29 Nisan 2024 Pazartesi

İçimizdeki eril ve dişil parçaları uzlaştırma yolları

"Eğer kişi kendi içinde karşıcinsi yaşıyorsa kendi arka planında yaşıyordur ve kişinin gerçek bireyselliği acı çekmektedir. Bir erkek, erkek olarak yaşamalıdır, bir kadın da kadın olarak. Her iki cinsiyetteki karşıcins unsur, bilinçdışına tehlikeli bir şekilde yakındır."
- Carl Gustav Jung (Feminen)

Son zamanlarda katıldığım en güzel eğitimlerden biri, Dücane Cündioğlu'nun "Bilinçdışı’nın Öyküsü: Freud-Adler-Jung" başlıklı sekiz derslik programıydı. Bu programda en büyük kazanım belki de önyargıyla ya da yüksek hassasiyetle yaklaştığımız konuların, mesela; Freud'un dünya kültürüne katkısı, egonun etkinliğinde dinin ve sanatın konumlanması, Adler'in ve Fromm'un fikirlerinin günümüzdeki etkinliği, şifacılığın kökenleriyle günümüzdeki durumu arasındaki ilişki... Uzun zamandır vakit buldukça özel olarak ilgilendiğim bu tip meselelerde Freud, Jung, Adler, Fromm gibi isimlerin önemli bir yeri var elbette. Ama Jung, diğerlerinden daha başka bir yerde. Ona "yaralı şifacı" denmesinin sebebini irdelemeyi hep çok sevmişimdir. Hakkında yazılanları okumuş, bugün onun fikirlerine ve bakış açısına olan ihtiyacın hakikatini didiklemeyi önemsemişimdir. Es geçmek gibi olmasın, Adler'in de günümüze çok şey söylediğini düşünenlerdenim. İnsanın kendindeki o aşağılık psikolojisini aşması, daha otantik bir şahsiyete ve hatta yaşantıya kavuşması için toplumsallığı çok değerli buluyorum. Elbette ölçüyü ve şimdiki insanın tehlikelerini unutmadan. Söz buraya gelmişken, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla olan ilişkisinde Sâmiha Ayverdi'nin bir sözünün pürüzsüz bir yol haritası olduğunu düşünüyorum. Yük alayım derken yük olmamak, kendimizi harcamamak, mesafeyi bilmek için. Söz şöyle: "Dert vardır el sürülmezse iyileşir; dert vardır bıçak vurulursa şifâlanır."

Kendi derdimizi bilmek için pek çok alandan yararlanıyoruz, yararlanmak zorundayız. Psikoloji bunun için bizlere devamlı göz kırpıyor. Edebiyat belki de en şaşalı ve vazgeçilmez yerde duruyor. Kimimiz bunların yanına pek çok sanatı (müzik, resim, mimari vb.) ya da felsefe, tasavvuf gibi derinliği kelimelere sığmaz alanları da ekliyoruz. Motora hararet yaptırmadan yol almak en makulü. Bunun için hafif hafif ilerlemek, benimsemek, özümsemek, tecrübelenmek ve tüm bunlardan başka insanların yararlanmasını sağlamak da diğer başka iyileşme biçimleri. Uzun zamandır Jungiyen Psikoloji de dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgi görüyor. Bu konu üzerine bilhassa batıda yazılmış kitaplar biraz geç de olsa dilimize kazandırılıyor. Geç olsun güç olmasın diyerek Özgür Ertana'yı gönülden tebrik etmemiz gerekiyor. 2022'de Gölgeyle Buluşma'yı, 2023'te Jungiyen Rüya Analizi'ni, 2024'te ise Jungiyen psikolojiye göre kadın ve erkekte erilliği anlatan Yaralı Damat'ı tercüme etti. Yaralı Damat, 1928-2018 yılları arasında yaşamış Jungiyen analist, mitopoetik yazar, şair ve aktivist Marion Woodman'in çalışması. Woodman'in batıda pek çok kitabı ilgi gördü. Ülkemizde ise daha önce Mükemmellik Tutkusu adlı çalışması yayımlanmıştı. Özellikle anima ve animus kavramlarına yoğunlaşan yazar, Jung'un ekolünde önemli bir tutan arketiplerle rüyaları, edebi metinler eşliğinde anlatıyor. Bu okuyucu için çok keyifli olsa da önemli bir temel gerektiriyor. Sadece meraklı bir okur olarak, Yaralı Damat'tan önce Jung'un Maskülen ve Feminen adlı kitaplarının okunmasının, yolculuğu daha da anlamlı ve keyifli hâle getireceğini düşünüyorum.

"Yeni çağın olgun erkek ve kadınları, karşıtların çekiminden ziyade ortak insanlıklarıyla bir araya gelecekler" diyor Woodman. Bu bir araya geliş sürecinde öğrenmemiz gereken pek çok şey bizi bekliyor: Ortak insanlık, cinsel çekimi etkisiz hale getirmiyor. Kadınlarda bulunan yerinde bir erillik, güçlü erkeği cezbedebiliyor. Erkekte bulunan yerinde bir dişillik, güçlü kadınları cezbedebiliyor. Her iki cinsin bedenindeki farklı enerjiler, ruh dünyasında da uyumu yakalayabilmek için mutlaka ve mutlaka geçilmesi gereken bir köprü. Bu köprüden geçilince zannedilmesin ki beden önemini yitiriyor. Kendimizi yeterince tanımadan birbirimizi tanımak ne kadar mümkün değilse, bedenimizle uyum yakalamadıkça bir başkasıyla ruhsal uyum yakalamak da o kadar mümkün değil. Bu çabalar gösterilmediği sürece köklerimize yerleşmiş yerleşik ebeveyn figürleriyle oyalanmaya, onları sürdürmeye ve hatta taklit etmeye devam ediyoruz. 

Marion Woodman, "İnsan ilişkilerinin trajedilerinden biri de bir partnerin diğerinin ruhsal sürecine çoğu zaman saygı göstermemesidir." sözüyle günümüzün en yakıcı ilişki gerçeğine işaret etmiş. Geçenlerde X'te "Namazını kılmayan birinden olur mu konusuna 5 kişi kafa patlattık çok sıkıntılı bi konu siz ne düşünüyorsunuz" şeklinde bir tweet'le karşılaştım. Şu cevabı yazmıştım: İlişkilerde kesinlik yoktur, dinamikler vardır. Sürekli değişir. Belli bir anlam dairesinde uyum yakalamak elbette güzeldir, önemlidir. Saygı esastır, gerisi muammadır. Kaide basit ve bellidir: "Her günah içki gibi sarhoş etseydi, hiçbirimiz ayık gezemezdik.".

Yaralı Damat, geçmişin travmatik anılarını ve aydınlanmalarını birer birer sayfalarına taşırken, hem analist koltuğunda oturanlar hem de meraklılar için çıkış yolları sunmaya da özen gösteriyor. Bu yollar kişiden kişiye değişecektir hiç şüphesiz. Her ilaç herkese aynı dozda verilmediği gibi, insanların ilaç tercih edip etmeyecekleri de bir muamma. Kimileri analizden kaçabilecekleri gibi, kimilerinin sahiden de başka bir güzergah tercih etmesi olağan. "Pek çok sanatçı analizden korkar çünkü analitik süreçte ıstıraplarının kaynağı olan sorunları çözdükten sonra hiçbir şey yaratamayacaklarına inanırlar. Baş edilemeyecek kadar acı veren her şey, kendini ifade etmek için daha az acı veren bir kanal bulur. Bir sanatçı için bu müzik, resim, oyunculuk veya başka herhangi bir yaratıcı ifadedir" diyor Woodman. Mesela Edvard Munch'ün Çığlık tablosuna bakınca, yaşadığı çılgın baş ağrılarını görmemek mümkün değil. Louis Wain, kansere yakalanan eşini biraz olsun güldürmek için unutulmaz kedi resimleri yapmıştır. Francisco Goya kendini hapsettiği dünyasında bize muhteşem gölge resimleri bırakmıştır "bak bana, gör kendini" dercesine...

Yakın çevremizde sık karşılaşırız. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen insanlar vardır. Spora giderler, konser kaçırmazlar, derneklere yazılırlar, kamplara koşarlar. Asla içe dönüp kendileriyle kalmak ve "Ben ne yapıyorum? Ne istiyorum?" diye sormak istemedikleri için oradan oraya savrulurlar. Netice: anlam ve üretimden uzak, sermayeyi tüketmeye dayalı bir ömür. Bir yerde elbette patlak veriyor bu tip yaşamlar. Jungcu psikanalist James Hollis'in "Yaşamın ikinci yarısı" dediği yer burası. "Doğal olarak içine bakmaktan yoksun bir insan, yansımadan oluşan bir dünyada yaşamaya mahkumdur ve şaşılmaması gerekir ki kendi fantezisinin ve en kötü korkularının yansımasını bulacaktır." diyor Hollis. Tam burada, son zamanlarda yorumlarını ilgiyle takip ettiğim psikolog Şule Öncü'nün yazdıklarını aktarmak isterim: "Neden 40’ından sonra iş de yetmiyor tatil de, çocuk da yetmiyor ilişki de, eğlence de kesmiyor aylaklık da? Mesele değişiyor çünkü. 20-40 yaş arasında merkezi meseleler; tutunmak, ait olmak, yakın ilişki kurmak. 40’ından sonra ise yaratmak ve üretmek merkezi meselen olur. Sevdiğin, yaşam tarzı haline getirebildiğin bir işin yoksa, huzursuz eden bir boşluk duygusu iter arkandan. İçinde “Bir şeyler yap! Sana özgü bir şeyler yap!” diyen ses rüzgârın olur. Doğru yelken açabilirsen yaratıcılığa, üretkenliğe ve yaşam tatminine doğru yol alırsın. Açamazsan canlılığını yitirmiş bir durağanlığa, tembel, hevessiz, acılaşmış bir tatminsizliğe sürüklenirsin."

Marion Woodman, yaşadığımız dünyadaki ruh parçalanmalarını mitolojiden rüya analizlerine, edebiyattan şahsi hikâyelere kadar pek çok alandan yararlanarak çözümlüyor. Birbirini örseleyen ilişkilerin insanları nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatırken, gerçeklerden asla kopmuyor: "Kadife kaplı zincirler içinde uyuyoruz. Hür olma özgürlüğümüz var ama korkağız ve uçmaktan korkuyoruz. Hapishanelerimizden koşarak çıkmak yerine, alkol, uyuşturucu ya da kendi felç türümüze uyan başka bir zehir kullanıyoruz. Ruhlarımıza tecavüz ediyoruz. Hayal gücümüzü öldürüyoruz. Sonra da 'bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yok' diyerek geri çekiliyoruz." sözleri, her şeyin sonu gibi görünse de aslında başı. Bir çıkış yolu bulabilmek için Jungiyen psikoloji bize göz kırpıyor. Özgür Ertana'nın son derece akıcı ve özenli tercümesiyle artık elimizde bulunan Yaralı Damat, içimizdeki eril ve dişil parçaların yerine oturması için sıra dışı bir 'iç çalışma' kitabı...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Nisan 2024 Cumartesi

Parazit ve alışveriş: İnsan

Tilki bir gece açlıktan kıvranarak dolanmakta, yiyecek bir şeyler aramaktadır. Bir kuyunun başına gelir, eğilir bakar. Ayın yansımasını görür ve onu peynir zanneder. Kuyuya atlar, peynir kaybolur, içeride kalır. Aptal konumundadır. Kurtuluş yolları arar, bekler. Ölmek üzeredir. O sırada bir kurt görür, kurt da kuyudan bakmaktadır, ayın yansımasını görmektedir. Tilki kurda seslenir. Gel der, peynir çok güzel, ben birazını yedim, gerisini de sen ye. Kurt bir çıkrık aracılığıyla iner kuyuya, tilki hemen çıkrığa atlar, çıkar, kurtulur kuyudan. Şimdi kuyuda ölümü bekleme sırası kurttadır. Aptal olan kurttur. Ama neye göre? Önceki aşamada aptal olan tilkiyken, şimdi tilki kurnaz olandır. Nesne aldatmıştır, her halükarda uzakta kalmıştır. Kimseye yar olmamıştır, nesnenin arzusu kurban gerektirmiştir ama.

Bir alışveriştir bu. Kuyu ve sarkaç, iki uçta tilki ile kurt, kurban olarak sırayla çıkarlar sahneye, bir kurnazlık bir aptallık, sırayla kurban olurlar. Peynir, yanılgıdır. Ay, arzulanan nesne olarak erişilemeyendir. Bir yanılgının peşinde bir ömür harcanacaktır.

Zaman değişir, devir değişir, insan nüfusu ve insanların yaşama bakışı değişir, aletler değişir, imkânlar değişir, ideolojiler değişir. Ama insanlık değişmez. İnsanın kavgası, arzusu değişmez. Hikaye hep aynıdır, değişen görüntüdür. Hikaye farklı formlarla devam eder, giriş gelişme sonuç hep aynıdır.

Bir tarafta parazitler vardır. Yiyenler, kurbanların üstünden beslenenler. Fakat sarkaç aynı şekilde oradadır. Parazitler ile kurbanlar da daima yer değiştirir. Buna tarih denir. Bu yer değiştirme üzerinden parazitler ile kurbanların hikayesine tarih adı verilir. İnsanoğlu aynı kuyuya düşüp durmaktadır her zaman. Arzulanan nesne ise erişilemezliğini korumaktadır.

Terazi salınımını sürdürür. Terazinin bir kefesinde parazitler yer alır, öbür kefesinde kurbanlar. Savaşlar, kavgalar, katliamlar, hileler, silahlar ortada olan, görünen ama sonu yanılgı olan nesnelerdir. İktidarların, darbelerin, sözcüklerin, yaraların, ölümlerin alışverişi ebedidir. Bir oyundur insanlığın yaşamı, fark şu ki kaybeden gerçekten kaybediyordur, nesne bir oyun gibi yalandan olsa da.

Oyun bizi temsile götürür. Tilki de temsildir kurt da ay da peynir de. İki canlı ile iki nesnenin temsili, gerçeğin temsilidir. Kurban ile parazitin temsili. Masalın hangisi olduğu önemsizdir. Aslan da parazittir, emri altındaki hayvanların etinden, canından, kanından, emeğinden beslenir ve hayatını sürdürür. Bütün temsiller, insanoğlunun acıyla ve hissederek yaşadığı oyunu sergiler. Tuzağa düşen karga, yüzlerce yıldır erişilemeyecek nesnenin peşinde canından olan insanoğlu değil de nedir?

Michel Serres, Parazit’te insanoğlunun kadim ve makus talihini masallar üzerinden inceliyor. Kendine has tarzı, üslubu ile Parazit yeri bir daha doldurulamayacak, muadili olamayacak bir eser. Dünya sahnesinde sergilenen tiyatronun aynılığı, keskinliği, zarifliği ve zayıflığı, barındırdığı acziyet ve gaddarlık; masallar üzerinden okuyucunun önüne seriliyor.

Karşılıklı sallanan tahterevalli. Bir biri yukarıda bir biri. Bugün yukarıda, yarın aşağıda. Aslan bugün hayvanların etiyle beslenen bir parazit, yarın ise hayvanlar onu indirmiş, gücünü kaybetmiş, dün beslendiği kurbanların da aşağısında. Bugün ev sahibi, yarın evden atılmış. Bugün iten, yarın itilen. Parazit kim, kurban kim?

Yaşanırken yüzlerce yıl uzun bir zaman dilimi fakat yaşandıktan sonra tarih biliminin birkaç sayfasına özetlenebilir. Orada okuru tahterevalli bekler. Krallar ve halklar. Ezenler ve ezilenler. Parazitler ve kurbanlar. Her sayfada değişen figürler. İki konum, konumun ziyaretçileri sürekli değişkenlik gösteriyor. Küçük gruplar haşeredir bugün, yarın ise etkin bir konumdadır. İnsanlığın hikayesini anlayamadan, bireysel olarak bir insanı da anlayamaz kimse. İnsan ise bireysel anlamda da kendi içinde bir parazit taşır. Kurban da içindedir. Kendini yiyip tüketir. Birey ne yaşıyorsa, toplum da onu yaşıyordur. Toplum ne yaşıyorsa, birey de onu yaşıyordur. Aynı cümle mi? Değil. Madalyonun iki yüzü sadece. Hiçbir zaman, hiçbir tekrar aynı değildir. Yaşam, alışveriş ediminden ibarettir.

Yasin Taçar
twitter.com/muharrirbey_

26 Nisan 2024 Cuma

Napolyon'un peşinde bir Osmanlı: Vahid Efendi

Napolyon’un Osmanlı ile ilişkileri sonraki politikaları da etkilediğinden hep merak edilmiştir. Seyyid Mehmed Emin Vahid Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi bu konuya farklı bir açıdan perde aralıyor. Erol Çağlar tarafından kaleme alınan ve Telemak Kitap tarafından yayımlanan kitap, okuyucuyu 1808’de Napolyon’a elçi olarak gönderilen Mehmed Vahid Efendi’nin Avrupa seyahatine davet ediyor.

Kitapta özgün diliyle tamamına yer verilen Fransa Sefaretnamesi’nde Vahid Efendi, Napolyon ile yaptığı iki diplomatik görüşmeyi merkeze alıyor. Ayrıca İstanbul’dan Paris’e kadar geçtiği güzergahlar üzerindeki şehirlerin coğrafi ve demografik özelliklerini, geçim kaynaklarını, şehir halkının geleneklerini, eğlencelerini, kültürlerini, dini inançlarını ve sosyal yaşantıları ilk defa görmenin heyecanıyla okuyucuya aktarıyor. Gittiği şehirlerin -vakti el verdiği ölçüde- hemen her yerini gezip görmüştür. Seyahati esnasında kendisini en çok etkileyen Avrupa şehrinin Viyana olduğunu, özellikle Viyana’daki otopsi salonunda (günümüzde Viyana Tıp Üniversitesi bünyesindeki Tıp Tarihi Müzesi) gördüğü kadavralar karşısında hayretini sefaretnamede ifade etmektedir.

Seyyid Mehmed Emin Vahid Efendi, Defter eminliği makamında iken Nişancılık payesiyle murahhas elçi olarak III. Selim tarafından Napolyon Bonaparte nezdine Fransa’ya gönderilir. Vahid Efendi’nin görevi o esnada Osmanlı Devleti’nin savaş halinde bulunduğu Rusya’ya karşı Fransa’yı müttefik olarak yanına çekerek Rusya ile yapılması muhtemel olan barışta Osmanlı’nın çıkarları için Fransa’nın desteğini sağlamaktı.

7 Ocak 1807’de Fransa İmparatoru Napolyon’a verilecek hediyelerle birlikte Edirne’den yola çıkan Vahid Efendi sırasıyla Vidin, Temeşvar, Budapeşte, Viyana, Krakov’u geçerek Varşova’ya vardığında Napolyon’un ordusunu teftişe çıkmış olduğunu öğrenir. Varşova’da geçirdiği iki ayın ardından maiyetiyle birlikte Finkenstein Sarayı’na gelir ve tercüman vasıtasıyla Napolyon ile görüşür. Görüşmede Vahid Efendi, Osmanlı Devleti ile Fransa arasında dostluktan bahseder. Bu dostluğu daha da pekiştirmek için amacıyla görevlendirildiğini söyleyerek Sultan III. Selim’in fermanını İmparator’a verir. Varşova’ya dönen Vahid Efendi, Napolyon ile yaptığı görüşmeyle Osmanlı’nın girişeceği herhangi bir savaşta Fransa’nın destek olmayacağı intibaı taşıdığını bu sebeple İstanbul’a geri çağrılmasını beklemektedir. Bu esnada İstanbul’da III. Selim’in hal edilerek yerine IV. Mustafa’nın tahta çıktığı haberini alır. Vahid Efendi bu defa IV. Mustafa’nın Napolyon’a yazdığı fermanı iletmekle görevlendirilir. Eylül 1807’de Paris’e gelen Vahid Efendi yaklaşık bir ay sonra Napolyon ile bir kez daha görüşür. Paris’te Napolyon ve Başbakan Champagny ile gerçekleşen görüşmelerin ardından 20 Ekim 1807’de İstanbul’a geri dönmek üzere yola çıkar.

Osmanlı Devleti’nin Fransa elçisi Abdullah Muhib Efendi ve beraberinde murahhas sıfatıyla Paris’te bulunan Vahid Efendi’nin çabalarına rağmen Napolyon, elçileri oyalayarak Osmanlı ile ittifak anlaşması yapmamıştır. Bununla beraber Rusya ile Tilsit ve Erfurt anlaşmalarını imzalamıştır. Tilsit ve Erfurt anlaşmalarıyla gerçekleşen Fransız-Rus ittifakı İngiltere tarafından hoş karşılanmamıştır. Osmanlı Devleti de Fransa’nın ikiyüzlü politikasından rahatsızlık duymaktadır. Bu sebeple Osmanlı Devleti, İngiltere’nin Fransa ve Rusya aleyhine kendisiyle yapmak istediği ittifak girişimine olumlu yaklaşır. Eylül 1808’de Vahid Efendi, İngiltere ile yapılacak mükalemeye memur edilir. Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında yapılan görüşmeler neticesinde 1809 yılı başında Kal’a-i Sultaniye Antlaşması imzalanır.

Fransa’daki diplomatik görevinin ardından Vahid Efendi, vefatına kadar çeşitli memuriyetlere getirildi. Kimi zaman sürgün ve azil hadisesi de vuku buldu. Son olarak vezaret rütbesiyle Bosna valiliğine atandı. Bosna’ya hareketinden önce 14 Ağustos 1828’de Çanakkale’de vefat etti. Kabri Geyikli köyünde camiinin avlusundadır.

Fransa Sefaretnamesi’nde diplomatik ve siyasi fikirlerini ortaya koyan Vahid Efendi, ikiyüzlü politikalarından ötürü Fransızlara pek güvenmediği açıkça belirtmekte, Fransa İmparatoru’nun siyasi amaçlarını gerçekleştirebilmek için her yola başvurduğunu kaydetmektedir. Napolyon’un Fransa’nın sınırlarını genişletmek arzusunu taşıdığından iyi asker yetiştirme hususunda itinalı olduğunu bu nedenle kendine çok güvendiği ve her an savaşa hazır olduğunu vurgulamaktadır. Vahid Efendi, Napolyon’un dış görünüşü ve kıyafeti hakkında ise onun çok şık ve gösterişli elbiselerden hoşlanmadığını çoğu zaman asker üniforması ile dolaştığı söylemektedir.

Vahid Efendi, sefaretnamesinde son kısmında ise yabancı ülkelere gönderilecek elçilerin vasıflarını anlatmakta ve elçinin elçilik kurallarına riayet etmesinin önemini vurgulamaktadır. İstanbul ve Ankara’da çeşitli kütüphanelerde yazma nüshası bulunan Fransa Sefaretnamesi, 1843’te Paris’te ve 1866’da İstanbul’da kitap olarak neşredildi. Erol Çağlar ise kitabında Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet koleksiyonunda bulunan istinsah edilmiş yazma nüshayı esas alıyor. Vahid Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi’nin yanı sıra Tarihçe-i Vaka-i Sakız, Minhacü’r-Rumât ve Mirkat-i Münacat isimli eserleri de bulunmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin en buhranlı günlerinde elçilik görevi ile Fransa’ya gönderilen ve burada çeşitli temaslarda bulunan Vahid Efendi bu görevde kesin bir sonuca ulaşamamış olsa da Avrupa politik arenasını tanıma fırsatı bulmuştur. Edindiği diplomatik tecrübeyi 1809’da İngiltere ile yapılan Kal’a-i Sultaniye Antlaşması’nda kullanmıştır. Vahid Efendi’nin hayatı, Fransa elçiliği ve kaleme aldığı sefaretnameyi merkeze alan kitap bir Osmanlı diplomatının Avrupa’ya bakışını ve gözlemlerini okuyucuya sunuyor.

Rüveyda Okumuş
twitter.com/ruveyda_okumus

Sevgili yazarımız burada, ya biz neredeyiz?

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay’ın yayınlanan üçüncü çalışması ve biricik öykü kitabı. Eskiler “tek çiçekle bahçe olmaz” deseler de tek öykü kitabıyla türde adından söz ettiren az sayıdaki yazardan biri Oğuz Atay. 1975 yılının şubat ayında yayınlanan kitabının daha sonraki baskılarına o tarihten sonra kaleme aldığı “Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya” adlı öykü eklenir. (Hikâyenin Türk Dili dergisinde “Demiryolu Öykücüleri-Bir Düş” ismiyle yayınlanması adeta yazılmamış bir Oğuz Atay hikâyesidir. Bu hikâye yazarın tercih ettiği hali ile 1987 yılında gerçekleşen ikinci baskıda Korkuyu Beklerken’e dâhil edilir.) Korkuyu Beklerken ile aynı yıl yayınlanan Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay’ın 1977’deki vefatından önceki son kitabıdır.

Oğuz Atay’ın romanlarında da, tiyatro oyununda da çıkış noktası doğu ile batı arasındaki fay hattında çıkışsız kalmış Türk insanıdır. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar’a girişmişlerdir ve Oyunlarıyla Yaşayanlar bir noktada Korkuyu Bekleyenler arasından çıkar. Bu noktada Oğuz Atay’ın tamamlayamadığı kitapları olan Eylembilim ve Türkiye’nin Ruhu’nun da manidar isimler olduğunu söylemekte fayda var. Necip Tosun’a göre Oğuz Atay’ın Türk öyküsüne kattığı en önemli farklılık o kendine özgü ironisidir. Onun öyküsünde gerçek “ironize” edilerek neşvü nema bulur. Füsun Akatlı ise Oğuz Atay’ın ironisinin kendisine yöneldiğinde zirve yaptığına dikkat çeker. Akatlı, ayrıca Atay’ın romanlarındaki söz kalabalıklığının hikâyelerinde bir söz ekonomisine dönüştüğüne dikkat çeker.

Onun hikâye karakterlerine günlük hayat için rastlamak mümkün değildir. Marjinal tipler üzerine kuruludur onun yazdıkları. Ancak Oğuz Demiralp’in Korkuyu Beklerken’e yazdığı önsöz tam da bu noktada anlamlıdır: “Ne var ki, bu marjinal kişilerin ruhları kat kat açıldıkça onları üreten çevre ve kültür, toplu olarak ortaya çıkmaktadır. Toplum kişiye içkindir, o kişi atipik olsa bile.” Necip Tosun, Oğuz Atay için “tam bir kültür öykücüsüdür” tanımını yapar. Tosun, bu anlamda da Oğuz Atay’ı Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa ve Halid Ziya Uşaklıgil ile akraba kabul eder.

Yıldız Ecevit, kitabın ilk üç hikâyesi olan “Beyaz Mantolu Adam”, “Korkuyu Beklerken” ve “Unutulan”ı Oğuz Atay’ın hikâyesinde ilk dönem olarak tanımlar. Üç hikâyede de grotesk ve Kafkaesk bir atmosfer hâkimdir. Beyaz Mantolu Adam için kolaylıkla bir tutunamayan diyebiliriz. Havanın sıcaklığına rağmen giydiği kıyafeti bir kadın kıyafetidir ve dilenmeyi beceremez. Yaşadığı topluma tamamen yabancıdır. Türk’e benzemediği için dikkat çeker diye canlı vitrin mankeni olarak istihdam edilir. Küçük kaplarda mısır satıp başkası adına sevap işlemek yahut hastaneden yeni çıktığını memlekete dönmesi gerektiğini söylemek gibi harcı alem kurnazlıkları da akıl edemez. Hikâyenin sonu hem trajik hem de tuhaftır. Gogol’ün Palto'su ile de uzaktan akraba olan bu hikâyenin gerçek bir kişiden ilham alarak tasarlandığı da söylenir. Hikâyenin sonu ise Albert Camus’un yazdıklarını çağrıştırır. Oğuz Atay, bu hikâyesini kısa film yapmak için epey uğraşmıştır. Murat Gülsoy, Beyaz Mantolu Adam hikâyesini cinsiyetçi tutumuyla eleştirir. Atay’ın bu duyarsızlığını hikâyenin kaleme alındığı zamanda feminist kuramın yeterince gelişmemiş ve Türkçeye tercüme edilmemiş olmasına bağlar Gülsoy.

Unutulan ise çatı katında terk edilen bir eski sevgili cesedi ile karşılaşmayı anlatan sürreel bir hikâyedir. Yıldız Ecevit bu öykü ile Kafka’nın Taşra Doktoru arasında bir akrabalık kurar. Hikâyedeki tavan arası Freudyen bir bilinçaltıdır adeta. Hikâyenin karakterinin çatı katına çıkma bahanesi şudur: “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Oysa onu oraya sevk eden bir türlü bastırmadığı vicdan azabıdır. Grotesk bir cesetle yüzleşecektir karakterimiz.

Kitaba adını veren Korkuyu Beklerken adlı hikâye ise evinden çıkmaya cesareti kalmayan paranoid bir kişiliği anlatır. Köpeklerden, arılardan ve yabancılardan korkan karakterimiz kabuğuna çekilir ve bekler. Bekleyiş korkularını daha da arttırmaktan başka bir işe yaramaz gerçi. Bu hikâyenin öncüllerinden biri Kafka’nın Yuvası diğeri ise Borges’tir. Gizli bir mezhebin ne olduğunu anlamadığımız “Ubor Metenga” mesajından sonra evine kapanan kahramanımız, kendini hapsederek adeta imha eder.

Yine Yıldız Ecevit’ten okumaya devam edersek Oğuz Atay hikâyeciliğinin ikinci bölümünü teşkil eden üç hikâye olan Bir Mektup, Ne Evet Ne Hayır ve Tahta At; farklı bir bilincin ürünüdür ve Kafkaesk değildir. Füsun Akatlı Bir Mektup'u Çehov’un yazdıklarıyla akraba bulur. Tıpkı Ne Evet Ne Hayır gibi mektup formatında kaleme alınmıştır. Hikâye, karakterin patronuna yazılmış ve gönderilmemiş bir mektuptur. Hikâyenin ana karakteri geçmişteki idealist beni ile bugünkü hâli arasındaki çelişkilerle mustariptir. Asla kendisi olamayan karakterimiz zihninde bir “üçüncü şey” icat etmiştir.

Ne Evet Ne Hayır ise günlük bir gazetenin kişisel dertlere çözüm vadeden köşesine hitaben yazılan mektup, genelde bir iletişimsizliği özelde kadın-erkek ilişkilerindeki aşılamayan mesafeyi konu edinir kendine. Emre Ayvaz, bu hikâyeyi okuma tecrübesini paylaşırken ilk okumada gülüp geçme gibi bir hataya kapıldığını, ancak ikinci okuyuşta hikâyenin ağırlığını hissedebildiğini vurgular.

Tahta At ise taşranın turizmle tanışmasını hicveden bir hikâyedir. Homeros göndermeleriyle de örülü olan Tahta At'ta Atay, Batılılaşma maceramızın çarpıklıkları ironik bir dille anlatılır. Günlüğünden 1973’te Oğuz Atay’ın Çanakkale’den Bodrum’a gezdiğini öğreniyoruz. Tahta At biraz da o gezinin bir mahsulüdür. Necip Tosun’un da işaret ettiği gibi yabancılaşmayı temsil eder Truva Atı. Kitapta, sosyal tenkidin en güçlü olduğu hikâye olan Tahta At, batılılaşmanın taklitçilik damarını hicveder.

Yıldız Ecevit, Babama Mektup'u otobiyografik bir metin olarak kabul eder ve kurmaca olmadığı için de öykü olmadığını savunur. Her ne kadar öykü olmasa da bir metin olarak Atay’ın ikinci dönemine yakın olduğunu da eklemeden edemez. Ancak hikâyede yer alan şu satırlar bile Babama Mektup'un Tutunamayanlarla akraba bir metin olduğunu ispatlamaya yeter: “Acaba senin de bilinçaltın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icat edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huylan yoktu gibi geliyor bana. Senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle Varoluşçu bir bunalımı’ yan yana düşünemiyorum doğrusu. Aslında bizler de bir özenti içindeyiz; ama ne de olsa bu kurt içimize düştü bir kere babacığım; bazı meseleleri bu yüzden büyütüyoruz.

Son hikâye olan Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya ise adeta Oğuz Atay’ın bir imdat çağrısıdır. Hayatı boyunca yazdıklarına beklediği karşılığı bulamayan Atay’ın bir veda busesidir bu hikâye. Günlüklerinden Oğuz Atay’ın hikâye yazmaya da devam etmek istediğini öğreniyor ve iki tasarısını da okuyoruz ki tasarılardan birinin adının Geleceği Elinden Alınan Adam olması zan ediyorum ki bu yazının son cümlesinde yer alabilecek kadar çarpıcı bir hayal kırıklığını imliyor.

Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken'in son cümlesi olarak sorduğu o meşhur “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” sorusu geçen zaman içinde epey bir “Biz buradayız” cevabı aldı. Yine de sorunun güncelliğini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Uzun Sözün özü Korkuyu Beklerken tekrar tekrar okunmayı bekliyor.

Suavi Kemal Yazgıç

KAYNAKÇA
Ecevit, Yıldız; “Ben Buradayım”, İstanbul, 2005.
İnci, Handan-Türker, Elif (Yayına Hazırlayan); Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum, İstanbul, 2009.
Tosun, Necip; Öykümüzün Kırk Kapısı, Ankara, 2013
Tosun, Necip; Öykümüzün Sınır Taşları, İstanbul, 2016
Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, İstanbul, 2008
Notos Dergisi Oğuz Atay Özel Sayısı, Haziran-Temmuz 2011.

23 Nisan 2024 Salı

Bir Marslı ve bir Dünyalının arkadaşlığı

"Uzaylı mısın? Hooop! Dünya'dan değil misin sen?" içerikli cümlelerle ne zaman karşılaşırız? Biri bize çok sinirlendiğinde mi, birini hayal kırıklığına uğrattığımızda mı? Ne yaptığımızda? Dünya dışına itildiğimizde suç hep bizde diye düşünürüz ama ön yargılarla örülü toplumsal duvarların içinde işler hiç de göründüğü gibi değildir. Bu olumsuzluğun en içinden büyüye büyüye serpilip gelişiyoruz, gelişirken de kendimizi korumayı öğreniyoruz. Kendimizi korumak zorunda kalmasak peki? Yani o toplumsal duvarlar bizi sadece korumak için var olsa mesela?

Timaş Çocuk'un Psikoloji Kitaplığı dizisinden çıkan Marslı Albert Görev Başında bir çocuğun gözünden başka bir çocuğun "Marslılığını" anlatıyor bize. Marslı olmak bu kez "öteki" ilan edilmek değil birileri için. Bir çocuk başka bir çocuğu anlamaya çalışıyor sadece. Anlamak için çaba sarf etmek, başkasının dünyasını merak etmek, o dünyaya yargısızca girmeye niyetlenmek ne kadar değerli iki özne için de! Yetişkinlerin dünyasında bambaşka senaryolarla karşılaşacağımızı bildiğimiz bu hikaye, çocukların gözünden aktarıldığında tüm yargılar bir anda yok oluyor çünkü bizler büyürken acımasızlaşıyoruz. Hayallerimizle birlikte tüm iyi şeylerimiz yavaş yavaş görünmez oluyor. Çocukken başka bir çocuk için "Marslı mı acaba?" diye düşündüğümüzde bu sorunun yanıtını gerçekten merak ediyoruzdur. Aradaki fark bence bu anlamda çok net ve bu kitap Marslı Albert'i anlattığı kadar onun Marslı olup olmadığını gerçekten merak eden arkadaşı Mia'yı da anlatıyor.

Mia ve arkadaşlarının sınıfına yeni katılan Albert, Mia'nın anlattığına göre onlardan daha hareketli. Yerinde hiç durmuyor. Etrafı karıştırıyor, sınıfta durmadan dolaşıyor. Mia, Albert'i anlatmaya başladığında kitaptaki çizgiler de konuşmaya başlıyor. Çizimlerde, sınıftaki herkes birbirinden çok farklı detaylara sahip. Duygusal anlamdaki farklılıklara geçmeden önce fiziksel anlamdaki farklılıklar, küçük yaş grubundaki çocuklarla bu görseller üzerinden de çalışılabilir. Çocuklarla temasta olan uzmanlar ve bakımverenler için görsellerin de işlevsel olması çok önemli. Marslı Albert Görev Başında bu işlevselliği keyifli görselleriyle sağlıyor.

Mia'nın sorusuyla devam edelim: Farklı olmak ne demekti ki? İşte tam da yazıya girerken bahsettiğim "yargısızlık" hali. Ancak tüm yargıların, yargılamaların en uzağındaki o kişi (bir çocuk) böyle bir soru sorabilir. Farklı olmanın ne demek olduğunu sonradan öğreniyor çocuklar. Önceleri herkese karşı oldukça empatikken büyüdükçe işler bir şekilde değişiyor. Farklılıklara dair dağarcığımız maalesef genişliyor. Mia, Albert'in farklı davrandığı konusunda tereddütlü ve bunun nedenini anlayamıyor. Bir farklılık sezse de onun hakkında kesin görüşleri yok. Albert'i daha yakından tanımalı ki onu anlayabilsin. "Anlamak için daha yakından tanımak"... Keşke yetişkinliğimizde, çocukluğumuzda kafamızın içinde dönüp duran her şeyi özellikle hatırlayabilsek.

Bu yazıda yetişkin-çocuk karşılaştırması yapıyorum yoğunlukla. Ancak bu genellememin aksine Mia'nın anlatımlarından, diğer çocukların Albert'i çok da tanımak istemediğini öğreniyoruz. Dolayısıyla genellemelerimin hesabını vermeliyim. Çocukların hepsi Mia gibidir demesem de genelde Mia gibi destekleyici olduklarına inanıyorum ben. Eğitimci olarak gözlemlerim bu yönde de diyebilirim. Öncesinde tanıyıp anlamaya çok da gönüllü olmadıkları arkadaşlarını büyük bir yol katederek desteklemeye başlayan çok öğrencim oldu. Toplum öğretileri bir virüs gibi çocukların kalbine de tesir ediyor tabii ama çocukların farkındalıkları daha güçlü bence. Yetişkinler hep daha fazla direnç gösteriyor bu konularda, buradan hareket etmek istedim yazının tamamında da aslında. (Gönül rahatlığıyla hesabımı verdim, şimdi Mia ve Albert'in arkadaşlığına dönebilirim.)

Albert'in diğer çocuklardan farklı davranmasını otizme ya da başka bir hastalığa veya göçmen psikolojine bağlayabiliriz. Hatta belki ikisine de. Albert'in evini özlediğini, Mia ve arkadaşlarının konuştuğu dili onlar gibi akıcı konuşamadığını öğreniyoruz. Belli ki Albert bu yüzden üzgün ve Mia, Albert'in bu üzüntüsünü fark ediyor. Albert'in farklılığının yanıtı Mia için fark eder mi peki? Albert'in üzgün ve yalnız hissetmesi destek görmesi için yeterli olmalı. Kitabın başardığı en önemli şey bu bence: Yanıtlara takılmıyor ama soruların nasıl sorulduğu çok önemli. Mia'nın öğretmeninin, Albert'in Marslı olmadığını Mia'ya uzun uzun anlatması da yazar için bir yol olabilirdi ama yazar bunu tercih etmiyor. "Sizi dünyayla tanıştırıyorum." diyor şaşkın gözlerle bakan Mia'ya. Sen de böyle bir destek sunabilirsin arkadaşına, demek istiyor. Öğüt vermeden, ders vermeden, yargılamadan ve utandırmadan. O kadar sevdim ki öğretmenin yaklaşımını! Mesajı alan Mia, Albert için sakin sakin çalışmaya başlıyor. İletişim kurarken zorlanan Albert'in dille ilgili bariyerlerini ortadan kaldırmak için görsellerden yararlanan Mia, arkadaşının gün içinde nelerle karşılaşacağını ona sağlıklı bir şekilde aktarabilmiş oluyor ve böylece Albert'in endişelerinin etkisinin hafiflediğini görüyoruz.

Sürprizlerden hoşlanmayan, yerinde duramayan, temas sevmeyen, iletişim kurarken kaygılı ama meraklı Albert'in hafıza oyunundaki şampiyonluğunu fark eden Mia; hayata dair çok önemli bir detayı fark ediyor aslında. Hepimiz gerçekten çok özeliz ve her birimizin iyi olduğu alanlar kadar geliştirmek için çabalamamız gereken alanlar da var. Biz neyi görmek istiyorsak biraz da oyuz. Biricikliğimizin içindeki hazineyi keşfe mi çıkacağız yoksa etrafımızı aynalarla mı çevireceğiz? Marslı Albert Görev Başında; çocuklarınızı, öğrencilerinizi Marslı Albertlerle tanışmaya hazırlamak için şüphesiz doğru bir rehber.

Evrim Sayın

22 Nisan 2024 Pazartesi

"İçimde gölgesi kendinden büyük çocukların cesareti"

Günümüz Türk şiiri dinamik bir yapıdadır ve akarsuların farklı ırmaklardan beslenmesi gibi farklı kollardan beslenmektedir. Bu kollar dergi ve fanzinleri kendilerine mekân belleyen çeşitli yaklaşımlarla yazılmış şiirlerdir. Özellikle edebi meseleler başta olmak üzere her konunun tartışılması açısından dergiler ve fanzinler önemli rol oynamaktadır. Teknolojinin yaygınlaşmasıyla öneminin azaldığına yönelik tartışmalar çoğalsa da dergi ve fanzinler okul olma niteliğini halen taşımaktadırlar. Cemil Meriç "dergi, hür tefekkürün kalesi" derken fikirlerin hür bir ortamda tartışıldığı bir okuldan bahsetmektedir. Abdülkadir Budak da şairin, kendi koşulları içinde, edebiyat dergilerinde ya da çıkardığı iyi bir kitapla doğabileceğini ifade etmektedir. Ortak düşünce dergi ve fanzinlerin yazara kendini geliştirme imkanı sağlayan mekânlar olduğudur.

İmge kullanımı, anlatımı güçlendirmesi açısından şairin elindeki en önemli araçlardan biridir. Şayet şair imge kullanmazsa anlatacağı ifade günlük konuşmadan farklılaşmayacaktır. Sevdalandığınız birinin yanınızda olmamasından dolayı yaşadığınız üzüntüyü anlatan bir ifade olan “Sensizlikten kötü başka bir şey yok.” cümlesi Ahmed Gazzali’nin kaleminde şiir olmakta ve mısralara dökülmektedir: “Ben sensiz bin gece kan yuttum / Sen bir gece sensiz kalmadın / Mazursun”.

İmge kullanımının önemli olmasına karşın günümüz şiirinde bu konuda aşırıya kaçıldığı görülmektedir. Bu tür kullanımlara saygı duyuyorum, bu bir üsluptur fakat aşırı imge kullanımı şiirin içeriğinin anlaşılmasını mümkün kılmamakta ve içeriğin gücünü azaltmaktadır. Naile Dire’nin de vurguladığı üzere imgenin anlamsızlığa sürüklendiği noktada zorlama imgeler hiçbir şaire yakışmamakta ve şiire oturmamaktadır. Enes Malikoğlu da benzer şekilde imge bataklığı haline gelmiş bir şiirin okuyucuyu kriptoloğa dönüştürdüğünü ve okuyucuyu doğruya götürmeyeceğini vurgulamaktadır. Özellikle aşırı imge kullanımı, içeriğin gücünü de azaltmaktadır. Bu olumsuz bir durumdur çünkü şiir hem içerik hem de anlatım şekliyle birlikte gelişmektedir. Şiirin bir güvercin olduğunu varsayarsak; güvercinin bir kanadı dil diğeri ise içeriktir. Güvercin tek kanatla uçamayacağı gibi eğer uçmak istiyorsa iki kanadını da kullanmalıdır. İçerik ve yazım şekli arasındaki ilişkinin önemi hakkında Nazım Hikmet şunu söylemektedir:

"Şiir dediğin şeyin şekli, eski Yunan mabetleri gibi pürüzsüz, süssüz, şatafatsız, aydınlık ve muhtevayı en iyi bir surette verebilir, belirtilebilir olmalı. Unutma ki şekli tayin eden muhtevadır."

Her şairin imge oluştururken kendi yaşam deneyimlerinden ve algılamalarından yararlandığı unutulmamalıdır. Bundan ötürü şair dışında hiç kimsenin kullanılan imgeyi ve bağlamı tam olarak anlamasına imkan yoktur. Kullanılan imge farklı kişiler tarafından farklı şekillerde yorumlanabilmektedir. Bu özelliğinden dolayı imge kişiye özeldir. Bu durum imgenin ve şiirin esrarengizliğine yol açmaktadır. Şairin dikkat etmesi gereken nokta imge kullanımında aşırıya kaçmaması ve şiiri kelimelerin yan yana gelmesinden oluşan muğlak bir metne dönüştürmemesidir.

2017 yılında Varlık Yayınları tarafından neşredilen Gölgeler Çürürken şiiri ile aynı yıl Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne, Boşluklara Doğru başlıklı şiir dosyasıyla ise 2018 yılında Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne layık görülen Devrim Horlu’nun şiir anlayışı fazla imgeye düşmeyen ve şiiri boğmayan bir anlayıştır. Anlatım şeklinin ve içeriğin birlikte gelişmesi şiirinin başarılı olmasına yol açmaktadır. Özellikle bu durum Gölgeler Çürürken’de net şekilde görülmektedir. Kendi tabiriyle Taştaki Dikiş İzi'nde Gölgeler Çürürken'e göre farklı bir söyleyişe ulaşan Horlu hem somut şiirin hem de avangart şiirin imkânlarından yararlanmaya çalışmıştır. Bu farklılaşmaya rağmen kitap, dergi ve fanzinlerde yayımlanan şiirlerinde lirizmi arka plana itmediği görülmektedir. Gölgeler Çürürken’de lirizmin daha ön planda olduğu söylenebilmektedir. Kendisiyle yapılan bir röportajda şiir algısını şu şekilde açıklamaktadır:

Estetiğin ve anlamın omuz omuza yürüdüğü, estetiğin tersanede çalışan işçiyi, anlamın edebiyat profesörünü iğrite etmediği, yani ulaşmayı becerebilen, katmanlı ama yalın bir şiir. Bir elini Halk Edebiyatı ve birinci yeniye, diğer elini ikinci yeni ve günümüz şiirine veren ama yürüdüğü yol mutlaka sınıfsal, sosyal dertlerin tam içinden geçen bir şiir. Lirizmi sulu duygu boşalmalarına hapsetmeden insanları ve onların dertlerini de içine alabilen bir şiir.

Anlaşılacağı üzere Horlu lirizmi geri plana itmeden, aşırı imgesellikte boğulmadan şiirlerini oluşturmakta ve insanların dertlerini kağıda aktarmaktadır. Gölgeler Çürürken’de “Evsizler”, “hurdacılar”, “menemen kokan fakir sokaklar”, “pazarda annesini kaybeden çocuklar” ve “Sivas’ta yakılan şairler” şiirlerinin öznesi olabilmektedir. Halkın dertleriyle dertlenen bir şair olan Horlu, doğrudan politik bir söylem içine girmeden halkın yaşadığı sorunları, yaşanan acıları hem imgeli hem de yalın bir şekilde bizlere aktarmaktadır. Yeni bir kavram ile nitelenecek olursa Horlu’nun poetikası "imgesel yalınlık" olarak ifade edilebilmektedir. Gölgeler Çürürken’deki birçok dize imgesel yalınlığa örnek olarak verilebilmektedir.

Örneğin; “Mevsim İki Kere İki” başlıklı şiirindeki “En güzeli/Koştuğum tüm yollarda/Çingene çocukları/Evsizler/Hurdacılar/Sen”, “Sokağınızdan geçen eskiciye satıp/Elden çıkarmak istiyorsun anılarını”, “Sabahları/Menemen kokan/Bu fakir sokaklardan geçip/Sana yakışmaya geliyorum”, “Sonu İyi Bitmeyen Başı Hiç Olmayan” başlıklı şiirindeki “İçimde, babası ölünce/annesinin saçlarını örmediği/bir kız çocuğunun kırıklığı”, “Zaman/ yoksul köy çocuklarının/her gün okula gitmek için geçmek zorunda olduğu eski bir köprü gibi çürüttü kalbimi”, “Dünyaya En Yakın Gezegen” başlıklı şiirindeki “Beni gözetler sobaları çoktan sönmüş, duvarları briketten örülmüş yoksul evler”, “Bekle” başlıklı şiirindeki “Pazar yerinde/annesini kaybeden çocukların/ağlamaklı gözleriyle bakıyorum yollara”, “Öyküsüz Bir Ölünün Sayıklamaları” şiirindeki “Sonra öyle bir yalnız kaldım ki/Kendime bir kere rastgelmedim/Basma giymiş kadınlara/“Gel abla!diye bağırılan salı pazarlarında”, “Güneşin/demini almamış çayların andırdığı zamanlardı/Kurumuş bir ırmakta kürek çeken/Büyük ve kırmızı burunlu babaların/Uluorta savurduğu küfürlerde/Çarık giymiş bir köy çocuğunun saflığı vardı”, “Sivas” başlıklı şiirinde “bilmiyorum söz durur mu/kalır mı geriye/bir çift göz/kehribar kokulu/bir şair yakılır/Sivas’ta/şair ateşe kâr eder mi/bilmiyorum” ve “Çocuk” başlıklı şiirindeki “Sonra/Annen/İntihar etti/Borçlar yüzünden/Sen de düşüp/Kolunu kırdın/Nar ağacının/ Tepesinden” dizeleri…

Gölgeler Çürürken incelendiğinde tabiata dair öğelerin (çiçek, dalga, yosun, kar, rüzgar çiçek vs.) şiirlerin genelinde kendine yer bulduğu görülmektedir. Bazı şiirlerde öğelere insana dair özellikler yüklenirken bazı şiirlerde ise ögelere dair özellikler insana yüklenmiştir. Bu iki söz sanatına şöyle örnekler verebiliriz:

Mevsim İki Kere İki: “İlkbahar fena küfürbaz/Tükürerek çiçekleri sıçratıyor yüzümüze
Bekleyen: “Dalgaların haksız yere dövdüğü/taşlar gibi sabırla bekledim/Yosun bile tutmadım
Taşların Ritmi: “uzanır taşlar/dalgaların köpüren beyaz etine
Kusmuk: “Gördüğüm her şey/bir bir eskiyor bu ıslak şehirde/Çiçeklerin isimleri hep aynı kalsa da/Her çaldığında/beni uzaklarda içli dışlı eden bazı şarkılar/varsa da hâlâ/Yetmiyor
Hep Aynı: “İçimde gölgesi kendinden büyük çocukların cesareti/Birden kimin kime düşman olduğunu bilmediğimden/bir kavgada buluyorum kendimi/Vuruyorum yüzümde bir çiçek cesedi/Vuruyorum ellerim pamuk tarlası
Sonu İyi Bitmeyen Başı Hiç Olmayan: “Gölgesini zor günler için/kendine saklayan ıslak ağaçların hüznüyle/adını söyleyip durdum
Ama güzel günler/Çiçekler gibi/kurutulup saklanmıyor kitap arasında
Tıpkı bir ceylan leşinin tepesinde/uçuşup duran akbabalar gibi/Yüreğimin etrafını tavaf eden bu kederler öldürür
Dünyaya En Yakın Gezegen: “Kar yüzümü ısırır böyle böyle diyerek/Rüzgâr sırtımı döver acı acı gülerek
Zaman zaman/geniş gövdeli bir çam ağacı olurum/Bir sigara daha yakarım kendime yaslanıp/Ortadan yarılmış sıcak bir ekmek gibi tüterim
Boşluk Doldurmaca: “Bana/karıncalar gibi sağa sola koşturan/bu çağın ellerinden tutmam için/gecenin bir saati/teklifsiz/hatta bunca konuşmama fırsat bile vermeden/dudaklarıma artık bir defa bile olsa/değdiremeyeceğim ellerini ver
Çünkü hâlâ yüreği kuşlar için atan/birilerine ihtiyacı var bu şehrin
Bekle: “Pazar yerinde/annesini kaybeden çocukların/ağlamaklı/gözleriyle bakıyorum yollara/Rüzgâra secde eden cılız ağaçlar gibi eğildim/Devâsa bir çam ormanı gibi yanıyor/Ve tekrar uzuyor kara kirpiklerim
Kefen Parası Niyetine Cik Cik Cik: “Şu kapının dışında bir ırmak akar eli mahkum/Perişan olur suların altında toprak/Güneşin altında perişan/Ayaklar altında
Kötü günler için kuş sesleri biriktirdim/Kapılar gıcırdayarak/Perdeler sarararak konuştu/Kötü günler akıp giden ırmaklar gibi/göğsüme doldu/Öksürük tuttu beni/Deniz tuttu/Kan tuttu
Düğmeleri Dik: “Kimin üstünde/çiçekli bir gülüş hayal ettiysem/koparıp kendime yakıştırmaya çalıştım
Yeni Alınmış Rugan Ayakkabı: “Rüzgâr/ başı önde bir serseri gibi/ıslık çalarak dolaşır/dünyanın dört köşesinde
Bir yıldız göz kırpar kör karanlığa/Yere kapaklanıp ağlamaya başlar günışığı
Çocuk İle Serçe: “ormanda durağan hışırtısıyla bir ağaç/okuma öğretiyor bazı kuşlara/onlarsa/renk değiştiren gözleriyle/konuşuyorlar dünyanın
Öyküsüz Bir Ölünün Sayıklamaları: “Güneşin, demini almamış çayları andırdığı zamanlardı/ Kurumuş bir ırmakta kürek çeken/Büyük ve kırmızı burunlu babaların/Uluorta savurduğu küfürlerde/ Çarık giymiş bir köy çocuğunun saflığı vardı
Kalbimde Bir Diken Kökleniyor: “Anne, ceplerim yağmur dolu bugün/Ellerimde adı sanı belli olmayan/çiçekler büyüyor
Anne, ceplerim yağmur dolu bugün/Yüzümden denizlere kan kırmızı/bir şeyler dökülüyor/Kuru dallar kırılıyor göğsümde
Gözlerin: “Uzun hikâye şimdi anlatması biliyorsun/Gözlerinde bir çınar ağacı devrilmiş/ Tut ki o bin yıllık ağaçta bir kuş var/Kuş uçmaz/Kervan geçmez bir tepede/Bir başına sahipsiz/Yaralı
Gözlerinin içinde/barbar bir kavim yol alıyor/Bir şairin elleri/Kurumuş bir ağaç gibi/Kuruyup sararıyor
Çocuk: “Nar ağacı vardı bahçenizde/Sadece onunla doymak isterdin/Ama ekmek almak için Bakkal İzzet’e/“deftere yaz amca,” derdin

Yukarıda aktarılan dizelerin tamamında insanın gönlüne hitap eden bir yön vardır. Bu açıdan Horlu’nun şiirlerinde lirizmi geri plana atmadığı görülmektedir. Aynı zamanda insanın yaşamını şiirlerinin konusu ve öznesi olarak kullanması Horlu’nun şiir anlayışının “şiir için lirizm”den öte “insan için lirizm” olarak tanımlanmasına imkan sağlamaktadır.

Horlu’nun "Taşların Ritmi" başlıklı şiiri, Metin Altıok’un "Çakıltaşları" şiirini anımsatır. Özellikle "uzanır taşlar/dalgaların köpüren beyaz etine/çürüsün ister, kırılsın ister, dağılsın" ve "Duru bir suyun dibindeki renkli çakıltaşları/Nasıl taşarlarsa oynak renkleriyle biçimlerinden" dizeleri iki şiir arasındaki bağlantıyı sağlar niteliktedir.

Şiirlerinin başında Rilke, Mahzuni Şerif, Oktay Rıfat Horozcu ve Sait Faik Abasıyanık'tan alıntılar aktarılmaktadır. Bu alıntılar geçmişle gelecek arasında bir köprü kurmaktadır.

Horlu’nun kalemi hem Türk şiiri hem de Türkiye için umut vadetmektedir.

Talha Kutay
talhakutayfb@gmail.com

Kaynakça:
Horlu, D. (2017). Gölgeler çürürken. İstanbul: Varlık Yayınları.
Akgül, L. (2017). Abdülkadir Budak: “Şair kendi koşulları içinde, edebiyat dergilerinde, çıkardığı iyi bir kitapta doğar doğabilirse”. Edebiyat Nöbeti, Sayı 14, ss.27.
Gürkan, Ö., & Dadır, B. (2018). İmge üzerine bir soruşturma. Koza Düşünce, Sayı 25, ss.19.
a.g.m., ss. 16.
Hikmet, N. (1994). Cezaevinden Mehmet Fuat’a mektuplar. İstanbul: Adam Yayınları, ss. 50.
Ay, L. (2020). “Devrim Horlu: Türkiye herkesin şair olduğu ama kimsenin şiir okumadığı bir memleket”. Erişim: https://gazetesanat.com/devrim-horlu-turkiye-herkesin-sair-oldugu-ama-kimsenin-siir-okumadigi-bir-memleket [Erişim Tarihi: 29.06.2020].
Kanmaz, E. G. (2018). “Devrim Horlu ile söyleşi”. Erişim: https://web.archive.org/web/20190420112532/http://kozadusunce.com/devrim-horlu-ile-soylesi/ [05.01. 2018].

21 Nisan 2024 Pazar

Dünyadan Ramazan manzaraları

Bir Ramazan ayını daha arkamızda bıraktık. Cenab-ı Hak bizleri daha nice Ramazanlara eriştirsin ve Ramazan’ın hakkını veren müminler zümresine bizleri ilhak etsin.

Esasında insan oruç ile nefsine hükmetmeyi öğrenir ve bu sayede manevi bir ilerleme yaşar. Bayram, yaşanılan manevi ilerlemenin bayramıdır. Allah cümlemizi o bayramlara eriştirsin, hal ile de bildirsin.

İbadetlerin insanı en çok heyecanlandıran yanlarından biri dünyanın bütün Müslümanlarının aynı zamanda aynı ameli işlemesi, aynı duyguyu taşımasıdır. Nasıl ki milyonlarca Müslüman aynı vakitte namaz kılıyorsa, Ramazan ayında da milyonlarca Müslüman aynı duygularla aynı şekilde oruç tutar ve müşriklere kendisini ve bulunduğu tavrı gösterir.

Ramadan Mubarak, Hakan Emin Öztürk’ün bizi tam otuz ülkeye misafir ettiği ve o ülke Müslümanlarının Ramazan tecrübesine şahit tuttuğu mükemmel çalışması. Dünyanın farklı coğrafyalarından, farklı ırklarından Müslümanların, Ramazan ayını nasıl geçirdiğini bizlerle paylaştığı bu eseri; her Müslümanın muhakkak okuması, kitaplığında bulundurması gerektiği aşikâr.

Örneğin, Ramazan ayı gelince İsveç de hemen gündeme gelir. İsveç’te günün büyük çoğunluğunun oruçlu geçirilmesi her Müslümanın merakını celbeder. Eserden İsveç’te bir Ramazan’ın nasıl geçtiğini ana hatlarıyla okuyabiliyoruz. Mektubun sahibi en uzun yirmi saat oruç tuttuklarını söylüyor. Ve buradan kendilerine gösterilmiş hikmeti bize de yansıtıyor. İsveç ekonomik olarak refah bir ülke. Konutlar gayet gösterişli, halkın maddi sıkıntısı yok, herkes rahat içinde. Yoğun yaşanmış oruç tecrübesi onları maddi refahtan bir an sıyırıyor, kendilerini bütün o imkanlardan kendi istekleriyle geri çekiyorlar. Müslüman nüfusun azınlık olmasının dezavantajları var tabi. Örneğin ezanların dışarıya açık bir şekilde okunması yasak. Cami veya ev içlerinde okuyorlar. Ama yirmi saate yakın oruç tutmaları, geceleri uyanık geçirmeleri ve kendilerini ibadete adamalarına vesile oluyor. Farklı ülkelerden Müslümanların yaşaması ise iftar sofralarının hem insan olarak hem de yemek olarak zengin geçmesini sağlıyor.

Bir de tabi Doğu Türkistan var. Çin zulmü altında hayatlarını sürdürmek zorunda kalan Doğu Türkistanlı Müslümanlar… Doğu Türkistan’ın şehir ve köyleri Çin yönetimi tarafından açık cezaevine çevrildi ve onlar Ramazan’ı bu cezaevlerinde tüm güzellikleriyle ve incelikleriyle yaşıyorlar. 55 yaşındaki Abdulahad bizi Doğu Türkistan’a götürüyor ve Ramazan’ı zulmün gölgesinde bizlere gösteriyor. Doğu Türkistan’da Ramazan ibadetleri yasak. Ramazan geldiği için Müslümanların sevinmesi dahi yasak, onlar sevinçlerini kimseye sezdirmeden içlerinde yaşıyorlar. Sevgiyi belli etmek Çin yönetimine göre suç. Namaz kılmak ve oruç tutmak da yasak. İbadetler gizli bir şekilde eda ediliyor. Abdulahad’ın şahitliğine göre insanlar geceleri ikişerli üçerli gruplar halinde gizlice teravih namazı kılıyorlar. Zaten Çin yönetimi camileri tek tek yıkıyor. Özellikle 2014 yılından itibaren insanların evlerinde namaz kılması dahi yasak. Tıpkı oruç gibi namazı da gizlice eda ediyorlar. Çin yönetimi erkekleri hapse atıyor ve onların yerine her eve Çinli erkekler yolluyor. Bu erkekler kadınları onlara hizmet etmeye ve domuz eti yemeye zorluyor, edepsiz tutumlarla onları taciz ediyor. Evlerde dini kitap, seccade bulundurmaları yasaklanıyor, çocuklarına dini isim vermeleri yasaklanıyor, anne babaları kampa götürülen çocuklar henüz üç dört yaşlarındayken Çinli ailelere veriliyor ve ona göre yetiştiriliyor, büyütülüyor. Onlar tüm bu zorbalığın gölgesi altında yine de dinlerinden vazgeçmiyor, Ramazan ayını ellerinden geldiğince yaşamaya çalışıyor.

Ramadan Mubarak bir ders kitabı mahiyetinde. Bizi her hal ve ahvalden Müslümanla tanıştırıyor. Doğu Türkistanlı Müslümanların hayatı yüreğimizi yakarken, İsveç gibi ülkelerde yaşayan Müslümanların hayatı yüreğimize su serpiyor. Payımıza düşen ise ibret oluyor. Kendi eksikliğimizi görüyoruz, dünyanın farklı coğrafyalarından Müslümanlar bize İslam’ın nasıl layıkıyla yaşanacağını gösteriyor. Kendimizi silkelememiz için başvuracağımız bir kitap: Ramadan Mubarak.

Yasin Taçar
twitter.com/muharrirbey_

18 Nisan 2024 Perşembe

Yarım kalan aşkları sanata çevirmek

Atiye, Sabiha, Nuran, Leylâ... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'rüyada açan güller'i. Şuradan başlamak lâzım: Tanpınar için bir insanın olması/ölümsüzlüğe taşınması için iki yol vardır. Ya bir sanat eseri yaratılacak ya da âşık olunacak. Tanpınar düşüncesinde mutlak bir son olarak yer bulan ölüme karşı insanın kendini gerçekleştirmesi ancak bu yollarla mümkündür. Ona göre büyük bir sanat eseri yaratmak, içinde sanatçı ruhu taşıyan kimselerin harcı. Yaratamayanların tek şansı ise aşk ve aşkla sanat eserine dönen bir hayat.

Tanpınar romanlarındaki erkeklerin saplantı denebilecek türde huyları var. Bir kadın muhakkak İstanbullu olmalı ve İstanbul'u bilmeli. Musıkiyle arası çok kuvvetli olmalı, belki resim bilmeli. Gözlerini iyi kullanmalı; yani manzarayı iyi seçmeli ve seyretmeli. Derin olmalı, daima derin. Haliyle ortaya ulaşılamaz, ulaşılsa da sürdürülemez bir aşk modeli çıkıyor. Zaten erkek kahramanlar da bundan besleniyor romanlarda. Vuslata eremeyen aşk neticesinde ortaya çıkan acı, erkeği hayata başka şekilde bağlıyor. Zira Tanpınar aşk ve yaratıcılık bahsinde, birinciyi ikincinin sebebi yapıyor. Sanat, ona göre ölümün elinden hayatı geri alma çabası. Handan İnci de bunu fevkalade çözmüş ve Orpheus'un etkileyici hikâyesini kitabına isim yapmış. Hikâyeyi hatırlayalım:

Orpheus bir sanatçı. Çaldığı lirin sesi tüm canlıları büyülüyor. Çok sevdiği karısı, yılan sokması yüzünden ölünce büyük bir keder duyuyor. Bir amaç kuruyor kendine: lirinin etkileyici sesiyle ölüler diyarına inecek ve tanrılardan onu geri isteyecek. Tanrılar, Orpheus'un aşkından ve sanatından fazlasıyla etkileniyorlar, Eurydike'yi göndermeyi kabul ediyorlar ama bir şart koyuyorlar: Yeryüzüne çıkıncaya kadar Orpheus ardında yürüyen eşine asla dönüp bakmayacak. Ancak Orpheus, tam son adımı atacakken dayanamıyor ve arkasına bakıyor. Böylece Eurydike'yi sonsuza dek kaybediyor. Hikâye burada bitmiyor. Orpheus üzüntüden çılgına dönüyor fakat bu kayıp ona ölümsüzlüğün kapısını açıyor. Çünkü acısını sanatına katıyor ve mitolojideki ölümsüz yerini en güzel şarkıları söyleyerek kazanıyor.

İşte Tanpınar romanlarında bütün aşkların yarım kalmasının sebebi: onu sanata çevirmek... Handan İnci de Orpheus'un Şarkısı için kollarını sıvarken “Tanpınar’ın aşk ve kadın üzerine günlük, mektup ve denemelerinde dile getirdiği düşüncelerini romanlarında nasıl işlediği sorusuyla yola çıkmıştım. Okumalarımın beni getirdiği nokta, Tanpınar’ın aşk ve yaratıcı yazı arasında kurduğu ilişkiyi romanlarına da aynı şekilde aktardığını görmek oldu." diyor. Sadece Huzur için değil, hikâyelerinde de görmek mümkün ki Tanpınar, erkeklerdeki yaratıcı eylemi harekete geçirmek için kadınları metinlerinin civarına yerleştiriyor. Bu yaratıcı eylemin en büyük yakıtı ise aşk. Bilhassa da yarım kalan aşklar.

Tanpınar için hiçbir zaman aşk romanları yazarı tabiri kullanılmaması da aslında bunun bir göstergesi. O aşkı anlatır, aşkın açtığı yaraları ortaya koyar, bir aşkın bitişini değil ama bitişine giden yolları gösterir, orada bırakır. Harap olmuş ruhlara götürmez bizi, harcanmış bedenlere de. Bu sebeple Nuran’la Mümtaz’ın ayrılığı kimsenin zihninde yeterince oturmaz. "Erkekler ne kadar derin, ne kadar vazgeçilmez bir tutkuyla sevdiklerini anlata anlata bitiremedikleri bu kadınları nasıl oluyordu da kolayca bırakabiliyorlardı?" diye soruyor Handan İnci. Çünkü Mümtaz, Nuran'ı yere göğe sığdıramıyor. Aradığı her şeyin onda olduğunu düşünüyor. Ama tam ortasından, sessiz bir çığlık gibi, toprak sarsılır gibi bitiyor ilişkisi. Hatta bitiyor kelimesi bile fazla geliyor, çünkü Tanpınar bunu biraz da hissettirmeden yapıyor. Ümit Meriç, Ebediyetin Huzurunda adlı kitabının önsözünde bu gerçeği şu soruya çevirmişti: "Sevdiği kadının ruhaniyetindeki nura kanat açan Tanpınar, yakmaktan çok yanmak için mi yaratılmıştı acaba?"

Yaşadığım Gibi'deki Aşka Dair başlıklı yazısında Tanpınar, sevmek meselesine dair kuvvetin insanın içinden gelmesinden, doğmasından bahsederken bir başka konuya daha dikkat çeker. Bu kuvvet, insanın bünyesine ne kadar uyabiliyor? "Her aşk nasıl başlarsa başlasın, onu devam ettiren şey; ruha bütün kıvrımlarını ve hususiyetlerini veren iç bünyedir. Tek bir spermde nakledilen bir yığın hususiyet arasında, aşk kabiliyetimiz ve mukadderimiz vardır" diyor ve şöyle devam ediyor yazısında: "Aşk psikolojisinin en dikkate değer taraflarından biri de mevzuunu tanımadan başlamasıdır; onun için her aşk, devamı boyunca bir yığın lezzetli keşifler silsilesi olur. Gülerken, konuşurken, hiddet veya hüzünde bu küçücük insan vücudu daima bizim için yenidir ve her kımıldanışında, kâinatla her temasında yepyeni hayranlık imkân ve vesileleri verir. Bu gün onun ellerinin istisnâî güzelliğini daha yeni fark ederiz, yarın boynunun muztarip melek inhinasını şimdiye kadar görmediğimize şaşarız, bir başka zaman küçük bir yolcu arabasının ayaklarımızın ucuna düşen aynadan süsünde, yalnız bir ucundan gördüğümüz dudak ve çenesinde, bütün bir san'at eseri güzelliğini ve uzaklığını bularak kendimizi körlükle itham ederiz. Bir başka vakit, gözlerinin rengi ve alnının biçimi, bakış tarzı bizi imkânsız ve sırrı meçhul hazlar içinde bırakır. Hülâsa, bir yıldız kasırgasında ve büyülü bir terkib hâlinde tanıdığımız ve sevdiğimiz mahlûku, yavaş yavaş çok şaşırtıcı bir coğrafya gibi keşfederiz."

Aşk, ilişki, tutku bahsinde okuru hırpalayan bir zihni var Tanpınar'ın. İşin içine sanatı ve sanatçılığını da koyunca üslup zevkinden çıkıp düşünüş ve duyuş zevkine yürüyor okur. Tam düğümün ya da düğümlerin çözüleceğini anladığınız bir yerde işler iyice karışıyor. Mesela, sürekli geçmişle gelecek arasında varoluş krizleri yaşayan Mümtaz'a, "Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin ya istikbaldesin. Bu saat de var." diye bir hatırlatmada bulunuyor Nuran. Mümtaz ise varoluşunu ayaklandıranın geçmişle gelecek arasında salınmak olduğu kadar aşk olduğunu da fevkalade anlatıyor: "Bu anı yaşamıyor değilim. Yalnız bana o kadar beklenmedik bir zamanda, kadın ve hayat tecrübem o kadar azken geldin ki şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Düşünce, sanat, yaşama aşkı hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelayım."

Yarım kalan aşkları sanata çevirmek, Tanpınar'ın mesleği. Bu mesleğin düğümü meraklıları tarafından belki hiç çözülemeyecek ama şurası belli ki çözülmedikçe daha da güzelleşecek. Onun anlatmaya çalıştığı aşklar, sanatlar ve tutkular gibi. Yani İstanbul gibi...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Şehrin hafızasını Haliç’le tazelemek

Mustafa Kutlu’nun İstanbul gezi yazılarının ikincisi Haliç İle Çepeçevre İstanbul adıyla çıktı. Kitap bir tür 1989 tarihli gezmelerin bir dökümü mahiyetinde. Gezme deyip geçmemek lazım. Kutlu’nun da ifade ettiği gibi gezmenin de bir adabı vardır. Öyle gelişigüzel turlamalarla İstanbul gezilmez. Bir yeri gezmenin orayı fethetmeye benzer bir tarafının olduğu unutulmamalıdır. Zira sadece gezmiş olmaz böylece aynı zamanda gezdiğiniz yeri okumuş olursunuz.

Kutlu, İstanbul’u gezmenin başlangıç noktası olarak Eyüp’ü gösterir. Zira İstanbul’un fethinin manevi komutanları bu kadim şehrin bir tür tapu senetleri gibi Eyüp’te toplanmıştır. Mustafa Kutlu olması gereken tarzda bir geziyi kendisinin de gerçekleştiremediğini kitabın daha ilk sayfasında itiraf ediyor ve “İşte bizim gezimiz de esas itibariyle Eyüp’ten başlamalı idi. Hatta sur dışında yatan evliyanın türbeleri ziyaret edilmeli, şehitler için mezarlardan yana Fatiha’lar okunmalı idi. Daha sonra güzergâhımız yine büyüklerin yattığı mahallere doğru ilerleyecekti. Kâh bir türbeye, kâh bir çeşmeye uğrayacaktık. Böylece İstanbul, onun gerçek sahiplerinin izinden bize kendini ağır ağır açmış olacaktı. Lakin böyle olmadı. İstanbul’u usul-i kadim üzre gezemedik. Çünkü daha ilk adımda Topkapı yolumuzu kesti. Dolayısıyla ilk kitap Topkapı’dan Topkapı’ya adıyla yayımlandı.” (Dergâh Yay., Eylül 2021)

32 sene sonra tutulan gezi notları birinci kitaba nazaran İstanbul’u daha doğru yerden gezmenin rehberi oluşturmuş. Çünkü yazar bu kez sur dışında yatan evliya türbelerine Fatiha’lar gönderdikten sonra gezisine doğru bir taraftan yani Eyüp’ten başlamaya muvaffak olmuş. Kitabın birinci bölümü Haliç’i, ikinci kısmı ise “çepeçevre İstanbul’u” anlatmakta. Okuyucu daha ilk başta bir yakın geçmiş zaman vesikası gibi 1989 yılının Eyüp’ünün şaşkınlığını yaşıyor. Yazarının peşine takılmış şaşkın bir okur gibi. Bugünkü Eyüpsultan ile dünkü Eyüp arasındaki eski-yeni farkını yakından görüyor.

Sadece bakımsız türbeler, mezarlar ve serviler değil aynı zamanda semtin Hacı Baba diye anılan tarihi ünlü kebapçılarını, Karadeniz pidecisini de teğet geçmiyor Kutlu. Tarihi kebapçıda kebap tarihe karışmış, Eyüp kaymakçıları sırra kadem basmış gibidir. Ne yazık ki Eyüp’te şöhreti Evliya Çelebi’ye uzanan “Eyüp Oyuncakçıları”nın da yerinde yeller esmektedir. 1880’lerde kurulan “Ragıp Ağa’nın Kahvesi” bugünün Piyer Loti’sidir.

Kahveden aşağıya doğru bakıldığında karşı sahilde yer alan Sütlüce Mezbahası pis sarı dişleri ile sırıtmaktadır. Zal Mahmut Paşa Camii’nin avlusunda kirli çamaşır suları, medrese odasında kalan fukaralar sanki günümüze uzak bir asrın manzarasını yansıtıyormuş gibi.

Mustafa Kutlu Eyüp semtinin kılcal damarlarına kadar girmiş. Sadece 1989 yılının Eyüp’ünü dolaşmakla kalmıyor aynı zamanda geriye dönüşler yaparak geçmiş zamanın Eyüp’lü yıllarını da gözler önüne seriyor. Eyüp gezisi Ayvansaray, Esnaf Lonca Sokağı’nda İnebolu Pazarı, Balat, Tahta Minare Camii, Fener semti, Unkapanı Köprüsü ve köprünün altındaki kuş pazarı, Sütlüce, Kâğıthane, Daye Hatun Camii, Kasımpaşa, Kulaksız Mezarlığı, Sarayburnu, Eminönü, Gülhane Parkı, Cankurtaran, Samatya, Yedikule, Akbıyık Camii, Küçük Ayasofya, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Büyük Langa, Davutpaşa-Küçük Langa, Cerrahpaşa, Belgradkapı, Silivrikapı, Merkezefendi, Seyyid Nizam Dergâhı, Mevlanakapı, Edirnekapı, Mihrimah Camii, Kariye, Eğrikapı gibi semtlere uğrayıp mekânları ziyaret ederken bir yandan da solmuş, dökülmüş bir İstanbul fotoğrafını yerli yerine yerleştirmeye çalışıyor.

1990 yılı 10 Haziran’ında tamamlanan Haliç ile çepçevre İstanbul gezisi şu hüzünlü satırlarla tamamlanıyor: “Tuhaf duygularla yokuş aşağı Ayvansaray’a doğru gidiyorum. Daha önce anlattığım Rum Kilisesi’ni geçiyorum. Bu kederle, yoksullukla, yıkılmışlık ve terk edilmişlikle dolu semtleri arkamda bırakıyorum.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra 10 senede ne kadar çok şeyin değiştiğini bugüne bakıp düne geri dönüşler fırlatırken anlıyorsunuz. Bir hikâyecinin semtleri ve mekânları okuma biçimi de hikâye gibi oluyor. İstanbul’a kendi hikâyesini hatırlatmak için sanırım önce bu şehrin hafızasını Haliç’le tazelemek gerekiyor.

Hüseyin Akın
twitter.com/huseyinakin_

Bir liranın romanı

Kahramanı Don Kişot, Raskolnikov veya Turgut Özben olan romanları biliyorsunuz. Ya kahramanı bir nesne olan romanlardan söz açılırsa? O zaman edebiyat tarihindeki örnek sayısı daha sınırlı olan bir roman paletiyle karşılaşırız. Bu yazıdaki romanın kahramanı bir lira. Gazetecilik, çevirmenlik, tefrika roman yazarlığı yapan Kemal Ragıb Enson, gazetelerde yayınlanan birçok tefrika romana imza atar. Bu romanlardan bazıları kitaplaşır. Oğlunun vefatından sonra yazdığı Oğlumla Başbaşa kitabında, oğlunun hayatını, ölümünü ve yas sürecini anlatan Enson, 31 Temmuz 1954’te vefat eder.

Kemal Râgıb Enson’un kaleme aldığı Bir Liranın Başından Geçenler adlı roman 8 Ekim Teşrinievvel (Ekim) 1932 ile 19 Kasım Teşrinisani (Kasım) 1932’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş. Ancak roman “Bir İzdivâcın Hikâyesi”, “Kapalı Kutu”, “Yaşamak mı Bu?” kadar kısmetli olmadığı için gazete sayfaları arasında kalmış. Fatih Altuğ’un yayına hazırladığı roman, ancak günümüzde iki kapak arasında okurla buluşma fırsatını buldu.

Romanın tefrikasının yayınlanmaya başladığı günkü nüshasında okurlarına bir aylık abone bedelinin 150 kuruş olduğu ilan ediliyor. 1,5 liraya bir ay boyunca gazeteye abone olunabilen bir gün Bir Liranın Başından Geçenler'in ilk bölümü okuruyla buluşuyor. Bu bilgi zannediyorum ki “bir liranın” ne anlama geldiğini biraz olsun somutlaştırabilecektir. Romanın tefrikasını okuyanların cebinde harf inkılabından hemen önce 1927’de İngiltere’de basılan 1 liralar bulunuyordu. Zeytuni yeşil renkte olan 1 liraların bir yüzünde karasabanla öküz süren bir köylü, diğer yüzünde ise Ankara Kalesi ve Meclis binası resmi yer almaktaydı. Harf inkılabından hemen önce tedavüle çıkarılan bu banknotların ana metinleri eski yazı Türkçe, kaç lirayı temsil etmek için basıldığını anladığımız kupür değerleri ise Fransızca basılmıştı.

Bunca malumatfuruşluktan sonra gelelim Kemal Ragıb Enson’un Bir Liranın Başından Geçenler romanına. Romanın kahramanı olan 1 lira, tedavülde kaldığı süre boyunca cepten cebe, elden ele geçiyor ve onun anlatımından bir memleket tablosuyla karşılaşıyoruz. Normalde bir insanın hayatı boyunca karşılaşamayacağı kadar farklı insanın hayatına şahit olur bir lira. Nasıl fabl türü hayvanları insanlaştırarak hikâyeleştirirse bu roman da bir lirayı, anlattığı hikâyeler içinde sanki şahit olan ve değerlendiren bir insan gibi konumlar. Mesela bir lira kumar masasındaki durumunu şu sözlerle anlatır: “Ben bu maceralarla dolu hayatın içinde bugünkü kadar hiç küçülmedim; bugünkü kadar kıymetten düşmedim.” İnsanları tanımak, bir lira için sonuç olarak güzel bir tecrübe olmuyor. Bir lira daha çok insanoğlunun negatif yönlerine şahit oluyor. İnsanlarla daha ilk karşılaşış anından itibaren bu negatiflik perçinlenerek güçleniyor. Romanın ilk sayfasında “Dünyanın her köşesinde, hayatın bütün meydanlarında olduğu gibi burada da onların en kuvvetlisi, en azılısı, en açıkgözü hepsinden evvel ceplerini dolduracak, ötekilerini çiğneyip gidecekti. Kuvvetliler, azılılar daha şimdiden belli. Hiç olmazsa yanındakileri, önündekileri itip kakıyor; açıkgözler, başkasının sırasını olsun kapabilmek için fırsat kolluyor.” diyor nitekim. Yalanlar, düzenbazlıklar, entrikalar bir bombardıman gibi boca ediliyor roman boyunca. Bu yönüyle de bir zamanların tefrika roman geleneğinin günümüzdeki dizi filmlere denk düşen bir rolü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Simmel, paranın felsefesini yaparken, onun karaktersiz olduğunu vurgular: “Para karşılığında satılan şey, ona en çoğunu veren alıcıya, bu alıcının kim olduğuna bakılmaksızın gider (…) para karşılığında satın aldığımda ödeyeceğim fiyata değer olduğu sürece o şeyi kimden aldığımın önemi yoktur.” Kemal Ragıb Enson ise paraya bir karakter yüklerken romanında insanın karaktersizliğinin hikâyesini anlatıyor.

Üç aylığını alan yaşlının harcamaya kıyamadığı 1 lira; berberleri, manavları, meyhaneleri dolaşır. Paranın elden ele dolaşımı bir liranın arada köye gitmesini sağlar. Kâh bir çantada kah çorapta kâh sinede dolaşan bir lira; kumar masalarına, eczanelere, müteahhit ceplerine uğrar. Bir yankesici ise bir liranın son durağı olacaktır. İnsanları kurdukları cümleler kadar kokularıyla da tanır bir lira. Farklı gelir gruplarından, farklı hayat tarzlarından pek çok insan roman boyunca kendi hikâyeleriyle resm-i geçit yaparlar. Balzac’ın ciltler dolusu yazdığı İnsanlık Komedyası'nın aşırı sıkıştırılmış bir Türkiye versiyonu romana yüklenmiştir âdeta. Oscar Wilde’a atfedilen “Günümüzde insanlar, her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.” sözü bu romanda ete kemiğe bürünüyor. Değerin değil fiyatın konuşulduğu bir çağın roman kahramanının bir lira olması hiç de şaşırtıcı değil elbette.

1932’de tefrika edilen Kemal Ragıp’ın romanını, bütün dünyayı etkileyen 1929 krizinin Türkiye’deki etkilerini yansıtan bir roman olarak da görmek mümkün. Roman, edebiyatın güncel olanla ilişkisine başka bir boyut katıyor. Güncel olandan uzak durmak bazı edebiyatçıların kaçındığı bir tutum. Ancak pekâlâ güncelin bir parçası üzerinden de yıllar sonrasının günceliyle bir ortak payda yakalamak mümkün. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, güncel olan ne denli hızla geçmişte de kalsa yine de değişmeyen bir yön, bulunacak bir ortak payda mevcuttur. Bir Liranın Başından Geçenler, aradaki zaman farkına rağmen ortak payda bulabileceğimiz bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple romanı gazete sayfalarındaki tefrika halinden kurtarıp bugün yeniden okurla buluşmasında emeği geçen herkesi tebrik etmek isterim.

Romanı yayına hazırlayan Fatih Altuğ’un ifadesiyle “Bir Liranın Başından Geçenler, aynı zamanda bir İstanbul romanıdır. 1 lira, insanlarla birlikte şehrin sokaklarında, meydanlarında, otomobillerinde, tramvaylarında, şantiyelerinde, farklı semtlerinde dolaştığı gibi iç mekânlarına da dâhil olur: Yoksulluk çeken evlere, metruk yapılara, gizlice kumar oynatılan dairelere, muayenehanelere, ofislere, dükkânlara, batakhanelere…” Bütün bu özellikler, Bir Liranın Başından Geçenler'e kıymet katan zenginlikler elbette.

Bir Liranın Başından Geçenler eski bir roman olsa da pek çok açıdan da eskimemiş bir roman olarak günümüz okuruna da hitap eden bir metne sahip. Kemal Ragıb Enson’un diğer metinlerini de merak etmeye başladım doğrusu. Niçin onlar da günümüz okurunun dikkatine sunulmasın?

Suavi Kemal Yagıç

14 Nisan 2024 Pazar

Tanpınar: Hep kendi yaşamını yaşamak

Bu yazıda Ahmet Hamdi Tanpınar'a dair okuduğum kitaplardan ikisine dair ufak tefek notlar bulacaksınız. Zira ona olan saygım her geçen gün artıyor. Bu kadar zor bir yaşamın içinde, bu kadar zor bir mizacın içinde ne eserler üretmiş. Üstelik hastalık da yakasını hiç bırakmamış. 61 sene yaşayabilmiş, 161 sene yaşasın isterdim.

Hasan Âli Yücel'le mektuplaşmalarını okurken bazı kelimeleri ne kadar şık, ne kadar yakışıklı kullandığını fark ettim. Ama en çok da duygularını nasıl bu kadar samimi yazıya dökebildiğine şaştım, şaşırıyorum. Size, mektuplardan süzülen birkaç cümle getirdim.

- Bütün mesele zannımca şu noktada: mukavemetsizim.

Altmış yaşında kitaplarımın tab'ı için imkân arıyorum. Ne hazin şey. Garpta benim kadar çalışmış adamın neleri olmazdı? Geçelim. Bu hesabın muhakemesi yoktur.

- O kadar parasız ve parasızlık yüzünden öyle bedbahtım ki. Benim parasızlığım, Harun Reşid'in ümmi'liği, Kanuni'nin debdebe ve azameti, Amerika'nın iktisadi safveti gibi artık hamlaşmaya başladı. Galiba istikbaldeki şöhretimi onunla yapacağım.

- İnsanoğlu bir yığın zıtların, hattâ zaafların terkîbidir. Asıl çehreyi, hayatı hulâsa eden birkaç jest ve hareket vücuda getirir.

- Fakat ne yaparsın monşer, biraz da talih yardım etmeli insana... Şikâyet etmeyeyim! Sanatım gibi hayatım da geçmişe dayanıyor.

- Zaten mazi dediğimiz şey, bizde her an yeniden teşekkül eden bir geçmiş zamana, bugünün aksinden başka ne olabilir? Bütün hayat gibi zaman da, içimize kayar kaymaz muayyen merkezler etrafında kendiliğinden kurulan bir terkiptir.

- Belki de biraz eski adamım; İstanbul'un güzelliklerine kendimi daima teslim ettim. Ne diye tabiatı, yaşadığım şehrin tabiatını inkâr edeyim? Niçin İstanbul gecelerinin bize hazırladığı güzellikleri reddedeyim? Hangi mûsıkî, hangi san'at eseri bana bunun eşini verebilir?

- En güzel romanı kendi gözkapaklarımızın arkasında geçmiş günlerimizden birisini, yahut birçoğunu kendisinde toplayan bir hayalini seyrederken yazıyoruz. Hatırlatma, bütün sanatların galiba annesi.

- İnsan etrafın kendi hakkındaki sevgisine, düşüncesine, kendisine uzanmasına ve eğilmesine muhtaç. Biz sevginin, dostluğun, sırasına göre hiddetin, kinin ayaklarında kendimizi daha iyi görüyoruz. Tabii birinciler başka; onlarda büyüyoruz, öbürlerinde yıkılıyor, çürüyoruz.

Bu kez bir değişiklik yapayım. Sadece kitaptan bahsedip alıntılarla bitirmek yerine okurken -ve elbette yaşarken- neler düşündüğümü de paylaşayım. Hadi bakayım.

- Mahur Beste'de "Çünkü hayat da, ölüm de sevdin mi, affetin mi yenilebilir" diyor Tanpınar. Sevgisizlik kadar ve öfke kadar insan hayatını örseleyen bir şey yok. Bir kediyi sev ama yine de bir şey sev. Kız ama kin tutma. Ne tuhaf ki ilki ikincisinden daha kolay gibi görünür. Oysa sevmek, en zor mesele.

- İnsan insana ilişkide karşındakinden beklentilerini dile getirirsin. Yani önce kurduğun iletişimi derinleştirirsin. Bunları yapmadan hayal kırıklığına uğramak hem adaletsiz hem çok yıpratıcı. Tabii bu arada sen ne kadar gelişmeye açıksın, ne kadar büyüyorsun, ona da bakman lâzım. Tanpınar'ın "Birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz." sözüne biraz da böyle bakmak gerek. İnsan belki de 'sükût suikasti'ne kendisini zorla götürüyor.

- Eğer Tanpınar'da bir huzursuzluk varsa -ki âlâsı var- hür olmak, kendi kendisi olmak ve kendi yaşamını yaşamak gibi üç mühim meseleye kafayı takmış olmasından. Öyle de yaşamış üstelik, hep kendi gibi. Erken göçmesinin sebebi zâhirde hastalık elbette ama bâtında kendi ruh gerçeğini ortaya çıkarma mücadelesi olabilir sanki. Şu sözü ne güzel: "Hattâ öyleleri vardır ki bir kere olsun ruhlarının gerçeğine doğmadan ölürler."

- Turan Alptekin, Tanpınar'ın Ölümü adlı kitabında hocasına yönelik haksız eleştirileri göğüslemeye çalışıyor. Apologia demesinin sebebi bu. Tıpkı Platon'un hocasına dair yaptığı gibi (Sokrates'in Savunması). Yazarın hocasına dair bir başka kitabı da "Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir Kültür, Bir İnsan" idi. Erenler'e oturup bir nargile eşliğinde başlayıp bitirmiştim, şahaneydi.

- "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare, geniş bir anın / parçalanmaz akışında" dizelerini İbn Arabî'den okuyalım mı? Buyurun: "Bizim zaman sıralanışı içinde algıladığımız bütün varlık süreci Doğu'dan Batı'ya, öncesizlikten sonrasızlığa kadar, bir an içinde gözden geçirilebilir; gerçekten, geçmiş de gelecek de bizim sanılarımızdan fazla bir şey değildir. Var olan tek bir ân'dır."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Usta bir tarihçinin hayatı ve yol haritası

Anadolu Selçukluları ve Osmanlı klasik dönemi toplum, kültür, din ve tasavvuf tarihi, Alevilik ve Bektaşilik üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın Tarihçinin Yolculuğu isimli yeni kitabı raflarda yerini aldı. Kendisiyle muhtelif vesilelerle yapılan röportajlardan oluşan ve Halil Solak tarafından yayına hazırlanan kitap, hem hocanın akademik hayatında gerçekleştirdiği çalışmaların ana hatlarını hem de entelektüel bir bilim adamı olarak portresini ortaya koyuyor.

Anadolu Selçukluları ve Osmanlı tarihinin orta ve yeniçağlarda kültür, din, zihniyet boyutlarına ilgi duyduğunu, araştırma konularını Babailer İsyanı, Alevilik ve Bektaşiliğin İslâm öncesi inanç temelleri, Osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, İslâm-Türk inançlarında Hızır-İlyas kültü gibi ülkemizde çok az çalışılan alanlardan seçtiğini ifade eden Prof. Ocak: "Türkiye’de merhum Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın açtıkları, kısaca Anadolu’nun İslâmlaşması tarihi diyebileceğimiz alanla ilgileniyorum. Ama onların seviyesinin benim için çok yükseklerde olduğunu itiraf etmeliyim. Şeyh Bedreddin’e atfedilen şu sözle kendimi anlatabilirim: Ben de halimce Bedreddinem!" diyor.

Türk tarihçiliğinin en önemli problemlerinden biri olan ifrat ve tefrite kaçmanın sakıncaları üzerinde de duran Ahmet Yaşar Ocak, genç tarihçilere ve araştırmacılara şu öneride bulunuyor: Tarihi şahsiyet ve olayları idealize ederek, adeta kutsallaştırarak roman yazmaktan, dizi yahut film çekmekten kurtulup tarihin gerçekleriyle karşılaştığımızda, onlardan korkmadan yüzleşmeyi (yüzleşme adına karalamayı kastetmiyorum) ve gerçekleri korkmadan, ürkmeden öğrenmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor.

Kitapta Ocak’ın akademik hayatı konu edilirken hocaları ve meslektaşlarının (Nejat Göyünç, Tayyip Gökbilgin, Iréne Mélikoff, Jean-Paul Roux, Kemal Karpat, Halil İnalcık) çeşitli vesilelerle kendisine gönderdiği mektuplara da yer veriliyor.

Tarihçiliği sadece bir meslek olmanın ötesinde hayat tarzı olarak benimseyen Ocak, araştırma konularını nasıl belirlediğini şöyle anlatıyor: “Ben reenkarnasyona inanmam ama 10 kere daha dünyaya gelsem yine aynı mesleği yapardım yani tarihçi olurdum hiç tereddütsüz. Mesleğimi çok seviyorum. Türkiye’de tarihçilerin pek el atmadığı, sıradan, alışılmış tarihsel konuların dışında ve bir sorun olarak “halının altına süpürülmüş” konuların üzerine gitmeyi seviyorum.

Hamasi veya retçi bir tarih perspektifi yerine sağlam ve gerçekçi bir tarih bilincinin ehemmiyetini belirten yazar, kaynakların kullanımı, eleştirel bakış açısı, arşiv ve kütüphanelerin işlevi, disiplinler arası çalışmanın önemi, tarih yazımı, yöntemi gibi konulara dair öğrencilere, araştırmacılara ve tarih meraklılarına kısa ve özlü reçeteler sunuyor.

Ömrünü ilmi çalışmalara vakfeden Ahmet Yaşar Ocak kitapta tarih bilimi üzerine çalışmalar yapan genç araştırmacılara çeşitli tavsiyelerde bulunarak tarihçinin çalışma tarzı ve yöntemlerine temas ediyor. Tarihçiyim diyebilmek için olmazsa olmaz bazı şartların olduğunu belirtiyor. Bilimsel merak, yılmadan problemin peşine düşmek, kullanılacak kaynakları rahatça okuyup anlayacak, değerlendirecek kadar alana hâkim olmak, üzerinde çalışılan alanın kaynak dillerine, terminoloji ve problemlerine aşina olmak, Arapça ve Farsçaya, bunu yanı sıra mutlaka Osmanlı Türkçesine ve paleografyasına vakıf olmak, yabancı dil bilmek ve literatürü takip etmek gerektiğinin altını çiziyor.

Akademik geleneğin inşası bakımından bilimsel terbiyenin önemini özellikle vurgulayan Ocak, genç tarihçilerin zaman zaman kibirli ve hırslı davrandıklarını ve kendilerinden öncekilerin alana katkılarının hakkını teslim etmeyerek görmezden geldikleri belirterek bunun gerçek bilimsel bir tavır olmadığını söylüyor. Kendisinin de hocaları Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı ile birebir örtüşmeyen fikir ve kanaatlere sahip olduğunu hatta Köprülü’nün farkına bile varmadığı bir tarikat hakkında uzunca bir makale kaleme aldığını ifade ederek buna rağmen her zaman onları hocaları olarak görüp haklarını teslim ettiğini kaydediyor.

Kitap ayrıca daima güncelliğini koruyan “Türklerin İslâmlaşma Serüveni”, “İslâm ve Siyaset”, “İslâmofobi”, “Alevîlik-Bektaşîlik”, “Resmî Tarih-Alternatif Tarih ikiliği” gibi meselelere de ışık tutuyor. İslam öncesi ve sonrası inanç motifleri, ilk büyük mutasavvıflar, Selçuklulardan Osmanlılara tevarüs eden sufi geleneğin Anadolu’daki temelleri, öğretileri ve etkileri kitabın ikinci kısmında ele alınıyor. Dede Korkut ve hikayelerinin kaynağı, Hacı Bektaş-ı Veli’nin eserleri ve Makalat, Bektaşilik ve Yesevilik geleneği, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlâna ve Yunus Emre arasındaki ilişki nasıldı gibi sorulara cevap veriliyor.

Hülasa Tarihçinin Yolculuğu soğuk bir metodoloji kitabından ziyade usta bir tarihçinin hayatı ve ilgi alanlarından yola çıkarak tecrübelerini aktardığı bir yol haritası niteliği taşıyor.

Rüveyda Okumuş
twitter.com/ruveyda_okumus

6 Nisan 2024 Cumartesi

Cioran: Dünyada marazi bir filozof

Ne zaman bir Cioran kitabı okusam aklıma hemen bir soru takılıyor: Cioran okumayı niye bu kadar seviyorum, daha doğrusu Cioran’ın yazdıklarına ve kendisine niye bir değer atfediyorum? Bunun cevabını da biliyorum aslında. Çünkü Cioran kendi içinde yaşadığı bütün çelişkilere ve tutarsızlıklara rağmen samimi bir yazar ve salt karamsarlıktan ziyade mizahtan da beslenebiliyor. Bu durum modern çağ filozoflarından gördüklerimin aksine benim en çok hoşuma giden durum. Herhangi bir yere bağlı olmadan fikirlerini ortaya saçan, bazen intihar düşüncesine kadar ilerleyip bazen mizahın gülümseten yüzünü bize gösteren Cioran bence son dönem filozofların en samimisi. Ayrıca Cioran okumayı sevmemin başka bir yönü daha var. Elime ne zaman bir Cioran kitabı alsam aklıma Franz Kafka’nın o ünlü sözü geliyor: İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar. Cioran bu sözü farklı bir şekilde söylüyor: Zihnin ıstıraplarına hizmet etmeyen kelimeler kitlelerin midesini doldurmaya yeter sadece. Kafka’nın sözüne ek olarak Cioran da kitaplar hakkında böyle düşünüyor ve onun bütün kitapları da bu cümlesi doğrultusunda okunuyor zaten.

Doğru bildiğimiz/sandığımız, daha doğrusu bir değer atfettiğimiz şeylere baltasını acımasızca indiriyor Cioran. Tabiî inançsızlığının(?) getirdiği duyguyla bazen hoşumuza gitmeyen şeyler söylese de zaman zaman öyle şeyler söylüyor ki, bu adam mı hiçbir değere inanmayan ve her şeye savaş açan kişi, diyebiliyor okur. Her halükarda Cioran okuru diri tutuyor. Felsefe kitaplarının zaman zaman düştüğü miskinlik tuzağına düşmüyor onun kitapları. Hep sert hep kavgacı. Özellikle kırk-kırk beş yaşına kadar yazdıkları. Çünkü bu yaşa kadar yazdıklarında Cioran’ın Paris’te girmek istediği muhitçe kabul edilmeme durumu da hissediliyor. Küçük bir çatı katından önce Paris’e sonra da dünyaya savurduğu aforizmalarla –kendini filozof olarak görmese de- birçok kişiye ve bana göre de yirminci yüz yılın en önemli ve yalnız filozoflarının arasına giriyor. Fark ediliyor ki ülkemizde de Cioran okurları günden güne artıyor. Bu bir yandan iyiyken diğer yandan bu karamsarlığın alıcısının çoğalması belki de sosyolojik çalışmalar yapanlar için iyi bir konu olabilir. Yeni bir Cioran kitabı yayımlandı Türkçede. Cioran’ın muhtemelen otuzlu yaşlarının başında yazdığı düşünülen kitap 1944’e tarihleniyor. Net bir tarih yok yani. Hatta kitabın ismi bile yok aslında. Kitabın adını Fransız yayıncılar Cioran’ın el yazmalarındaki ilk aforizmadan alarak koyuyorlar: Hiçliğe Açılan Pencere. Baştan sona aforizmalardan oluşan kitabın son 9-10 sayfası Cioran’ın 1948 yılında bir dergide yayımladığı fragmanlardan oluşuyor. 172 sayfayı içeriyor kitap ki bu sayı Cioran kitapları için fazla bir miktar. Fakat Işık Ergüden’in çevirisi okumayı kolaylaştırıyor. Yine de şuna değinmek istiyorum, Hiçliğe Açılan Pencere yazarın zor okunan kitaplarından biri. Aforizma/fragman olması okuru yanıltmasın. Hatta şimdiye kadar dilimize çevrilen kitaplarından en zor üç dört kitabından biri diyebilirim anlaşılma açısından.

Cioran hayatının ergenlik ve ilk gençlik diyebileceğimiz dönemlerinde uykusuzluk rahatsızlığından çok çekmiş biridir. Onun geceler boyu uyumadan sokaklarda gezdiğini biliyoruz verdiği söyleşilerden. Tabiî ki bu durum yazılarına da yansımıştır ve çoğu zaman uykusuzluğun ona yaptıklarını/yaşattıklarını kâğıda dökmüştür. Özellikle ilk dönem kitaplarında bunu daha sık görüyoruz. Ben Cioran için bu kitabı da ilk dönem kitaplarında dâhil etmek istiyorum. Çünkü onun ‘vecd’ ve uykusuzluk dönemlerindeki kendisiyle hesaplaşmasını bu kitapta da bol bol görüyoruz. Bu hesaplaşmaya bence Tanrı’yı arama ve onunla hesaplaşma isteği de giriyor. Kendini inançsız olarak tanıtsa da bir kuyunun dibinden seslenir gibi sesleniyor Tanrı’ya: “Tanrım! Sen bana hiçbir şey vermedin. Kendime bile ait değilim ben. … Her şeyin –en başta da Sen’in- tamamen düşüş halindeki zihnin saçma sapan lafları olması mümkün müdür? Senin –özlemlerimin kâh üstünde, kâh altında kalan- nesnelerine dokunamam, iç sıkıntısıyla ilgisizlik arasında, cehaletim ve lanetim içinde dönüp duruyorum. … Senin mirasından en ufak bereket bulamayan ben senin mülkünün kalıntılarını Hiçlikten dileniyorum.

Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu kitabında “şeffaflık toplumunun ne enformasyonda ne de görüş alanında boşluğa tahammülü vardır. Ama gerek düşünce gerekse ilham boşluğa ihtiyaç duyar” der. Cioran’ın “boşluk” kavramını irdelemesini zaten her kitabında görüyoruz ama bu kitabında hatırı sayılır bir yer vermiş bu kavrama. Chul Han’ın söylediği farklı bir bağlamda ele alınabilir ama Cioran’ın boşluğu da onu dış dünyadan koparan ve onun düşüncesini bileyen bir şeye dönüşüyor. Toplumsal hastalıktan kurtulup kendi kendine oluşturduğu boşluk sayesinde hem ilhama hem düşünceye varmaya çalışıyor yazar.

İsmet Özel şiirinde “Benim elbet bir bildiğim var: hayat saçma sapandır” der. Bu noktayı Cioran “hayat sonsuzluğun –anbean yaşanan- krizidir, hiçbir yasanın önleyemediği bir saçmalık patlamasıdır” şeklinde yorumlar kendine göre. Şair ve filozofun buluşup birbirine temas ettiği noktadır burası. Bu iki “cins” kafanın belki de az yerde buluştuğu noktadır dünyanın saçmalığı. Hatta her cins kafanın belki de. Bu iki adamı niye bu kadar sevdiğimi Cioran’ın bu kitabıyla daha iyi fark ettim.

Zaman ve müzik kavramlarının Cioran’ın vazgeçemediği iki kavram olduğunu onu daha önce okuyanlar fark etmiştir. Tabiî ki Tanpınar’da olduğu gibi “zaman ve musikî” gibi algılanmasın ama temel bakışlarda bir benzerlik söz konusu olabilir yine de. Fakat farklı pencerelerden. Müziğin gücü ve zamanın verdiği ıstırap Cioran’ın hayatının her bölümünü her anını etkilemiştir, olumlu veya olumsuz. Bu kavramları daha yoğun kullandığı kitapları olsa da Hiçliğe Açılan Pencere’de de hatırı sayılır şekilde irdeliyor bunları. Cioran’ın en güzel pasajlarının bazılarının zaman konusunda söyledikleri olduğunu da düşünüyorum. Zaman’a normal bir insandan ziyade derinine nüfuz etmeye çalışarak bakmaya çalışıyor. Bu da ona acı veriyor.

İnsan her zaman sıkı kitaplar okuyamıyor. En azından bu benim için böyle. Oturup saatlerce okunabilecek bir yazar değil Cioran, yazdıklarının yoğunluğundan dolayı. Ancak kitaplarının her an elimin altında oluşu (okunmuş veya okunmamış) bir okur olarak bana, bunaldığım zamanlarda gidip dertleşebileceğim bir büyüğümün olduğu hissini veriyor. Ne garip değil mi bunu Cioran hakkında söylemem. Bunu mizahının gücü sayesinde olduğunu düşünüyorum. Evet, Cioran karamsar bir yazar ancak örneğin bir Sylvia Plath siyahlığında değil. Onu bu siyahlıktan ara ara parlayan mizah ışıkları kurtarıyor.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif13

5 Nisan 2024 Cuma

Hayatın zorlukları, felsefenin tesellisi

Nietzsche, "Ich bin dein Labyrinth!" demiş. "Ben senin labirentinim!" yani. Hayat bize bunu her gün, belki defalarca söylüyor. Labirentin biri bitip diğeri başlarken, tükenmenin acısını ve üretmenin zevkini birlikte yaşıyoruz, yaşamalıyız. Geçen her günün sonunda insan insana ilişkilerin ne kadar kıymetli olduğunu hayat bize gösteriyor. Şahit olduğumuz merhametsizlikler ve sevgisizlikler hem yeterince insan ol(a)madığımızı hem de insanı eser miktarda bile tanımadığımızı fısıldıyor sanki. Hayatın da insanın da içine, manasına talip olmaya, o manadaki güzellikleri görmeye, o güzelliklerdeki hakikate dahil olmaya meraklı değiliz gibi üstelik. Böyle olunca da yaşamın tatsızlığı, tuzsuzluğu ve elbette tutkusuzluğu zirve yapıyor. Hayatın ve insanın hikmeti bir kere daha buharlaşıyor. Sıradan olmayan, anlamlı bir hayat için ben de Alper Hasanoğlu'na katılıyorum ve felsefeyle psikolojinin mutlaka yan yana gelmesi gerektiğini düşünüyorum (o buna klinik felsefe diyor). Denemekten, çaba göstermekten, yenilmekten korkmayanlar ya da korkmak istemeyenler için okuması pek zevkli bir kitap Hayat Bilgisi. Kıyınızda durursa, sık sık dönüp bakacağınıza eminim.

"Ötekine yönelen insanın en saf duygusunun, onu harekete geçiren motivasyonun sevgi olduğunu iddia ediyorum. Ve sevgimin beynimin ürünü olduğunu reddediyorum. O, sevgimin bir tür 'ilişkilenme aracı'dır, başka bir şey değil."

"Kim hayatın karanlıklarına, uçurumlarına bakmaya cesaret edemezse, önünde sonunda o uçuruma düşer."

"Yalnızlık hep bizimledir ve hepimiz için mutlak bir gerçekliktir. Gece yatağa tek başımıza da girsek, sevgiliye sarılarak uyusak da. O nedenle yalnızlığın, erişkin hayatımızda çocukluktaki gibi dehşet duyguları uyandıracak bir çaresizlik durumu olmadığının farkına varmayı, bunun farkına varamayanların acıyan bakışlarına rağmen, kendimize öğretebilmeli ve bunu kabullenmeliyiz. Yaratma ve üretme süreçlerinin yalnızlığa ne kadar ihtiyaç duyduğunu düşünürsek, yalnız kalmayı öğrenmenin kendimize verebileceğimiz en güzel armağan olduğunu da anlarız."

Günlük hayatta karşımıza çıkan sorunlar ve filozoflar. Şeker şerbet bir kitap. Mesela onaylanma ihtiyacımız konusunda Sokrates neler demiş? Maddi güç peşinde koşanlara Epikuros hangi anlamlı itirazlarda bulunmuş? Seneca yaşadığı hayal kırıklıklarını nasıl bir kazanca dönüştürmüş? Montaigne, insanın kendisini yetersiz hissetmesine dair neler söylemiş? Yeryüzünün en karamsar filozofu Schopenhauer, kalp kırıklıklarına nasıl bir reçete yazmış? Nietzsche zorluklar içinde yaşayanlara nasıl teselliler sunmuş? Alain de Botton oldukça zevkli yazmış Felsefenin Tesellisi'ni ama hakkını vermek lâzım, Banu Tellioğlu da şahane çevirmiş. Kitaptan altını çizdiğim cümlelerden sadece birkaçıyla bitireyim.

"Hakikatin dağlarına tırmanırken çabalar asla boşa gitmez: Ya bugün daha yükseğe çıkarsın ya da yarın daha yükseğe çıkabilmek için güç toplarsın."

"Bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. O, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır."

"Sanat da felsefe de, farklı yöntemler kullanmasına karşın aynı amaca hizmet eder: İkisi de, acıyı bilgiye dönüştürür.."

"Söyle, yüreğinde saklama. Tedavi olmak istiyorsan, yaranı açmalısın."

"Kederlerin en tatsızı insanın kendi kendini hor görmesidir. Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir."

"Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor."

"Doğuştan getirdiğimiz tek bir kusur var: Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimize inanıyoruz."

"Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

"Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna, bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız."

"Sevgi asla zeval bulmaz."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf