18 Nisan 2021 Pazar

Modern insanın hakikat ve anlam krizinde irfanın yeri

"Modern insan kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde, hakikati kendi seviyesine indirmektedir."
- Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı

İnsanoğlu yeryüzündeki hayatını anlamlandırma bahsinde bir çıkmaza girmiştir. Zira anlam, çoğu zaman 'görünen'de kendine bir yer bulabilmiştir. Bu durumda 'görüneni bilmek'ten ötesine geçmeyen bir anlam krizi söz konusudur. Görünenden ötesini bilmek için aklın, metafizik boyutta kullanıma sokulması gerekir. İnsana verilen akıl, iki şekilde kullanılır. İlki maddeye, eşyaya, görünene yöneliktir. 'Aşağı alem'e doğru çalışan akla, akl-ı cüzi denir. Esmada kalan, müsemmaya geçmeyen aklı temsil eder. İkinci kullanım, 'yukarı alem'e doğrudur. İnsan, akl-ı cüziden sıyrılıp yahut vazgeçip, metafizikle temas kurarak, varlığın birliğine yönelik bir anlayış ve kavrayış üzerine çabaladığında, akl-ı külli ile buluşur. Burada dikkat edilmesi gereken şudu: Akl-ı cüzi de akl-ı külli de aynı akıldır. Aralarındaki tek fark, ilkinin metafizik kavrayıştan uzak olup madde âleminde patinaj çekmesidir. Anlamı ve hakikati, manaya doğru giderek kavrayabileceğini düşünen insan, halihazırda sahip olduğu akl-ı cüzi'nin kirini, pasını silmiş, tabiri caizse cilalamış, belli bir seviyeye taşımıştır. Bu taşıma işleminde akıl, kalple birlikte hareket eder. A'raf suresinin 179. ayetinde geçen "lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ", yani "Onların kalbleri vardır fakat anlamazlar" ifadesi çok açık biçimde aklın kalple ortaklığını vurgular. 

Akletmek, kalple mümkündür. Bu farkındalığa ulaşmak için geleneksel ekol devreye girer. Sahih bir silsileye bağlı olan tasavvuf yoluna kişinin talip olmasıyla başlayan bir süreçtir. Sürecin gidişatı ve nihayeti kişiden kişiye değişir zira yaradılıştan gelen istidatla alakalıdır. Bunun yanı sıra kişinin gösterdiği mücadele ve metafizikle olan irtibatı, yolun bereketini yaşamasını, yani zevk etmesini sağlar. Burada İbn Arabî'nin belirttiği gibi arzunun sahih olması önemlidir, arzusu sahih olana çareler gösterilir. Bu aynı zamanda gelecek olan bilginin kaynağına yapışmak, oradan gelecek olan bilginin her an gelebilecek oluşuna inanmakla ilgilidir: "O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır." (Rahmân, 29)

Geleneksel ekol, batıda birçok önemli düşünürün ilgisini çekmiş, bu yöndeki çalışmaları neticesinde hayatlarında önemli değişimler yaşamışlardır. Martin Lings (Ebûbekir Sirâceddin) ve onun mürşidi Frithjof Schuon (Îsâ Nûreddin) Türk okurlar tarafından çok sık sık atıfta bulunulan isimlerdir. Her ikisi de Şâzeliyye'nin Derkāviyye koluna bağlı Aleviyye yolunun kurucusu olan Ahmed el-Alevî'den bereketlenmiştir. Birbirilerini etkileme noktasında bu isimler geniş bir halkaya tesir etmiştir. Gai Eaton (Hasan Abdülhakîm), Titus Burckhardt (İbrâhim İzzeddin), John Gustaf Agueli (Abdülhâdî) bu halkadandır. Yine, Gariplerin Kitabı'ndaki arayış hikâyesiyle okurları etkilemiş Ian Dallas'ın (Abdülkadir Es-Sufi) ve bilhassa batıya tasavvufu sevdirmesinin yanı sıra bu coğrafyanın insanı tarafından da kitapları ilgiyle takip edilen William Chittick'in isimlerini de zikretmek gerekir.

İşte bu geniş halkayla beraber kendisini okuyanları, izleyenleri ciddi biçimde etkilemiş en önemli isimlerden biri olan Rene Guenon, özellikle modern insanın bunalımını oldukça etkili biçimde anlatmıştır. Modern Dünyanın Bunalımıİslam Maneviyatı ve Taoculuğa ToplubakışKadim Bilimler ve Bazı Modern YanılgıcılarYatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi isimleriyle İnsan Yayınları tarafından özenle neşredilmiş kitapları, konuyla ilgilenenlerin başucu eserlerindendir. 1886’da Fransa’nın Blois şehrinde doğan Guenon'un gençliği, tam manasıyla bir arayış gençliği biçiminde geçmiştir. Yeni-Spiritüalizm akımından etkilenmiş, bir arkadaşının vesilesiyle bâtın ilimlerle uğraşan okültist bir cemiyete gidip gelmiş ve akabinde mason locasına dahi girmiştir. Arayışlarını bitmez bir şevkle sürdüren Guenon, 1912 yılında bir Şâzeli şeyhi olan Abdurrahman İlîş el-Kebîr’in halifesi Abdülhâdî (John Gustaf Aguéli) vesilesiyle hem Müslüman hem de bi Şâzeli dervişi olur, Abdülvâhid Yahyâ adını alır. Özellikle Müslüman olduktan sonra yaşadığı yerlerin kültürünü benimseme, bir yaşam üslubu olan edebe riayet ve basit yaşam konusunda kendisini ziyarete gelen birçok batılı-doğulu kimseyi etkilemiştir. 1940'lı yıllarda onu ziyaret eden diplomat ve fikir adamı Necmeddin Bammat, Rene Guenon'a dair hatıratında ekmeği bölerken ve yemeğe tuz katarken bile hareketlerine ibadet kıymeti verdiğini yazmıştır. Bir önemli hatırlatmayı da Mahmud Erol Kılıç hoca yapmıştır: Guenon, Müslüman olmadan çok önce sufizmle tanışmıştır. Bir nevi, kendisini İslâm'a sufizmle hazırlamıştır. Bu belki de onun hem tesirinin hem de aldığı 'bereket'in yüksek olmasında önemli bir etken olabilir.

Mona A. Tufan, Rene Guenon'u merkeze alarak modern insanın anlam problemini masaya yatırdığı kitabı İnsan, Hakikat ve Anlam'da, evvela modern insanın kim olduğu sorusuna bir cevap arıyor. Bireyci, ilerlemeci, yararcı ve yabancı olan modern insanın; ontolojik, epistemolojik ahlakî problemlerini masaya yatırıyor. Gelenekten, irfandan ve dolayısıyla metafizikten uzağa düşmüş, özüyle arasını açmış olan modern insan, Guenon için "bilimselcilikle rasyonel aklın kalıpları içine girmekte, ahlakçılıkla duygu dünyasını tatmin etmeye çabalamakta"dır. Bu durumda anlamı ve hakikati maddi dünyada aramaktadır. "Gelenek insana hem ilk düşüşle kaybedilen asli mükemmelliğe dönüş imkânı hem de hakikat ve anlamı içinde bulunduran irfanı temin eder. Anlam ve hakikat katmanlıdır. Bu katmanlar insanın melekeleri kuvveden fiile çıktıkça anlaşılır hâle gelir" diyen Mona Tufan, Guenon'un kurucusu olduğu geleneksel ekolün nihai amacını ortaya koyarken, bir şeylere sahip olarak ancak yatay bir biçimde ilerleyen modern insanın, dikey bir biçimde ilerlemesi, yükselmesi için 'olma' konusuna eğilmesi gerektiğini işaret ediyor. İşte, hocasız, mürşitsiz, rehbersiz; tek başına çıkılması mümkün olmayan dikey yolculuk için Guenon'un çözüm olarak sunduğu ve tasavvufta 'intisap' olarak adlandırılmış kavram, 'inisiyasyon'dur: "Guenon düşüncesinde inisiyasyon, Gelenek'in zahirî kısmında değil bâtıni kısmında yer alır ve insanın bilkuvveden bilfiile geçmesini ve kendini gerçekleştirmesini hedefler. Bu hedef iki aşamalıdır. İlk aşama yatay düzlemde Kadim İnsan'ın gerçekleştirilmesini, ikinci aşama ise dikey düzlemde Kâmil İnsan'ın gerçekleştirilmesini içerir. İnsan iki doğumla temsil edilen iki aşamayı gerçekleştirebilmek için ilk olarak zahirî, dinî bir Gelenek'e bağlanmak ve onun gereklerine riayet etmek, ardından bâtıni, inisiyatik bir Gelenek'e bağlanmak ve bu Gelenek'in kendisine sunduğu yol ve yöntemi takip etmekle mümkün olur."

Guenon'a göre bu takibin neticesinde kişinin anlam ve hakikat problemi kalmamaktadır. Bu insan artık kemalat yolunda öze ulaşmış, varlığın anlamını bilip kavramış, "göğün ilhamlarına açık, yeryüzünde tüm varoluş durumlarını anlamlandırma becerisine sahip" bir hâle gelmiş, tasavvufta "en ileri derecede bulunan doğru bilgi" olan hakka’l-yakîn'e ulaşmıştır. Meselenin kritik noktası metafizik arayıştır: "Sahih bir metafizik arayışın olmadığı çabalar, psikolojik düzeyde bazı iyileştirmelere vesile olsa bile, insanın hakikat ve anlam problemi karşısında çözümsüz kalmaya mahkûmdur. Zira problemin temeli olan anlam meselesi bir öz meselesidir ve öze dair bilgi de fenomenal alanı aşkın bir metafiziğe dayanmak zorundadır. Metafizik bilginin oluşla ilgisi yoktur; o, 'varlık'la, ilkeyle ilgilidir."

Mona Tufan, insanın anlam ve hakikat krizini, Rene Guenon'un düşünceleri eşliğinde değerlendiriyor. Gelenekçi ekolün tavrını önceliyor: zihni olabildiğince derine daldırmak, kökten bir değişim sağlamak için özü ortaya çıkarmak ve merkeze Tanrı'yı koymak. İnsan, Hakikat ve Anlam'ı, insanı kendine dair yeniden düşünmeye ve Rene Guenon'un çözümleri eşliğinde irfanî olanla yeniden buluşmaya bir davet olarak okumak mümkün.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

15 Nisan 2021 Perşembe

Kaçacak bir söğüt gölgesi

Oldukça karışık günler geçirdiğimiz bu hararetli dönemimizde, kaçacak bir söğüt gölgesi arıyoruz. Ben de gündemden uzaklaşmak, ama gündemden uzaklaşırken dünyanın acı-tatlı gerçeklerine gözlerimizi yummamak istiyorum. Hem dinlenmek, dinlenirken bir taraftan kendimi doldurmak, kendimi dünyadan tecrit etmemek. Bir taşla birkaç kuş vurmak. Vizelerimi soluksuz beklediğim, raflarımda okunmayı bekleyen tuğla gibi ders kitaplarımın bana göz kırpıp vicdanıma oynadığı şu günlerimde, muhterem Yağız Gönüler beyefendinin vesilesiyle elime aldım Düğümlere Bitişik’i. Şifa oldu benim için.

Çok yeni bir kitap olan Düğümlere Bitişik, bir öykü kitabı efendim. İçinde 15 öykü mevcut bu güzel kitabın. Ve başından sonuna her öykü, okurken yüreğinizin teline vuruyor. Hem bireysel, hem toplumsal pek çok mesaj alıyoruz Düğümlere Bitişik’ten. Kitaptaki özellikle ilk birkaç öyküde, balkan Türklerine özgü ağız hususiyetleri dikkat çekiyor. Bu da öykülere ayrı bir tat, hoş bir rayiha ve çeşni katıyor.

Saldin ayvanları teslim etsin gitti abe kızcagzim, te burdan almazmişler epiciğini.

Te büle ağlanmak ne kaa fenadır! Orada zulüm yoktur bre. Hürriyet vardır.

Merve Sevde Selvi, bazı öykülerde savaşın toplum ve özellikle bireyin hayatı üzerindeki etkisini çok etkileyici bir şekilde işlemiş. Şehit düşen bir askerin eşine yazdığı mektubu okuyorsunuz mesela bir öyküde. Savaşa giden, kurşunlara sadrını açan binlerce askerden birisi. Arkasında bıraktıklarıyla empati kuruyorsunuz. Ve o askerle.

Öykülerin bir kısmında, anne-kadın ve çocuk karakterleri var. Örneğin Üzüm Buğusu adlı öyküde, bebeğini kaybeden, dertlerini dillendiremeyen, acılarla doldurduğu yüreğini boşaltamayan bir anne karakteri yaratılmış. Ben Buralı Değilim adlı öyküde, annesinin ölüsünü gasleden, kendisine sahip çıkmayan bir kocaya verilen bir genç kız karakteri yaratılmış. Bazı öykülerde ise, bireyin tek başına kalmasını, kabuğuna çekilip kendiyle ve hayatındaki insanlarla hesaplaşmalarını okuyoruz. Her öykünün bir karakterinde mutlaka, silik ya da belirgin, kendime ait bir şeyler bulabildiğimi söylemeliyim. Özellikle Şizodüş adlı öyküde, anlatıcı karakterle kendi aramda adeta duygusal bir bağ kurdum.

Öykülerde dikkat çeken çok önemli bir ayrıntı ise şu; bazı öykülerin ikişer ikişer, bir karakterin kurduğu cümleyle ya da daha fazlasıyla birbirine bağlanması. Örneğin, Yol ve Yoldan Gelen öyküleri birbirine bağlantılı olaylardan oluşuyor. Düğümlere Bitişik ve Dağların Çağrısı keza öyle. Üzüm Buğusu ve Bağ Bozumu adlı öykülerin ise, özellikle aynı cümleyi ve bir ismi ihtiva etmekle birbirine bağlanıyor. Yani, özellikle bağlantı cümlesine geldiğinizde, “Evet bu bir önceki öykünün başka bir gözden tekrarıdır,” kararına varıyorsunuz. Bir başka deyişle, yazar öykülerini yazarken karakterler oluşturuyor, ve aynı öyküyü okura farklı bir karakterin gözünden sunuyor, bir karakterin gözünden okuduğunuz öyküyü, bir başka karakterin gözünden okuduğunuzda ufak çaplı bir şok yaşıyorsunuz, bakış açılarına göre iyiyle kötü yer değiştiriyor adeta. Bu konuda Türk edebiyatından bazı örnekler de geldi aklıma, Tomris Uyar Otuzların Kadını’nda art arda öyküleri neşretmiştir, ancak öykü kitabı olarak yayınlanan bu kitap adeta bir roman gibidir, müstakil okunabilecekleri gibi, birbirleriyle ve sıralamalarıyla anlam kazanırlar. Ya da günümüz öykücülerinden Behçet Çelik’te de bunun örneklerini inceden görebiliriz. Düğümlere Bitişik’te bu edebî oyun, adeta somutlaşıyor ve okurken çok hoşa gidecek bir atmosfer yaratıyor.

Tüm kitapta beni en çok vuran öykü olan Bir Yaşam Taslağı'na değinmeden edemeyeceğim, bu öyküde Alzheimer hastası olduğu anlaşılan bir kadının not defterini okuyorsunuz, bence öyküyü vurucu yapan temel şey ise, öykünün gerçek bir not defterinden, gerçek bir el yazısıyla basılmış olması. Hasta her gününü, o gün aldığı ilaçları, yaptıklarını not ediyor, bazen unutup fark etmiyor, günler geçtikçe, yazılar itidalini kaybediyor, derste en arkada oturup kendi kendine sırayı karalayan bir ortaokul talebesinin sıraya karaladığı tabloya benziyor defterin sayfaları, ve son sayfada bir ölüm belgesiyle karşılaşıyorsunuz, yüksek miktarda demans ilacı kullanımından kaynaklı bir ölüm belgesi. Anlaşılan o ki, kadın unutup, ilaçlarını fazla kullanmış ve bu ölümle sonuçlanmış. Tüm kitapta haline en çok üzüldüğüm karakter oldu bu hasta. Sakinleşmek isteyen, bir ilham arayan herkesin, birkaç saatliğine kabuğuna çekilip bir solukta okuyabileceği bir kitap Düğümlere Bitişik. Her satırının ruhunuza dokunmasını ümit ediyor, okuyacak olan herkese keyifli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

Bir vazgeçiş sanatı: Bartleby sendromu

"Bir akşam, dalgın dalgın hoş bir kitabı karıştırırken, bir an bile duraksamadan: ‘Tutkulu ruhların çoğunda olduğu gibi, yaşamdaki inancının tükendiği an gelmişti’ cümlesini okudum. Bir saniye sonra, cümle içimde bir kez daha yankılanıyordu ve gözyaşlarına boğulmuştum.
- Albert Camus

Bir sanatçıyı sanatını yaparken seyretmek, sanatın kendisinden daha sanat bazen. Bir sanatçıyı sanatçı kılan sanatından vazgeçmesi, sanat olamaz mı peki? “Bartleby Sendromu” diyorlar. Yoklukta bir varoluş; vazgeçişin sanatına. Sanatçı ruhu, yeteneği, yaratma kudreti olduğu halde çeşitli nedenlerden, nedensizlikten, nedenin ne olduğunun dâhi bilinmediği durumlardan dolayı sanatçının yaratmaktan vazgeçmesi haline. Sanatın intiharı budur belki, yaratmaktan vazgeçmek. Vazgeçiş; mağlubiyet, bırakış, uzanamayış değildir. Vazgeçebilmek, tıpkı seçmek gibi kudret gerektirir. İnsan bir şeyi yapabilecek kudreti, istidadı, potansiyeli olduğu halde yaratmaktan neden vazgeçer peki?

İnsan yazmaktan, yaratmaktan neden vazgeçer sorusu “insan neden yazar?” sorusuna götürüyor aklı. Yaşamı nükseden bir hastalık gibi geçirenler çok defa yaşamanın tesellisini yazmanın şifasında bulurlar. Sait Faik’in meşhur “Yazmasam deli olacaktım”, Slavoj Zizek’in “Yazmak hayatımı kurtardı” gibi bazı yazma gerekçeleri yazmanın şifacı etkisini gösteriyor. Zizek’te yazmak, intihar erteleyici bir karakteristik de taşır. Bir röportajında şöyle ifade eder: “İntihar edebilirim ama bitirmem gereken bir yazı var. Önce onu bitireyim, sonra kendimi öldürürüm. Sonra başka bir yazı sonra başka bir tane. Ve işte hâlâ buradayım.” Bu şifacı etki Cioran’da zirveye çıkar. Ezeli Mağlup’ta “Yazmak olağanüstü bir tesellidir. Daha da ileri gideceğim: eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim. İfade etmek bir kurtuluştur.William Faulkner, yazmak ve yaşam arasındaki gelgitli ilişkiye daha başka bir perspektifle bakar: “Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar.” Faulkner bu sözüyle, Oscar Wilde’ın yaşamla yazı münasebetini de izah etmiş olur. Çünkü Wilde dehasını hayatına; yeteneğini yapıtlarına harcadığından bahseder. Andre Gide, Wilde için “Yunan filozofları gibi Wilde da bilgeliğini yazıya dökmez, konuşmasıyla ve hayatıyla aktarırdı; bilgeliğini tedbirsizce, insanların uçucu belleğine emanet ederdi, suyun üzerine yazar gibi.” derdi.

Yazmak gerekçeleri ise, yazarların mizacı, üslupları miktarınca çeşitleniyor, başkalaşıyor. Onlardan diğer ikisi Virginia Woolf’u “şimdiki an” hissinden alıp, onu iyileştiren akıntısına sürükleyen, zamanlar arası yolculuk edebilen bir sandal işlevi gören yazısı; diğeri ise tıpkı yapıtlarına benzeyen bir gerekçeyle George Orwell’un yazısı. Orwell, yazarı yazmaya sürükleyen nedenleri dörde ayırıp yazma gerekçelerini şöyle söylüyor: “egoizm, estetik hevesi, tarihsel dürtü ve politik amaç.” Bu bambaşka yazma gerekçeleri arasında ben, yazmak gerekçemi bedeli yaşamak israfı olan, pahalı bir ihtiras olarak yahut düşlerin yaşamdan intikamı olarak izah ederdim.

Yazma gerekçelerinin varlığı kadar yazarları bekleyen başka tehlikeler de var. Bartleby Sendromu’nun ne kadar tetikleyici olduğu bilinmez ama her iyi yazar “etkilenme endişesi”ne sahip değil midir? Ruhun gücünün alâmeti budur belki: Tesir kudreti. Birinin ruhuna sinmek, öyle bir ruh taşımak ki, muhatabın ruhuna nüfuz etmek. Mevlâna neye talipsen o’sun” der. Katılıyor ve artırıyorum: Neyin tesirinde isen, o’sun. Tesirinde kaldığımız şey kadar ruhumuzu ifşa eden ne var? Tam bu noktada devreye taklidin talihsizliği girer. Sanatçıların ya da sanat eseri yaratma hevesi güden insanların başına gelebilecek en talihsiz şey; tesirinde, çekiminde, cezbesinde kaldığı güçlü bir ruhu şuursuz taklit etmek değil midir? Taklit ne kadar şuursuz, ego ne kadar yaralıysa vaziyetleri o derece trajik olur üstelik.

Tezle değil antitezle başlayan fikir akımları gibi yazmak reaktif tavırla yapılıyor bazen. Reaktif bir tavırla yazanların rekabet hırsından beslendiğini görürsünüz. Yaratma edimi kendiliğinden değil “o yazıyorsa/o yapıyorsa/ben de yazarım/ yaparım” diyedir. Kendiliğinden, kendilikleriyle değil, reaktif bir tavırla yola çıkanlar en çok üslûp ve özgünlük konusunda sıkıntı yaşarlar bu yüzden. Kendilerine ait bir odaları, kavramları, sözcükleri yoktur çünkü. Belki de bu yüzden özgünlük yetenekten daha mühim. Yetenek, zekâ, birikim hepsi büyük avantajlar ama yeteneği, zekâyı, birikimi özgünlükle birleştiremeyenler benzersiz bir eser ortaya koyamıyor. Napolyontaklit edilemez tek şey” der cesaret için. Şuursuzca tesirinde kaldığı herkesi, her şeyi taklit edebilen insan, cesareti taklit etmeye cesaret bulamıyor. Özgünlüğünü bir cesaret gibi ortaya koyanlar için de geçerli bu, özgünlük cesareti taklit edilemiyor.

Konuşmak ve susmak arasındaki münasebet, yazmak ve okumak ilişkisine de münasip düşüyor. Boş konuşmak gibi yersiz düşüyor bazen yazmak ve bilge bir susuşa benziyor okumak. Okumanın pasif, yazmanın aktif bir hâl sanılması büyük bir yanılgı. İyi okumayı vasat yazmaya yeğleyen bir eşik vardır; orası yazmak, var olmak, yazarak var olmak hevesine galip gelir. İyi kitaplar okumak, yazmak hevesini kırıyor. İyi ve eski bir kitap; vasat olan yenisini, fikriyle, üslûbuyla yıkıp geçebiliyor. Gerçekten iyi bir metin tahrik etmeli zihni, ayartmalı ruhu, titretmeli kalbi. Yapamıyorsa neden var olsun ki? Neden yazılsın ki?

Moby Dick’ten de tanıdığımız Herman Melville’in kitabı Kâtip Bartleby; “yapmamayı tercih eden”, eylememeyi eylemi edinen kahramanından alır adını. Bartleby’in pasif direnişi, altında çalıştığı “efendisine” tabi olmayacak kadar minnet etmeyişi de beraberinde getirir. Bu yüzden kitaptaki Bartleby’in işvereni olan anlatıcı ses, bu pasif direniş karşısında iktidarını sorgular ve çok defa mağlup olur. Fakat Kâtip Bartleby’in hayır deme cüreti bir zafer meydana getirmez. Kahramanımızın “solgunca, derli toplu, acınacak ölçüde saygıdeğer, iflah olmaz derecede hüzünlü” mizacına benzer yaşamı da. Eylememeyi eylem edinen Bartleby’in varlığı da yokluk görünümünde olur. Ölümünden sonra hakkında ulaşılan tek cümlelik biyografisi dahi şaibelidir: “Bir zamanlar Washington’da Ölü Mektupları Dairesinde çalışan yardımcı bir kâtip.” Otuzlu yaşlarında yazmayı bırakan Melville, kalan ömrünü New York’ta büro işleri yaparak geçirir. Belki de Kâtip Bartleby ondan başkası değildir.

Yirmili yaşlarda ilk romanını yazdığında keşfedilmeyen, yarım asır sonra ancak fark edilen, tanındığı için sonsuza dek unutulmak isteyen Henry Roth; sanatın aptallık olduğunu iddia eden, ardından yaşamın da öyle olduğunu düşünmüş olacak ki intihar etmiş Jacques Vache; artık kitap yazılamayacağına inanan, tüm kitapların ciltlere dönüşene değin şişirilen dipnotlardan başka bir şey olmadığını savunan Bobi Bazlen; 1956’da Nobel Edebiyat ödülünü almasına rağmen en iyi yapıtını, yapıtlarından pişman olması olarak tanımlayan Juan Ramon Jimenez; artık yazmak istemeyen, son isteği yazılarının yakılması olan ve onu tanıyışımızı dostunun (Max Brod) sözünde durmayışına borçlu olduğumuz Franz Kafka; otuzuna varmadan yazmayı bırakan, eserlerini beğenmeyip kendini yazmaya değil, yaşamaya adayıp dünyayı keşfeden Arthur Rimbaud; diğer kitaplardan, felsefe kitaplarından bambaşka bir kitap yazmaya tutkusu olan, tutkusu yaşamına sığmayan Ludwig Wittgenstein ve Goethe’nin şiirlerinin “Züleyha” sesi Marianne Jung.

Vazgeçişleri sınanma kaygısı, mağlubiyet korkusuna yoracak belki bazıları. Bu listenin gerçek halini asla bilemeyecek, sonunu ise asla kestiremeyeceğiz. Ve muhteşem bir tezatla, yok olmak istedikçe onlar, onları daha çok var edeceğiz. Dünya, tarihe adını “en iyi” olarak geçirenlerin gerçekten en iyi olanlar olduğunu asla ispat edemeyecek. İddia edecek sadece. Sıfatların gerçek sahiplerini asla bilemeyeceğiz. Fakat sıfatların gerçek sahiplerinin duyduğumuz isimler olmadığı bilgisini, onlar sayesinde bileceğiz.

Zeynep Merdan
twitter.com/kesfsever
* Bu yazı daha önce Sabit Fikir dergisinde "Bir Vazgeçiş Sanatı: Bartleby Sendromu" ismiyle yayınlanmıştır.

14 Nisan 2021 Çarşamba

Anadolu'nun kurgulanmamış tarihi: Neşet Ertaş

"Sana tarif eder özün'
İyiyi kötüyü görür gözün
Bu Garib'in acı sözün'
Sıradan bir söz sayma sakın."
- Neşet Ertaş, Aldanıp Şeytan Sözüne

Bize bırakılan miras içinde her an parıldamaya hazır ama çoğu zaman üzeri tozla kaplı duran bir hazine var: müziğimiz. O hazineye ulaşıp bir kez olsun üzerindeki tozu temizleyip kapağını açtığımızda, özümüzle karşılaşacağımız kesindir. Müziğimiz bizi yanıltmaz, bizi bekletmez, oyalamaz, zaman çalmaz, bizi bizden uzaklaştırmaz. Bu coğrafyada var oluşumuzun en otantik hâlidir seslerimiz, sözlerimiz. Gücünü kimi zaman şiirden alır, kimi zaman topraktan. Ruhunu insandan almıştır. İnsanın ruhunu Hakk'tan aldığı düşünülürse, müziğimiz metafizik bağlamda incelenmesi gerekir. Söylenen değil yakılan bir şey olan türkülerimize işte tam da bu nedenle hikmet nazarından bakılması gerekir. Bu gereklilikleri vurgulamak, çağın yaşayanlarına göstermek düşünen kimselerin üzerinde bir vazifedir. Türkünün Ötesi: Neşet Ertaş'ta Dursun Çiçek, tıpkı daha önce dağlara baktığı gibi, Neşet Ertaş'ın sürdüğü geleneğin izini takip ederek; müziğimize, sazımıza, sözümüze, türkülerimize de felsefî bir gözle bakıyor. Bu bakış oldukça cesur ve yürekli bir bakış. 

Dursun Çiçek, kitabın peşrev "Türküler neyi çığırır?" diye soruyor. Bu oldukça önemli olan soru, coğrafyamızın psikolojisinden sanatına, inancından sosyolojisine, kısacası hikâyesine temas ediyor. Bizim hikâyemizi bize ancak, bizden çıkmış olan şeyler söylüyor. Türküler, bu coğrafyanın hikâyesidir, özüdür, sözüdür. Türkülere uzak durarak insanımızı, insanımızın eşyayla olan irtibatını, gelenek ve görenek dünyasını, varoluş çabasını kavrayamayız. Türkülere ne kadar yakınlaşırsak, hikâyemizi daha esaslı biçimde anlarız. Türküler bir düşünme, yazma, anlatma neticesinde ortaya çıkmıştır. Derdi bitmediği gibi hikâyesi de bitmez. Esas olan yolculuktur türkülerde ve bu yolculuk, bir yerden bir yere gidilerek yapılandan çok daha ötesidir. Bir ruh yolculuğudur. Derdiyle, neşesiyle, kederiyle, gamıyla, elemiyle, yâriyle, anasıyla, babasıyla, evladıyla, hüznüyle, coşkusuyla, tebessümüyle, tefekkürüyle...

Tutuşarak söylenir, yakılarak anlatılır, yanarak anlaşılır türkülerimiz. Büyük yürekler, büyük sesler, büyük sözler, türküleri bir vasıta edinerek fani hayatlarını anlamlandırır, baki olan hayata geçmeden evvel nice gönülleri tutuştururlar. Bir gönül bir defa tutuştu mu artık sırrın lezzetini tadar. Bu öyle bir lezzettir ki hakikat bağının bülbülleriyle haşr-neşr cilveleri yaşanır. Neşet Ertaş, hakikat bağının bir bülbülüdür. Gönül kelimesini en doğru, en güzel biçimde telaffuz edişi, hakikat bağından tattığı sırla ilgilidir. Gönül deyip geçmemelidir. Onun kendi gönlünü keşfediş öyküsünde birçok mihenk taşı var. O taşları Dursun Çiçek anlatıyor, okuyucu sık sık nefeslenme ihtiyacı duyuyor. Kah durarak, kah not alarak, kah bir tütün sararak yahut türkü çığırarak. Derviş, demir leblebi yutmaya talip olandır. Neşet Ertaş'ı tanımak da bu anlamda kolay değildir. Çiçek, Neşet Baba'yı tanımak için mutlaka Muharrem Usta durağına da uğranılması gerektiğini söylüyor. O Muharrem Usta ki oğlunun sazına, sözüne, tavrına yön veren, ona ad veren bir baba: "Neşet Ertaş türküler vermeye başladığı dönemde, türkülerini fark eden babası 'Adını türkülerde diyor musun?' diye sorduğunda Neşet sorar 'Ne diyeyim?' diye. Muharrem Usta da 'Garip de oğlum, bize garip derler' der."

Gariplik kolay mı? Biz garip denince sadece mağdur, mazlum birini düşlüyoruz. Halbuki sadece o kadar mı? Neşet Ertaş, anacığını çocuk yaşta kaybediyor. Onca çocuk, babanın etrafında döne döne anasını yakarıyor. Ana aranmaz mı? Cüceloğullarından Doğan'ın -ki o da bir gönül eridir- "Annen yok, kimsen yok" sözü unutulmamalı. Kimsesizlerin kimsesi, gariplerin garibi, hiç kolay olmayan bir ömür yolculuğu yaşadığı için varlıkla bir yakınlık kurmuyor asla. Onun gönlü hep gariplerle tutuşuyor, kalbi hep garip olanlarla atıyor. Eline her geçeni paylaşması bundan, kul hakkına düşkünlüğü bundan, insanı yüce görmesi bundan. Mahsuni Şerif'in bir hatırasıdır: Konser organizatörü Mahsuni'nin parasını vermez, Neşet'in parasını verip kaçar. Bunun üzerine Neşet, kendisine verilen paranın yarısını Mahsuni'ye verir, geriye kalan yarısını da diğerleriyle bölüşür. "Bizzat ben Almanya'da kazandığı paraların önemli bir kısmını, akrabası bile olmayan kimi insanlara nasıl gönderdiğini çok yakından biliyorum" diyor Çiçek. Dolayısıyla onun türkü yakması, tam manasıyla bir gönül işi, alışveriş değil. Bu sebeple düğün çalmayı hep çok severmiş. Orada, insanların en mutlu gününde, onların coşkusuna ortak olmak, her şeyden öte Neşet Ertaş için. Çünkü kainatın sebebi muhabbet, insana en kutlu emanet muhabbet, varlığın bereketi muhabbet: "Muhabbettir yerin göğün direği / aşkı olmayanın yanmaz yüreği / muhabbetinen yakın eder ırağı / Hak muhabbettendir muhabbet Hak'tan."

Neşet Ertaş hiç isteyenlerden olmamış. Yaşamı boyunca istemeyi bilememiş, öğrenmemiş. Kendisine geleni de dağıtıp paylaşmış. Bir bedel karşılığında saz çalmayı benimsememiş. Sevgi ve aşk var ise, saz da varmış söz de. Gönlü yanana su, başı düşene omuz. "Perdeyi kaldıran sevgidir sevgi" demesi bundan. Mutluluk, onun ömründe erişilecek bir makam, konaklanacak bir yer değil. Halkla beraberse mesele yok. Çünkü gönlünde hiç sönmeyen bir ateş var. Ananın hasreti var, yârin hasreti var. En uzaktakiyle bütünleşme, en yakındakiyle halleşme arasındaki derdi bizim kavramamız çok zor. Böyle bir insanın halkla arasına girmek şüphe yok ki büyük vebal. Bayram Bilge Tokel, işte bu vebali önlemek için çabalamış bir gönül. Giderek küskünleşen, kendini bir kenara çeken, memleket hasretine boyanan Neşet'i yeniden ayağa kaldırıyor. Neşet'in en büyük derdinin halkla arasındaki mesafe olduğunu biliyor. Dursun Çiçek anlatıyor: "Garibe mutlu musun diye sorulmaz ama 'Ustam mutlu musun, muradını almadın biliyorum ama nasılsın?' dedim. 'Bize düşen şükürdür. Garipliğimin en yangın olduğu zamanda bile hep şükrettim. Benim bazen türkülerime yansıyan sitemlerim, karşı çıkışlarım insanadır niye Hakk'a olsun. Hak âdil yaratır âdil verir ama insan açgözlüdür, bozar, yıkar. Dünyada var mı ki muradın alan? İnsan dünyada mutlu olamaz. Bunun için gelmedi zaten dünyaya. İnsan Hak'tan geldiğinden beri hep hüzünlüdür, ağlar sızlar zaten. Bizimki de öyle işte... Lakin Hak'tan ayrı olmanın hüznüne bir de bizi halktan ayıranların hüznü eklenince çekilmiyor dünya. Hak'tan ayrılığın acısı insan çeker, tahammül gösterir lakin halktan ayrılığın acısı çok zor."

Her saz çalan 'datlı' çalamaz Neşet Baba'ya göre. Yâr aşkının yürekte nâr olması gerekir evvela. Kelam kıymetlidir, kıymetli olduğu kadar da tehlikelidir. "Dilin Farsçadaki karşılığı zebândır. Cehennemin bekçilerine zebânî denmesi tesadüf değildir çünkü dil, bilmeyenlerin elinde keskin bir kılıç gibidir. Şifa bulmaz yaralar açabilir." der Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu'nda. Kelam gönülden dile, dilden kulağa... Kulak, çok önemli bir müşteridir bu anlamda. Neye talip olduğunu bilecek, hislerine güvenecek, her duyduğuna düzel demeyecek, iyi süzecek, bir filtre sistemi olacak. İşte burada filtre, tevhiddir, birliktir. Cümle yaratılmışı bir düşünmektir. Neşet Ertaş'ın sazıyla, sözüyle yaptığı budur. Dursun Çiçek'in tasavvufun ne olduğunu özetlediği harikulade ifadesiyle  "Her şey O'ndandır, her şey O'dur ama hiçbir şey O değildir" sırrına kavuşanlar, durmaz yanarlar. Hakk'tan söylerler, Hakk'ı söylerler. Muhabbet onların yakıtıdır. O yakıtın bitmesi mümkün mü? Saz da söz de birer araçtır işin sonunda. Kitaptaki şu ifadelere dikkat buyurun: "Âşık mâşukuna kavuşamadığı zaman gönlünü çöl yapar ve Mecnun olur. Ya da gönül dağını delmeye çalışan Ferhat olur. Kimi zaman da yüreğinin alevinde yanan Kerem olur... Bir süre sonra Mecnun çölde Leyla'nın aslını bulur, Ferhat dağlanır, Kerem yanan bir ateş olur. Biri çölün, biri dağın, öbürü de ateşin hakikatine ulaşır. Bakarlar ki Leyla, Şirin, Aslı birer vasıtadır hakikate ulaşmak için. Her şey aynılaşır burada artık. Çünkü varlık yekpareleşir ve Bir'in aşkına çırpınan bir hâl çıkar ortaya..."

Kendini bilme yolculuğunun garibiydi Neşet Ertaş. O garipliğini sazıyla sözüyle yaptı, gönüllerden gönüllere bozlak olup yağdı, nice sırları türkülerine taşıdı ve öylece gitti. "Bana öldü demeyin, yoruldu gitti deyin" sözü, "insan ölür ama ruhu ölmez" sözünün şerhi gibidir. Âşıklar ölmez, mekân değiştirirler. Neşet Ertaş'ın hâlâ aramızda olmasının başka bir açıklaması var mı? Ne zaman başımız sıkışsa, yanı başımızda. Bizimle ağlıyor, bizimle gülüyor, bizi dinleyip bize söylüyor, hâlâ... 

Neşet Ertaş'ı anlamadan türkülerini anlamak mümkün değil. Dursun Çiçek bu gayretle ortaya koymuş kitabını. Türkülerimize felsefî bir bakış atarak oldukça önemli bir eksikliği tamam etmiş. Bir garibin gönlünden, bin duyguya anlam vermiş...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

12 Nisan 2021 Pazartesi

Zor zamanlarda farklı pencerelerden nefes almak

İnsan iz sürmek için dünyadadır. Ruhuna üflenen hakikatin ardı sıra günlerini tüketmek için buradadır ve neyin peşinde ise sonunda ona dönüşecek olandır. Peki, senin peşinde olduğun gerçeklik nedir? Dünya sürgününde hangi kömürün kahrını çekip sonunda hangi elmasa kavuşmayı arzuluyorsun? Ve kavuştuğun elmas sahiden de çektiğin çileye, harcadın günlere karşılık gelecek mi?

Gökhan Ergür, İnsaniyet Namına adlı kitabında hayallerden çok gerçeklere dokunarak insanların yalnızlıklarını, çocukluklarını, sokakları, kenarda kalmış hayatları anlatıyor. Bir ayna gibi bizlere kendi duygularımızı yansıtıyor. Öyle ki okunan her yazıda kendi hikayemizi bulduğumuz bir kitap oluyor İnsaniyet Namına. Özellikle yazarın samimi dili bunu en derinden hissetmemize vesile oluyorken “bak işte evet ben de böyle yaşamıştım”, “ben de böyle hissetmiştim” dememizi sağlıyor.

Kitap ilk olarak “Neden Âşık Olmalıyız?” yazısı ile başlıyor ve “Terzi Baba”, “Annesiz Evler”, “Galip’tir Bu Yolda Mağlup” yazılarıyla devam ediyor. Tabii birinci bölümde yani “Yara” olan kısımda sadece bahsettiğim bu yazılar yok. Yazar daha birçok konunun üzerinde durmuş. İnsanların kırgınlıklarını, hüzünlerini, buruk tebessümlerini çeşitli mısralarla yazıya dökmüş... Fakat benim sizinle paylaşmak istediğim Galip’tir Bu Yolda Mağlup yazısı: “Kalıba vursan en az üç adam eder Galip, gözlerine baksanız gözlerinin siyahına şaşırır, kalbini açsanız bu kadar acıyla hâlâ nasıl yaşadığını anlayamazsınız.". "Ana baba sesi duymadım ömrü hayatım boyunca," der sürekli, henüz iki yaşında bir trafik kazasında kaybeder anne, baba ve bir de ağabeyini ama kendisi sağ çıkar araçtan, daha görecek çok günü vardır belli ki.

Gel zaman git zaman Galip, bir gece vakti evine dönerken sarhoş bir sürücünün kurbanı olur. Öldü, ölecek derken yeniden gözlerini açar dünyaya ama artık üzerinde duracağı iki bacağı yoktur. Demin de söyledik ya, dünyada görecek günü çoktur.

Yağmurlu bir nisan gecesi Galip eve döndüğünde okuldan dönmüş kızlarını çekyat üzerinde uyuyakalmış buluyor, evi arayıp tarıyor fakat eşi yok, telefonu da kapalı. Aynanın önünde bir mektup gözüne ilişiyor, beş kelimelik: "Beni sakın arama Galip, bitti." Sonraları karşı komşudan öğreniyoruz ki Sevda Abla çocuklarına "yarım saate" dönerim deyip elinde bavuluyla Edirne plakalı kırmızı bir arabaya binip gitmiş. Gidiş o gidiş. Galip'i üzgün gördüğümüz zamanlar birkaç kere, "Hadi ağabey, gidelim Edirne'ye bulalım Sevda Abla'yı, bir canımız var zaten," dedik birkaç kere ama her seferinde, "Biraz gururlu olun," diyerek tersledi bizi.

Zor zamanlarda nefsin değil izzetinefsin kalesine sığınmalı insan. Yokluk, zorluk elbet geçer; unutulur. Fakat o günlerde takındığımız tavır ömür boyu bizimle anılır.

Derken kahvenin kapısı hızla açıldı ve Bitirim Halil hemen siyah beyaz beresini çıkartıp Galip'in yanına koştu: "Galip Abi, Sevda Abla geldi, sizi sordu, ben de koştum buraya geldim, sana haber vermeye. Galip'in gözleri ışıldadı ve "tura" diye bağırdı birden. Evet, Galip, tura, hep kara yazı değil ya, biraz da tura...

Galip’in hayatı o kadar ibret vericiydi ki... İster istemez “insan nasıl olur da bunca ağır imtihandan sonra ayakta durabilir?” sorusunu aklıma getirdi. Tabii bu sorunun tek bir cevabı vardı o da “inanç”...

İnsanın inancı olmadığı zaman, değil en büyük imtihana, en küçük imtihana bile dayanamazdı. Şayet bir kum tanesi gibi dağılırdı. Fakat Galip, gönlündeki inancıyla ve gösterdiği sabırla Rabbinden gelen bir lütuf ile hikayesini mesut bir sonla bitirmiş ve hayatın ona borçlu olduğu mutlu bir ana sonunda kucak açarak kavuşmuş.

Kitabın diğer kısmı yani “Şifa” olan bölümde ise günümüze dair problemlerin çözümleri üzerinde durulmuş. Örneğin şu yazıda olduğu gibi: Ruhumuz dijital bir çöplükte can çekişiyor: “Toplum olarak hepimiz durması, yavaşlaması ve sakinleşmesi gerekiyor. Sürekli hareket halindeyiz ve sabitliği olumsuz bir şey olarak nitelendirmekteyiz. Anlık tatmin tutkumuz sebebiyle bekleme yetimizi ne yazık ki kaybettik. Oysa beklemek kabul ediştir, başına gelecek olanı sevmek ve razı gelmektir.

Yazar, psikolojiye hakim olarak insanların çocukluk ve yetişkinlik dönemine dair hayat yolculuğunda yön gösterirken ruhumuza da şifa oluyor. Dünyaya farklı pencerelerden bakmamıza ve zor zamanlarda nefes almamıza vesile oluyor. Kitapta en sevdiğim birkaç alıntı:

"Utanmanın ayıp ve garip sayıldığı bir çağdayız. “Kendine güvenmelisin” sloganlarıyla çevrildiğimiz bu zamanda, kendine güvenmek yerine Rabbine güvenmeyi seçen taraftayız."

"Yeter ki sevmeyi bilin, ruhunuzun pencerelerini haftalık da olsa açıp havalandırın, baharın temiz rüyaları içinizde dolaşsın, serçe seslerine kulak verin, bulutların o çocuksu telaşına gülümseyin ve mutsuzluklara karşı zoraki de olsa tebessümler biriktirin ve umut edin."

"Çiçeğin olduğu yerde kötülük olmaz, birilerine çiçek hediye eden ya da saksıda çiçek büyüten insanlar kötülük bilmez."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

8 Nisan 2021 Perşembe

İnsan ve içindeki sesler

Sadece bir tür olarak roman yoktur, onu hepimiz okuruz ama kimini okuduğumuzda çok zevk alırız, kimini okuduğumuzda nitelendiremediğimiz duygular içerisine gireriz. Kimini okuduğumuzda “bu neydi şimdi” de diyebiliriz. Kimini okuduğumuzda etkileri uzun süre devam edebilir. Ancak sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birçok romanın bize verdiği bir mesaj vardır. Bazı romanlar tek bir mesajı upuzun bir kurguda işler. Bazı romanlarda ise birçok mesaj, birçok duyguyla tek bir kurguya yedirilmiştir. İşte o romanlardan biri İçimizdeki Şeytan. Romanı okumaya başladıktan sonra “bu romandan şu alınır” diyorsunuz, ama sayfaları çevirdikçe, “hayır, şu da alınabilir” demeye başlıyorsunuz. Hülasa, İçimizdeki Şeytan, içinden sosyal, kültürel, ahlaki ve duygusal birçok mesajı alabileceğimiz çok sağlam bir roman.

İçimizdeki Şeytan’da bir önceki paragrafta değindiğim başlıklar altında, okurken bir hikaye gibi gelen, ancak altlarında gerçekliği tartışılmaz derin trajedilere değiniyor Sabahattin Ali. Romanın başkarakteri Ömer’in, vapurda Macide’yi görmesi ve Macide’ye açılacakken uzak akraba çıkmaları ile başlıyor hikaye. Ömer Macide’yi seviyor, (ya da sevdiğini düşünüyor). Ömer’in zihni hep “onunla karşılaşmamızın bir anlamı var, daha önceden kesinlikle tanışıyor olmalıyız” gibi fikirlerle dolu, bir yerde bu hissiyatı doğru da çıkıyor, Ömer, Macide’yi mutlu edemeyeceğini, Macide’nin ancak kendini düzeltmesine bir vesile olabileceğini anlıyor hikayenin sonunda. Ancak Ömer bu vesileyi de değerlendirmiyor. Macide İstanbul’da konservatuar okumak için kaldığı teyzesinin evinden, babasının ölümüyle birlikte ayrılmak zorunda kalıyor. Gidecek hiçbir yerinin olmadığına inanan Macide, Ömer’e aşırı bir anlam yükleyip onunla birlikte yaşamaya başlıyor. Ve Macide artık Ömer’in karısı oluyor. İlk zamanlar tatlı heyecanlarla birlikteliklerini sürdürmeye, parasızlık sıkıntısını sineye çekmeye çalışsalar da Ömer’in müsrifliği, başıboş ve çocukça hareketleri, hatta Macide’yi yok saymaya kadar giden düşüncesizlikleriyle, daha roman bitmeden ayrılıyor Ömer ve Macide’nin yolları. Romanın sonu, Macide için yeni bir hayat kapısı açsa da, Ömer için maalesef hüsran oluyor.

Romanda, yanlış arkadaş seçimlerinin maddi ve manevi büyük kayıplara neden olduğu, ahlaki temelleri ezen bir kültürel hayatın rezillik ve perişanlıktan başka bir şey getirmeyeceği, müsrifliğin insan ilişkilerinin temeline bomba döşediği, bir insanın hayatını birleştireceği insanı seçerken birden fazla kez düşünmesi gerektiği gibi birçok sosyal ve ahlaki mesajlar veriliyor. Roman, kurgusu, toplumsal ve edebi tenkitleri itibariyle kendi dönemine ait olsa da, verdiği mesajların bir zamanı yok. Hepsi her zaman geçerli olan ibretler.

Romanın adının İçimizdeki Şeytan olmasının sebebi ise, kurgudan anladığım kadarıyla, Ömer’in içgüdülerinden hareketle yaptığı hatalardı. Ömer, herkesin ve kendisinin içinde ona hata yaptıran, ayaklarını bir yerlere doğru sürükleyen, bazen doğru yol gösterip, bazen hayatını mahveden bir şeytan olduğuna inanıyordu. Aslında Ömer, içinde ona iyilik emreden sesle, kötülük emreden sesi birbirinden ayırt etseydi, belki de kitabın sonuna hapse düşmeyecekti. İçimizdeki yol gösteren sese, kimileri altıncı his der, kimi bilinç altı, kimi öz.

İşte bu öz benliğin sesiyle nefsini birbirinden ayırsaydı Ömer, Macide ile gerçekten mutlu olabilecekti belki de. Keza, ilk sayfada vapurda onu Macide’ye yakın hissettiren, Macide’yi sevdiren, aile olmak istettiren, Ömer’in öz benliği, çarşıdan çorap çaldıran, bir memuru tehdit ettiren ise nefsiydi. Birçok mesajın yanında roman okura, insanın içindeki sesleri birbirinden ayırması gerektiği mesajını veriyor.

Hem dil, hem kurgu olarak son derece yalın ve güçlü bulduğum bu romanı okumak benim için çok zevkli oldu. Kitabı okumak isteyen herkese keyifli okumalar diliyorum.

Nidâ Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

6 Nisan 2021 Salı

Ömrünün sonuna doğru Immanuel Kant

Birçoğumuz için lisedeki felsefe dersleriyle başlayan Immanuel Kant’ı tanıma serüvenimiz, felsefeyle özel olarak ilgilenmeyen daha az bir kısmımız için, sanırım, İsmet Özel’in Sebeb-i Telif şiirindeki dizeleriyle devam etmişti: “Üstümde yıldızlı gök demişti Königsbergli/içerimde ahlâk yasası.

Kant’ın felsefe tarihindeki yerinin önemini anlatmaya gerek yok; fakat Kant kimdir, kısaca tanıtmakta fayda var. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biridir Kant. O zamanlar Prusya olarak adlandırılan ülkenin Königsberg şehrinde doğmuştur ve ilginçtir ki 79 yıllık ömrünün sonuna kadar bu kasabadan dışarı çıkmamıştır.

Ansiklopedik bilgilerle devam edecek olursak; modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak bilgi kuramını ön plana çıkartmıştır. Kant'ın gözünde bilim, liderleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bilim yansızdır ve nesneldir.

O, felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlâkın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bu amacı gerçekleştirmek için, hem Descartes'ın rasyonalizminden ve hem de Hume'un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transsendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hristiyan ahlâkını savunma çabası vermiştir. O, fenomenal gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ile numenal gerçeklik, yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında bir ayrım yapmıştır.

Kant, öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir.

Yine İsmet Özel’in Üç Frenk Havası adlı şiirindeki “bize ne başkasının ölümünden demeyiz / çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi / ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için” dizelerinden yola çıkarak şu anda bahsettiğim kitabın oldukça ilgi çekici olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Bu durum Kant’ın felsefe tarihindeki öneminden ziyade, meşhur bir tarihi kişiliğin son yıllarını temel alması ve o yıllara en yakından tanıklık edilmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Şunu söylemekte fayda var, bu kitap her ne kadar Thomas de Quincey tarafından derlenmiş olsa da Kant hakkındaki hemen her şeyi Alman Wasianski, Jachmann, Borowski ve başka kişilerin anlatılarından alındığını görüyoruz. Özellikle Wasianski’nin anlatıları ve anıları ön plana çıkıyor çünkü Kant’ın son anına kadar yanında olması sebebiyle, filozofun hemen her şeyini öğrenebiliyoruz. Thomas de Quincey’in ise Kant’ın üniversitede ders verdiği zamanlardaki öğrencisi ve aynı zamanda onun yazmanı olduğunu kitaptan öğreniyoruz.

Quincey bunun bir Kant biyografisi olmadığını söylüyor ancak kitabın başlarında filozofun kısa bir biyografisine değinmeden de edemiyor. Hem Kant’ın kısa yaşam öyküsünden hem de son yıllarını nasıl geçirdiğinden öğreniyoruz ki aslında filozof, tahmin ettiğim gibi asosyal, evinden pek çıkmayan ve tek başına yaşayan biri değil. Bunu sadece Kant’ın son yıllarının anlatıldığı kısımlardan öğrenmiyoruz; çünkü her ne kadar bu bir biyografi kitabı olmasa da bir kişinin son yıllarındaki davranışlarını/davranış değişikliklerini anlatmak için o kişinin önceki yıllarda da nasıl davrandığını okura aktarmak gerekir. Bu kitap da bu minval üzere oluşturulmuş. Derleyici ve anı sahipleri ister istemez kısa bir biyografi kitabı ortaya çıkarmışlar.

Bölümler halinde oluşturulan kitap keskin geçişler halinde ilerlemiyor. Her bölümde Kant’ın günlük hayatındaki bir kısma değinilirken ufak ufak günün kalanında neler yaptığından da bahsediliyor. Kısa bir Kant biyografisinden sonra işin magazinsel boyutu başlıyor okurlar için. Kant’ın yemek davetlerinden, bu davetlerde konuşulanlardan, kimlerin bu yemeğe davet edileceğinden bahsedilen ikinci bölümde aslında Kant’ın ne kadar eğlenceli bir karakteri olduğunu görüyoruz ve şaşırıyoruz. Hatta bu yemeklerde kendinden pek az bahseden Kant, konuyu kendi başlattığı felsefi akımlara ya da eğiticilikle ilgili konulara hiç getirmezmiş. Daha çok kafa dağıtmak etkinliği gibi görebiliriz Kant’ın yemek davetlerini: “…Onun sohbet tarzı daha çok kafa dağıtma üzerine olup eğiticilik meselelerinden uzaktı. Öyle ki hem onunla tanışma fırsatı bulmuş hem de çalışmalarını incelemiş bir yabancı, bu candan ahbaplığın Soyut Felsefe’nin kurucusu olan dâhiye ait olduğuna inanmakta güçlük çekebilirdi.” Kitabın başlarındaki bu pasajdan aslında Kant’ın birçok özelliği çıkarılabilir diye düşünüyorum.

Daha sonra Kant’ın günlük rutinleri, sabah kalkışı ve kahvaltısı, sabahki ilk okumaları, akşam uyumaları, odasının bir tasviri gibi konuların yer aldığı bölümler geliyor. Bu tür bilgiler kitabın her sayfasında okurun karşısına çıkabilir. Bu tür magazinsel bilgiler tabii ki birçok kişiyi kitaba çekecektir ama sonraki bölümler daha da ilgi çekici diyebilirim. Çünkü Kant’ın zihinsel çöküşünün başlaması, bu durumun filozofun düşüncelerine etkisi ve bu durumdan ötürü Kant’ın günlük rutinlerinin nasıl değiştiğine dair bölümler gelmeye başlıyor. Bu bölümler, hatta kitabın tamamı ölüm kavramıyla da ilgili olduğu için müthiş bir lirizmle yazılmış. Özellikle zehir gibi bir zekânın çökmeye başlaması okurun içinde bir burukluk oluşturacaktır: “Akli melekelerinin kötüleşmesinin başka bir işareti de zaman mefhumunu kaybetmeye başlamasıydı. Bazen bir dakika, hatta abartmıyorum, çok daha az süre alacak olan bir meseleyi kavraması usandırıcı bir sürece dönüşürdü.” Zamana azamî derecede önem veren ve günlük rutinlerinde beş dakikanın bile inanılmaz önemli olduğu Kant için bu çöküş, tabii ki bütün hayatını değiştirmeye başlamıştır.

Kant’ın son yıllarından bahsederken elbette onun çevresindekilerden de bahsedilmelidir. Mesela sürekli yanında bulunan hizmetçilerine de bir bölüm ayrılmış kitapta. Uşak Lampe üzerinden Kant’ın ev içi durumlarının ne halden, yaşamının son anlarında ne hâle geldiğini okumak mümkün. Ancak evin içini oldukça detaylı gördüğümüz kitapta Kant’ın kardeşi veya çocuğu hakkında hiç bilgi göremiyoruz. Hatta ben filozofu hiç evlenmemiş ve akrabası olmayan biri sandım, sadece kitabın sonlarındaki birer cümleyle yer alıyor bu kişiler. Bu açıdan kitap biraz eksik; ancak filozofun en yakınındakiler anlatılacaksa bu son derece doğru bir bakış açısı.

Ketebe Yayınları’ndan neşredilen, incecik, 68 sayfalık bu kitap hakkında aslında çok daha fazla yazabilirim ancak kitabın tüm büyüsü kaçar o zaman. Bu kitabı okumak için Kant’ın adını bir kez olsun duymak yeterli. Felsefeyle ilgilenmeye hiç gerek yok çünkü tamamen okurun merakını giderecek bir kitap Immanuel Kant’ın Son Günleri. Çok rahat okunabilen ve iyi çevrilmiş bir metin aynı zamanda. Filozofun kişiliği ve rutinleri hakkında birçok temel nokta öğreniliyor. Cömertliği, zaafları, ölüme bakışı, ilginç ritüelleri, yaşamının son zamanlarındaki rüyaları, hastalıkları… Eser adının hakkını veriyor diyebiliriz kısaca.

Königsberg şehri daha önce, Kant’ınki gibi eşsiz ve muazzam bir cenaze törenine asla şahitlik etmemişti “ denecek kadar sevilen Kant’ı, kitabı okuyan birçok kişi sevip, eserlerine ilgi gösterecektir.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

5 Nisan 2021 Pazartesi

Her insan farklı bir daldan tutunur hayat ağacına

"Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan."
- Yûnus Emre

Yalan dünyada ölüm kadar evrensel bir gerçek yok. Hakkında ne söylenirse, ne yazılırsa kendimizden bir şeyler bulmak kaçınılmaz. Toprak da öyle sade ve bize ait olan gerçekleri anlatan bir kitap. Paulstadt şehrinin mezarlığında yaşayan ölülerin, mezarlarının başına oturmuş da hiç ölmemiş gibi dünyaya bir iç çekişin, bir öfkenin bazen de bir sitemin sesini duyurmuş yazar. Robert Seethaler bu kitabı yazdığı sırada New York Times'a verdiği bir röportajda, hayatın geriye dönüp baktığınızda size kalan bir kaç andan ibaret olduğunu söylemiş ve bu kadar basit bir şey olduğu üzerinde ısrar etmiş. Kitapta da tıpkı o ısrar ettiği basitlikte anlatmış yaşamı. Kitap kapağı da bahsedilen basitliği hissettirecek sadelikte bir tasarım olmuş. Tek bir ağaç ve etrafta insanlar, gölgeleri ve ayak izleriyle birlikte. Her birinin hikâyesi farklı. Hep yaşayanların anlattığı hikâyeleri bir de ölülerin ağzından dinlemek esas gerçeğin biraz da olsa farkına varmamızı sağlıyor.

Her insan farklı bir daldan tutunur hayat ağacına, giderken de elinde o dalla gider. Bir kadın sevilmek ister bütün özürlerine rağmen. Onu güzellikle gören birini bırakırken içinde o ilk merhamet, sevgi vardır. Gitmesinin nedeni merhametin bitmesi değildir. Yazgıdır ölümü getiren. Ne yaparsan yap ölüm gelip seni bulacaktır.

Bu yazgıda nasıl bir hayat sürdüğün önemli. Yaşamak boş olduğu kadar değerli. Sonunu seçme şansın yok, kadere teslim oluyorsun. Hastalıklar, kazalar, yaşlılık gelip seni bulduğunda ölüyorsun. Lakin merhamet etmek, destek vermek, sevmek, sevdiğini söylemek, bağışlamak senin elinde. İsimlerin bir önemi yok, insansın, diğerleri de öyle. Yazar bir kaç yerde farklı kahramanların aklında ne kendi yüzlerine ne de başkalarına ait yüzlere dair bir şey kalmadığını yinelemiş. İnsanın onursuz bir hiç olduğunu söyleyen kahramanlardan biri, onurun başkalarının bakışlarında yaşamak biterken ancak bir armağan olarak sunulacağını söyler. Eskiden insandım, şimdi dünyayım diyerek bizim gönül telimize de dokunur. Topraktan geldik, toprağa gidiyoruz bilgeliğinin kokusunu alırız satır aralarında. Yûnus Emre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî dizeleri canlanır. Biraz da aynı topraklardan olması sebebiyle olsa gerek Hermann Hesse ruhunu tadarsınız. Başka bir kahramanın geçip giden hayatında aklında kalan, eşiyle pazar günleri yatakta, çimlerin ya da karların üzerinde uzanmak. Bu küçük mutluluk, onun için her şeydi. Eli sakat olan bir diğer kahramanın öldüğünde anımsadığı, eşinin ona ilk karşılaştıklarında söyledikleri olmuştu.

"Anımsıyor musun: Okula yeni başlamıştım, öğretmenler odasında daha ilk günden elime ne olduğunu sormuştun. Sakat, yapacak bir şey yok, demiştim. Elimi eline alıp incelemiştin. Sonra pencereden dışarıyı gösterip, şu ağacı görüyor musun, diye sormuştun. Dalları sakat değil, yalnızca eğri, nedeni ise güneşe karşı büyümeleri."

Neredeyse bütün dini inançlarda ortak olan cennetten kovulma meselesine kitabın son ölülerinden Connie ile bir yorum getirmiş yazar.

"Portakal suyundan bir yudum alıp elimi Fred'in koluna koyuyorum, buranın cennet olmasına izin veremiyorsun, çünkü kovulmaktan korkuyorsun, diyorum. Kovulma korkun öyle büyük ki cennet hayalini henüz içinde gelişmeden kendinden uzaklaştırmak zorunda kalıyorsun."

Çevirmen Regaip Minareci'nin Türk dilinde yazılmış gibi okuttuğu, duru ve akıcı Türkçe'si ile kendini okutan becerisine de değinmeden geçmek haksızlık olurdu.

Mevhibe Şenel
mevhibe.senel@gmail.com

4 Nisan 2021 Pazar

Adının ve sırrının peşine düşen insanın avazı

"Geçmişi gölgeye teslim ettim
Ve şimdi gölgeler takibimde
Ardımda bir yığın manzara
Sorgusu başladı yarının
Ufukta gün batmakta."
- Sagopa Kajmer (BPG, 2003)

Jung'un gölge motifine göre yeryüzüne gelmiş tüm insanların içinde, anlaşılması ve çözülmesi hiç de kolay olmayan ama çoğu zaman insana yön veren bir karanlık taraf var, kötü taraf. Karanlık ve kötü olan şeytan da gölge tipinin değişik bir biçimidir. İnsan için kolay kabul edilmeyen, onun gölgede kalan yanı, tehlikeli cephesidir gölge. Jung'a göre ne zaman ki insan kendi gölgesiyle yüzleşip hesaplaşmayı öğrenirse, sadece kendisi için değil dünya için de gerçek bir şey yapmış olur. Bu hesaplaşmadan sonra gölgenin çekip gideceğini düşünmek de bir yanılgıdır. "Duygularımın sonucuydum; içimdeki 'öteki' de zamanla kısıtlı olmadığı için yok olmayan taştı." der anılarında Jung. Gölge, taşlaşmış bir biçimde durur içimizde. Bize aittir, bizdendir. Tıpkı geçmişimiz gibi. O hâlde geçmişimiz, insanlığın ortak geçmişi, hatta hafıza, gölge midir?

Tarih boyunca sufiler, insanın terbiye edilebilen bir varlık olduğuna inançla yaşamışlar. Bu inançlarını ikrar etmek için bir rehbere biat vermişler. İçlerindeki karanlık ve kötü tarafla kendilerinin baş edemeyeceğini bildikleri için nasıl, neden, niçin gibi sorularla uğraşmak yerine, verilen her görevi yerine getirerek davranışlarının değişeceğini deneyimlemişler. Kimdir rehber? Allah'ın isimlerinden biri olan Rab'bin (terbiye edici) bir gölgesi olarak yetişmiş şeyhler, irşad edenler, doğru yolu gösterenler, yalnız bırakmayanlar, temizlemek için bekleyenler ve bir şey istememeyi isteyenler. Gerçek bir rehber, her talebesine farklı davranır çünkü ruhlar, nefsler ve elbette gölgeler farklıdır. Tek bir şey vardır ki bütün ruhları eritir, nefsleri tezkiye eder, gölgeleri aydınlatır: teslimiyet. Modern psikolojinin 'farkındalık' ya da 'kabullenme', erenlerin 'eyvallah' diyerek anlatmaya çalıştığı teslimiyet.

Burhan Sönmez'in Şubat 2021'de İletişim Yayınları tarafından neşredilen romanı Taş ve Gölge'de Avdo'nun hikâyesi Mardin'de başlar. Josef, gelecekte onun çok iyi bir mezartaşı ustası olacağını sezerek yanına alır. Josef Usta sadece taşlara biçim vermeyi değil, hayatına biçim vermeyi öğretir Avdo'ya. Bir mezartaşı ustasının kendi dışında kimseye ev yapmayacağını, kim olursa olsun ölülere sahip çıkacağını, gökyüzünden ve yeryüzünden her an bir işaret gelebileceği, sezgilerin insan hayatındaki yeri gibi konularda Avdo'nun zihnini karıştırmadan gönlüne fısıldar. Bir tohum eker aslında Avdo'nun yüreğine. Emindir ki Avdo usta olduğu zaman, tüm bu tohumlar meyve verecektir. Mardin'den Haymana Ovası’na, Konak Görmez Köyü'ne geçer Avdo. Mesleği dışında bütünüyle bir öteki olarak görülür. Çünkü ne oldu belli değildir köylülere göre. Bazen 'tuhaf'tır, bazen 'kitapsız', bazen de 'uğursuz'. Hayatının şekilleneceği yer bu köydür aslında. Esas yoluna buradan çıkar çünkü yeryüzüne bağdaş kurmuş lanetle, merhametsizlikle, taşlaşmış kalplerle, gölgeye dönmüş yüzlerle, zulümle, kısacası kötülüğün kendisiyle burada tanışır. Avdo, bazen biçim verdiği taşlarla bazen de görgüsüyle bir şeyler anlatır. "Konak Görmez diye köy adı mı olurmuş? Aslen Bizanslıların dilinde Konakormas olan bir kelimeydi bu, zamanla değişmişti." demesi elbette köylüler için 'sıkıntılı' ifadelerdir. Israrla devam eder, "yaşadıkları ovanın Haymana olan adının da Hırıstiyan Ermenilerden geldiğini, Ermenilerin kendilerine Hay dediğini" anlatır ve böylece sabırlar taşar. Kimdir bu Avdo? Nereden bilir bu kadar yabancı dili? Soruları cevapsız bırakmaz. "Yeri yurdu olmadığını, öksüz büyüdüğünü, küçüklüğünden beri gittiği her şehirde ayrı bir dile karıştığını, bu sayede Kürtçe, Türkçe, Arapça, Ermenice, Süryanice, Rumca öğrendiğini" söyler. Köyün erkekleri için bilmiş, yani tehlikeli biridir o. Köyün kadınlarına göreyse büyücü ya da kahraman gibidir. Kiminin kısmetini açacak, kimini alıp götürecek olan odur.

Avdo, hapiste olan Mikail Ağa ile nişanlı Elif'e âşık olur. Başçobanın oğlu Baki ile ona mektuplar gönderir. Nihayet, köyden kaçacakları gece ağanın adamlarının yağdırdığı kurşunlara önce Baki hedef olur ve orada can verir. Avdo yaralı olarak yakalanır, ağanın adamlarından birini öldürdüğü için hapse atılması kolay olur. Elif de kaderine teslim olup ağayla evlenir. Kaderine teslim olmayan bir kişi vardır burada, Elif'in kardeşi İpek. O, ablasının evlendiği gece tuttuğu gelin evi nöbetinde, şehirden köye gelen bir yabancıyla beraber kaçar. Avdo dışında romanın ikinci önemli karakteri İpek'tir çünkü İstanbul'da kendi hayatı -ve dolayısıyla roman- için yeni bir sayfa açar. Bu sayfada adı Perihan Sultan'dır ve mekânı da İstanbul'un meşhur kabadayılarından Seyrani'nin dostu Kalender Bey'in işlettiği Paris Gazinosu'dur. İdamla yargılanan Avdo, Ankara'da yıllarca cezaevinde yatar. Önce idam cezası kaldırılır, ardından af çıkar. Özgürlüğüne kavuşmasına bir ay kala bir gazete haberine rastlar. Elif, kardeşi İpek'in yanına kaçmak için geldiği İstanbul Sirkeci'de, Mikail ağanın adamları tarafından öldürülür. Böylece senelerce hapiste umut olan Elif'in kaybı, Avdo'yu İstanbul'a sürükler. Yanında gölgesi olan çocukluğu ve sabrıyla beraber.

1965’te İstanbul’a gelir Avdo. Merkez Efendi Mezarlığı’nın yanında metrûk bir kulübe görür. Caminin imamından izin alır ve ustasının da öğüdüne kulak vererek sadece kendisine ev yapma hakkını kullanır. 1984 yılına Avdo'nun hayatında ateş, taş, ruhlar ve köpeği Toteve vardır: "Ben de bir gölgeymişim, bunu yaşım ilerledikten sonra anladım. Kalpten ibaret, acının ve özlemin girdabına kapılmış bir gölgeyim işte. Ayışığı şu anda önümdeki taşı aydınlatıyor. Benim gölgem taşın üstüne düşüyor. Bu bir rüya, taş yok, ben yokum, yalnızca gölge var. Elimde tokmağın gölgesini tutuyor, keskinin gölgesinin üstüne indiriyorum. Gölgeler karanlıkta içli içli çınlıyor."

Taş ve Gölge de aslında 1984 yılında açılır. O soğuk gecede İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Reyhan (Seyrani ile Perihan Sultan'ın kızı) Avdo'nun hayatına girer. En yakın arkadaşıyla birlikte pankart astıkları için suçlanır, karakolda günlerce şiddet görür ve Şef Kobra'nın cinsel istismarına maruz kaldıktan sonra Merkez Efendi Mezarlığı'nda Avdo'nun kulübesine sığınır. Onu arayan Şef Kobra, onu bulamayınca öfkesinden -gölgesinin hükmünden- önce Avdo'yu tokatlar sonra da onun köpeği Toteve'yi bir kurşunla öldürür. Şef Kobra öfkesi yatıştıktan ve ablasının mezarı başından ondan duyduğu öğütlerin de etkisiyle tekrar mezarlığa gider. Avdo'da özür dileyip onunla dostluk kurmaya çalışır. Reyhan'a ne kadar âşık olduğunun farkına varır. Aslında bir aşk değil, ele geçirme vardır çünkü gölgesi Şef Kobra'ya sahip olmuştur artık, bırakmaz. Şef Kobra, Reyhan'ı bir suçlu gibi ararken kendi suçlarını temizleyeceğini düşünür. Karakolda Reyhan'a defalarca buralardan gidelim, her şey hazır demiştir ve Reyhan çok zor olsa da ona inanmıştır. Bir gece, Şef Kobra'nın hazırladığı plan doğrultusunda Reyhan karakoldan kurtulur ama Şef Kobra'dan da kurtulmuş olur. Mezarlığa sığındığı gecenin sonrasında Avdo'nun cami imamına özel ricasıyla yıllar sonra açılan çilehanede saklanır. Bir derviş gibi, kırk gün sonra çıkar oradan. Artık Avdo'nun nüfusuna girmiştir, kızıdır: "Reyhan bir an onun gözlerinde kendisine benzeyen bir bakış yakaladı, sevgi denen cevherin insan bedeninde çoğalıp başka bedenlere aktarıldığına dair bir bakış."

Burhan Sönmez, kitabın sonuna doğru okuyucuyu insan-mekan-zaman arasında iyice derinleştiriyor ve 1938 ile 2002 yılları arasında gezdiriyor. Asteğmen Adem Giritli’nin anıları çıkıyor karşımıza. Romanın henüz başında Avdo'nun Mardin'de mezar taşı yaparken okura ekilen Yedi Adlı Adam tohumu, bu sayfalarda iyice renkleniyor. Çünkü Yedi Adlı Adam, Dersim Harekatı sırasında Fırat kıyısında yaralı bulunan, belleğini yitirmiş bir kimse. Adının Haydar olduğunu söyleyen de var, Ali olduğunu söyleyen de. İşte bu kimsenin bir toprağı yok, her yere yabancı ve çok dilli. Her gittiği yerde diline dil, dinine din ekliyor. Josef Usta onun 'gavsono' olduğunu anlatıyor Avdo'ya, "Kendi toprağından kopan, başka toprağa savrulan kişiye denir. Rüzgârın önündeki yaprak gibi. Toprağını yitirmek belleğini yitirmektir. İsa bunu tersinden yaşadı, önce belleğini sonra toprağını yitirdi, rüzgâra kapılmış, oradan oraya dolanıyor." der. Yedi Adlı Adam: Ali, Haydar, İsa, Musa, Muhammet, Yunus, Adem... Ve onun gezdiği topraklar: Kudüs, Kahire, Girit, Atina, Roma ve İstanbul... O öldüğünde Avdo'ya mektupları kalıyor ve mektupların peşine düşmek de Reyhan'ın oğlu Baki'nin işi oluyor. Elif ve Miskal de okurun yeni tanışacağı karakterler. Yedi Adlı Adam ile Asteğmen Adem Giritli’nin yolunun kesiştiği sayfalar, okur için unutulmaz bir edebi lezzet sunuyor. Bu esnada Türkiye'nin değişen yapısını da toplumsal ve siyasal gelişmeleri hatırlatarak yapıyor Burhan Sönmez.

Taş ve Gölge; âlemin sırrından ziyade kendi sırrının peşine düşen, adını arayan, taşlaşmamak için gölge olmayı tercih eden mezartaşı ustası Avdo'nun hikâyesi. Çok derin, çok sarsıcı... Avdo, ona söylenmesi için arar adını. Dolu dolu, sevgiyle adının söylenmesini ister. Bir insana adını tüm anlamlarıyla ve karşılıksız-koşulsuz sevgisiyle kim söyler?

Mezarlıkların hayatımızın tam ortasından görünmez yerlere çekilmesi, insanların geçmişlerinden korkmalarıyla ilgili olabilir mi? Bir mezarlığı ziyaret etmekle hafızamızı yoklamak arasında hiçbir fark yok. İnsan ömrü boyunca adının, geçmişinin ve varlığının anlamını arar. Burhan Sönmez'in son romanı Taş ve Gölge, avaz avaz bunu anlatıyor. Bir Anadolu masalını dillendirerek, bütün ruhları kuşatarak...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Futbol sadece akıl ve strateji oyunu değildir

Eduardo Galeano’nun harika kitabı Gölgede ve Güneşte Futbol’u (Can Yayınları) anmak için bundan daha güzel bir zaman olamazdı. Belki de ilk kez bu kadar kendinden memnun ve hiç olmadığı kadar sportmence mücadele eden, hiç olmadığı kadar keyif alarak oynayan oyuncularımız var. Bir de seyircili oynadığımızı düşünün! (Belki de seyircisiz oynamak yarıyordur bize, kimbilir!).

Gerçi Galeano için, “Seyircisiz bir maç müziksiz dans etmek gibidir”. Fazlasıyla haklıdır bunda ama bu durumun yaradığı takımlar olabileceğini de düşünmemiz gerekir. Üzerindeki “milli baskıyı” gereğinden fazla hissederek oynadığı oyunu keyifsiz bir güç mücadelesine, anlamsız bir savaşa çeviren, estetiksiz bir kuvvet teşhirinden kurtulmak kimi takımlara iyi geliyor olabilir! Bu konuda şöyle yazar Galeano: “Savaşın yüceltilmiş bir şekli olan futbolda şortlu on bir adam, semtin, kentin ya da ülkenin kılıcıdır. Zırhsız ve silahsız bu adamlar, seyircilerin içindeki şeytanı açığa çıkarırlar, takımlarına olan inançlarını ise perçinlerler.

Seyircisizlik, yalnızca kendisi için oynamak gibi bir ağırlığından kurtulma şansı verebilir ki bu bizim gibi takımlar için belki de bulunmaz bir nimettir! Ve belki de seyircisizlik, bir dünya insanın içindeki şeytanı açığa çıkarmasına izin vermediği için oyuncularımıza kendileri olma fırsatı vermiştir. Sebep her neyse, milli takım hiç olmadığı kadar gurur veren bir oyun oynuyor ve bu çok şaşırtıcı! Her zamanki gibi izleyen gözlerimiz tuhaf ve farklı bir şeylerin olduğunu hissediyor tam olarak açıklayamasa da.

Uğur Meleke, Hürriyet’teki yazısında, takımın son iki maçının büyük bir kırılma ve yeni dönemin habercisi olduğunu yazmış: “Norveç maçında bir devrin sona erdiğini gördük” diyecek kadar önemsemiş durumu ve şöyle devam etmiş: “Güzel bir oyuncu grubumuz var: Güler yüzlü, olumlu, centilmen. Hollanda ve Norveç’i harika skorlarla geçtiler. Ancak tüm bunların dışında heyecan verici bir şey var bu takımda. Çeyrek yüzyıllık ezberlerimizi bozuyorlar adeta. Biz mesela hep topa sahip olan, yeteneklerine güvenen, sahaya terinin son damlasına kadar bırakıp şanssızlıkla kaybeden taraf zannederdik kendimizi. Oysa iki maçtır rakipler bir fazlasını yapmak zorunda kalıyor hep. Bizse akılcı oynayan tarafız. Onlar yüreğini koyuyor sahaya artık. Bizimse bir stratejimiz var. Topa onlar sahip oluyor, yetenek sergiliyor; biz kazanıyoruz! Bu bizim daha önce şahit olmadığımız bir şey. Ezber bozan bir şey.

Üzerinde düşünmemiz gereken bir durum olduğu aşikâr. Ama ben nedense hiç olmadığımız kadar gerçekçi ve akılcı davrandığımızı söyleyen Uğur Meleke gibi düşünmüyorum. Söyledikleri yanlış olduğu için değil eksik olduğu için. Bence de gerçekçi ve akılcıydık ama hem Hollanda hem de Norveç maçında zannedildiği kadar akılcı ve strateji içeren bir oyun oynamadık. Tam tersine, hem Hollanda ve hem de Norveç bize kıyasla fazlasıyla akılcı, fazlasıyla rasyonel ve fazlasıyla stratejiklerdi ve bence tam da bu nedenle kaybettiler. Bunun dışında bir yolları ve çözümleri olmadığı için aynı sonuçsuz çabayı sarf edip durdular. Beklenmeyenle karşılaştıklarında beklenmedik bir tepki geliştiremediler. Çünkü futbol hiçbir zaman sadece akıl ve strateji oyunu değildir. Öyle olduğu gün bütün anlamını yitirmiş demektir.

Geleano, kitabında bir ara profesyonel kalecilik yapmış olan ünlü yazar Albert Camus’nun küçüklükten beri hep kaleci olduğunu yazar. Çünkü kaleciyken ayakkabıları daha az eskimektedir. “Fakir bir ailenin çocuğu olan Camus için sahalarda koşmak bir lükstü. Her gece büyükannesi ayakkabılarının tabanını kontrol eder, eskimiş bulursa döverdi.

Kalecilik tecrübesi Camus’ya hayata dair çok şey öğretmişti. “‘Şunu öğrendim ki’ diyordu Camus, ‘top birine hiçbir zaman beklediği yönden gelmiyor. Bu bana hayatta çok yardımcı oldu, özellikle de büyükşehirlerde insanlar göründükleri gibi olmuyorlar.”. Futboldan bir şey daha öğrenmişti Camus: “Kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de yerinmemeyi öğrendi.

Bizim takım, yeterince gerçekçi ve akılcı değildi ama bugüne kadarki en akılcı ve gerçekçi futbolunu oynadı. Fakat bu oyunda top hiçbir zaman beklenen yönden gelmediği için uzun bir tecrübeyle kazandığımız akıl dışılığın getirdiği şans ve gerçekçi olmamanın sağladığı düşünülemeyeni düşünebilir olma çok yardım etti. Diğer bir deyişle futbol, akılla duygunun, stratejiyle hayalin birleşmesine, tıpkı hayat gibi yeteneğin ve çalışmanın yetmediği bir alana ihtiyaç duyar ama bunlardan bir taraf dengesiz şekilde yetersiz kalırsa diğer tarafa ne kadar yüklenirsek yüklenelim sonuç hüsran olmak zorundadır. “Terinizi son damlasına kadar sahaya akıtsanız da” işe yaramaz.

Bu defa fark işte burada gizliydi, yani bugüne kadar hep yaptığımız ama sonucu değiştirmemize yetmeyen, yürekten oynama, gereksiz riskler alma, herkesin kendi topunu oynaması, estetik yaratıcılık, gerçekçi olmama gibi hasletlerimiz ilk kez sonuca olumlu anlamla etki edebilir hale geldi. Bu durum tam da bu ülkenin ihtiyaç duyduğu ve kendi farkını ortaya koyabileceği bir şeye karşılık geldiğinden son derece önemli oldu. Yani, kendimizde varlığını hep hissettiğimiz bir takım meziyetlerimiz ve içsel bir gücümüz var şüphesiz ama bütün bunların sonuca dönüşmesi için akla, stratejiye ve bilgiye ihtiyacımız var. İman gücü ancak akılla birleştiğinde hayata geçirilebilir bir niteliğe dönüşüyor. Yurt dışında oynayan oyuncu sayısının çokluğu Şenol Güneş’in yaklaşımıyla ihtiyaç duyduğumuz bu rasyonelliği kazandırmış olabilir.

Tıpkı bu ülkede gerçek bir düşünceye ulaşmak için doğunun ve batının birikiminden eşit derecede yararlanmanın bir zorunluluk oluşu gibi futbolun da başarısı duyguyu ve aklı ne eksik ne fazla bir karışımla sahaya yansıtabilmeye, topun hiçbir zaman beklediğimiz taraftan gelmeyeceğini bilen bir açık uçlulukla ama aynı zamanda yeterince çalışır, düşünür, akılcı davranırsak her zaman istediğimiz tarafa gönderebileceğimiz bir anlayışa ihtiyacı vardır. Futbol, gölgeli ve güneşli bir oyundur ve tam da bu nedenle en başarılılar ne Batılı ne de Doğulu, ne gereğinden fazla soğuk ne de gereğinden fazla sıcak ülkeler değil aynı anda her ikisi olabilen, hayalle realiteyi birleştirebilen ülkelerdir.

Ve milli takım Şenol Güneş’le birlikte çok önemli bir şey öğrendi: “Kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de yerinmemeyi.” Bu durum, duygusal dengesizliği bastırdı ve akılcılıktan kolaylıkla sapma eğilimlerimizi sürekli olarak kontrol altında tutabildi. Yeni bir his ortaya çıktı: rakibin yenilgisinden çok kendi zaferinden zevk alma hissi. Galibiyetleri ötekinin aczine değil kendi oyununa bağlama zevki.

Kısacası, milli takım bunu yapmaya devam ederse futbol gerçekten de asla sadece futboldan ibaret olmayabilir.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

29 Mart 2021 Pazartesi

Bir sözcükten, bir kavramdan çok daha fazlası: Ev

Eviniz nerede?” diye sorarız birbirimize. Nerede oturuyorsunuz? Vardır bu sorulara verdiğimiz cevaplar, Piyalepaşa, Sütlüce, Nişanca. Bir beton yığını olarak evimiz herhangi bir şehrin herhangi bir semtinde yer alır. Böylece “eviniz nerede?” sorusuna verecek cevabımız olur. Bu soru yerine “eviniz ne?” diye sorsalardı, epey düşünürdük. Ev, gerçekten birkaç yüz bin liraya satın aldığımız mimari bir yapıdan mı ibaret?

Ev’de Nermin Yıldırım, Seher karakterinin yaşadıklarıyla, bireyin evinin ne olduğunu sorguluyor. Hiç kuşkusuz ev, bir sözcükten, bir kavramdan çok daha fazlası. Ev, aitlik demek. İnsan, maddesel dünyada tanımlı mükemmel bir eve sahip olsa da, kendini o eve ait hissetmedikçe, kendi mana aleminde ev tanımını yapamıyor. Romandaki tatlı-sert karakter Seher de, hayatı boyunca birçok evde yaşayıp, hiçbirine ‘evim’ diyemeyenlerden.

Kitaba Portekiz’in Porto şehrinden, Seher’in kilometreler sürecek yürüyüşünün en başından başlıyoruz. Ancak Seher’in hikayesinin başlangıcı Porto’da değil, çocukluğunda. Seher, anne-babası ayrı olduğu için, çocukluğunu akrabalarının evlerinde geçiriyor. Dedesi, dedesinin ölümü üzerine halası, amcaları. Bunların içinde Seher’in en benimsediği yer dedesinin yanı. Anne ve babasından ayrı olmanın üstüne bir de dedesinin ölümü, çocuk kalbine ağır geliyor. Ve bundan sonra kaldığı hiçbir evde, ona çok müşfik davranılsa bile, aitlik duygusunu tadamıyor.

Seher’in yürüdüğü yol: Camino de Santiago. Portekiz’in Porto şehriyle, İspanya’nın Santiago şehri arası. Seher bu hac yolunu yürürken sadece fiziksel değil, zihinsel ve manevi bir yürüyüş de yapıyor. Yürüyüşünün en başında zihninde ve ruhunda yaşadığı duyguların verdiği acıyı son kertesinde taşıyan Seher, kat ettiği her kilometrede farklı bir soru işaretini, attığı her adımda başka bir derdini yollara döküyor. Seher’in intihara, ölüme yürüdüğünü zannettiği bu yolun sonu, Seher’in ait olduğu yerde, evinde bitiyor.

Üniversite yıllarında tanıştığı arkadaşı Kader’in ölümü, ve Seher’in içten içe bilmesine rağmen bu ölümün intihar olmadığını kanıtlayamaması, Seher’in kaybettiği Kader’ine daha çok bağlanmasına ve zihninde intihar düşüncesinin filizlenmesine neden oluyor. Yolunun sonunda intihar etmeye kararlı olan Seher, yalnız yapmak istediği bu yürüyüşte çok istemesine rağmen yalnız kalamıyor. Yürüyüşüne başladığında, biraz da zoraki bir şekilde ona katılan arkadaşı Ogo (Oğuz), Seher’in intihar etmekten vazgeçmesinde rol oynayan karakterlerden biri oluyor.

Kitabın arka kapağında şöyle bir alıntı mevcut: “… hayata tutunmak için mecbur kaldığımız bütün yalanlar günü gelince açığa çıkıyor. Ve sonra biz ölmüyoruz. Daha kötü bir şey oluyor. Öğrendiklerimizle yaşamaya devam ediyoruz.” Kurulan cümlede, Seher’in o anki psikolojik durumuna göre, gerçekleri öğrenerek yaşamaya devam etmek olumsuz yansıtılıyor. Ancak sayfalar ilerledikçe, olaylar gibi, Seher’in duyguları da pozitif bir yönde evriliyor. Ve gerçekten, Seher’in de mutabık olduğu gibi, bu dünya intihar etmeye değmeyecek bir yer. Hepimizin hayatında acı tatlı hatıralar var ve bunlarla var oluyoruz, bunlarla yaşamaya devam ediyoruz. Her şey karşıtıyla var oluyor. Ev’den, evin bir kelimeden çok, ait olunan, duygusal bağ kurulan bir yer olduğunu öğreniyoruz. Bir çatı altında sevdiğimiz, bağ kurduğumuz insanlar, eşyalar, belki bir iki iyi komşumuz olmalı. Sevdiğimiz insanlar evimize kadem basmalı. İşte bunlar olduğunda, yaşadığımızın hayat, barındığımız yerin de ev olduğunu doğruluyoruz.

Ev, daha ilk paragrafından içine çeken enfes bir roman oldu benim için. İnsanın mahzun tarafını uyaran bu kitabın, okuyacak olan herkese iyi gelmesini diliyorum. Keyifli okumalar...

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

26 Mart 2021 Cuma

Sedirden L koltuğa, tandırdan mikrodalga fırına, avludan balkona: değişen ev hayatımız

"İnsan, doğduğu evi düşlediğinde, düş kurmanın bunca derinliği içinde o ilk sıcaklığa döner, madde dünyasının oluşturduğu cennetin o ılık maddesinin bir parçası hâline gelir."
- Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası

Yaşadığımız şehirlerin ne kadar değiştiğinden söz eden birçok çalışma neşredildi son yıllarda. Ayfer Tunç'un Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı çalışması şahsi tarihin kılavuzluğunda 70'li yıllardaki hayatımızı anlattı bizlere. Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i bir çocukluk, gençlik ve aile güncesi gibiydi İstanbul'un yollarında gezinen. Sibel Bozdoğan'ın Modernizm ve Ulusun İnşası adlı çalışması, modernleşme programının en önemli ayağının mimaride olduğunu göstermişti. Carel Bertram, merceği doğrudan eve çeviren çalışması Türk Evini Hayal Etmek'te önemli bir şeyi gösterdi: bir hayatı olan evin sokağa ve şehre hayat verişinden, yani her şeyin çıkış-oluş noktası oluşundan. Doğan Kuban'ın 2017'de meraklısına sunulan Türk Ahşap Konut Mimarisi: 17. - 19. yüzyıllar adlı çalışması, daha evvel neşredilen Türk Hayat'lı Evi eserini derinleştirircesine, Türk ev geleneğinin temel düzenini ve öğelerin yerleşimindeki özgünlüğünü ele alır. Sinan Logie ve Yoann Morvan, İstanbul'u bizzat çeperlerinde gözlemleyerek ortaya İstanbul 2023 adlı çalışmalarını sunarak kontrolsüz büyümenin ne olduğunu sarsıcı biçimde aktarmışlardı. Son olarak Uğur Tanyeli'nin Mimar Sinan: Tarihsel ve Muhayyel'inden bahsetmek elzem. Türkiye’deki popüler Mimar Sinan algısı üzerinden farklı, belki de herkesin taşıması gereken 'mimari göz'ü daha evvel benzeri olmayan bir çabayla sundu Tanyeli. Tüm bu ve buna benzer çalışmalar içinde 'ev'e dair olanları azdır. Halbuki değişim, bilhassa zihniyet değişimi evin içinde başlamıştır. Şehir, kent, ev üzerine çalışanlardan ziyade edebiyatçılar bu 'evren'e daha çok eğilmişlerdir. Nurdan Gürbilek hemen her eserinde evin insanı şekillendirişine işaret eder. Hem dönmeyi en çok istediğimiz yerdir ev hem de kaçmak istediğimiz. Bunu edebiyatın tüm malzemeleriyle ve hakkıyla irdelemiştir kendisi. Vitrinde Yaşamak: 1980'lerin Kültürel İklimi (1992), Ev Ödevi (1999), İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler (2020) zevkle okunan, zenginlik katan eserlerdir.

Sinema, mimari, modern sanat, göç ve göçmenlik, mekân ve kent antropolojisi üzerine çalışan Seyhan Kurt'un Haneden Ev Haline: “Türk Evi"nde Mimari, Düzenleme, Pratik adlı çalışmasını görünce gerek ismi gerek kapağı sebebiyle büyük heyecan duydum. Evlerimizle ilişkimize dair yazılmış kitaplara özel ilgi duymak, pek çalışılan bir alan olmadığı için hasret çekmeyi de beraberinde getiriyor. Bu sebeple çalışmanın tanıtım metnindeki "evle ilişkimizin edebiyattaki yansımaları eşliğinde, kendisi de edebi zevkle ve 'ev sevgisiyle' yazılmış bir kitap" cümlesini cezbedici bulup hemen kitabı aldım, birkaç gün içinde zevkle okuyup bitirdim.

Seyhan Kurt, Türk evinin dönüşümünü anlatmaya nesnelerden başlıyor. Duvar saatleri, vitrin, perdeler, danteller, mikrodalga fırınlar, Amerikan mutfaklar, mobilyalar bir yanda; sedir, avlu, tandır, ocak, taşlık, yüklük, gusülhane, kapılar, tokmaklar, kim geldi pencereleri diğer yanda. Hepsi, Emmanuel Levinas'ın "Ev insanın dünyayı yarattığı ve dünyayla ilişki kurduğu yerdir" cümlesine şerh düşercesine zihniyet dönüşümüyle birlikte okunmaya çalışılıyor. Böylece sedirden L koltuğa, avludan balkona doğru sıkışmamızın öyküsü de ortaya çıkmış oluyor. Geleneksel yaşamımızın seyrini daha net biçimde görebilmek için gündelik pratikleri araştırmamız gerekir. Hangi nesneyle nasıl bir ilişki kurulmuş, o nesne hayatta nasıl bir karşılık buluyor... Mesela biz çoğu zaman nostaljik duygularla kapı tokmağına fotoğraflık bir gözle bakıyoruz. Seyhan Kurt, 'ilk karşılaşma'yı hatırlatıyor. Tokmak, ses ve kapı. Misafirle, ötekiyle buluşma anı. Önce ses duyuyoruz, sonra sesi duyuranın kendisini. Duymaktan, görmeye geçiyoruz sonra ama duyarken, bir şeyler hissetmeye de çalışıyoruz. Yazarın edebiyatımızdan çekip çıkardığı misaller pek lezzetli. Abdülhak Şinasi Hisar, Türk Müzeciliği kitabında şöyle derinleştiriyor kapı tokmağı meselesini: "Bize gelenlerin kim olduklarını, çaldıkları tokmağın çıkardığı seslerden duyar ve anlarız. Kimi sert, kimi munis, kimi ümitli, kimi meyus çalar... Herkes, çıkardığı seste; biz dinlersek, kendi sesini duyurur; biz duyarsak, kendini söyler."

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'inde, Bursalı annelerin çocuklarının yaşını mekanlarla ilişki kurarak bulduklarını görürüz. "Oğlum Orhaniye'nin yapıldığı sene doğdu" ya da "Bizim kız Muradiye'nin yapıldığı sene doğdu" gibi cümleler, insanların mekanlarla olan bağlantısını ortaya serer. Yönetmenliğini Orhon Murat Arıburnu'nun yaptığı Tütün Zamanı (1959) filminde de tütüncülük yapan iki köylü arasındaki diyalogda buna benzer bir diyalogla karşılaşırız. Bekir EfendiKavalalı Recep Ağa'ya "Yaşı kaç Zeliş'in?" diye sorar. Ağa, Hocazadelerin yanında yarıcı olduğu seneden başlar, karısının kardeşinin askere gittiği seneden tütünün altmış beşe çıktığı seneyi kestirir, harp yılına uğrar, afın hangi sene olduğunu sorar. İşin içinden çıkamaz ve nihayet "karıştırdım, en iyisi nüfusuma bakayım ben" der. Bunlar yalnız geçmişte yaşanan hadiseler ve sorgulamalar değildir. 1985 ve 1986 senesinde özellikle de kış mevsiminde İstanbul'da doğanların ailelerinden "Senin doğduğun sene öyle bir kar yağdı ki İstanbul günlerce kendine gelemedi." sözü sıkça duyulur. Neden bu tip çağrışımlara ihtiyaç duyarız? Buna verilecek en güzel cevap Gaston Bachelard'ın nefis kitabı Mekânın Poetikası'nda mevcut: "Anılar hareketsizdir; mekânsallaştırıldıkları ölçüde sağlamlaşırlar."

Hüseyin Cahit Yalçın'ın 1938'de yayınlanan Ev ve Apartman adlı makalesini hatırlatıyor Seyhan Kurt. Bizim, evlerimizle olan derin, hassas, mütevazi ve samimi ilişkinin bütün kökleri bu makalenin bir paragrafına sığmış gibi. "Bir odanın kapısını açtığım zaman, burada babam doğmuştu, bir sofaya çıktığım zaman, burada halam gelin olmuştu, bahçeye çıktığım zaman, bu kayısı ağacını dayım dikmişti, geniş ocaklı, Malta taşı döşeli mutfağa girdiğim vakit, teyzem mektebe başladığım gün burada lokma dökmüştü diyemezsem ben aile hayatının esrarlı ve füsunlu bağlarını ruhumda duyamam" demiş Yalçın. Çünkü o yıllarda gittikçe kendini gösteren modern apartmanların ve modern ev içlerinin kimilerini rahatsız edişi, kimilerine de batılılaşma ümidi verişi net biçimde okunuyor edebi eserlerimizde. Peyami Safa da hikâyesini evlerle ve ev içleriyle kuranlardan hiç şüphesiz. "Birbirine cerahatli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim." diyor Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda. Mimarların ve şehir planlamacılarının gelenekçi ya da modern gibi hizipleşmeleri doğal karşılanabilir o yıllar düşünülünce. Ama edebiyatçılarımız biraz daha hassas. Hatta, en modern görüneni bile daha hassas. Öte yandan, batıdan yorumlar da geliyor bu değişimimize. Seyhan Kurt yine ince görerek, İngiliz gazeteci-yazar Grace Ellison'ın Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan yazılarını topyalıp derlediği An English Woman in a Turkish Harem kitabından bir paragrafa fenerini tutuyor. Ellison, İstanbul'da misafir kaldığı bir konak üzerinden, Türk ev içlerinin nasıl değiştiğini şöyle yorumluyor: "Uzun zamandır Türk evlerinde Avrupa mobilyalarını kullanmak moda haline geldi. Bu her şeyimiz alafranga olsun çılgınlığı ilk önce devlet memurlarının evlerinde başladı. Zamanla, kademeli olarak en küçük evlere kadar herkese yayıldı. Doğu'nun o güzelim nakışlarının ve eşyalarının yerini ucuz ve şatafatlı mobilyaların en kötü örnekleri almış durumda. Hâlâ bazı sabahlar uyandığımda nerede olduğumu hakikaten anlayamıyorum." diyor Ellison. Belki bu cümleleri daha anlaşılır kılabilir diyerek, Seyhan Kurt'un kitabın sonundaki ahde vefa yazısından bir dantel yorumu çekip almalıyım: "Türk evinin en önemli alâmet-i fârikalarından biri olan dantel örtüler, geçmişi gelecekten, geleneği modernlikten ve bireysel emeği kapitalist üretimden ayıran en radikal ve sembolik nesnelerdir. Modern 'akıllı' ev düzenlemelerinde kullanılan nesnelerle estetik açıdan tam bir karşıtlık yarattığı düşünülen dantel örtüler, bir zamanların soyluluk, refah ve emek göstergesi iken günümüzde zengin bir geleneğin sanatsal bir ürünü olmaktan daha çok 'köylülüğün' bir emaresi olarak görülmüşlerdir. Evlere bir daha geri dönmeyen dantel işlemeler, butik otellerin, bazı kültür merkezleri ve kafelerin perdelerinde ortamında havasına nostalji ve sıcaklık katma amacıyla kullanılmıştır."

Sedirden L koltuğa, avludan balkona, tandırdan mikrodalga fırına değişen ev hayatımızı fotoğraflar eşliğinde okumak için edebiyatla zenginleştirilmiş bir çalışma, Haneden Ev Haline. Seyhan Kurt'un bu 'mesele'mizi tek kitapla bırakmamasını temenni ediyorum. Zira "Bir yuva olarak ev, ana rahmine dönmenin, her şeye yeniden başlayacak, her şeyi yeniden kuracak olma özgürlüğünün düşsel ve temsilî mekânıdır" diyen o. Ev düşlerimiz ve eve dönüşlerimiz sürecek, ev sevgimiz hiç bitmeyecek...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

23 Mart 2021 Salı

Müzisyen bir ailenin kederli ömür yolculuğu

Mustafa Kutlu, bir konuşmasında şöyle diyor: “Kahvelerde geçti benim ömrüm. Yazdığım, okuduğum her şeyi kahvelerde yazdım. Fon müziği gibi gelirdi bana. Konsantrasyon çok fazlaydı. Hem yazarken hem okurken hiç etkilenmezdim. Bana çok iyi gelirdi yani. Bu geçen dönem içerisinde bu insanlarla, her türlü insanlarla ama her türlü insanla içli dışlı olmam bana çok büyük bir kütüphaneler dolusu bir tecrübe kazandırdı, bilgi kazandırdı. Ben Türk insanını tanıyorum. Biz de bir sürü yalnızlık romanları falan filan yazılıyor. Yalnızım, çok yalnızım, çok kötüyüm, durumlar ne olacak falan diye. Yok böyle bir şey yani. Yalnızlık Allah’a mahsus. Biz, bizim kültürümüz yalnızlığa izin vermez. Kitaplarımın sevilmesinin, tutulmasının, çok okunmasının bir tek sebebi vardır. O da samimi olmaktır...

Evet, samimi olmak belki de bir okuyucuyu yazara daha çok yakınlaştırıyor hele ki okuduğu bir hikayede kendi hikayesini buluyorsa kişi, o eseri daha çok benimsiyor, sahipleniyor...

Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde tam bu benimseme ve sahiplenme var. Nitekim okuyucu, içinde kalan ve bir türlü dile getiremediği duygularını hikayelerde buldukça derin ve uzun bir yolculuğa çıkıyor.

Hani Mustafa Kutlu, bir röportajında “Hikayelerimde de sinematografik bir anlatım vardır. Hemen hepsi film yapılabilir kitaplardır...” diyor ya işte okuyucu bu sinematografik anlatımla hem gözünde hikayeyi canlandırıyor hem de kendi duygularını içten içe yaşıyor.

Misal ben, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı hikayesinde bunu çok yaşamıştım ve Tirende Bir Keman hikayesinde de... Tirende Bir Keman demişken bu güzel kitaba da değinmek isterim.

Kemancı Kenan, Cibali’de tanınmış bir kemani ustasıdır. Babasından, kendine kalan musikişinaslıkla hayatını devam ettirir. Fakat bir gün meşhur bir sanatçı olma hayalindeki Semiramis’le çalıştığı gazinoda tanışır. Ve ona kendi evinde müzik eğitimi vermeye başlar ama gel zaman git zaman Kenan, Semiramis’e aşık olur. Semiramis de Kenan’a...

Bir gün musiki dersinden sonra kısa bir gezi yapmak için sandala binerler ve Kenan, Semiramis’e evlenme teklifi eder. Semiramis de sevinçle teklifi kabul eder ve ikili kısa bir sürece içinde evlenir. Sadullah adında bir evlatları olur. Fakat Semiramis bu ismi çok alaturka bulduğu için oğluna “Sado” der ve Sadullah da hikaye boyunca hep bu isimle anılır.

Geçen bu zaman içinde ise Semiramis, gazinoda şöhretini daha da artırır ve Ali Rıza Bey bu durumdan çok memnun olur, Semiramis’e yakın olmaya başlar. Semiramis ise bu yakınlıktan ve aldığı hediyelerden hoşnut olarak eşinden ve oğlundan git gide uzaklaşır. Yaşadıkları tartışmalar üzerine de eşini ve oğlunu terk eder. Bu üzüntüye dayanamayan Kenan ise oğlunu da alıp İzmir’e gider. Eski arkadaşı Mehtap’ın evinde yaşamaya başlar. Bir gazinoda iş bularak geçimini sağlar fakat bir gün iki adamla kavga etmesiyle işten atılır. Ve tekrar oğluyla birlikte yollara düşer...

Şehir şehir gezip Adana’ya varırlar ve Kenan, Cellat Ali adında bir adamın meyhanesinde çalışmaya başlar. Sadullah ile de Sabire Nine ve Halim Baba’nın evlerinin yanındaki küçük kulübeye yerleşirler. Burada her şey güzel geçer, azla yetinerek hayatlarına devam ederler.

Fakat hayat bu ya birden her şey iyiyken kötüye döner. Kenan, içinde öyle olur ve çalıştığı meyhanenin yandığını öğrenerek yaşadığı yeri terk edip trende kemancılık yapmaya karar verir.

Yaptığı bu işten iyi para kazanır ama giderek yaşlandığından ve sesi bozulduğundan oğlunu yanına alır. Haydarpaşa - Kars arasında gidip gelirler.

Tabii bu sırada Mustafa Kutlu, trendeki diğer yolcuların hikayelerine de kısa kısa yer verir. Kenan ise davet edildiği çilingir sofrasına katılır ve oğluyla birlikte müziğini yapmaya başlar fakat bir süre sonra adamlarla tartışmaya girer ve bu tartışmanın sonucunda kafasını çarparak can verir.

Adamlar Kenan’ı, Sadullah’ı trenden soğuk karların üzerine atarak yollarına devam ederler. Sadullah ise geçirdiği şokla gelen bir trene binerek kasabaya tekrar döner. Sabire Ninesiyle üzüntüsünü yaşarken babasının cenazesini kaldırır ve hayatına Halim Baba’dan kalan dükkanı işleterek devam eder. Nihayet askere gidip geldikten sonra düğünlerde keman çalmaya başlar ve gittiği düğünlerin birisinde Şefika’yı görüp aşık olur. Kısa bir zaman içinde de sevdiği kıza evlenme teklifi edip mutlu bir yuva kurar. Fakat yine başlarına gelen kötü bir olay sebebiyle mutluluklarına gölge düşer. Nitekim Şefika’yı eşkıyalar kaçırır. Sadullah ise eşini bulmak için trene binip şehir şehir dolaşır. Öyle ki bindiği bir trende eşini bulur ve kavgaya tutuştuğu adamlarla mücadele ederken Şefika vurularak ölür. Kader bu ya, yaşan o kederli an tekrar hüzünle meydana gelir ve Sadullah, eşiyle birlikte trenden aşağı atılır... Keman kutusu ise yavaş yavaş kar ile kaplanır...

Bu yazdıklarım hikâyenin küçük bir özetiydi ama siz kitabı okumaya başladıktan sonra kalbiniz hemen özümseyecek ve eski bir Türk filmi izlemiş gibi tat alacaksınız...

Kitapta en sevdiğim birkaç alıntı:

"Evet o yıllarda hâlâ gurbet vardı. Telefon yoktu ama mektup vardı. Selamın bir değeri vardı."

"Günler hep böyle geçecek, güneş hiç batmayacak, neşe de keder de hep aynı kalacak sanırız. İnsanoğlu aldanıştadır. Güneş batar, yağmur kesilir, kuşlar yuvalarına çekilir. Hiç ummadığın anda bir dalga gelip kayığı devirir."

"Kaderde ne varsa etme merak."
Uyma kendi nefsine Hakk’ın emrine bak.
"

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

22 Mart 2021 Pazartesi

"Güzel oyun"dan "endüstriyel futbol"a

"Futbol arsada güzeldir, borsada değil."
- Metin Kurt

Kabul etmek gerekir ki bir seksenler gerçeği var bu ülkenin. Hatta biraz genelleyerek dünya ölçeğinde bir çeşit seksenler büyüsünden ya da seksenlerin büyülü atmosferinden bahsedebiliriz. Endüstrileşme ve kapitalizmin egemenliğiyle beraber seksenlerden sonra amatör ruhla toplumsal hayatın güçlü birer dinamiği olan pek çok unsur gibi futbol da evrilerek eğlence ve estetik gayenin ötesine geçerek sonuç odaklı ve kâr amaçlı oynana bir oyuna, daha doğru bir ifadeyle eğlenceli bir oyundan bir iş sektörüne dönüştü. Futbolu takım kültüründen kulüp kültürüne dönüştüren bu süreç, seyirciyi de önce taraftara, ardından tarafa dönüştürdü. Hâl böyle olunca da kendi kulübünün şampiyonluğu için her türlü ahlâki yozlaşmayı görmezden gelebilen bir kitle meydana gelmiş oldu. Endüstriyel futbolun istediği de tam olarak buydu.

Nadir Aşçı, futbolun yaşadığı bu dönüşmeyi aktörleriyle birlikte ele alıyor Deniz Tarafındaki Kale'de. Futbol takımlarının bir şehirle bütünleşmenin en güçlü yolu olduğu dönemlerin, radyodan dinlenen maçların, Pazar günlerini sabırsızlıkla beklemenin, şiir gibi çalımların, futbolu bir direnişe ve bir başkaldırıya dönüştüren kahramanların, kısaca seksenlerin efsanevi futbol dünyasını ve doksanlardan itibaren bozulan bu büyünün büyük fotoğrafını gözler önüne seriyor. “İstediğimiz şey her şeyden evvel iki takımın da saha içinde bizlere güzel bir oyun seyrettirebilmeleri. Skoru öncelemiyoruz. ‘Vur, kır, parçala; bu maçı kazan!’ tezahüratıyla uzaktan yakından alâkamız yok.” Yazar bu sözleriyle kendi kuşağının futbola bakış açısını ifade ederken bir özlemini de dile getirmiş oluyor.

Futbolun bir çeşit iş koluna dönüşmesini formalar üzerinden okuyor Nadir Aşçı. Pek çok takımın klasikleşmiş bir çubuklu forması vardır. Ancak kapitalizm üretim ve tüketim sürecinin sürekliliği esasına dayandığı için çubuklu formaların da sürekli olarak güncellenmesi gerekiyordu. Bu durumu; “Metin Oktay, Selçuk Yula, Dozer Cemil, mezarlarından kalkıp gelse, kulüplerini renklerinden tanıyamaz belki de.” Diyerek eleştiriyor yazar. Forma deyip geçmeyin. Her sezona yeni bir forma tasarımıyla giren kulüpler, bir süre sonra birbirinin aynı olmaya başlıyor. Milli ligin isim hakkının sponsorlara devredilmesi, formaların neredeyse her tarafının reklamla dolması, statların isimleri, tribünlerin pankartlardan çok reklam panolarıyla kaplanması, maç önü ve maç sonu röportajlarında arka planda reklamlar… Bütün bunlar futbolu, doksan dakikalık güzel bir oyun olmanın çok ötesine taşıyor ve seyirci artık müşteri olmaya başlıyor. Bu konuyla ilgili şöyle bir benzetme yapıyor Aşçı: “Oktay Akbal’ın ‘önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…’ cümlesini ödünç alarak, önce formalar bozuldu sonra her şey desek sanırım bir mahsuru olmaz.

Nadir Aşçı, futbolun bir “güzel oyun” olarak kalmasını arzularken futbol üzerinden gerçekleşen, bir çeşit taraf olma ya da taraf seçme olarak okunabilecek olayları da göz ardı etmiyor. Maradona’ya ve Maradona’nın dünya futbolu üzerinden egemen güçlere karşı takındığı tavra ayrı bir ehemmiyet veriyor. Bir yazısında şunları söylüyor: “Maradona, 86’da ‘Tanrı’nın eli’ demişken herhangi bir metafora başvurmuyordu mesela. Arjantin ve Maradona’nın bir küresel efendiye attığı bu tokat, modern savaşların başlangıcı kabul edilen Falkland Savaşı’nın bir misillemesiydi ‘Tanrının eli’ derken Maradona, bunu göz ardı etmiş olamaz.” Afrikalı çocukların futbol aşkını da bir başkaldırı olarak okuyor yazar. Bununla ilgili de ilginç bir örnek veriyor: “Bu çocukların bulabilip sırtına geçirdikleri formalar arasında hiçbir Avrupalı futbolcunun formasının olmaması ise dikkate değerdir. Ağırlık, Brezilya ve Arjantin formalarıdır. En Avrupalı forma Portekizli Ronaldo’nundur ki Ronaldo’nun Avrupalı olmadığını hepimiz biliyoruz.” Bu örnek, bilinçli ya da bilinçsiz ama güçlü bir tavrın göstergesidir.

Futbolun ülkemizde toplumsal bir sorun olduğu ve “futbol terörü” diye yeni sayılabilecek bir kavramın gündemimize girdiğini söyleyebiliriz ama bu sorun adeta “geliyorum” diyen bir sorundur. Nihat Sami Banarlı’nın 1957 yılında Hürriyet gazetesindeki yazsında yer alan şu ifadeler sorunun daha o dönemde büyümeye başladığını gösteriyor. Nadir Aşçı’nın aktarımıyla şöyle diyor Banarlı: “Memleketimizde futbolun alelade bir spor, bir oyun seviyesinden yükselerek, geniş ve derin tesirli bir içtimai hadise olduğu meydandadır. Bazı önleyici tedbirler alınmazsa bu oyunun yurdun geleceği için zararlı, hatta tehlikeli olacağı da gizlenemez.

Radyodan maç dinlemenin zevkini tatmış olanlar iyi bilirler; işinin ehli bir spiker, sıradan bir maçı bir şölene dönüştürebilirken işbilmez bir spikere denk gelirseniz bol gollü bir maç bile can sıkıcı hale gelebilir. Bütün sahanın neredeyse her metrekaresini ifade etmeye yetecek bir tasvir yeteneği olan, hızlı ve heyecanlı konuşurken telaffuz hatası yapmayan spikerler radyo başındaki dinleyiciyi futbolcuyla beraber koşturup topla beraber ağlara takabiliyordu. Nadir Aşçı’nın aktarımıyla bir radyo yayınını şöyle örnekleyelim: “Abdulkerim karşı tribünler önündeki taç çizgisinin birkaç metre önünden aldığı topu, orta yuvarlağın rakip kaleye bakan dilimindeki kaptanı Adnan’a gönderiyor. Adnan, kendi etrafında döndükten sonra sağ iç boşlukta bekleyen arkadaşı İhsan’ı görüyor. İhsan rakip oyuncuyu geçtikten sonra ceza sahasının yan çizgisinin kesiştiği yerin üç metre kadar önünden, meşin yuvarlağı demarke vaziyetteki arkadaşı Kadir’e gönderiyor. Kadir ceza yayında buluştuğu topu sol tarafa, gerilerden koşarak gelen İskender’e atıyor. İskender sıfıra iniyor, başını kaldırıp topu penaltı noktasına doğru gönderiyor. Bülent yükselip vuruyor veeeee…” Televizyondan izlediğimiz hangi pozisyonda bu heyecanı hissedebiliriz bilemiyorum. Futbolun büyülü bir tarafının olmasında bu radyo anlatımlarının muhakkak bir payı vardı.

Futbolu güzel oyun için izlemekten öte futbol üzerinden bir kimlik belirleme amacımız olduğunu daha önceki paragraflarda belirtmiştik. Bu konuyla ilgili bir örneği de Dünya Kupası finallerine gidemeyen Türklerin tuttukları takımlar üzerinden veriyor Nadir Aşçı: “Ve bizler, gözü gibi sevdiği Türkiye’si bir türlü oralarda boy gösteremeyen bizler, ilk olarak tutacak bir Müslüman ülke takımı arardık. Yoksa ya da elenirse, mazlum bir Afrika ülkesi… O yüzden Ahmet Edip Başaran ‘Cezayir gol atar biz seviniriz’ demiştir bir şiirinde.” Pek çok futbol kulübü, kuruluşu itibariyle bir direnişin, bir karşı duruşun simgesi olmuştur. Celtic ve Glasgow Rangers takımları arasındaki rekabette Katolik ve Protestan mezheplerinin olduğunu bilmek ve Celtic taraftarlarının Filistin halkıyla kurdukları özdeşlik nedeniyle -Filistin, İsrail işgaline maruz kalırken İskoçya’nın yerlileri olan Katolik Celticliler İngiltere’den gelen Protestanların işgaline maruz kalmışlardır- İsrail zulmünün hortladığı her dönem tribünlerden Filistin bayrakları dalgalandırarak Filistin halkına destek çıkmıştır.

Güzel oyun” olarak adlandırılan futbolun son defa sahneye çıkışı 86 Dünya Kupası’dır Nadir Aşçı’ya göre. Bu konuda şunları söylüyor: “86’nın benim için ilk kupa olmasının dünya futbolu için bir son kupa olması gibi bir hususiyet var. Şöyle: 86’da oynanan futbol 90’la birlikte başka bir evreye geçti. 90’da bütün takımlar alan daraltmaya başladılar, Tam saha baskıya geçtiler, takım halinde müdafaa yapmaya başladılar. Futbolcu öncelikli anlayış 90’la birlikte takım öncelikli oyun anlayışına dönüşmeye başladı.

Nadir Aşçı’nın futbola bakışını ve kitabın ana fikrini ifade edecek en güzel cümle sanırım Galatasaraylı eski futbolcu Metin Kurt’a ait: “Futbol arsada güzeldir, borsada değil.” Futbolun sosyolojik dönüşümünü resmeden en iyi cümle ise Şenol Güneş’e ait: “Eskiden futbolu fakirler oynar, zenginler seyrederdi; şimdi zenginler oynuyor fakirler seyrediyor.” Futbolculardaki amatör ruhun ve takımlara aidiyetin kaybolması, futbolcu maaşlarının astronomik boyutlara ulaşması ve profesyonellik adı altında ‘önümüzdeki maçlara bakacağız.’ ciddiyetsizliğini ifade eden; sosyo-ekonomik açıdan toplumun alt tabakasını bir afyon gibi uyutan günümüz futbolunu tasvir etmesi bakımından olukça güçlü bir söz.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc