değişmeyen soru ve sorunlarını barındırdığı için, içinde bulunduğumuz bugünü ve bugünün modern bireyini anlattığı hissini uyandırıyor insanın içinde.

Fromm, kitaba Sahip Olmak ve Olmak arasındaki farkın anlaşılması çabasına girişerek başlar. Sahip olmak, bir şeyler elde etmeye ve elde edilen şeyleri kendine mal etmeye dayanırken olmak, sahip olunan şeylerden kendini azat etmeye, her şeyi kendi bütünlüğü içinde sahip olmadan sevebilme kabiliyetine dayanır. Günümüz kapitalist ve sosyalist toplumları mal, mülk, haksız kazanç, unvan, şöhret, iktidar gibi yanlış temeller üzerine inşa edildiği için bu toplumları oluşturan bireyler kapitalist sistemlerin yaşamını devam ettirebilmesi için birer işçidirler. İnsan ve insan onuru teknik, teknoloji ve bilimin ilerleyişine feda edilmiştir. Sınırsız üreten ve tüketen insan sınırsız sahte özgürlük hissine kapılınca, beraberinde sonsuz bir mutluğu da yakalayacağı yanılgısına düşmüştür. Mutluluğu tüm hazlarının tatmininden ibaret olduğunu sanan kendine yabancı birey, duygu ve düşüncelerinin kitle iletişim araçlarına egemen olan endüstri ve iktidar tarafından yönetilip,yönlendirildiğinin ise farkında değildir. Fromm’a göre "Sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca insan giderek daha açgözlü ve ihtiras sahibi olur. Çünkü insan ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanır.". Hayatında büyük bir anlam açlığı ve bu açlıktan doğan mutsuzluk hissini yaşayan bireyler yaptıkları sınırsız harcamalarla hazzın doruklarına çıkmaya ve düştükleri anlam açlığını kapatmaya çalışırlar. Fakat bu çabanın bir sonu yoktur, çünkü üretim ve tüketimin bir sonu yoktur. Sınırsız üretim ve tüketim, bireyin kendi mutluluğunun ve aradığı anlamın arzularının tatmininden ibaret olmadığını anlayana dek devam eder, fakat sistem en baştan bireyin bu çelişkiyi anlayamayacağı şekilde kurulmuştur bile. Çünkü sistemin yaşayabilmesi için bir yandan büyük bir üretime öte yandan üretilen malların sınırsızca tüketilmesine ihtiyaç vardır.

"Tüketim" diyor Fromm, "günümüz aşırı üretim toplumlarının belki de en önemli sahip olma biçimidir.". Tüketimi, olmanın değil de sahip olmanın temel elementi olarak ifade eden Fromm, insanların olmak ihtiyacını sürekli ertelediğini belki de sahip oldukça var olacağı yanılgısına kapılan modern bireyi işaret eder. Olmak ihtiyacı sürekli ertelenir, hatta bu ihtiyaç hissedilmez bile, böylece tüketen insan sürekli ve daha fazla tüketmek zorunda kalmıştır. Tüketim, modern bireyin kendini ifade ediş, kendi oluş, mutlu oluş biçimidir artık. Modern birey, daha çok tüketmek için daha çok kazanmakta ve ne kadar çok kazandığını gösterebilmek için sürekli satın almaktadır. Sahip olunanları gösterme biçimi olarak satın almak, sahip olmanın en kolay ve en kestirme yoludur. Sınırsızca tüketebilecek kadar sahip olmak güce ve iktidara işaret ettiği için birey kendini güçlüler/ iktidar sahipleri sınıfında görmeye başlar. Güçlüler sınıfı aynı zamanda her istediğini istediği şekilde yapabilecek kadar özgür olanların sınıfıdır da. Sahip oldukça güçlendiği, güçlendikçe daha çok sahip olma hakkını elde ettiği yanılgısına kapılan insana artık bir başkasının mutluluk ve ihtiyaçları için fedakârlık yapılması gerektiğinden söz edilemez bile. Kapitalist ve sosyalist sistemler insanda önce arzuları yaratır, daha sonra da bu arzuları tatmin nesnelerini yaratarak piyasaya sunar. Kadınlar için makyaj malzemeleri, erkekler içinse otomobiller asli ihtiyaç listesindeki öncelikli sırasını alır. Estetik yapay güzelliğin, yapay güzellik imajın, imaj ise var oluşun büyük bir parçasıdır modern kadın için; modern erkek, ne kadar güçlü olduğunu her yıl yenilediği otomobilinin markası ile gözler önüne serer ve bu güç ile toplumda bir yer edinir. Sahip olunan her şeyle sahip olunmayan yeni bir şey gören ve ona yönelen modern bireyin sahip oldukları arttıkça sahip olmak istediklerine duyduğu iştah da büyümeye devam eder. Sahip oldukça sahip olamadığı yeni bir şey görüp fakirleşen maddeci insan, anlamı, özgürlüğü, kişisel ve toplumsal mutluluğu kolayca görmezden gelebilecek denli körleşir. Dünyada kozmetiğe harcanan 200 milyar dolar bütün Asya ve Afrika kıtasını içinde bulunduğu sefaletten kurtarabilir. Bazı insanların ihtirasları için harcadıkları para, bazı insanların hayatını daha yaşanılır hale getirebilir. Aksi halde Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en basit yaşamsal ihtiyaçlardan ibaret kalan böylesi bir hayatta insan, asla kendini tamamlama/ olmak seviyesine ulaşamaz. Peki, arzular tamamen gereksiz midir ve kontrolü mümkün değil midir? İnsan, sürekli arzulayan, isteyen bir varlık. Arzular irade ile çatışır durur. Psikanalizin babası Freud’a göre insan, güdülerine, dürtülerine göre hareket edip, tepki veren bir varlıktır.

Fromm, her ne kadar Freud’un pek çok kavramını kabul etse de kültürel ve kapitalist sistemlerin tesiri altındaki insanın dahi özgürlüğünü savunarak bu noktada Freud’dan ayrılır. İnsan özgürlüğüne kavuşabilmek için sorumluluklarını kuşanmalıdır. Belki de insan arzuları ve iradesi arasında devinen bir varlıktır ve esas olan arzularının esiri haline gelmemesi gerektiğidir. Olanlar ise ancak iradeleri ile -sahip olma- arzularını terbiye edenlerdir. Çünkü insan, irade sahibi olduğu için özgür, özgür olduğu için de sorumluluk sahibidir.

Tatmin nesnesi ile karşılaşan bireyler bunlara ihtiyaç duydukları için arzu duyduklarını zannederler fakat onları esir alan esas duygu ihtiraslardır. İnsanın ilk tatmin nesnesi ise kendi benidir, kendi bedeni. Aslında birey satın alarak sahip olduğu otomobil, ev, lüks eşyalar ile ve çoğunluğu ezerek sahip olduğu unvan, makam, şöhret ile bir nevi hiçbir zaman var olamayacağını kendine ispatlamış olur, çünkü özgürlük, mutluluk ve anlam satın alınarak ya da bir başkasının hakkı gasp edilerek sahip olunabilecek değerler değillerdir. Evet, ‘başkalarının hakkını gasp ederek’ dedim, çünkü Fromm’da sahip olma tutkusunun bizi şiddet kullanmaya ve başkalarını sömürmeye yönelttiğini ifade eder. Bugün insanlığın geldiği son noktada kitle imha silahlarıyla katledilen milyonlarca insan, yerleşim politikası adı altında yapılan işgaller, sahip olma arzusuyla canavarlaşan insanın yapabileceklerinin şiddetini gözler önüne serer. Verilere göre dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de nüfusun %16’sı yoksulluk içinde yaşamakta, dünyanın en zengin on beş kişisinin serveti Afrika’nın toplam üretimini aşmaktadır. Tüm bu veriler, "dünyadaki yoksulluğun sebebi, yokluktan değil, hakkına razı olmayanların çokluğundan kaynaklanır." diyen Mustafa Kutlu’nun satırlarını anımsatıyor.

Dünya var olalı beri insanlar sahip olarak hayatlarının ne kadar anlamsız, kendi varlıklarının ise bir o kadar sahte olduğunu maskelemeye çalışmışlardır. Hakikaten insan hayatına anlam ve değer katan şey nedir? Felsefe-bilim tarihçisi İhsan Fazlıoğlu’nun da dile getirdiği gibi; "insan yaşamında bir kez de olsa kendine şu soruyu sorup yanıtlamalıdır: sahip olduğum her şeyi yitirdiğimde, beni ayakta tutacak olan nedir?". Sınırsız ve kontrolsüz güç mü, para mı, şöhret mi, unvan ve toplumsal statü mü? İnsan sahip olduğunu sandığı şeylerden ibaretse sahip olduklarının kaybı ile kendini de kaybetmiş olmayacak mıdır? Oysaki hayatın anlamı satın alınarak sahip olunamayacak değerlerde gizlidir. Kapitalizm zenginliğin güç olduğu bilgisini zihnimize kodladığı için acıma duygusunu en çok yoksullara karşı hissederiz. Kendimize acımamak, başkalarının acıma dolu bakışlarına maruz kalmamak için sahip olmak isteriz. Gerçekte acınması gerekenlerse anlamdan, mutluluktan, özgürlükten, kendini tamamlama bilgisinden yoksun olanlardır.

Peki, insan yaşantısını devam ettirmek için gereken temel araç gereçlere de sahip olmamalı mıdır? Bu soruyu sahip olmayı kendi içinde iki kısma ayırarak cevaplandırıyor Fromm; ona göre yaşamı devam ettirebilmek için gerekenlere sahip olmak ve daha sonra karakter yapısı olarak meydana çıkan sahip olmak arzusu birbirinden çok farklıdır. Bunların ilki ihtiyaçlarla, diğeri ihtiraslarla ilgilidir. Tüm bunlardan sonra akla bir soru daha geliyor: Olmanın önündeki en büyük ve tek engel sahip olmak mıdır?

Fromm’a göre "mal-mülk, bilgi kendiliğinden kötü değildir. Tüm bunları kötü yapan, yani kendimizi gerçekleştirmemizi engelleyen ve özgürlüğümüzü kısıtlayan bizim yanlış yaklaşımımızdır.". Fuzûlî’nin Rind ile Zahit adlı eserinde bu tema çok kuvvetle işlenir. Rind der ki: "Ey Zahit! Dünya lezzetini görmeyenin ondan elini eteğini çekmesi çok kolay. Mecburi yokluğun adını himmet koymak iş mi? Zenginliği bulamamaktan ötürü gönlü fakirliğe vermek iş midir? Asıl hüner, dünyayı önce ele geçirip, sonra terk etmektir.". Terk etme eylemi bakımından insanlar ikiye ayrılır Rind’in gözünde: Dünyayı terk edenler, dünyanın terk ettikleri. Önemli olan kazanılmış olanı terk etmektir. Yoksa zaten elde olmayandan elde olmadığı için vazgeçmiş gibi görünmenin bir manası yoktur bu inanışa göre. Terk ediş, -var olmak için- dünya sahnesindeki oyunun bazı rollerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Olmak ise sonu gelmez, anlık hazlarının tatmini için sürekli tüketen insanın sahip olamayacağı kadar yücedir. Olmak, Sahip Olmak’ın karşıtıdır. Fromm’a göre Olmak, "Hiçbir şeyi elde etmeye, kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz."

Fromm, kitabın ilk bölümlerinde Sahip Olmak ve Olmak kavramlarını ana hatları ile irdeler ve sanayi devrimin ardından sürüklenen -ihtiyaçları ve ihtirasları arasındaki farkı kavrayamayan- tüketim toplumunun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyolojik çıkmazı ele alır. Psikoloji geçmişi boyunca Sigmund Freud ve Karl Marx’tan etkilenen Fromm, son bölüme doğru Marx, Eckhart ve Schweitzer’in konu ile ilgili, sahip olmak karşıtı fikirleri ile kendi tezini destekler. Son bölümde ise yeni bir toplumun oluşumunu sağlayacak yeni insan modelinin özelliklerini ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışır. Fromm’a göre yeni insan modeli, sahip olmak kökenli tüm davranışlarından vazgeçmelidir. Bu yeni insan modelinin oluşumunda iktidara düşen görevler de vardır elbette, bunlar ütopik, teoriden ibaret fikirler değil; zengin ve fakir sınıflar arası ulusal-sınıflar farklılıkların kapatılması, reklamların beyin yıkamasına müsaade edilmemesi, kadınların ataerkil vesayetten kurtarılması gibi pratik, uygulanabilir çözüm önerileridir. Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak’da gelişmiş ve gelişmemiş toplumların, ulusların içine düştüğü büyük çıkmazı nedenleri ve sonuçlarıyla inceleyip, bize yeni ve daha yaşanabilir bir dünyaya giden yolun köşe taşlarını veriyor. Alman filolog Nietzsche’nin de ifade ettiği gibi "Çöl büyüyor, vay haline içinde çöl gizleyenin!"

Sahip Olmak ya da Olmak, gittikçe büyüyen bir çöle dönüşen dünyamızın içine düştüğü buhranın farkında olan ve belki de hiç fark etmeden bu çölün bir zerresi haline gelen her insanın okuması ve sonrasında kendini ve yaşamını sorgulaması gereken bir başyapıt.

Sevil Türkyılmaz
twitter.com/arzhal_