25 Nisan 2020 Cumartesi

Yaşamayı umursamayanlar, hep boşlukla yüzleşenler

“Gece benim ardımda
Taşıdım kara gençliğimi dağların damarında
Hep döşümde yaratkan, patlayıcı bir kimya
Beynimde hep manalı bir uçurum.”
- İsmet Özel, Yaşamak Umrumdadır

Davranış problemi veya kötü bir alışkanlığı/bağımlılığı olan bir insandan o bağımlı olduğu maddeyi veya davranışı alırsak, yerine bir şey koymamız, oradaki boşluğu daha yararlı bir şeyle, en azından zararsız bir şeyle doldurmamız gerekir. Bağımlılığın en temel kurallarından biridir bu. Çünkü hayat/doğa boşluk kabul etmez, psikoloji de boşluk kabul etmez. Peki, ya bu boşluk bir hissedişse ve zihnimizdeyse…

Modern insanın boşlukta olma duygusu aslında çok eski değil. Teknolojinin gelişmenin ötesinde bir atılım göstermesi, alım gücünün artması, bireyselleşme vb. neticesinde belli bir daireye hapsolan bireyin psikolojik açıdan çok sağlam olması, olmamasından daha düşük bir ihtimal. Artık kazanılan gelirin belli bir miktarının psikolog veya psikiyatrlara gitmesi, okullarda görülen ruhsal hastalıkların ve farklılıkların artması bu durumun başlıca emarelerinden. Üstelik iyi bir maaş, mutlu bir çevre/aile de bu psikolojik iyi olma halini veya boşlukta olma hissini engelleyemeyebiliyor. Mânâ, yaşama amacı gibi şeyler olmadığında boşluk başka şeylerle doldurulmaya çalışılıyor veya doldurulamıyor. Her ikisinde de ortaya bir problem çıkıyor.

Viktor Frankl ünlü eseri İnsanın Anlam Arayışı’nda ‘hayata mânâ/anlam verme’ konusunu detaylıca işlemişti. Kısaca özetleyecek olursak, Nazilerin toplama kampında sağ kalanların, o zor şartlara dayananların hemen hepsinin hayatta belli bir amacı olan insanlar olduklarını, çok basit sebeplerden ölenlerin ise hiçbir amaçlarının olmadığını ve boşlukta olduklarını keşfetmişti. Yazar da bu toplama kampındaydı ve en yakından gözlemlemişti bu kişileri. Zaten kurucusu olduğu logoterapi de bu kampların bir ürünüydü.

Behçet Çelik işte böyle bir kahraman oluşturuyor Dünyanın Uğultusu adlı romanında. Tam anlamıyla boşlukta ve kitaptaki karakterlerden biri olan Aynur’un deyimiyle tam anlamıyla ‘yaşamasız’. Bir nevi Oğuz Atay’ın meşhur tutunamayan kahramanları gibi:

…Bu farklıydı ama: Öncekilerde eksikliğini duyduğu, kimi zaman kendini onlara çok yakın hissetmiş de olsa, dışarıdaki biri, bir yer ya da topluluktu. Bu kez çok içeriden bir yerden bir şeyler kopup düşmüş gibiydi –ne olduğunu, ne zaman, nerede düşürdüğünü bilmediği.

Bir Selim Işık havası da seziliyor Dünyanın Uğultusu’nun başkahramanı Ahmet’te. Fakat Ahmet’in bu ‘yaşamasız’lığı, tutunamaması doğuştan gelir gibi değil. Çalıştığı yerden ekonomik sebepler dolayısıyla çıkarıldıktan sonra zaten ruhunda olan dertler bir bir akın ediyor ve yeni dertler ekleniyor zihnine. Eski sevgilisi Özlem, çay bahçesinde tanıştığı ve kitabın en gizemli kahramanı Ayla, bir miting yürüyüşünde karşılaştığı ve üniversiteden arkadaşı Buket’in kardeşi Aynur… Hepsi Ahmet’in etrafında, sanki Ahmet’in ne kadar boşlukta ve savunmasız olduğunu haykırır gibi davranıyor ona. Bazen ortaya çıkarak bazen basit bir el hareketiyle bazen de tamamen ortadan kaybolarak, onu günlerce aramayarak Ahmet’in bütün boşluğunu yüzüne yüzüne vurup Ahmet’in kendini iyi bir sorgudan geçirmesine sebep oluyorlar.

Cioran, Türkçeye Burukluk olarak çevrilen kitabında “İnsanlarla düşüp kalktıkça düşüncelerimiz kararır ve bunları aydınlığa kavuşturmak için yalnızlığımıza döndüğümüzde, düşürdükleri gölgeyi buluruz” der. Ahmet’in kitap boyunca ve kitabın zaman olarak geçtiği birkaç ay boyunca yaşadığı tam da budur aslında. Gerek Ayla’nın gerek Aynur’un hatta kısmi de olsa eski sevgilisi Özlem’in Ahmet üzerindeki etkisi, hem onlarlayken hem de onlardan sonra devam eder. Ahmet aslında tam bir girdaptadır. Sürekli olduğu yerde döner döner döner ve buna da bir çare üretemez. Çünkü hayatındaki kadınların gölgesi üzerindedir. Onu sar(s)mıştır.

Behçet Çelik romanını üç karakter üzerine kurar. Bunların merkezinde başkahraman Ahmet vardır ancak romanın yan karakterleri de kitaba etki ederler. Aynur’un annesi, Ahmet’in bazı arkadaşları, Ayla’nın yanındakiler de Ahmet’in psikolojisi üzerinde etkili olabilecek karakterlerdir.

Yazar kitabı hâkim bakış açısıyla kurgulamıştır. Her şeyi görür bu sayede hem yazar hem de okuyucu. Sadece yaşananlar değil kahramanların iç konuşmalarını ve düşüncelerini de (Ayla hariç) öğreniriz. Felsefi ve psikoloji yönü de ağır basan bir kitap olduğu için, bu iç konuşmalarda sık sık sorgulamalar okuruz. Özellikle bu sorgulamalar bizi gene kahraman(lar)ın boşluk duygusuna ve bundan yola çıkarak toplumsal bir psikoloji okumasına getirir:

Birden ayıkıverdi. İnsanlar sadece para kazanmak için iş güç sahibi olmuyordu. Başka boşlukları da dolduruyordu çalışmak. Bunun içten içe farkında oldukları için düşük aşa, sömürülmeye ses etmiyorlardı. Boşluk dolsun da nasıl dolarsa dolsun.

Bazı yazarlar boşluk duygusunu deneme, felsefe veya roman türündeki kitaplarında işlemişlerdir. Örneğin Simone Weil bu duyguya daha mistik bir havada yaklaşırken yukarıda kendisinden bir alıntı da paylaştığım Cioran daha ironik ve nihilist bir tarzda yaklaşır. Behçet Çelik’in de yaklaşımı Cioran’la benzeşir. Başkahraman Ahmet’in genel ruhsal durumu değişken olmakla birlikte kötümser ve nihilist bir düşünceye yakındır. Tamamlanamamışlıklar da Ahmet’in psikolojisinde etkilidir.

Üç karakterin de hayatının bir bölümüne ve zaman zaman geçmişine ışık tutan Behçet Çelik’in bu romanı bence bir devam kitabını hak ediyor. Çünkü karakterlerin hikâyesi yarım kalmış/bırakılmış. Böylesi daha mı iyi daha mı kötü, buna her okuyan kendine göre bir yanıt verecektir.

Sade bir üslûbu, yalın bir dili var kitabın. Fakat kitabın her yerinde aynı şekilde akmıyor roman. Genel anlamda akıcı ancak bazı yerlerde bunun dozu değişiyor. Diyaloglar açısından bunu söyleyebiliriz. Özellikle Ahmet’in iç konuşmalarında ise biraz daha yavaşlıyor kitabın okunması.

2009 yılında Kanat Kitap’tan, 2011’de ise Can Yayınları’ndan yayımlanmıştı Dünyanın Uğultusu. Son olarak ise içinde bulunduğumuz yılın Kasım ayında İletişim Yayınları’ndan yayımlandı. 17 bölüm ve 275 sayfadan oluşuyor Çelik’in eseri.

Yusuf Atılgan’ın büyük eseri Aylak Adam’da başkahraman C. kitabın sonunda her şeyi bırakmış bir şekilde, umutsuz bir havada kimseye ‘ondan’ bahsetmeyeceğini, nasıl olsa anlamayacaklarını ifade ediyordu. Ahmet’in de ruh hâlini zaman zaman C.’ye benzetmek mümkün bu kitapta. Çünkü Ahmet’e göre de “filmlerde, belgesellerde gördüğü, içerisinde, çevresinde arıların vızıldayıp durduğu kovanlara benzemiyordu dünya – uğulduyordu.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

23 Nisan 2020 Perşembe

İstanbul'a özlem, erguvana hasret


Rahmetli Âkif Emre ağabeyi çok severdim. Vefat ettiği gün bir fotoğraf paylaşılmıştı. Masasında yarım kalan bir çay ve poğaça, kalp krizi... Onun gündemin nabzına irfân nazarıyla bakarak yazdığı yazılar hep bana örnek teşkil etmiştir. Hâlâ da ediyor zira Büyüyenay Yayınları tüm kitaplarını basıyor, yazılarını derliyor.

İstanbul'u Yeniden Düşünmek ve Erguvanname kitabında Âkif Emre'nin İstanbul'a dair yazdıkları bir araya getirilmiş. Kitabın sonunda erguvan üzerine düşünceleri de var. Bu bölüme giriş sayfasında kendi el yazısıyla yazdığı Erguvanname başlığı, onun ileride böyle bir kitap düşlediğini de gösteriyor. Yazıların toplamına baktığımızda, kendi çektiği fotoğraflarla beraber İstanbul'da yaşayıp İstanbul'u özlediğimiz şu günlerde Âkif Emre hem kitaba seçilen isim gibi yeniden düşündürüyor hem de önemli bakış açıları kazandırıyor. Her zaman yaptığı gibi... Âşıklar herhalde bu yüzden ölmüyor. Onlar hakikatin adamları. Yazdıkları ve söyledikleri, bu dünyadan gittiklerinden sonra da yankı buluyor. Ne mutlu. Bu vesileyle de rahmet olsun. Yolu Edirnekapı'ya düşenler ağabeyi bulsunlar, Mehmet Akif Ersoy'un hemen karşı sağ çaprazında. Çok sevdiği İstanbul'un koynunda.

"Geleceği inşa edebilmek için tavır ve tercihlerimizin tarihini bilmek zorundayız" der Turgut Cansever. Âkif Emre de hemen kitabın başından, yani İstanbul'a dair yazmaya başladığı metinlerden anlaşıldığı gibi bu bakış açısını kavramış, yaşadığı şehirdeki mimarî gelişmelere bir tavır ve tercihler bütünü nazarıyla bakmış. Böyle bakınca da insanların daha güzel bir çevrede, ölçüyü esas alarak yaşama imkânına kavuşmaları için kaleminin eleştiri yönünü sivriltmiş. Son derece haklı olan bu eleştirilerde anlaşılıyor ki yazar, değişimin fikirsizliğini ve köksüzlüğünü hemen fark edenlerden. 2005 yılında yazdığı metinden bir paragraf şöyle:

"İstanbul'u kötü bir New York kopyasına indirgeyerek rant ekonomisinin kollarına teslim etmek isteyen, tarihi ve kültürel aidiyetinden sıyırarak seküler bir kimlik kazandırmayı amaçlayan ideolojik gayretlere karşı İstanbul bu muhafazakar zihniyetle savunulamaz. Tarihten intikam almak isteyen bir anlayışla sözüm ona modern şehircilik yapılmıştır. Yeryüzünde İstanbul kadar tecavüze uğramış hiçbir şehir yoktur. İstanbul adeta, bir milletin kültürel olarak kendi kendini sömürgeleştirmesinin göstergesi haline gelmiştir."

İnsanlara her ne kadar faydalanma imkânı verilse de toprak, tıpkı yeryüzünün her karışı gibi Allah'ın mülküdür. Bunu bilen bir Müslümanın keyfî tutumlar ve bir takım dünyevî kaygılar için yaşadığı şehirlerin, mahallelerin kadim değerlerini hırpalamaması, o değerlerle asla oynamaması gerekir. Nitekim Bursa'nın hâli ortadadır. Osmanlı'ya başkentlik yapmış ve seyyahlardan şehir bilimcilere, mimarlardan siyasîlere kadar yerli-yabancı herkesi kendine hayran bırakmış olan Bursa, tabiri caizse talan edilmiş bir görünümdedir. Bursa ovasına saplanmış beton hançerler zevksizliğin olduğu kadar bilgisizliğin de göstergesidir. İşte bu 'değişim'den İstanbul da nasibi almıştır. Zannedilmesin ki son yirmi yılda olup bitmiştir her şey. İstanbul ne hikmetse yine muhafazakârlığıyla takdir görmüş bir parti ve onun temsilcileri tarafından kadim değerlerinden koparılmıştır. Adnan Menderes ve Demokrat Parti öncülüğündeki 'yıkıp geçme' faaliyetleri Amerika ziyaretlerinde hayran hayran baktığı gökdelenlerle İstanbul'u da donatma hayalini kuran Turgut Özal'la devam etmiş, 2000'li yıllardan sonra da AKP eliyle nihayete ulaşmıştır. Şimdi birkaç yıl arayla Âkif Emre'den okuyalım:

"Sayfaları tarumar edilmiş metinlere benzedi İstanbul. İstanbul, fizik planda yazıları silinen bir kitap. Metinlerini okuyamadığımız elimizdeki kitabın sadece sayfa numaraları var." (1997)

"İstanbul'un bir 'dünya kenti' olmasını önermek İstanbul'un Müslüman kimliğini reddetmeyi içeren bir siyasal projenin sözcülüğüne soyunmaktır. Dünya kenti İstanbul, farklı kültürleri, dinlerin zenginliklerini yaşatan Müslüman İstanbul'a rağmen arkaik kültürlerin müzesi, ölü bir İstanbul projesidir. 'Dünya kenti İstanbul', İslam ve hatta Türk kimliğinden arındırılmış bir İstanbul önermesidir." (2005)

"Hesaplaşılması gereken; Ayasofya'nın, Sultanahmet'in kubbesine hançer gibi saplanan görüntü kadar bu görüntüye sebep olan insan tipi, siyaset anlayışı ve medeniyet, şehir-medine tasavvurundan yoksun/yabancılaşan zihniyet olmalı." (2011)

İstanbul'un eski zamanlarından yola çıkarak evleri, hatta o evleri oluşturan yapı malzemelerini, erguvanı ve erguvan mevsimini, erguvana en çok yakışan ahşabı ve havuzu da yorumluyor yeniden Âkif Emre. Ona göre eski İstanbul evlerinin en temel özelliği tabiatla uyum içinde olması. Bu da güzelliği ve ölçüyü belirginleştiriyor ve ortaya tevazu çıkıyor. İnsanı en çok şaşırtan ve hayret ettiren yapılarda bile bir tevazu bulunuyor. Burada malzeme de kendini ortaya koyuyor. Çünkü ahşap; belirli bir ömrü olan, bütün ömrü boyunca doğal kalan, kullanıldığı yıllar içinde yenilenebilen ve dolayısıyla onu kullananları bir şeylere mecbur eden, zorunlu kılan tarafı olmayan, rehin almayan, ferahlık ve huzur saçan bir malzeme. "Büyük yangınlarla kül olmamışsa bile, değişen zamana uyum gösterecek kabiliyette ya da fanilikteydi." diyor Âkif Emre ahşap için. Tıpkı erguvan gibi: "Bir fanilik hafızası olarak erguvan her an solmaya mahkum renkleriyle ebedi ve ezeli güzelliği hatırlatır."

İnsanın doğadan ve şehirden elini eteğini çektiğinde nelerin değiştiğini birkaç haftada gördük. Demek ki yeniden düşünmeliyiz. İstanbul'u, erguvanı, güzeli, iyiyi...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Yalnızlığın paradoksu

Rahmet ve özlemle andığım babam 12 Eylül döneminde yaktığı kitaplardan bahsederken hayıflanırdı. Altın yaldızlı olanların yanarken kağıdın yanıp yaldızların kor hâlde harf harf dökülüşünü anlattığı esnada o anı yaşar gibi olurdu. Kitapları saklamayıp yaktığı için kendine kızar, bir yere gömebilirdim derdi. Elbette sıkıyönetimin saldığı korku terörü yaptırmıştı bunu fakat asıl ilginç olan evinde silah olmayan insanların kitapla yakalanmaktan bu denli korkmasıydı. Dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi darbe yönetimlerinin evlerde silahla birlikte aradığı şey kitaptır. Silahla kitabın bu bahiste bir araya gelmesi ironik olduğu kadar manidar. Zira kitabı silah kadar tehlikeli gören zihniyet tarih boyu varolmuştur. Anlaşılan o ki olmaya da devam edecek. Tarihsel süreçte bu zihniyetin tezahürü istisnasız dünyanın her yerinde görülmüştür. İskenderiye Kütüphanesi’ni yok eden barbarlık bir zaman sonra Bağdat’ı yakılan kitapların dumanıyla boğmuştur. Ortaçağ Avrupa’sında Kilise kılığıyla kitaba yapılan düşmanlığın kılıfı modern zamanlarda ideolojik saplantılar olmuştur.

Kültürel iktidarı da elinde bulundurmak isteyen siyasal iktidarın kitapla arasının iyi olmaması tuhaf bir durum. Silahla mücadelenin iktidar açısından makul gerekçeleri ileri sürülebilir fakat kitaba düşmanlığın çok daha derin anlamları olmalı. Birçok eserde bu konu farklı açılardan ele alınıyor fakat, sanıyorum, hiçbirinde 451 Fahrenheit’ta olduğu kadar nahif işlenmemiştir. İktidar toplumun kitapla ilişkisini kesmek için kitap yakma ekipleri oluşturmuştur. İstihbari faaliyetler neticesinde fiziki olarak kitap bulunduranlar cezalandırılmaktadır. Tabi kitaplar da... Karşı tarafta kitapları ezberleyerek bu sorunu aşmaya çalışan küçük bir grup vardır. Mesaj açıktır; insanların sahip olduğu fiziki kitaplar yok edilebilir fakat zihinlere girilmesini engellemek mümkündür.

Kitap medeniyete işaret eden bir kültür göstergesidir ve müdahale edilmesi toplumun kültür dünyasını dizayn etmeye yöneliktir. Çek yazar Bohumil Hrabal (1914-1997) otobiyografik eseri Gürültülü Yalnızlık’ta kitaplardan yola çıkarak modern paradigmanın hayatı nasıl yıkıma uğrattığını anlatıyor. Hrabal, yirminci yüzyılın ilk yarısının zorlu koşullarında Avrupa’da ‘biriken’ toplumsal psikolojiyi haritalandırıyor. İki büyük savaşın neden olduğu maddi-manevi yıkımla birlikte teknolojik gelişmelerin meydana getirdiği mekanik tahakkümün hayatı kuşatarak insanları nasıl harcadığına dikkat çekiyor. İktidarların bunda etkisi tartışılmazdır elbette. Notos Kitap’tan çıkan yüz on sekiz sayfalık roman Elif Göktepe tarafından tercüme edilmiş. Tercümenin yetkinliği bir yana Göktepe’nin ara ara kullanılmamaktan üzeri tozlanmış kelimeleri seçmesi zihinde hoş bir tat bırakıyor.

Bohumil Hrabal zorlu geçen hayatından kesitlerle oluşturduğu kurguya özgün bir üslup katarak edebi eserlerde kullanılabilecek bir çok tekniğe yer vermiş. Metafor, analoji, aforizma, sembolizm, atıf, alıntı, sürrealizm, fantastik anlatı… Yalnız Hrabal’ın sürreal-fantastik anlatısının son derece soft olduğunu söylemek gerekiyor. Onun üslubu Latin Amerika Edebiyatında gördüğümüz saldırgan-mitolojik dilden çok uzak. Hrabal sürreal-fantastik anlatısını oluştururken içinde yaşadığı toplumun kültürel varlığından faydalanıyor. Alıntı ve atıfların çokluğu bir yandan düşünceyi derinleştirirken bir yandan da farklı kaynaklara yönlendiriyor. Metinde olaylar ve düşünceler arasında kopukluk varmış gibi görünen geçişler yazarın üslubunun bir parçası olarak değerlendirilmeli. Buna neden olan şey için (tam olmasa da) ‘bilinçakışı’ tekniğine yakın iç ses anlatısı diyebiliriz.

Çekya’nın başkenti Prag’da geçen roman İkinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasındaki süreci konu ediniyor. İşi presçilik olan roman kahramanı hurdaya ayrılmış kâğıtların geri dönüşüme gönderilmeden önce preslenerek balyalar hâline getirildiği bir işyerinde çalışmaktadır. Büyük bir aşkla yaptığı işine olan sevgisini preslediği balyaların etrafını reprodüksiyonlarla süsleyerek gösterir. Hatta daha da ileri giderek her balyaya felsefe tarihinin önde gelen düşünürlerinin eserlerini sıkıştırır. Ağır bir işte çalışan sıradan bir işçi değil de sanatını icra eden bir sanatçı gibidir. Yaşadığı yoksun, yalnız hayata ve çalıştığı bodrum katındaki kötü şartlara inat kitaplardan bir dünya kurar kendine. Kitaplara olan ilgisi boş yer bırakmayacak duruma getirir evini. Kitapların fazlalığı zaman zaman korkularının nedeni olsa da hayata bakışını onlar şekillendirir. Ona göre her şey zıddıyla var olabilmektedir ve dünya hayatı hep aynı şeye varan döngüsel bir bütündür. Yaşamın özü karşıtlıkların egemenliğidir.

Kitabın ana temalarından biri ekonomi diyebiliriz. Anlatılanlar günümüzdeki refah seviyesinin henüz oluşmadığı dönemlerde Avrupa’daki çalışma hayatını yansıtıyor. Eski yöntemlerin yavaş yavaş terk edilmeye başlandığı zamanlarda iş dünyasındaki teknik gelişmeler ve duygulardan soyutlanmış profesyonelleşmeyle ilgili detaylarda bugünün küreselleşmesinin ipuçlarını görmek mümkün. Romanın satır aralarında işçi haklarının gözetilmediği zaman sanayinin ne kadar acımasız olduğu görülüyor.

Gürültülü Yalnızlık’ta birçok konuyu işleyen Hrabal sosyal ve kültürel yapıyı yansıtarak seçkinler arasında yer alamayan toplumun alt katmanlarının görmezden gelinişinin altını çiziyor. Teolojik açıdan çoğunlukla Hıristiyanlık olmak üzere Yahudilik ile ilgili eleştirel söylemlerde bulunurken tarihsel açıdan Antik Yunan’ı yücelten sözleri dikkat çekiyor. Ahlak kavramını filozoflardan yaptığı alıntı ve onlara yaptığı atıflarla yeniden yorumluyor. Ayrıca Hitler dönemi ve uygulamalarına bir parantez açmak gerekebilir. Faşizan Nazi politikalarıyla sadece Yahudilerin değil çingenelerin de hedef alındığını belirtiyor.

Kâğıt presçiliği de dâhil hayatını farklı işlerde çalışarak kazanmış olan yazar bir anlamda yaşadıklarını aktarıyor. Önceleri emek yoğun işlerde çalışan Bohumil Hrabal’ın biyografisinde kitaplarını ellili yaşlarında yayınlamaya başladığı görülüyor. Kitabın sonunda yer alan yazarla ilgili değerlendirmede ise genç yaştan beri yazdığı fakat yayınlama girişiminde bulunmadığı ancak dostlarının baskısıyla yayınlamaya razı olduğu belirtiliyor. Bu anlatılanlardan Hrabal’ın kendisi için yazdığı ve baskılara dayanamayarak yayınladığı anlaşılıyor. Buna rağmen sansür uygulamalarına takılması oldukça ilginç bir detay. Kitaplarının 1970-76 ve 1982-85 yılları arasında iki kez yasaklandığı görülüyor. Birey ve toplum açısından kitabın önemine dikkat çeken eserlere iktidarın sansür uygulaması oldukça manidar gözüküyor.

Hrabal romanın kurgusunu kitaplarla ilişkilendirerek oluşturuyor. Eserin otobiyografik yanını da dikkate alırsak yazarın öznel görüşlerini aktardığını söyleyebiliriz. Bunlar arasında okumanın inceliği, gerçek okurluk, kitap kültürü gibi başlıklar bulunuyor. Yazarın yaptığı değerlendirmeleri yaşam ve kitap olgularını anlamsal açıdan buluşturmaya çalışmak olarak özetleyebiliriz. Aslında Hrabal’ın bütün yaptığının varlık/ varoluş sorgulaması olduğunu söylemek en doğrusu olabilir. Preslenmiş kitaplar yasaklara dikkat çeken bir mesaj olarak değerlendirilebilir. Söz konusu yasaklar kültürü preslemektedir aslında. Her balyada insan preslenmekte, hayat ve canlılık yıkıma uğratılmaktadır. Romanın, yazarın ‘her şeyin aynı yere döndüğü’ düşüncesine de atıf olarak yorumlanabilecek ‘sıradışı’ sonucu açısından kendi bedeniyle kültürel preslenme arasında bağ kurduğunu söyleyebiliriz.

İsmi bir paradoksu işaret eden roman insan için yalnızlığın mümkün olup olmadığını sorgulatıyor. İnsan dış dünyadan kendini soyutlamış da olsa yaşanmışlıklarını ve içindeki dünyadayı yok sayamaz. Özellikle içinde yaşadığımız (post)modern zamanlarda bu mümkün değildir. Dolayısıyla yalnız kalamamak konusunda iç seslerinin gürültüsü bile yeterlidir. Romana daha yakışacak bir ifadeyle söylersek; yaşam aslında birikmiş yalnızlığın ortaya çıkardığı rahatsız edici bir gürültüden başka bir şey değildir.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

20 Nisan 2020 Pazartesi

Yazarlık endişeleri, yazarlık korkuları

İçinde yaşadığımız bu günler, keskin bir virajda olduğumuzu idrak etmemizi sağlar mı bilinmez... Okura sunulan Dikkat Yazar Var adlı demir leblebi eserle tanışmamız korona günlerine tevafuk etti. Bu tevafuktan mülhem yazar Jurek Becker’in, yıllar evvelinden işaret ettiği ve bugün içinde olduğumuz travmanın sebebi olarak gösterdiği insan dramı ile başlayalım: “Bizden sonra kimsenin gelmeyeceğini düşünmek”!

Kitap, global olarak da marka olmuş Alman yazarların okuyucu ile buluşma üssü olan Goethe Üniversitesi’ndeki üç konuşmadan derlenmekte. Birçok marka yazarı konuk eden kürsü, Çağdaş Alman edebiyatının canının yongası Frankfurt Dersleri’nde bu kez Jurek Becker’i ağırlamakta. 1989 yılında gerçekleşen işte bu konuşmalar, felsefe çevirilerinin filozof çevirmeni Ahmet Sarı ve Şehbander Çoraklı tarafından bir kez daha Türkçeye kazandırıldı. Ketebe Yayınları’nın Ex-libris serisi olarak başlattığı kitaplardan biri olarak masamıza ve hayatımıza lütfetti.

Becker, 1937’de Polonya’da doğar ve çocukluğu toplama kamplarında geçer. Liseden sonra felsefe eğitimi görür ki bu meselelere evrensel yaklaşmaktaki becerisini açıklamaktadır. 1960’tan 1977’ye kadar Doğu Berlin’de serbest yazar olarak yaşar. Birkaç farklı ülke üniversitesinde fahri profesörlük yaparak geçirdiği yılların ardından 1989’da Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde şiir dalında doçentlik alır.

Dikkat Yazar Var, edebiyatın sadece okur için olan gerçek veya olası sonuçlarından değil yazar için de olası sonuçlarından bahseder. Yazarın karşılaştığı ve toplumun kendisine dikte ettiği sansürü yazarken hem etkileyici hem de çoğumuzun üzerine düşündüğü yazarlık endişelerinden bahseder. Ben hürriyet yazıyorum kendi gökyüzümden ama senin gökyüzünde kuşlar parmaklıklar ardındaysa retorik bir saçmalıktan başka ne kalır ki aklında... Bu endişelerle yazdıklarının aslında sadece kendi evreninde anlamlı kalabildiği korkusunu, hangi yazar edinmedi ki? Ya da hangi gerçek yazar edinmedi ki?

Kuralları zedeleyen; dili, içerisinde ne var acaba diye hunharca hırpalayan yazarlardan çok hoşlanan Becker, bir marangoza insanın duyduğu ihtiyacın efektif olarak yazara duyulmamasının altındaki sebebi, yazarların yazma sebeplerinin kişiselliğine de bağlıyor. Haklı olması üzerinde daha yüksek bir oranla ihtimal verirsek, hoşa gitmek veya farklı olmaktan daha fazla derinliği olanlar bugün edebiyatta Dostoyevski oldular. Becker bu kaliteyi, “söyleyecekleri olmak”, söylemeden ölmek istememek üzerine toparlıyor denilebilir.

Yine de anlatısında buram buram endişe okunur. Getto’dan çıkan korkunun, hayatı boyunca, Frankfurt Dersleri’nin konuşmacısı olduğunda dahi peşini bırakmadığının hissedildiğini üzülerek de olsa söylemek zorundayız. Bu yüzden Becker’in bu üç metni, yukarıda bahsettiğimiz bütün içerikleri taşısa da Nazi Almanyası’nda yaşanan dehşetin ve acının hikâyesini farklı bir boyutta anlatır satır aralarında. O dönem, Becker’in kendi tabiriyle aşağılanarak yaşamak veya aşağılanarak ölmek arasında seçim yapma özgürlüğünden başka özgürlük barındırmamıştır.

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

19 Nisan 2020 Pazar

Beklemek, aramanın öz kardeşidir

"Sabırsızlığını terbiye et. Burada sana ancak beklemek yardım edebilir."
- Jung, Kırmızı Kitap

Arayış, kişisel derinleşme, ruhun derinliklerine inme romanları her zaman sevilir, zaman geçtikçe yine okunur. Siddhartha'nın tüm dünya okurlarında olduğu gibi Türk okurunda da bu kadar sevilmesinin sebebi, 'şark insanı' olduğu için mi? Bu soru burada durmasın ve biz 'şark insanı'nın aksine beklemeden bir cevap arayalım.

Alef dizisinde bir replik geçti. Eski eserler memuru "şark oturup beklemenin yeridir" dedi ki bu söz Ahmet Hamdi Tanpınar'a aittir. Sufi ve şarkiyat metinlerinde de sıkça karşılaşılan bir ifadedir, elhak doğrudur. Bizde beklemek esastır. Beklemeden olmaz. 20. yüzyılın büyük metafizikçisi olarak görülen Frithjof Schuon mesela "Batı yalanların üzerinde yaşar, doğu hakikatin üzerinde uyur" der. Elhak o da doğrudur. Schuon tasavvufla buluşup kendini bulmuş bir Basel'lidir. Ama bunun için uzun yıllar resim, şiir gibi sanatlarla aramıştır aradığını, yani beklemiştir. Velhasıl, bu toprakların eski(mez) dervişlerinden Sadettin Ökten pek güzelini söyler: "Allah'tan başka her şey ağırlıktır. Nasip varsa o yükü alır gider üzerinden. Nasip yoksa da eyvallah deyip bekleyeceksin."

Siddhartha'yı sadece arayış romanı olarak görmemek lâzım o hâlde. Bir bekleyiş romanıdır aynı zamanda. Yazarı -bilhassa yabancı yazarlar arasında her zaman ilk sırayı verdiğim- Hermann Hesse de bir 'bekleyiş ustası'dır. Çünkü o da başka bir 'bekleyiş ustası'ndan kuvvetti yettiği kadar istifade etmeye çalışmıştır. Kimdir o? Jung'tur elbette. Miguel Serrano'nun "Carl Gustav Jung ve Hermann Hesse: İki Dostun Hatıraları" kitabı bu anlamda oldukça önemli. Gönül isterdi ki bu kitap daha uzun olsun, daha detaylı. Her şeye rağmen Hesse'nin Jung'tan alabildiklerini yazdığı romanların içinden çekip çıkarmak da bir hayli keyifli, lezzetli. Şimdi yeniden romana dönebiliriz.

"Kendi kalbine kulak veriyor, onun nasıl yorgun ve üzgün çalıştığını duyuyor, bir ses işitmeyi bekliyordu" Siddhartha. Sonra, "yüreğinde bir şeyin ölüp gittiğini duydu, bir boşluk hissetti, önünde bir haz, bir amaç göremez oldu. Düşüncelere dalmış, oturup bekledi. Bunu, bu tek şeyi ırmaktan öğrenmişti: Beklemek, sabretmek, kulak verip dinlemek.". Kendisine ne iş yapabileceği sorulduğunda da ona öğretilenleri, ama öğrenirken de sahiden insanı insan yaptığı için sevdiği, bir görev olarak değil gerçekten de kendisini geliştirdiğine inandığı üç şeyi cevap olarak sundu: Oruç tutmak, beklemek, düşünmek. Bilge olarak gördüğü kişilerden aldığı birer mirastı bunlar, dolayısıyla tek servetiydi. Üstelik Siddhartha, bu servetini yok etmeye de hiç niyetli değildi. Govinda ile yolları ayrıldığında vazgeçmedi, Kalama ile karşılaştığında da. Çünkü her ikisi de nefsine galebe çalması için birer imkândı. Zaman zaman kullandı bu imkânı, zaman zaman nefsine yenik düştü. Öğrendi ki günahtan bütünüyle kurtulmak mümkün değildi. Her ne olursa olsun güzel ahlakı korumak ve iyilikte bulunmak, iyi bir insan olmak gerekiyordu. Bunu yaparken insan hata yapabilirdi, günah işleyebilirdi. Yine de insanlığından hiçbir şey yitirmemesi gerekiyordu, insan kalması gerekiyordu. Tüm bunları kendine bir yol olarak seçmiş, benimsemişti: "İnsanların büyük çoğunluğu Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar."

Siddhartha, bir Brahman'ın oğlu olarak tanımaya başladı 'yolda olma'yı. Sonra Samana'lara katılıp yol içinde başka bir yol aradı. Ulu kişi olan Gotama ile karşılaşıp onun öğretilerini benimsememesi, kavramlardan kurtulma isteyişine bir işaretti Siddhartha'nın. Matematikle uğraşmak istemiyordu, rutini sevmiyordu. Kalbini titretecek olan temel kuvveti, aşkı hissetmedikçe yapılacak her ne olursa olsun boşa olduğunu, kişiye bir şey kazandırmayacağını öğrendi. Kamala öğretti ona aşkın ne olduğunu. Bu öğrenimi esnasında nefsini bir kez daha tanımış oldu Siddhartha. Bir kez boyun eğince nefsin ne kadar tehlikeli bir şey olabileceğini keşfetti Kamala'nın bedeninde. Dünya nimetleri olarak kabul edilen şeylerin insanı insanlığından çıkarabileceğine inancı tamdı. Peşinden koştuğu soruyu, o yüce hakikati hiç aklından çıkarmak istemedi. Tam çıkaracak gibi olduğunda doğa hatırlattı ona. Irmak hatırlattı, bir kayıkçı hatırlattı, oğlu olduğunu görür görmez anladığı Küçük Siddhartha anlattı. Kalp her şeydi: "Kalbi nerede çarpabilirdi insanın kendi Ben'inden, kendi özünden, herkesin kendi içinde taşıdığı o yok edilmezden başka? Neredeydi bu Ben, bu öz? Et değil bu, kemik değildi, düşünme değil, bilinç değildi, böyle diyordu bilgelerin bilgeleri."

"Sana ne söyleyebilirim ki saygıdeğer kişi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?" sorusu, kitabın içindeki sayısız güzel sorudan biri. Belki de en güzeli. Sürekli aramanın peşine düşünce bulmanın sadece maddi bir netice olacağını söylüyor sanki. İnsan bulunca aradığını, sessizliğe gömülmeli. Bu sessizliğin ikram ettiği bilgeliği kavramalı. Demek ki insan bulunca başa dönüyor. Yeniden beklemeye koyuluyor. O halde evet, beklemek aramanın öz kardeşidir.


Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

18 Nisan 2020 Cumartesi

Sesler odasının unutulmuş olması

Kış gelir, bazı yerlere yağmur, bazı yerlere ise kar yağar. “Bir gün beyaz kanatlarıyla karlara karışıp bizi bırakacağına…” diyor Mesut Doğan, Ötüken’den çıkan, ikinci hikâye kitabında anlatıyor bize “Beyaz Melek”i. Bazıları için kaygılı bir beklemenin adıdır işte, kar.

Eskiye, geçmişe, büyüklere özlemle bakanları anlatmış hikâyesinde yazar: “Eskiden ninem söylemişti her insanın kendi yıldızı varmış. Onu yalnızca o kişi görürmüş. Yıldızını gören kişi kısa sürede o yıldızın yanına yükselirmiş. O kadar yakın ve güzel ki. Daha önce o yıldızı hiç görmedim. Sanki göğsümden çıkmış ve bana bakıyor gibiydi. O yıldız benimdi”. Şimdi ölüme kendini hazır hisseden pir-i fanilerle konuşacak kadar vakti var mı gençlerin? Hem konuşsa bile ona kulak verecek kadar yüreği zengin insanlar kalmış mıdır? Rahatlıkla zihinlerde dolanıp, cevabı kendi içinde saklı sorulara, düşüncelere sevk edebilir okuru.

Toprak Yoldan Gelen” öyküsü de kendi içinde derinlikler barındıran, Anadolu halkının ruhunu yansıtan detaylarla bezeli. “Yüzündeki o sert ve yüksek eşik, kerpiç gibi ufalanıp aşınmış, benim önden gitmemi gerektirmeyen, engelsiz bir yumuşaklığa dönüşmüştü. Dünyayı eskimiş, miadı dolmuş, çöpe atılacak bir eşya gibi poşete sıkı sıkı bağlayıp kerpiç duvarın dibine koymuştu.” Dünyayla vedalaşmasını bitirmiş, ters huyunu suyunu bırakmış, sonsuz gerçeğe evrilmiş insanların hikâyesi.

Diğer yandan anneyle görünmez göbek bağını koparamamış, babaya bağımlı, şahsiyet sahibi olamadan aile sahibi olmuş erkek-kişinin olgun eşiyle sınanması, “Çember”de, kurtuluşun inançla mümkün olduğuna dair vurguları görebileceğimiz satırlar mevcut.

Daha önce Hece Yayınları’ndan çıkan Meczupların Görevleri adlı hikâye kitabındaki romana öykünen anlatımı bu kitapta da görüyoruz. Bazı betimlemeler hayli uzun. Bir kısım hikâyelerde bazı satırlar haddinden fazla kısa ve küt olduğundan okurun savrulmasına yol açıyor. Şiirsel bir dil yakalanmaya çalışılsa da göze batan bir tekrar durumunu gözlemek mümkün. Yine de yer yer uzun ve iyi betimlemelerden nasibimizi alıyoruz. Mesela “Mavi”deki gibi: “Aramıza sokulan, her hareketimizi ve sözümüzü zahmetsizce engelleyen sisli bir boşlukta bir köpük gibi sönüveren hayallerin, hislerin ve ümidin birbirini bastıran, kar taneleri gibi çaresizce eriyen sessiz gürültüleri duyuluyordu. Ama birden durdun.

Bir de kitabın ismi bu kadar uzun ve olumsuz anlam barındırmasaydı keşke, diyerek okur görüşümü belirtmiş olayım. “Oysa ne zaman vardı ne de yolculuk” derken, yazarın ötelere sevdalı kişilerine tanıklık etmek, “Yatay bir yolculuk değil dikey bir yolculuktu. Düşüyorduk. İçimize ve suskunluğun o dipsiz uçurumuna.”. Yer yer ruhsal dalgalanmaları ile insanın içsel yolculuğuna dair betimlemeleri görmek için ve daha fazlası için kitabı hikâye meraklılarına ısrarla öneririm.

Meral Afacan Bayrak
twitter.com/tarcnckmaz

16 Nisan 2020 Perşembe

Avrupa'da insan öldürmemiş ne kadar az insan var!

Dünya siyasi tarihinin en kanlı savaşlarından ikisi geçtiğimiz yüzyılda yaşandı. Adlarına resmi tarihin 1. ve 2. Dünya Savaşı, bizim ise Umumi Harp ve Alman Harbi dediğimiz savaşlar milyonlarca insanı en aşağılık şekilde öldürdü. Bunu modern Avrupa yaptı. Kanlı elleriyle şu anda bize medeniyet satmaya çalışan Avrupa. Ünlü yazar Stefan Zweig anılarında bu iki savaşla ilgili sık sık düşüncelerini dile getirir. Öyle ki 1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı şoku anlatmakta bile yetersiz kalmıştır; çünkü ona göre Avrupa artık refahın yeri olması gerekirken birbirine girmiştir ve bundan utanç duyar Zweig. 2. Dünya Savaşı ise zaten onun ve eşinin intiharına sebep olmuştur. Daha özelde ise Hitler ve Naziler olmuştur bu intihara sebep.

Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan etkilenen tek isim Zweig değildir elbette. Birçok sanatçı, şair, ressam bu savaşın doğal mağdurları durumuna gelmiştir. Ve bunları yapıtlarına yansıtmayı başarmışlardır. Bunlardan biri de Ukraynalı şair ve yazar Tadeusz Borowski’dir. Henüz 21 yaşında Nazilerce yakalanıp toplama kampına kapatılan, daha sonra meşhur Auschwitz’e ve Dachau’ya götürülen Borowski, buralarda yaşadıklarını kâğıda dökmeyi başaran yazarlardandır. Kurtarıldıktan sonra, henüz 29 yaşındayken intihar ederek yaşamına son vermiştir.

Bizim Burada Auschwitz’te ve Diğer Öyküler geçtiğimiz Eylül ayında Alakarga Yayınları’ndan neşredildi. Bu kitap ve bu öyküler aslında dilimize ilk defa çevrilmiyor. Bir kısmı daha önce 1997 yılında İngilizce çevirisinden dilimize kazandırılmıştı. Tamamı ise yine Temmuz Dergisi’nde bir yazıma konu olan ve Aylak Adam Yayınları’ndan Taşlaşan Dünya adıyla Almancadan dilimize çevrilmişti. Bu kitabın farkı ise daha özenli bir redaksiyon ve direkt Lehçe aslından dilimize kazandırılmış olması. Eski yazımı okuduğumda çeviriden yakındığımı gördüm. Hatta bu kitabın daha özenli bir çeviriye sahip olması gerekir diye yazmıştım. Bu yüzden asıl dilden yapılan çevirilere çok önem veriyorum. Çünkü araya giren ikinci üçüncü diller okumayı sekteye uğrattığı gibi birçok anlam kaybına da neden oluyor.

Bir önce baskı olan Taşlaşan Dünya’da daha dağınık bir redaksiyon vardı. Öykülerin bazılarının ismi yoktu, sayılarla ayrılmıştılar. Ve konu bütünlüğü açısından çok yeterli değildi. Bu kitapta ise derli toplu bir şekilde, kronolojik sıra gözetilerek hazırlanmış bir anlatı kitabı okuyoruz diyebilirim. Kitabın kapağında roman, iç sayfasında ise öykü yazmasına rağmen (sanırım hata oldu) ben bu kitabın iki türü de çok yansıtmadığını düşünüyorum. Olsa olsa anlatı, hatıra gibi kelimelerle tanımlayabiliriz bunları; çünkü başkahramanın ismi bile Tadeusz. Yazar direkt olarak kamplarda yaşadığı olayları yalın, net, acımasız şekilde aktarmış. Zaten kurgu oluşturmasını gerek kılacak bir sebep de yok, çünkü bütün her şey tüm acımasızlığıyla cereyan etmiş (yine de aslına sadık kalmak için öykü olarak bahsedeceğim bu yazının içinde).

Kitap 15 öykü (son 4 öykü savaş sonrası anıları baz alınarak yazılmış) ve kitabın sonunda yazar tarafından hazırlanmış Oswiecim İfadeleri bölümünden oluşuyor. (Oswiecim Borowski’nin gittiği toplama kamplarından birinin ismi) Bu bölüm aslında bir tür sözlük. Hem kampta kullanılan ve oraya özgü kelimeler yer alıyor hem de bildiğimiz kelimelerin kamplarda ne anlama geldiği yazıyor. Örneğin Müslüman kelimesinin kamplardaki karşılığı son derece ilginç. Şu şekilde tanımlamış Borowski Müslüman’ı: Fiziksel ve ruhsal yönden tümüyle tükenmiş, yaşam savaşını sürdürmeye ne gücü ne de iradesi olan, genellikle durchfall (kanlı ishal), flegmonalar (deri ülserleri) ya da kreca (uyuz) nedeniyle bacaya (krematoryuma) gönderilmeye en uygun insan. Tabii çevirmen Seda Köycü buraya hemen bir not düşmüş ve bu kelimenin teslimiyet anlamındaki İslam’dan türediğini ve teslim olmuş kişi anlamındaki Müslüman’dan oluşturulduğunu belirtmiş. Bu sözlükteki kelimeler kitabın içinde geçtiği yerlerde koyu fontla belirtilmiş. Okur bu koyu fontlu kelimeyi gördüğünde hemen kitabın arkasındaki sözlüğü açıp, kelimenin kamp karşılığını öğreniyor ki okur için büyük kolaylık olduğunu düşünüyorum. Yani her yönden çok daha özenli ve düzenli bir Borowski kitabı hazırlamış Alakarga Yayınları.

Kitaptaki bir öykü, aynı zamanda kitaba da adını veren öykü Bizim Burada, Auschwitz’te kahramanın, yani Borowski’nin kız arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor ve kamp hayatının en çıplak anlatıldığı öykülerin başında geliyor. Yapı olarak diğer öyküler gibi olsa da hitap açısından diğer öykülerden ayrılıyor. Ayrıca kitabın son dört öyküsü savaş sonrasını anlatan metinler demiştim. Bunların bazıları hâkim bakış açısıyla oluşturulmuş (diğerleri ben dili) ve bazı öyküler Borowski’nin çevresinden tanıdığı kişilerin tanıklıklarından oluşuyor. Kitapta aynı zamanda çok sık olmasa da deneme türüne yakın yerler de var. Bunların tamamı dört beş sayfayı geçmez ancak Borowski’nin savaşla, savaş sayesinde sonradan zengin olan şirketlerle, işçi-patron düzeniyle ilgili de esaslı fikirleri var. En azından 1940’lar dünyası için geçerli olabilecek fikirler bunlar.

Borowski’nin hapishanede başlayan macerası farklı kamplara aktarıldıktan sonra Amerikalıların kurtarmasıyla son buluyor ancak yazarın Amerikan askerleriyle ilgili de eleştirileri mevcut: Kısacası birileri savaştan zengin olurken birileri öldürülüyor, en cani şekillerde. Bazen krematoryumlara ve gaz odalarına kendi akrabaları hatta çocukları tarafından gönderiliyor üstelik.

Yazar, kamp hayatını sadece didaktik veya satirik bir şekilde değil betimlemeler yoluyla da anlatıyor. Hatta yer yer bu betimlemeler uzuyor da (hatta zaman zaman sıkıyor) ancak edebiyatçı olması nedeniyle bu konudaki başarısından söz edebiliriz. Zaten büyük bir trajediden bahsettiği için bunu biraz gündelik hayatın akışını rutin olarak göstererek normalleştirme yoluna gidiyor. Krematoryumlara giden insan sevkiyatlarını, yaşamak için çocuğundan kaçan anneleri, insan hayatının zerre değeri olmadığını, gelen vagonlardan kokmuş cesetlerin sarktığını, bir günde binlerce insanın yok yere yakıldığını mümkün olduğunca dramatize etmeden anlatıyor. Ancak insanlardaki umut kırıntılarını da anlatıyor. Bu umut kırıntılarının pasif umut kırıntıları olduğunu bilse bile:

Savaşın tüm ihtiraslarına rağmen, başka bir dünyada yaşıyorduk. Gelecekteki dünya için belki de. Bunlar fazla komik sözcüklerse, bağışla. Ama şu an burada oluşumuz da o dünya için galiba. O başka dünyanın bir gün geleceğine, insan haklarının geri döneceğine dair umut olmasaydı, kampta bir gün bile yaşayabilir miydik sanıyorsun? İnsanlara gaz odasına hissizce gitmelerini, ayaklanma riskine girmemelerini buyuran, onları bir eylemsizliğe sokan işte bu umuttur. Aile bağlarını koparan, annelere çocuklarını reddettiren, karılara ekmek için bedenlerini sattıran ve kocalara insanları öldüren bu umuttur. Belki de o gün kurtuluş günü olacağından, insanlara her gün bir yaşam savaşı vermelerini buyuran bu umuttur. Ah, başka, daha iyi bir dünyaya dair bile değil, huzur ve dinginliğin olacağı bir yaşama dair umut belki de insanlık tarihinde umut insanda bundan daha güçlü olmamıştı hiç, ama bu savaşta, bu kampta olduğu kadar kötülüğe de yol açmamıştı hiç. Umuttan yakayı sıyırmak öğretilmedi bize, işte bu yüzden ölüyoruz gaz odalarında.

Borowski’nin umudu böyle bir umut, ancak benzer bir hayat dönemi yaşayan ünlü psikoterapist Viktor Frankl’ın umudu çok daha iyimserdi. Buna kötüyü uzaklaştırmak dersek, Frankl’ın umudu gerçek umuttu İnsanın Anlam Arayışı adlı eserindeki.

Yazar psikolojisindeki iniş çıkışları başarılı bir şekilde tasvir etmiş. Tabii ki Borowski de kampa girdiği gibi tertemiz bir vicdanla kurtulmuyor kamplardan. Çünkü insan toplulukla hareket etmeyi kendi güvenliği için elzem gören bir canlıdır. Hele ki öyle bir ortamda. Fakat zaman zaman sadece davranış bazında değil vicdan bazında da köreldiği zamanlar oluyor. İnsanların ölümünden etkilenmediği hatta umursamadığı zamanlar bunlar. Bu tür olayları da çekinmeden yazması kitabın değerini yükseltiyor.

Başlıkta da yazdığı gibi, Avrupa’da insan öldürmemiş kaç kişi var acaba? Bu bir Avrupalının ifadesi: Borowski’nin. Dünyanın belki de en büyük kıyımının yapıldığı bir savaşı içeriden anlatması açısından son derece önemli bir ‘savaş kitabı.’ Savaşı anlatan birçok film ve kitap var. Bizim Burada Auschwitz’te ve Diğer Öyküler en iyilerinden.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Faizsiz topluma dair İslâmî bir hamle

Üretim ve tüketim arasındaki dengenin planlanması, üretim fazlası malın tüketiciyle buluşturulması, üretim sürecine dâhil olacak unsurlar arasındaki dengenin belirlenmesi, piyasada bulunan malın değerinin ölçülmesi vb. faaliyetler insanlık tarihi boyunca toplumların, devletlerin ve nihayetinde bütün dünyanın ekonomi modellerini belirlemiştir. Günümüz dünya ekonomisi içinde kapitalizm ve komünizm iki büyük ekonomi modeli olarak öne çıkıyor. Her ne kadar komünizm, kapitalizmin antitezi gibi okunmaya çalışılsa da bu iki model “kuvvetin üstünlüğü” ilkesi itibariyle ikiz kardeştirler. Tek farkla ki kapitalizmde sermayenin üstünlüğü esasken komünizmde devletin üstünlüğü esastır. Adil Ekonomi Modeli ise “Hakk’ın üstünlüğü” ilkesiyle bu iki sömürü düzeninden ayrılıyor. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, MGV Yayınları'ndan neşredilen Adil Ekonomik Düzen: Faizsiz Bir Dünya adlı kitabında evrensel barışı ve ekonomik refahı sağlayacak alternatif bir ekonomi modeli olarak sunuyor Adil Ekonomik Düzen'i.

Erbakan, aynı zamanda parti programına da dâhil ettiği bu ekonomi modelinin, T.C. Anayasası’nın 2. maddesi itibariyle de bir zorunluluk olduğunu vurguluyor. Anayasanın 2. maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ifadesi yer almasına rağmen adil bir düzenin nasıl tesis edileceği açıklanmamıştır. Erbakan’a göre bu adil düzen ancak Adil Ekonomik Düzenle mümkündür.

Erbakan, dünya tarihi boyunca Hak ve batılın dünya düzenini şekillendirmede sürekli savaş halinde olduklarını belirtiyor. İlk olarak Mezopotamya’da Hz. İbrahim öncülüğünde Hakk’ı üstün tutan bir medeniyet oluşturulmuş ve bu medeniyet Mısır’ı etkilemiştir. Firavunlar bu medeniyeti bozarak kuvveti üstün tutan Mısır medeniyetini kurmuşlardır. Mısır’daki bu zulüm medeniyetinin karşısına Hz. Musa öncülüğünde yeniden Hakk’ı üstün tutan bir medeniyet kurulmuştur. Bu medeniyet eski Yunan’ı etkilemiş ancak Yunanlılar da bu medeniyetin aslını bozarak kuvvetin üstünlüğüne dayalı bir medeniyet kurmuşlar. Buna karşılık Hz. İsa öncülüğünde Hakk’ı üstün tutan yeni bir medeniyet kurulmuştur. Bu medeniyet de Roma’yı etkilemesine rağmen Romalılar da bu medeniyetin özünü bozup kuvvetin üstünlüğüne dayalı bir medeniyet kurmuşlar. Bu zulüm medeniyetine karşılık da Hz. Muhammet Efendimiz (sav) öncülüğünde yeni bir adil düzen kurulmuş ve bin yıldan uzun bir süre dünyaya hâkim olmuştur. Bugünkü kuvvetin üstünlüğü esasına dayanan sömürü düzenine karşı da yeni bir adil düzenin kurulması gerekir ve Türkiye bu düzenin kurulmasında başrol oynayabilecek ülkedir.

Erbakan’ın kitaptaki iddialarından biri de komünizm ve kapitalizmin uzun süre yaşayamayacağı yönündedir. Bu iki ekonomi modeli de “ezen-ezilen” ilişkisine dayandığı için sürdürülebilir değildir. Kapitalizm, kar ve faiz ekseninde hareket eden, sömürü odaklı ve şirketler aracılığıyla sermayenin tekelleşmesi esasını benimseyen bir model olduğu için büyük halk kitlelerinin açlığa ve yoksulluğa mahkûm olmasına yol açar. Komünizm ise aynı şeyi sermayenin devlette tekelleşmesi yoluyla yapar. Adil Ekonomik Düzende ihtiyaç, üretim ve tüketim dengesi gözetilir, sermayenin tekelleşmesi önlenir, devlet piyasanın ve sermayenin garantörü durumundadır. Faiz kesinlikle yasaktır, kredi kullanımının belirli ölçütlerini ve şartları vardır. En önemli şart ise üretim şartıdır. Üretim amaçlı kredi kullanımı piyasaya para akışı sağlayacağı ve işsizliğin önlenmesine katkı sunacağı için önemlidir.

Adil Ekonomik Düzen'in kredi türlerinden biri de “Selam Senedi Kredisi”dir. Bu kredi, bedeli daha sonra hizmet olarak ödenmek üzere kredi kullanımı olarak tanımlanabilir ancak yine faizsiz. Bu kredi türünün güçlü bir örneğini de Fransa’da bir belediye başkanı üzerinden veriyor Erbakan: “Fransa’da bir belediye başkanı, belediyenin parası olmadığını görünce özel fiş çıkartıp bu fişle çalışanların zaruri ihtiyaçlarını karşılayarak şehri imar edip genişletti. Caddelerdeki dükkânları ve iş yerlerini devletin parasıyla yüksek fiyata satarak zengin oldu. Çalışanları zengin etti ve şehri imar etti. Bu durum karşısında ırkçı emperyalizm, Fransa’daki mevzuata ‘kimse para yerine kaim olacak evrak tanzim edemez.’ ilkesini koyarak, kendi kontrolü dışında bu kabil faaliyetlerin yapılmasına engel oldu.

Erbakan kitapta, Adil Ekonomik Düzen modelinin ayrıntılarını verirken mevcut düzen içinde ekonomik faaliyetlerin vazgeçilmez bir unsuru olan faiz sorununa da değiniyor. En çok sorulan; “Bugünkü dünyada faiz kalkar mı?”, “Faiz kalkarsa kim kime para verir?” “Yatırım yapacak insan parayı nereden bulacak, nasıl bulacak?” sorularını da cevaplıyor.

En başta Adil Ekonomik Düzen içinde bankaların devlet tarafından işletilmesinin esas olduğunu ve kişilere üretimleri, sermayeleri, iş güçleri ve teminatları itibariyle faizsiz kredi sağlayacağını vurguluyor. Devlet, bütün şirketlerin doğal bir ortağı kabul edildiği için şirketlere sağlanan krediler üretimin artmasını ve doğal olarak devletin kar payının da yükselmesini sağlayacaktır. Kişiler bankaya yatırdıkları para oranında kredi kullanabilecekleri için yastık altında para tutmak gereksiz olacak böylece kredi için kaynak sıkıntısı yaşanmayacak. Her vatandaş, bedeli daha sonra faizsiz olarak ödenmek üzere bankadan birbirlerinin parasını kredi olarak kullanabilecek ancak kredi kullanmanın en önemli şartı üretim ve ihtiyaç. Stokçuluğun ve haksız kazancın önüne geçmek için gerekli şartları sağlamayan kişi ve kurumlara kredi verilmeyecek.

Adil Ekonomik Düzen'in en önemli unsurlarından biri de esnaf loncaları ve sendikalar. Kişi ve kurumlar bu tür sivil toplum örgütlerinden bir çeşit liyakat ve ehliyet belgesi almak zorundalar. Aksi takdirde kredi kullanımına izin verilmez. Kabul etmek gerekir ki Adil Ekonomik Düzen, ancak İslam ahlakının yerleştiği bir toplumda hayata geçebilir.

Özetle;
- Kapitalizmde sermaye tekeli, komünizmde devlet tekeli esasken Adil Ekonomik Düzen'de tekelleşme yoktur.
- Kapitalizm sermayeye, komünizm devlet kurumlarına kredi sunarken Adil Ekonomik Düzen üretime kredi sunuyor.
- Kapitalizm faiz ve kâr odaklı, komünizm ne faiz ne de kâr odaklı iken Adil Ekonomik Düzen faizsiz kâr odaklıdır.
- Kapitalizm ve komünizmde haksız vergiler fakirliğe yol açarken Adil Ekonomik düzende vergi yoktur, devletim şirketler ve üretim üzerindeki ortaklığına dayanan kazancı vardır.

Ezcümle, Adil Ekonomik Düzen faiz odaklı dünya düzenine savaş açarak evrensel barışı yani İslam’ı hâkim kılmayı amaçlayan siyasi, sosyal, toplumsal, ekonomik ve en önemlisi dini bir harekettir.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

15 Nisan 2020 Çarşamba

Daima insanca hayatlar, hep yaralı hatıralar

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
- Sâdık Hidâyet, Kör Baykuş

Mukadder Gemici’nin son öykü kitabı Hatırlı Yara, 2020 yılının başında okuyucuya, önceki kitapları gibi yine Dergâh Yayınları etiketiyle sunuldu. Bu kitap aynı zamanda Gemici’nin dördüncü öykü kitabı olma özelliğini taşıyor (Diğer kitapları sırasıyla Asla Pes Etme, Kar Makamı, Nuh’un Kızı). On bir öykü içeriyor Hatırlı Yara ve 84 sayfadan oluşuyor. Sayfa sayısı okuru aldatmasın çünkü insanı ruhen yorabilecek, sarsacak öyküler mevcut kitapta. Böylece ince kitapların etkisinin okuyucu üzerinde daha çok hissedileceği yönündeki tezimi de bir kez daha kendime kanıtladım. Özellikle duygu yönünden, lirizmin doruklarında bir anlatım mevcut öykülerin genelinde. Etkileyiciliğini artıran en önemli sebeplerin başında bu durum geliyor.

Birçok kitap için başlangıcın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu, öykü kitaplarında ilk öykünün vurucu olması gerektiği sonucuna götürüyor beni. Muhtemelen içinden geçtiğimiz günlerin de bunda etkisi olacak ki, kitaba adını veren ilk öykü beni fazlasıyla etkiledi. Şehit olan bir askerin, Salih’in arkasından aydınlanan bir sırrın özelinde, bir anne ve bir genç kızı temel alan öykü, kısacık ancak kitabın dokunaklı öykülerinden. Duygunun yoğun olduğu ancak duygu sömürüsünün olmadığı bu öyküde bir şehit annesinin Allah’a teslimiyeti de işleniyor. Sanki çevremizde çocuğunu kaybetmiş bir anne gibi resmetmiş yazar Salih’in annesini. Gerçekliğin dışına çıkmadan ve realist bir donukluğa da varmadan oluşturulmuş Hatırlı Yara. Direkt bir vuruculuk hesaplanmış ve başarılmış: “Sanki aradan on iki yıl geçmemiş de haberi yeni gelmiş gibi, annesinin içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynaktan sızıyor, sıcak yara yeniden kanıyor, kanıyor…”. Bunun üzerinde önemle duruyorum çünkü bu duygu ayarını bazı öykülerinde başaramamış Gemici. Duygu sömürüsüne kaydığı yerler yok değil (buna değineceğim). Bu yüzden ilk öykü, 3.5-4 sayfalık dört başı mamur bir metin olarak karşımızda duruyor.

Kitapta anlatım olarak bazı öyküler birbirinden ayrılıyor. Bir olayın sürüklediği ve öykünün akışının diyaloglarla sağlandığı metinlerden başka öyküyü iç monologlarla sürdüren öyküler de mevcut. İkinci öykü Hırsız bu ikinci türe ayırdığım kısma giriyor. Ve o da kendi kısmında bir ayrıma tâbi oluyor. Aslında Hırsız öyküsü kitabın farklı öykülerinden. Çünkü gerçeküstücü özellikler taşıyor ve kişinin geçmişiyle hesaplaşmaya çalışmasını bu anlatımla sürdürüyor. Kitabın en başarılı öykülerinden olmasa da farklı bir yere konumlanıyor Hatırlı Yara’da.

Gelelim Su Köpüğü ve Yeni Komşular adlı öykülere. Bu iki öykü de birbirine benzer konular ve özellikler gösteriyor. Suriyeli ailelerin ülkemizdeki durumunu, birinde (Su Köpüğü) Suriyeli bir babanın gözünden, diğerinde ise Türk bir kadın karakterin (Meral) bakışından anlatmış Gemici. Fakat yazarın en önemli özelliği olan duyguyu okura aktarma becerisi Su Köpüğü’nde ne kadar iyiyse (…Durup onlara bakıyor. Boş sahilde eski bir hasır üzerinde oturan iki kızına, kucağında bebek ile karısına. Arkadan seyrettiği bu resimde bir eksik var, büyük oğlu. Sabah, ikinci derste bombalanan okulun enkazından ancak üç gün sonra çıkarabildikleri oğlu yok. Neresi sıkışıyor vücudunun bir türlü bulamıyor, göğsü değil, kalbi değil, bulamıyor. Her seferinde yaptığı gibi, geçen yılları usanmadan ilave ediyor. on yedi olacaktı. Kocaman bir delikanlı. Yaşasaydı). Yeni Komşular’da o kadar kötü. Çünkü yazar Yeni Komşular öyküsünde kendi düşünce yapısını da okura yansıtmış ve bunu bir sanatsal kaygı gütmeden dümdüz göstermiş.

Aslında iki öyküde de psikolojik ve toplumsal unsurlar ağır basıyor. İç monologu ve bilinç akışı tekniğini iki öyküde de iyi kullanmış yazar. Ancak Su Köpüğü içerik ve öyküyü sonlandırma olarak ne kadar başarılıysa diğeri hem içerik hem de bir son oluşturma açısından klişeye çok kaymış ve oluşturduğu karakter açısından hiç uygun olmayan bir durumla noktalanmış. Bütün öykü boyunca mahallelerine taşınan Suriyeli aileye içten içe düşünceleri ve kendi kendine söylenmeleriyle dediğini bırakmayan, empatinin e’sini kuramayan Meral’in, öykünün sonunda bir anda aydınlanması ve empati yeteneğine kavuşması hiç normal değil. Çünkü yazar Meral’i ve onun nezdinde bir insan tipini öyle betimlemiş ki; sığ bir bakış açısına sahip, vicdansız, sadece ânı düşünen ve kendisinden başka kimseyi önemsemeyen, yer yer ırkçı, her an sosyal medyada görebileceğimiz ‘Suriyeliler gitsin’ diyen tipi ete kemiğe büründürmüş. Bu sebepten keskin bir dönüş öyküye yakışmamış.

Göç ve savaş olgusunun hiçbir sosyolojik ve psikolojik tarafına değinmeden, tek bakış açısıyla ‘Suriyeli vatandaşlar koşulsuz istedikleri gibi gelip istediği yerde yaşamalı’ hayalciliği veya ‘kimseyi ülkeye sokmayın, gelenleri de gönderin’ nefretiyle öykü kurmak, öyküyü bir yere taşımaz. Gemici ilk bakış açısına sahip ancak Suriye konusuna ‘mesafeli’ olan herkes de vicdansız değil. Yani herkesi ‘Meral’ karakteri gibi görmemeli. Mesafeli olanların birçoğu zaten ‘Oh buraya geldiler, rahatlar’ ya da ‘defolup gitsinler’ bakış açısına sahip değil. Bu meseleye sadece iki zıt uçta bakmak zorunda değiliz. Ortada buluşmak lazım, o da maalesef bu öykü değil (Yeni Komşular).

Yazı uzuyor farkındayım ancak bir iki öyküye daha değinmem gerekli. Masallardaki Kız öyküsü kitabın en iyilerinden. Çağın gençliğinin durumu ve kendinden büyük kuşaklarla arasındaki farkın işlendiği başarılı bir öykü. Üniversite birinci sınıf bir kız öğrenciyle ilahiyat hocası babası arasındaki çatışma mükemmel işlenmiş; çünkü burada yazar gözlem gücünü de devreye sokmuş. Babanın, kızı ve ‘elalem ne der’ putu arasında ruhsal gidip gelişleri (Kaç kişi bakacak, kaç kişi beğenecek o fotoğrafları? Sürekli bir başkasını takip eden o yüzlerce, binlerce, milyonlarca gözü kör etmek istiyor. Sadece bu da değil, kendisi, adı ve mesleği de var orta yerde. O bakışların, başkalarının düşünceleri tek bir cümlede birleşiyor çünkü; ilahiyat hocasının kızına bak!) ancak son tahlilde kızına yönelişi… Psikolojik yönü de ağır basan bu öyküde az karakter ve neredeyse hiç olayla çok başarılı bir öykü ortaya çıkarmış Gemici. “Madem öyle. Bırak. Bırak ne yaparsa yapsın. Ne hâli varsa görsün” aşamasından “böyle yapma. Bırakma. Tut. Sadece yolunu şaşırmış bir insan o. Daha insan bile değil, olmasını bekle. Arıyor. Bulacak bekle” kısmına gelişin öyküsünü bir babanın gözünden çok iyi kotarmış.

Kitapta bunlardan başka, insan ilişkilerinin nereden nereye geldiğini, modern hayatın dış görünüm ve ambalaja ne kadar çok önem verdiğini ancak son tahlilde insanî olanın kazanacağı konulu öyküler (Yepyeni Bir İnsan), insanî olanla mekanik olanın karşılaştırıldığı ve başarılı bir şekilde işlendiği (Kalple Bilmek) ve farklı konuların işlendiği öyküler de mevcut. Hepsine değinirsek kitabı anlatmış oluruz o yüzden bunlar okura kalmalı.

Gemici iyi bir öykü yazarı. Daha önce de belirttiğim gibi okurun duygu durumunu iyi yönlendiriyor ve anlatımla da bunu destekliyor. Farklı anlatım tarzlarını da aynı yetkinlikte kullanması onun önemli becerilerinden. Bazı öykülerde eksikler ve olumsuz yanlar olsa da genel olarak gayet başarılı bir kitap Hatırlı Yara. Bu yılın başında yayımlanmasına rağmen yılın en iyi öykü kitaplarından biri olacaktır.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

İnsan adil olmak istiyorsa değişmeli

İletişim Yayınları'na gittiğimde Mehmet Eroğlu kitapları hep dikkatimi çekerdi. İsimleri "acaba bu kitaplar deneme mi yoksa roman mı?" diye düşünmeme sebep olurdu: Kıyıdan Uzakta, Belleğin Kış Uykusu, Yarım Kalan Yürüyüş, Zamanın Manzarası, Düş Kırgınları, Issızlığın Ortası ve daha birçok kitap. Daha doğrusu bir sürü roman... Maalesef bazen, yazma serüvenine bizim doğduğumuz yıllarda başlayan bir insanı çok geç okuyup tanıyabiliyoruz. Maalesef desem de güzel bir duygu bu, insanın hayret duygusunu tetikliyor.

İyi Adamın On Günü; intikam, cinayet, yüzleşme, ruhun bilinmezliği gibi meseleler eşliğinde geçen ve bir adamla dört kadının merkezde olduğu bir roman. İsminden de anlaşılabileceği gibi on günde geçiyor. Süre meselesi kimseyi heyecanlandırmasın. Yazar, romanın kahramanı Sadık'ın kolundan saati söküp almış. Dolayısıyla okur da bir geri sayım telaşına düşmüyor. Elbette neden saat kullanmadığı romanın içinde kendine yer buluyor... "İnsan ömrü boyunca çocukluğunu içinde taşırmış. Hele bu çocuk gerçeğin gerektiğinden fazlasını taşımaya mahkum edilmişse." diyor Sadık. Çünkü bütün huylarını çocukluğunda ve ergenliğinde geliştirmiş. Saate ihtiyaç duymaması da bundan. Bir şeye karar vermeden önce içinden sayıyor mesela, beşte kararını uyguluyor. Karşısındakine soru sorunca o cevap verene kadar sayıyor, böylece kendisiyle beraber kişilerin davranışlarını da iyi çözümleyebiliyor. Neyi ne zaman yaptığını, erdemlerini, zaaflarını. Peki bu bize hangi yazarı hatırlatıyor? Elbette Dostoyevski'yi.

Roman biter bitmez -elbette kurgunun da etkisiyle- hemen ne zamandır beklettiğim bir Dostoyevski biyografisine başladım. Aslında sadece biyografi demek doğru olmaz. Edward Hallett Carr eşine az rastlanır bir edebiyat incelemesi yapıyor. Bir yazarın peşinden giderken o kendine mahsus engin tarih bilgisini de kullanıyor ve insan denen meçhulün duygu dünyasını, ruhunu en esaslı biçimde edebiyatla öğrenebileceğimizi anlatıyor. Kitabı bitirince belki hakkında bir şeyler yazarız ama şurası önemli: Carr, Dostoyevski'nin ortaya çıkardığı karakterlerde fiziki hiçbir özelliğin akılda kalmadığını çünkü onun insanları ruhlarıyla, arkalarındaki hikâyelerle ortaya koymak istediğini hatırlatıyor. Ancak bu şekilde insanla 'arkadaki bilinmeyen karanlık gerçek' arasındaki ilişki aydınlanabiliyor zira. İşte Mehmet Eroğlu da bunu başarıyla yapıyor. Sadık, çevresindeki insanları sürekli Dostoyevski karakterlerine benzetiyor ya da kıyaslıyor: Zverkov, Alyoşa, Katerine İvanovna, Mişkin, Stavrogin ve diğerleri... Okuyucuyu yanıltmak istemem, bu benzetme ya da kıyaslama en fazla bir iki cümlelik, kurguyu yoracak hiçbir olumsuzluğu yok yani. Yeniden Dostoyevski okumak için yazar tetikleyici görevi üstlenmiş ve bunda en azından benim adıma başarıya ulaştığını söyleyebilirim.

"Dostoyevsk, bir dilenciyi ya da bir arkadaşı hiçbir zaman geri çeviremezdi. İş yaptırdığı insanların şikâyetçi olmayan bir kurbanıydı." diyor Carr. Sadık da öyle. Patronu Maide'nin, eski karısı Rezzan'ın, hem sessiz hem de tuhaf bir dostluğa sahip olduğu Meral'in ve sevgilisi Fatoş'un. Gerçi Fatoş iyi ki çıkmıştı onun karşısına. Bir Tanrı'ya inanmanın imkânlarına, öç almanın insandaki merhamet duygusunu geliştirdiğine, iyi bir insan olduğu için ona yakıştırılan 'enayi' ve 'saf' gibi etiketleri umursamadan kendi yolunda yürümeye onun sayesinde bir defa daha inanmıştı. Tüm bunlardan daha ilginç bir şey vardı ki o da Sadık, Fatoş'la birlikte uyuduğunda rüya görebiliyordu. O hep görmek istediği rüyayı tamamlamak için her seferinde 'Fatoş'un inandığı Tanrı'ya' hürmet gösteriyordu. Bir adada, güneşi kertenkele gibi tüm bedenine yedirerek yatabileceği günlerin rüyasına inanıyordu. Bu rüyayı tamamlamak ve hatta o adaya dair yazmak istiyordu. Komik gibi görünebilir belki onun bu dileği. Ancak tıpkı Sadık'ın dediği gibi: "Eninde sonunda her insan kalbi kırık bir palyaço değil midir?"

Birçok karakteri zincirlemiş bir muammayı çözme peşinde Sadık düğüm düğüm olan hayatını da çözüyor. Dolayısıyla kitap hem bir polisiye hem de bir arayış romanı olarak değerlendirilebilir. "Risk almadan, yaşamını ortaya sürmeden adalat elde edilmiyor" diyor Sadık adalet peşinde koşarken, dünyaya adil olmanın gücünü gösterirken, herkesin onu "iyi bir insansın" diyerek pohpohlarken bile şımarmadan, hatta umursamadan daima yolunda yürürken. Sevgiye inanıyordu, sevilmeye, değer ve merhamet görmeye. Çünkü dünyada eğer bu duygulara aç ve bu duyguları hiç tatmamış birileri varsa, bunun sebebi olarak anneleri görüyordu. Ne tür anneleri? Şöyle:

"Benim yoktu ama annelerin çocuklarına bakarken kör olduklarını, onlara hiç elde edemeyecekleri meslekler yakıştırdıklarını, kendileri cehennemde yaşadıklarından olacak, cennet hayalleri, süslü gelecekler tasarladıklarını biliyordum. Tanrı onların hazırladığı özgeçmişleri okusa hiçbir çocuğun canını almazdı."

Sartre'a inanıyor Sadık, seçim yapmaya. Ama rehberi Dostoyevski ve onun kahramanları. İnsanlara yakınlaşırken ve uzaklaşırken bundan ödün vermiyor. İnsan ruhunun bilinmezliğini ortaya döken yazarlar ve onların romanları böyledir işte. Başka romanlara, başka karakterlere rehber olurlar.

Okuduğum ilk Mehmet Eroğlu kitabı olan İyi Adamın On Günü'nden gayet memnun ayrıldım. Ve hemen Kötü Adamın On Günü'ne başlayacağım günü beklemeye koyuldum. Çünkü şu iç sıkan günlerde insan zihnini çok zorlamadan bazen hayallerin bazen de rüyaların peşinde koşturacak romanlara ihtiyacımız olduğuna inanıyorum.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

13 Nisan 2020 Pazartesi

İbretlik bir ders

Reşat Nuri’yi hep çok sevmişimdir. Bunun pek çok nedenlerinden biri de Anadolu’yu ve devlet memurlarının hallerini çok iyi anlatıyor oluşudur. Salgın, tam olarak bu ikisini aynı anda ibretlik bir ders gibi anlattığı, en sevdiğim hikâyelerindendir. Herkesin eve kapanıp yeni okuma listeleri yaptığı bugünlerde Salgın’ın da zorunlu okumalardan olduğunu belirtmek isterim. Hikâye kısaca şöyledir:

Hayat karşısında gerçek anlamda hiçbir şey yapmamanın ruhu ezen yorgunluğu ve her şeyin ölüme dönüşecek olmasının verdiği anlam yokluğuyla baş edemeyen zayıf bir karakterdir Gökpınar kaymakamı. Uzun yıllar taşrada ve taşra halkıyla baş başa olmanın verdiği bezginlik zamanla bir azaba dönüşmüştür.

Dairesinden nadiren dışarı çıkan, çıktığında ise ya mezarlığa yahut dere kenarına giden, insan arasına çok fazla çıkmayan, en sevdiği iki ağaçtan biri ölümün hüznünü hatırlattığı için servi ve diğer, yaşamın zevkini simgelediği için söğüt olan, dışarıdan bakıldığında tuhaf ama yakınlaştıkça sıradanlaşan bir ruh hali vardır Kaymakam’ın. Mutluluk onun için söğüt yaprakları gibi kararsız ve elle tutulamazdır; tıpkı hayatın kendisi gibi. Tıpkı kendisi gibi!

Otuz küsur yıllık memuriyet hayatı onda karar vermek, herhangi bir meseleyi kestirip atmak kabiliyetini büsbütün dumura uğratmıştır. Öyle olunca, gelen talepleri karara bağlayan kişi uzunca bir süredir Yazı İşleri Müdürü’dür. Taşradaki hemen her devlet dairesinde var olan, yerli halkı iyi bilen, gözü açık, zaman içinde üstündeki ve altındakileri idare etmekte pek mahirleşmiş biridir Yazı İşleri Müdürü. Kaymakamın bizatihi kendisine gelen ve üstünkörü okuyup öylece çalışma masasının çekmecesine attığı talepler ve haberdar etmeler hariç olmak üzere ne iş varsa Yazı İşleri Müdürü ona bırakmaksızın karara bağlar, gereğini yerine getirir.

Kaymakam, günlerden bir gün, yılda iki kere temizlediği masasının çekmecesindekileri atmadan önce bir kez daha okumaya dalınca iki satırlık bir cevabı bile çok gördüğü mektuplardan birine dikkat kesilir. Mektup, Karlıbey köyü ilkokul öğretmeni Cevdet’ten gelmiştir ve köyde baş gösteren bir salgını haber vermekte, derhal harekete geçilmemesi halinde olası toplu ölümlerden söz etmektedir. Köyde salgına tutulanlar, şiddetli baş, arka ağrıları ve kusmalarla yatağa düşmekte, ateşleri yükselmekte ve birkaç saat içinde kendilerini kaybetmektedirler. Üç dört gün bu halde can çekiştikten sonra da ölüp gitmektedirler.

Cevdet Öğretmen, canhıraş bir halde, doktor olmadığı için hastalığın ne olduğunu elbetteki bilemediğini, sadece gördüklerini anlattığını, elli hanelik köyde bir anda altı kişinin benzer şekilde ölmesinden hareketle bunun kuvvetle muhtemel bir salgın olduğunu yazmaktadır. Kaymakam ne kadar yorgun ve kararsız ise Cevdet öğretmen de bir o kadar cevval, dinç ve kararlı, işine ve kendine inanan bir mizaçtır. Cumhuriyet eğitimi almış, eğitimsizliğin büyük dert olduğunu Anadolunun ücra köylerinde yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Bütün gözü karalığıyla şöyle yazar:

Köylüler, cahil insanlar, hastalıktan sakınmasını, korunmasını bilmiyorlar. ‘Aman çoluk çocuğunuzu kollayın belki geçer’ diyecek olursam kızıyorlar. ‘Biz çok şükür Müslüman insanlarız. Hastadan iğrenmek günahtır’ diyorlar. Okulun eski öğretmeni olan ihtiyar imam da onları benim aleyhime kışkırtıyor. ‘İmanımızı bütün tutalım. Allah’a yalvaralım. Bir suçumuz, günahımız varsa affetsin. Kim bilir ne kusurlarımız var ki Allah bu belayı gönderdi’ diyor. Bu dağ tepesinde bütün dünya ile alakasını kesmiş garip, fakir köylülerin cehaletlerinden başka ne günahları olur? Halbuki o suçun sorumlusu da kendileri değil. Şimdiki halde bu salgın karşısında yapılan tedbir hastaları hocaya nefes ettirmekten ve köyün başından bu belayı defetmek için akşam namazlarında Kunut duasını okutmaktan ibarettir.

Bu durum karşısında Öğretmen, binbir zahmetle ağır kış şartlarında dağ köyünden kasabaya giderek nahiye müdürüne durumu anlatır ama hiçbir sonuç alamaz. Nahiye müdürü, başından savmaya çalışır. Bir şey yapmamış olmamak için ise bir süre sonra jandarmalarla solfato ilacı yollar köye. Bunun üzerine, Cevdet öğretmen yolu izi belli olmayan en sapa bu köyden kalkıp bir kez daha yollara düşer ve müdüre, “Bey, ayaklarını öpeyim. Bilmediğimiz bir hastalığa solfato ilacı kâr eder mi?” der. Buna hiddetlene müdür ise, “Ne diye üstüne lazım olmayan şeylere karışıyorsun? Ne diye izin almadan işi bırakıyorsun” diye azarlar.

Kaymakam, mektubu okudukça ne yapacağını bilemez, sayfalar eline “çam sakızı gibi yapışır”. Tabii ki hemen Yazı İşleri Müdürü’nü çağırır ve mektubu okutarak bu öğretmeni tanıyıp tanımadığını sorar. Yazı İşleri Müdürü, okuduklarından çok rahatsız olmuştur. “İstanbul öğretmen okulunun başımıza bela ettiği kişilerden…kendisini gayet iyi tanırım. Huysuzdur, geçimsizdir, ukaladır. Anarşist gibi bir adamdır. Köylü ile daima hır çıkarır.” diye cevap verir. Resmi yanı olmayan mektubu yırtıp atarak meseleyi kökünden çözmeyi önerir. Fakat Kaymakam bunu yapamaz, eli gitmez, içsel bir huzursuzluk duyar. Hayat karşısındaki bütün yorgunluğunu ve bedbinliğini bütünüyle üzerinden atmasına vesile olacak bir fırsat yakalamışcasına bir hisse kapılır. İlçedeki doktorun derhal gönderilmesini ister.

Yazı İşleri Müdürü, ayak diretir, türlü yalanlarla doktor Remzi’nin gitmesinin henüz elzem olmayabileceğini söylerse de Kaymakam umulmadık bir sertlikle karşılık verir. Yazı İşleri Müdürü yine de en azından Nahiye Müdürü’ne yazarak “gerçek” durumu öğrenme konusunda Kaymakam’i ikna eder, pek tabii ki gelecek cevabı kendi yazmışcasına bilerek.

Gelen cevapta, Cevdet Öğretmen’in geçimsiz ve köylülerle her fırsatta ters düşen, üzerine vazife olmayan işlere karışıp duran bir düzen bozucu olduğu yazmakta, hastalıkla ilgili durumu bilerek abarttığı ve devleti zor durumda, aciz bırakmaya çalıştığı yazmaktadır. “Karlıbel köyünün sağlık durumunda endişe edecek bir olağanüstülük olmadığını zannetmekle birlikte…” kasaba doktorunun çıktığı bir başka köy görevinden kasabaya döner dönmez göndereceğini de yazmaktadır. Yanı sıra Cevdet efendinin kendisine gelişlerinde haddini aştığı ve saygısız davrandığı, hükümetin güvenirliğini zedeleyecek sözler söylediği ve makam atlayarak kaymakamlığa yazı yazmasının üzüntü vericiliği de belirtilmektedir.

Bu sürüncemeler içerisinde Karlıbel salgını mektubu, gündelik olaylar arasında unutulur gider. On iki sonra kaymakamlığın bir üst mercii olan mutasarrıflıktan bir yazı gelir. Cevdet öğretmenden giden yeni bir mektuptan hareketle kaleme alınan yazıda, Karlıbel köyündeki salgından ve ölenlerin sayısının on üçü bulduğundan bahsedilerek, öğretmenin tüm çabalarına rağmen nahiye müdürlüğü ya da kaymakamlığın herhangi bir eylemde neden bulunulmadığı sorulmaktadır. Konunun incelenerek durumun ecilen bildirilmesi istenmektedir.

Nihayet sözde başka bir köye vazifeye giden doktor Remzi Bey nahiyeye dönmüş ve zorunlu olmasa asla yapmayacağı bir biçimde olanca kar fırtınasına rağmen jandarma neferleriyle birlikte Karlıbel’e gitmek üzere ikna edilmiştir. Ne var ki, kar kış kıyamet kısa sürede takatlerini keser ve yol üzerindeki bir başka köyde konaklayan doktor, Karlıbel hakkında köyün alaylı ihtiyar öğretmeninden bilgi alır. Öğretmen’e göre sorun öğretmendedir. Hastalık mastalık hep uydurmadır vs. Kar da iyice arttığından, Doktor Karlıbel’e gidemeyerek yeniden nahiyenin yolunu tutar. O da artık vazifesini yapmıştır.

Bir süre sonra Tanin’de Karlıbel köyündeki salgında on beşten fazla vatandaşın telef olduğunu bildiren birkaç satırlık bir yazı çıkması üzerine bu kez İl Sağlık Müdürü Vali tarafından tahkikat için görevlendirilir ve bu amaçla ilçeye gelir fakat o da vazifesini bir an önce, toz kaldırmadan yapıp işi başından savmaya çalışan, yükselmesini yalnızca dalkavukluğuna borçlu bir adamdır.

Tıpkı kaymakam gibi güzel yazıya, şiire, hat sanatına düşkündür ve Kaymakamla olan görüşmelerin konusunu daha ziyade bu konular teşkil eder. Ve, “bereket versin” Müdür, Yazı İşleri Müdürü’nün yakın dostu Kozacı Şakir’in eniştesidir. “Ahbaptan adama ziyan gelmez” fehvasında çok geçmeden Kozacı Şakir’in evinde büyük eğlenceler tertip edilmeye başlanır. Ne kadar eşraf varsa Kozacı Şakir’in sazlı sözlü eğlenceli akşam yemeğinde toplanır. “Zevk ehli” Sağlık Müdürü, durumdan pek memnun, herkese abartılı iltifatlarla coşkudan coşkuya atılmaktadır. Eğlencelere katılan kadı efendi ona göre “kabına erişilmez bir alim”, “öğretmenlerden biri, “Müslüman Aristo”, ve şeyh efendi, “Batı alimlerinin hariçte aradıklarını kendi nefsinde bulmuş ve davayı kökünden halletmiş bir arif”tir.

Tahkikat için gelen Sağlık Müdürü, eğlencelerden kalan vakitlerde, işi olabildiğince ağırdan almakta, kardan kapalı yol dolayısıyla köye bir türlü erişilemediğini resmi kayıt altına aldırıp işi “güzellikle” kapatmaya çalışmaktadır. Neticede bir ‘fen adamı”dır ve idari işlerden anlamaması gayet normaldir. “Bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkarmaya çalışmaktadır”. Hep birlikte el birliğiyle işin üzerini örtmeye çalışırlar. Karlıbel köylüleri dışındaki herkesi kurtaran bir rapor düzenleyip durumu nihayetlendireceği esnada son bir kez görüştüğü Yazı İşleri Müdürü’nün boş bulunup anlattıklarıyla içine bir kuşku düşer. Bunun üzerine tahkikatı sürdürür ve yakın köylerden gelip geçen köylülerle konuşur fakat yine duruma dair gerçek bir bilgi alamaz. Alamadıkça Cevdet öğretmene olan öfkesi artar. Tıpkı diğerleri gibi o da Cevdet öğretmenin mübalağacı, yalancı ve ortalığı bilerek karıştırarak kendini göstermeye çalışan bir adam olduğuna her defasında yeniden hükmeder.

Neticede, “ne şiş yansın ne kebap” türü bir tahmini ve danışıklı bir raporla ilçeden ayrılmak ve bu belalı işten sıyrılmak üzereyken bu kez de ilçeye neden geldiği belli olmayan çekirdekten yetişme, zeki ve dürüst aynı zamanda “kolay ve parlak muvaffakiyetlerle kendini göstermeyi seven” bir mülkiye müfettişi gelir. Adam aslında konudan bihaberdir fakat Sağlık Müdürü bu haberi alır almaz içine yine bir kurt düşer ve derhal gidip müfettişi ziyaret eder. Onu buralara taşıyan dalkavukluğundan en ufak bir şey esirgemeyerek müfettişi göklere çıkarırken bir yandan da tam bir boşboğazlıkla olan biteni anlatıp kendisinin bir fen adamı olduğunu, müfettişin engin idari tecrübesiyle raporunu sonlandırabileceğini ifade eder.

Neye uğradığını şaşıran müfettiş hem durumu hem de durumun içinde kendi açısından yatan fırsatı görerek işe dahil olmayı düşünür ise de bir gün sonra güçlü bir diş ağrısıyla uyanınca bütün hevesi kaçar ve durumu idare edip bir an önce İstanbul’a dönse iyi olacağını düşünür. “Bu Karlıbel işine el koymak tehlikeli bir şeydir…”. Müfettiş de engin tecrübesinin gösterdiği yolda ilerleyerek, Sağlık Müdürünü çağırır, inceleme evrakını şöyle bir gözden geçirip ona göre “gerekenleri yapacağını” söyleyerek ilçeden ayrılır ve hikâye burada biter.

Yaşananların ardından İl’in kararı şöyledir: “adi bir mevsim hastalığını helak edici bir salgın şeklinde haber vererek halkı dehşete düşürdüğü, devlet dairelerini ihmal ve salgının yayılmasına meydan vermekle itham eylediği, bu dairelerin başındaki kişileri üst makamlara şikâyet suretiyle fitne ve fesat çıkarmaya çalıştığı ve bunlara sırf yaradılışındaki karıştırıcılık ve intikamcılık meyillerinin sebeb ve etkili olduğu belirmiş bulunan Karlıbel öğretmeni Cevdet Efendi’ye kat’i bir ihtar ve on beş gün maaş kesme” cezası verilmesine…

Ona bu tebliği götüren zarf havalar açılıncaya kadar nahiye postanesinde bekledikten sonra Karlıbel’e gidebilmiştir. Birkaç gün sonra da sararmış, buruşmuş, kirlenmiş fakat açılmamış olduğu halde üstünde şu satırlarla geri dönmüştür:

Muallim Cevdet efendinin bir buçuk ay evvel bilinmeyen bir hastalıktan dolayı vefat ettiği anlaşılmış olmakla iade kılındı.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca
* Bu yazı daha evvel Serbestiyet'te yayınlanmıştır.

Sonsuzluk yurdunun talimi

İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri şüphesiz; “Ben neden varım?” sorusudur. Varlık sebebini sorgulayan insan, hayatını anlamlı kılmak üzere çeşitli eylemler geliştirir. Eylemsizlik, anlamsızlık anlamına geleceği için insanın hayatını devam ettirmesinin gereği kalmayacak ve pek çok ruhsal problemle beraber intihar dahi kaçınılmaz olacaktır. Modern dünyadaki uyuşturucu, alkol, anarşi, terör, fuhuş gibi gayrı ahlaki olayların altında yatan sebeplerden biri ve belki de en güçlüsü bireylerin varlıklarını anlamlandırmada yaşadıkları zorluklardır.

İnsan, kendi kendine var olmamıştır, bir tesadüf eseri de değildir. Bu nedenle insanın varlığının anlamını kendi kendine ya da tesadüfen bulmasını beklemek mantık dışıdır. İnsan, “ne olduğu” sorusunun ardından sorar “neden var olduğu” sorusunu. Din ve felsefe insanı farklı tanımlasa da ruh ve beden bütünleşmesini her ikisi de kabul eder. Bunlardan birini diğerine üstün tutan dini ve felsefi görüşler insanın dünyaya karşı tutumunu kendi bakışları itibariyle izah etmeye çalışırlar. Bu izahlara göre insan bedeni ihtiyaç ve isteklerini doyurmak zorunda olan düşünen bir hayvandan ruhi derinliğini tatmin etmek zorunda olan şerefli bir varlığa kadar geniş bir zeminde kendine yer bulur. Bu iki zıt görüşü dengelemeye çalışan tanımlamalar da vardır.

İslam; son, esas ve tek din olması itibariyle insanı nasıl tanımladığı ve insanın varlık sebebi hakkında neler söylediği bizim için esas ölçüttür. İnsan, Cenab-ı Hakk karşısında kul yani “abd” olarak, varlık sebebi de Allah’a kulluk yani “ibadet” olarak açıklanmıştır. Bu tanımlama akli bir tanımlama olması dolayısıyla gönül ehli olanlar için eksiktir. Çünkü yaradılışın sırrı olarak izah edilen ”aşk” bu tanımların dışındadır. Peygamber Efendimizin (sav) kendisine islam’ın şartlarını soran ve “Bunları yaparım ancak fazlası yapmam” diyerek huzurundan ayrılan bir bedevi için mecliste bulunan ashabına “Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu gitti, cennetlik bir kul görmek isteyen bu adama baksın” şeklinde buyurduğu hadis ravilerince rivayet edilir. Bununla beraber Efendimizin (sav); “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (kamil manada) iman etmiş olmazsınız." buyurduğu bilinir. Peki, bu iki hadisin de doğruluğunu kanıtlayan prensip nedir? Kişi bildiğinden mesuldür. Zümer suresinin; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” mealindeki ayeti kul ile Allah arasındaki ilişkiyi belirleyen esas ölçünün ilim olduğunu ortaya koyuyor. Peygamber Efendimiz gerek icraatlarında gerekse beyanlarında ilmin önemini göstermiş, İslam’ın hâkim olduğu yüzlerce yıl boyunca pek çok bilimsel gelişme yaşanmış ve nihayet Avrupa’da Rönesans ve reform hareketlerinin tetikleyicisi olmuştur.

İlmin kaynağı şüphesiz Allah’tır. İlmi talep eden herkes nasibince öğrenir. Kitaptan ve mektepten öğrenilen ilmin yanında bir de Cenab-ı Hakk’ın gönüllere bahşettiği sır vardır ki “irfan” sözcüğü bu sır için kullanılır. Kâinatın yaradılış sırrı aşktır dedik. Aşk, kitaplardan okuyarak öğrenilecek bir bilgi olmayıp ancak kalbe ilham edilebilir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, kâinatı yarattım.” mealindeki hadis-i şerif Cenab-ı Hakk’ın kendi sırrına erilmesini arzu ettiğini ifade eder. Yine Ahzab suresinde; “Biz emaneti göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi, şüphesiz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” mealindeki ayet de insana yüklenen bu sırra işaret eder. İnsanın bu cehaleti Allah’ın ilk emri olan “Oku” ayetini de izah eder. Bakara suresinde; “Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” buyrulur. Ayet ve hadislerde çok defa Allah’ın ilmi ve kudreti karşısında insanın acziyeti vurgulanır. İşte bu acziyetin teslimiyete dönüşmesi ve yaradılıştaki sırrın hayranlıkla temaşası ve şükür, tasavvufun çıkış noktaları olmuştur.

Tasavvuf ve sufi kelimeleri Kur’an ve hadislerde yer almamakla birlikte Peygamber Efendimiz ve sahabeler döneminde hatta tabiin döneminde de tasavvuflar yoktur. Prof. Dr. Kadir Özköse, bu durumu izah ederken; Peygamber Efendimizin sohbetinde bulunmuş kişilerin bu lezzetin haricinde bir arayışa girmediklerini, tabiin diye ifade edilen sahabelerin sohbetlerinden nasiplenenlerin de tasavvufa ihtiyaç duymadıklarını ancak daha sonraki yıllarda gerek Müslümanların ekonomik olarak refaha kavuşmaları gerekse dünyalık telaşlarının artması gibi nedenlerle Allah sevgisinin sırrına ermek isteyenlerin tasavvuf yoluna girdiklerini söyler.

Tasavvuf, pozitif bir bilim ya da disiplin olmadığı için tek geçerli tanımını yapmak mümkün değildir. Her mutasavvıf fıtratına ve derecesine göre farklı tanımlar yapmıştır. Hocamız; Seyyid Hüseyin Nasr'ın Modern Dünya’da Geleneksel İslam kitabından alıntıladığı “Tasavvuf insan gönlünün İlahi tecellilere mazhar olmasını hedefler. Bu sebeple talimden (öğretim) çok terbiyeyi (eğitim) benimsemiştir.” sözleriyle tasavvufun bir öğrenme sürecinden öte eğitme ve yaşama süreci olduğunu vurgular. Hocamızın işaret ettiği bir diğer ayet, Bakara suresinde yer alan; “Allah’tan korkun, Allah size öğretsin.” mealindeki ayettir. Bu ayetten de anlaşılacağı üzere tasavvufta bilginin en önemli kaynağı Kur’an’dır. Ayrıca hadis ve sünnetler de tasavvufi bilginin dayanak noktalarını oluşturur. “Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.” mealindeki hadis gereğince mutasavvıflar “ölmeden evvel ölmek” düsturunu benimsemişlerdir. “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdü Bektaşî dervişleri başta olmak üzere pek çok sufinin şiarı olmuştur. Tasavvuf; dervişlerin dünyadan el ayak çekmemesi ve halka hizmeti Hakk’a hizmet sayarak bir meslek icra etmesi, üretime katılması nefsini öldürmeyip Hakk’ın razı olacağı işlere yönlendirmesi gibi özellikleri bakımından Hristiyanlıktaki ruhban sınıfından ayrılır.

Hocamız tasavvufi ahlak ile ilgili Muhammed b. Ali Kessab’ın “Tasavvuf şerefli bir zamanda, şerefli bir insandan, şerefli bir toplulukla bulunurken zuhur eden şerefli huylardır.” tanımını veriyor ki mürit ve mürşit arasındaki ilişkiyi de ifade ediyor. Hucurat suresinde yer alan “Bedeviler iman ettik, derler. Sen onlara şöyle de: hayır iman etmediniz. Siz ancak Müslüman olduk, İslam dairesine girdik, deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmemiştir.” mealindeki ayet imanın esas lezzetinin gönül yoluyla alınabileceğini de ifade eder. İşte mürşit gönül sohbetleri ve tarikat adabınca dervişlerin nefis terbiyelerini tamamlarken onların gönüllerini de ihya ederek imanın lezzetine varmalarını sağlar. Elbette her insanın fıtratı ve gönül zenginliği farklıdır. Bu da tasavvuftaki derecelerinin farklı olmasını sağlar.

Tasavvufta en merak edilen konulardan biri de keramettir. Gönül gözü açık bir Allah dostunun, Allah’ın bir ikramı olarak zor işleri kolaylaştırmasına keramet denir. Tarikata yeni girmiş olan dervişlerin şevklerini artırması bakımından önemli bir işlevi olan kerameti tasavvuf ehli pek önemsemez hatta nefsin hoşuna gitmesi sebebiyle şeytanın hilesi olabileceğinden keramete karşı mesafeli dururlar. Esas kerametin hizmet ve ibadet olduğunu belirtirler. Bununla beraber pek çok derviş kendi şeyhinde gördüğü halleri kerametle izah etmeyi sever.

Şeyh uçmazsa kerametle eğer / mürid uçurur ta be-kamer” beyti de bu durumu izah eder.

Seyahat, tasavvufun önemli bir unsurudur. “Gurbet olmadan kurbet olmaz” düsturunca dervişler önce kendilerini masivaya bağlayan bütün sevdiklerinden uzaklaşarak Allah'a yakınlaşmayı hedeflemişlerdir. “Bir milletin efendisi o millete hizmet edendir.” hadisindeki müjde sufilerin kendilerini halkın hizmetine sunmalarına yeter de artar bile. Sufiler, İlahi aşkı ve yaratılana sevgiyi hayatlarının merkezine koymuşlardır. Yunus’un; “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözleri ile “Dövene elsiz gerek / sövene dilsiz gerek / derviş gönülsüz gerek / sen derviş olamazsın” dörtlüğünde dervişin gönlünde Allah sevgisi ve Allah korkusundan başka dünyalık bir sevgi ve nefrete de yer yoktur.

Tasavvuf ehli esas bilginin ancak gönle ilham edilebileceğini düşünürken kitabi bilgiye sırt çevirmez. Kaldı ki kelam yoluyla edinilen bilgilerin üstüne ilham edilen bilgilerle mertebelerin yükseleceğini ifade ederler. Anadolu’da “Bir şeyi kırk defa söylersen gerçek olur” diye bir söz vardır. Dil ile tekrar edilenler zamanla gönülden söylenmeye başlanır ve gönülden istenen şey de Allah’ın inayetiyle gerçek olur. Dervişlerin dillerindeki virdler de onların mertebelerini artırmak için tekrar ettikleri dualardır.

Hasılı, sufiler Allah’ın vaadi, Peygamber Efendimizin müjdesi olan sonsuzluk yurdunun talimini bu dünyada yapmış gül yaprağından hafif, pamuktan yumuşak insanlardır. Erdem Beyazıt’ın ifadesiyle;


Ölümsüzlüğü tattık
Bize ne yapsın ölüm.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

12 Nisan 2020 Pazar

Hakk'ın feyzi ansızın gelir, lakin uyanık bir kalbe gelir

"Mürşid-i kâmil ve tabib-i rûhânîye ihtiyaç sabittir. Rehbersiz sülûk-ı tarik müteazzirdir [yola çıkmak zordur]."

Okuyucular ve yolcular birbirlerine çok benzerler. Ancak bir yanılgıları vardır ki okudukları kitapları  ya da gittikleri yerleri kendilerinin seçtiklerini zannederler. Oysa her şey bir tercihten ibaret değildir. Kalpten kalbe olan yollar -ki bu yolların en güzeli muhabettir- görünmez. Ansızın oluverir. Bazen bir kitap bizi bekler mesela, asırlar evvel Hakk'a göçmüş bir zât-ı muhteremin beklediği gibi. Çağırmak da denebilir buna. O hâlde kimi kitapların ve kimi insanların bizi esaslı bir muhabbete çağırdığını söyleyebilir miyiz? Bal gibi de söyleriz.

Dokuz Risâle'yi çıkar çıkmaz alıp kitaplığıma koymuştum. O güne dair aklımda kalan samimi bir tebessümdür. Zira İstanbul'u avucunun içi gibi bildiğini zanneden biz teknoloji çağı insanları çoğu zaman burnunun ucunu göremeyiz. Senelerce gitmeye niyet ederiz de gidemeyiz mesela bir mekâna yahut mezarlığa. İşte, Zeyrek’teki Pîrî Paşa (Soğukkuyu) Camii Kabristanı'nda sırlı Mehmed Emin-i Tokadî de ziyaretçisini 'gezdiren' büyüklerden. Hemen öyle 'arayan bulur' demeyin. Hayatı boyunca neler aramış da hiçbir şeyi bulamamış kimler gelip geçti bu diyardan. Bazı şeyler bırakın kolay bulunmayı, kolay aranmıyor bile artık. Kabristana girdiğinizde hazretin mezar taşı hafif tepelikte, güzelce korunan bir biçimde size güven verir. Gözlere ve gönüllere hoşluk verecek güzellikte bir mezar taşı vardır. Kâtibzâde Mehmed Refî'nin ta'lik hatla yazdığı kitabede, Tokadî Hazretlerinin medar-ı iftiharı dervişlerinden -yedi yıl hizmetinde bulunmuş ve kendisinden tarikat hilâfeti ile hadis icâzeti almıştır- Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi’nin tarih düştüğü şu beyit yazar: "Peyk-i vahdet sırr-ı pâkinden okur târîhini / Oldu lâhûta revan Allah deyip rûh-ı Emîn."

İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ının Müstakimzâde Süleyman tarafından Türkçe’ye tercümesini sağlayan Mehmed Emin-i Tokadî (v.1745) İstanbul Nakşibendî-Müceddidîliği’nin 18. yüzyıldaki en önemli temsilcisidir. Dokuz Risâle içinde yer alan bölümlerden Hâl Tercümesi'yle birlikte söz konusu kitap bir bütün olarak, hazreti yakından tanımak için oldukça önemlidir. Kitabı hazırlayan Hasan Şahin Aktaş'ın ismini daha evvel başka bir kitapla aklıma kazımıştım. Zira adını daha önce hiç duymadığım fakat tanıdıkça zevk dolu şaşkınlıklar yaşadığım Kitapsız Mustafa Efendi'yi Aktaş'ın vesilesiyle öğrenmiştim. Buraya bir not düşmekte fayda var: Sâliklerin Maksatları (Maksadu's-Sâlikîn) nefis bir kitaptır. Hâcegân yolunu, Kitapsız Mustafa Efendi ile halifelerinin hayatlarını ve dolayısıyla Bayburt çevresinden Anadolu'ya yayılan güzide tasavvuf bahçelerinden bir deste güldür.

Dokuz Risâle, adından da anlaşıldığı gibi içinde birkaç risâleyi barındırıyor. Terceme-i Hâl'de Tokadî Hazretlerinin hocalarına, tasavvufa intisabına, tekke şeyhliğine ve türlü vasıflarına dair bilgiler ediniyoruz. Burada beni şaşırtan iki bilgiyi paylaşmaktan memnuniyet duyacağım zira tasavvuf çevreleri hâlâ mûsıkînin haram olup olmadığını tartışırlarken bakalım bu yolun büyükleri nelere talip olmuşlar.

"Yazısı güzel olduğu hâlde meşhur hattat Yedikuleli Abdullah Efendi'nin yazısına âşık olup çalışarak ondan yazı dersi aldığından yazı sıfat-ı nefîsesinde de şöhret kazandı. Sesi güzel olduğundan bazı mûsıkî üstadlarından makâmât öğrendi. Kimi vakit Şehzâde Camii'nde bazı kimselere Hâfız Divanı okuttu."

"Sultan Mustafa Han'ın Edirne'ye gelmeleri üzerine Kesedâr Ali Efendi'nin oraya gitmesi icâb etti. Emîn Efendi de beraberinde Edirne'de mûsıkî üstâdlarından Hâfız Post, meşhur Itrî Çelebî ve Nazîm Çelebi ile büyük sohbetler eyledi.
"

Bir yandan Hâfız-ı Şîrâzî'nin Dîvân'ı diğer yandan büyük bestekârlarımız Hâfız Post ile Buhûrîzâde Itrî'nin mûsıkî meşkleri... Hazretin hayatında sanatın epeyce yeri olduğunu okuyabiliyoruz sayfalar boyunca. Şiirle de araları pek iyiymiş ki Nakşibendiyye'ye intisâb ettikten sonra şu beyitleri inşâd buyurmuşlar:

Men sâlik-i râh-ı ittikâ'yı dînem
Pâ beste-i în silsile-i zerrînem

Yâ Rabb ber-hemân zi-kayd-ı hestî vu hodî
Ez feyz-i Ebu Bekri Bahâeddîn'em

Hoş ân ki demî biyâr be-nişînem
Ve ravza-i Hâcegân gül-hâ-çînem

Gam nist Emîn eger mecnûn gûyend
Men bende-i dîvâne-i Bahâeddin'em

(Ben dinin takva yolunun yolcusuyum, bu altın silsileye bağlıyım. Ya Rab! Hz. Ebubekir ve Şah-ı Nakşbend'in feyzine mensubum, beni hemencik benlik ve varlık kaydından kurtar. Bize bu demin esintisini getir ki oturmuş, Hâcegân bahçesinin güllerini derliyorum. Ey Emin! Deli deseler de gam değil. Çünkü ben Bahaeddin'in divane bir bendesiyim.)

Malumunuz, hazretin mezarı her daim 'dua makamı' olarak kabul edilmiştir. Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Murâd Buhârî (v. 1720) ve Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Abdülfettâh el-Akrî (v. 1864) ile birlikte "İstanbul'un üç büyük evliyası" arasında gösterilen Mehmed Emin-i Tokadî'nin kabrinin neden dua makamı olduğuna dair şu bilgiler mevcut:

"Hazret-i Şeyh hâl-i hayatında o mezarlık önünden her ne vakit geçse orada bulunan mürşidlere Fatiha okur, bir zaman dahi teveccüh eder, yanından bulunanlara "Bu makamda her vakit böyle teveccüh edip Hakk Teâlâ'dan yardım isteyiniz" diye tavsiyelerde bulunurdu. "Bu merkadda birçok nurlar görünmektedir. Bildiğim çoktur lakin söylememek evladır" sözlerini havi zuhurat olduğu hiss olunmakta idiyse de Şeyh Efendi bundan ziyade ifşaatta bulunmazlardı. Bu gizli sırrın hikmeti ki vefatlarında bu makama defnolunacaklarmış. Bu makamda edilen dua makbul olacakmış."

Hazretin vasıflarına dair bilgileri okurken evvela hâlini ve şânını halktan gizleme konusunda son derece dikkatli olduklarını görüyoruz. Dervişlerine dahi bunu nasihat ederlermiş. Kendilerine mürşid muamelesi yapılmasını men etmişler. Daima hoca-talebe ilişkisini uygun bulurlarmış. Sohbetleri herkesin kabını farklı ölçüde doldurup ziyadesiyle külfetsizmiş. Onu dinleyenler dünya dertlerinden uzaklaşır ve gönülleri ferahlık bulurmuş. Eğer sohbeti dinleyenlerden biri "Efendim, kalbimden geçenleri bildiniz, keramet gösterdiniz" gibi bir söz söylerse hazret onu derhal "Ben aciz bir kulum" diyerek cemiyetinden uzaklaştırırmış. Bu sebeple dervişleri dikkat ve rikkat sahibiymiş. Sokakta dervişlerinden birine tesadüf ederse elini öptürmezmiş. Eğer tazim görürlerse celallenirlermiş. Kalp tasarrufu konusunda geniş bilgiye sahiplermiş: "Bir adamı bir mecliste bir an kendilerine hüsn-i zan sahibi âşık ederlerdi. Yine o mecliste o adamı ettiği hüsn-i zan ve muhabbetle tövbe ve istiğfar edici kılardı. Bu gibi acayip tasarrufları çok olup bu hâllerden zevk duyarlardı."

1743-44 tarihinde Şeyhülislam Mustafa Efendi tarafından vazifeli bulunmayan Emîr Buharî zaviyesi şeyhliği Mehmed Emin-i Tokadî'ye verilmiş. Hazret derhal şeyhülislama varıp "Malûm-ı devletinizdir ki bu fakir, meşihat erbabından değilim. İnayet buyurun. Benim şeyhe benzer bir kıyafetim var mı? Namüstehakka tevcih buyurulmuş. Bir mirasçı olursa onu ihsan buyurun" diye özür dilese de şeyhülislam "Emin Efendi biraderim, biz sizi biliyoruz. Ömrümüz pek kısaldı. Hâlâ kendinizi gizlemek kaydında oluyorsunuz. Mızrak çuvala sığmaz. Siz kendinizi gizlemek menzilini geçeli otuz sene oldu. Özrünüzde fayda yok. Tevcih padişahındır. Kabule mecbursunuz. Kabul etmezseniz emr-i şahaneye itaatsizlik manası anlaşılır. Bunu siz yapmazsınız" buyurmuşlar. Hazret de tekkede oturmayı kabul etmeden göreve uymuş. Senede bir kere tekkede okutulacak mevlüd gecesinde bile yerinde duramaz, bir an evvel evine geçmek istermiş. Etraftan şanını duyup da tekkeye akın eden halk içindeki abartılı yüceltmeler karşısında "Bu herifler bizi deccale döndürdü" derlermiş. Vefatlarından az evvel dervişlerine verdiği öğütlerden biri ise şöyledir: "Tekyemiz var diye bizi tekyeye defnederek üzerimize yüksek bir sanduka, başımız ucuna mum koymayın. Toprak silmeye, sarık sarmaya yarar. Kendisine kötülük eden Cabaz yumurtacısı gibi beni dilenci etmeyin. Gariblerin kabri arasına koyun ki saadet sahibi kimseye komşu olayım da necâtıma bais olsun. Sizin şu ikram ve ihtiram diye birbirinize yaptığınız ihaneti bilseniz, birbirinize rastladığınız zaman aslandan kaçar gibi kaçardınız. Tazîm ve tekrîm ettiğiniz dertli adamın kibir ve gururunu, kendini beğenmesini tahrik etmekten başka faidesi yoktur."

Kitabın devamında tevhîd risâlesi, suâller ve cevaplar risalesi -ki eski dönemlerin dervişlerinin sorduğu sorular şuurun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor-, rûhiyye risâlesi, dervişleri koruma risâlesi, sâlikleri irşâd risâlesi, zikir ta'lîmi risâlesi, nakşbendî tarîkatının kaideleri risâlesi ve vasiyetnâme yer alıyor. Dokuz Risâle'nin sonunda ise Mehmed Emin Efendi'nin manzûmeleri bulunuyor.

"Hakikat yolcusu için yolun âdâb ve erkânı uyulması gereken kuralları, tutulması gereken töreyi ifade eder. İ'tikâd, âdâb ve erkân kitapları marifete ulaşmanın ilke ve yöntemlerini anlatır, sâliki ihsana hazırlar. Bu ma'nâ kalıpları araç olarak görüldüğünde hâl ve makâma ulaşmayı kolaylaştırdığı gibi amaç hâline getirildiğinde yolculuğu zorlaştırıp horlaştıran unsurlara dönüşebilmektedir. Bu imkân atlası ancak kâmil kılavuzların elinde irfan ve ihsanın araçları olabilir." diyor Hasan Şahin Aktaş, takdim metninde. Elhak doğrudur. Sadece kitap okumakla bir şey elde edilmez. Oradaki aşka varmadıktan sonra edinilen ancak kuru bir bilgidir. Kuru bilgi de belki boğazlardan geçer ama gönüllere ulaşamaz. Bundan mütevellit soru sormak, soru sorma imkânı bulmak lazım. Diğer yandan sadece bir kitap okumakla yahut sadece bir kitabı övmekle (maalesef hâlâ bazı büyüklerin kitapları için bundan başka okunacak kitap yoktur, en büyüğü budur gibi hissî sözler edilmekte) seyr edilmez. Seyr için cezbe, sohbet ve zikr olmazsa olmazdır. İşte Mehmed Emin-i Tokadî hazretleri de risâlelerinde dervişlerine ve cümle yolculara önemli nasihatler veriyor. Özellikle gece saatlerinin değerlendirilmesini, tövbenin ve kelime-i tevhid'in daima ağızda olmasını, Hâcegân'ın düstûru olan kelimât-ı kudsiyye'ye (hûş der dem, nazar ber-kadem, sefer der-vatan, halvet der-encümen, yâd-kerd, bâz-geşt, nigâh-dâşt, yâd-dâşt, vukûf-ı zamânî, vukûf-ı adedî, vukûf-ı kalbî) mutlak riayeti öğütlüyor.

Ne gariptir ki haftalarca elim gitse de başlayamamıştım Dokuz Risâle'ye. Bir berat gecesinde başlamak nasip oldu ve henüz ilk sayfalarında öğrendim ki hazret de bir berat gecesinde Hakk'a kavuşmuş. Şükrettik, Mevlâ'dan hayretimizi artırmasını niyaz ettik. Bir güzel gariplik de şu oldu, bir vakit evvel kıymetli bir büyüğüm yaşadığımız depremlerden dolayı panik atak hadisesinden yakındığımı işitince "kaç deprem yaşadın sen?" diye sual etmişti. Fakir de saymıştım; Marmara depremi, Bolu depremi... diye. Hâlbuki doğana kadar yani yeryüzüne gelene kadar kaç deprem yaşıyoruz, kaç zelzeleden geçiyoruz öyle değil mi? Dokuz Risâle'nin soru-cevap risâlesinde bu meseleyi açan oldukça öz bir cevaba tesadüf etmem de pek hayırlı oldu. Panikle değil atakla meşgul olmak lazım. Asgaride kalmayıp azamiye çıkmak lazım. Kalp ancak öyle ateşlenir. Nakşibendî büyüklerinden mesnevîhan Hoca Hüsâmeddin-i Buharî şöyle demiştir: "Murâkabenin hakikati beklemek, yolun nihayeti de bu bekleyişin neticesidir. Bu bekleyiş aşk ve muhabbetin galeyanından doğar. Mürid için biricik kılavuz odur."

Yola çıkmış dervişler için zikr-i kalbî, azimet ve vuslat yolları, murakabe, rabıta, nefy ü isbat, zikir vakitleri, ism-i celal zikri, sükût, açlık ve seherde uyanıklığın ehemmiyeti, uzlet gibi son derece kıymetli kavramları ve tenbihleri barındırıyor Dokuz Risâle. Daima uyanık olmayı öğütlüyor Tokadî hazretleri. "Derviş, agah olur" diyor. O hâlde şu beyitle bitirelim:

Feyz-i Hakk nâgâh âyed
Velî bir dil-i âgâg âyed

(Hakk'ın feyzi ansızın gelir, lakin uyanık bir kalbe gelir.)

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf