25 Temmuz 2021 Pazar

İnsan mütemadiyen değişim hâlindedir

Her yıl, her ay, her hafta, her gün ve hatta her an insan için yeni bir tecrübedir. İnsan mütemadiyen değişim hâlindedir. Her geçen gün dünkü “ben”i beğenmeyiz. Her geçen yıl, bir önceki sene bizimle olan “ben”i beğenmeyiz. Bu da insanın sürekli değişiyor oluşuna kanıt teşkil eder. Kendi dünyasını oluşturan, insanın ta kendisidir, insan kendi seçimleriyle çevresini ve dünyasını oluşturur. İnsanın duygu ve düşünce dünyası da seçimlerini ve davranışlarını oluşturan etkenlerin hemen hemen başında gelir. İşte, Dostlukların Son Günü’nde Selim İleri, her öyküde farklı bir karakter olarak yarattığı Kemal karakteriyle bireysel çekişmelere ayna tutuyor. Kemal karakterinin değişimiyle okur, karakterin hayata bakışına, sevdiği insanlara, temayül ettiği veçhelerin anlık pozlarına şahitlik ediyor. Yazar bu karakteri öykülerine nasıl yerleştirdiğini de kitabın son kısmında yer alan şu satırlarla açıklıyor.

Özetle, algıladıklarımız her şeyden önce zamanın sınırları içindeki kişiyle bileşikti. Uzaklaştıkça ve açı değiştikçe görünüm de göze bambaşka görünmez mi? Dostlukların Son Günü’nde birçok ayrı Kemal vardır bu yüzden. Bu birçok ayrı Kemal’in çevresini -üstelik aynı kişileri- değerlendirişi de hemen hep çelişiktir.

Ayfer Tunç, bir söyleşi kitabında, iki okur türünün mevcudiyetinden bahseder, bu fikre göre okurların bir kısmı yalnızca iyi hissetmek için okurlar, bu grubun okuması haz odaklıdır, ikinci kısma katılacak olan okurlar ise okurken kendi içini deşer, bu okurları esas ilgilendiren mesele karakterlerin durum ve olaylara verdiği tepkiler, karakterlerin duygusal ve düşünsel durumlarıdır. Dostlukların Son Günü kitabı ise, Ayfer Tunç’un ikinci kısma dahil ettiği okurlara çok iyi gelecek bir kitap olarak değerlendirilebilir kanımca. Çünkü, kitapta hemen her öyküde, olaylar vasıtasıyla Kemal ve diğer karakterlerin duygu dünyası resmediliyor. Bu da okuru, karakterlerin duygusal ve düşünsel ahvalini kendi ahvaliyle mukayeseye itiyor.

Öykülerde işlenen olay ve tasvirlenen atmosferler daha çok karakterlerin duygularıyla bağlantılı olarak anlatıldığı için, okuduğunuz her öyküyü bitirdiğinizde birkaç dakika durup daha sonra neler olmuş olabileceğini, öyküde kesik ve sisli geçen bölümleri nelerin dolduruyor olabileceğini düşünüyor, zihninizde bir yapboz tamamlamaya çalışıyorsunuz. Dahası, öykülerin çoğu Kemal karakteri vasıtasıyla birbiriyle bağlantılı göründüğü için, bu yapbozu tek bir öykü bağlamında değil, tüm kitapla bağlantılı olarak da düşünebiliyorsunuz.

Öykülerde, bazen Türk Sanat Müziği’nden seçkin parçaların sözlerine, bazen Türk halk ve divan şiirinden dillere pelesenk olmuş satırlara da yer veriliyor. Bu eklentiler de öykülerin loş atmosferini sağlamlaştırıyor.

‘Aşk gelecek cümle eksikler..’ Yiten sevinçler, dayanışmalar, birlikte olmaları yalnızca. Aşk geldi de üstelik.

Babaannem de: kınalı saçlarını örten dantela, hala selvi gibi salınarak yürüyüşü, candan usandırıp cefadan usandırmayışları..

Yağmur geçti, dolu geçti, mevsim geçti, yıl geçti: bu kötü, bu bayağı, bu güzel, bu olağanüstü alaturka şarkılar!

Öykülerde yer yer anlatıcı bakış açıları ve teknikler değişiyor. Öyküleyici ya da betimleyici anlatımların arasına yer yer bilinç akışı tekniğiyle yazılmış paragraflar ekleniyor, bu da öykülerdeki lirizmi artırıyor.

...Yarın olsun bu insanları sevmiyorum hiç sevmiyorum herkes birbirine düşman bilemezsin nefret ediyorum hepsi geçecek değil mi hepsi geçecek yarın olsun daha dürüst şeyler yaşayacağım yarın olsun duyarlığı çarpıtan kötüleyen kim varsa öldürebilmeliyim sen anlarsın diye söyledim susmak temelli susmak belki en doğrusu...

Bunlarla birlikte, öykülerde yukarıda bahsedilen Kemal karakterinin gerek çocukken, gerek evlilik çağında bir delikanlıyken ve gerek olgun bir adamken içinde bulunduğu duygular tasvir edildiği ve, çeşitli kadın karakterlerin farklı bakış açıları öyküler boyunca okura sunulduğu için, kitap her yaştan ve her statüden okura hitap ediyor diyebilirim sanıyorum.

Öyküleri çok sevmiş olmakla birlikte bu kitapta en hoşuma giden kısım, Selim İleri’nin kitabın en sonunda, “Rüzgar da Gitti” başlığıyla anlattığı yazma serüveni oldu. Bu yazıda Selim İleri, yazmaya temayül eden gençleri motive edecek yazarlık öyküsünü anlatmanın yanı sıra, yanında yetiştiği edebiyatçı ve yazarlardan, etkilendiği kişilerden de bahsederek okuruna ilham veriyor. Bunun yanında Dostlukların Son Günü’nde yer alan öykülerde kendi yaşamından nasıl izdüşümler olduğuna da ışık tutarak, eserini okurun zihninde somutlaştırıyor.

Dostlukların Son Günü, küçük hacimli olmasına rağmen uzunca bir sürede okuduğum, müsekkin bir tesiri haiz bir kitap oldu benim için. Daha önce Selim İleri okumamış okurlar için de çok iyi bir başlangıç kitabı olabileceğini düşünüyorum. Okuyacak olan herkese, demli bir çay eşliğinde keyifli okumalar dilerim.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

Sanatını milletine adayan şair

Geçtiğimiz yıl Anadolu’nun Gönül Dili: Yunus Emre adlı kitabıyla TYB tarafından deneme türünde ödüle layık görülen Mustafa Özçelik kıymetli eserleriyle edebiyatımıza katkı sunmaya devam ediyor. Daha önceden Mehmet Akif’le ilgili inceleme kitapları ortaya koymuş olan yazarın 2020 yılı bitmeden Bir Hisli Yürek: Mehmet Akif Ersoy adlı deneme türündeki kitabı Muhit Kitap’tan çıktı.

Kitabın başlığından yola çıkacak olursak yazarın bu başlıkla, Akif’in milli mücadele yıllarında yaşadığı yoğun hisleri ve Mısır yıllarında yaşadığı hüznü okuruna anlatacağının ilk işaretini verdiğini söyleyebiliriz. İçeriğine baktığımızda ise kitapta Akif’in yaşadığı devrin şartları, ailesi, aldığı eğitimler, etkilendiği olaylar, edebiyat anlayışı, şahsiyeti, şiir anlayışı, düşünce dünyası gibi çeşitli yönleriyle okura tanıtıldığını görüyoruz. Çünkü yazar Akif’i iyi anlayabilmek için bunların hepsinin üzerinde durulması gerektiğine inanıyor. Kitapta milli şairin her bir yönü ayrı bir başlık altında ele alınıyor.

Yazar, Akif’i örnek bir şahsiyet olarak kabul ediyor. Böyle bir şahsiyetin ortaya çıkmasında rol oynayan etmenleri anlatarak kitabına başlıyor. Akif dindar bir ailede yetişmiş hayatı boyunca Kuran’ı elinden düşürmemiştir. Yine erken yaşta kitaplarla tanışan Akif Doğu ve Batı Klasiklerini küçük yaşlardan itibaren yakından tanımıştır. Güzel sanatlarla ilgilenmiş, spor yapmaya ilgi duymuş kendini çok yönlü geliştirmiştir.

Akif, Batı’yı yapmış olduğu seyahatler ve okumuş olduğu kitaplar sayesinde yakından tanımıştır. Şairin “tek dişi kalmış canavar” olarak gördüğü Batı’nın arka yüzünde ahlaksızlık, saldırganlık ve haksızlıklar vardır. Dolayısıyla Akif başta İstiklal Marşı olmak üzere şiirlerinde ve düz yazılarında bu düşüncesini sık sık dile getirmiş, Batı’yı örnek alırken dikkat etmemiz gerektiğini söylemiştir. Ona göre Batı yalnızca ilmiyle örnek alınmalıdır. Tam bu noktada Özçelik kitapta Akif’in Batı medeniyetinin yalnızca bize lazım olan kısmını alıp diğer kısmını almamalıyız, fikrini sorgulayarak biz okurları bu mevzu üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Batıyı yalnızca ilmiyle örnek almak mümkün müdür? Yazara göre her medeniyet kendi içinde bir bütündür. Dolayısıyla bizim kendi medeniyetimizi oluşturmamız gerekir. Bunun içinse çok yönlü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Yazar, kitabında Akif’i sanatını milletine adamış bir şair olarak tanımlıyor. Çünkü o, milletinin içinde bulunduğu zor dönemin şartlarını göz önüne alarak halka faydalı olabilecek şiirler yazmıştır. Onun eserlerini tanımlarken “Safahat özetle vicdanlı, ahlaklı, duygulu, bilgili, samimi bir şairin bir inanç ve ülkü adamının zamanına tanıklığıdır.” diyor. O yıllarda Akif’in şiirleri gibi hayatı da oldukça canlıdır. Şehir şehir gezerek verdiği vaazlarında, çıkardığı Sırat-ı Müstakim gazetesindeki yazılarında ve şiirlerinde halkı ümitlendirmiş, çalışıp çabalamaya yönlendirmiştir. Kendisi de modern çağı algılamak ve ona göre kendi değerleriyle örtüşen bir duruş sergilemek için daima çalışmıştır. Halk da onu örnek bir şahsiyet olarak görüp ona güvendiği için sözleri, şiirleri birçok insanı derinden etkilemiştir.

Özçelik’e göre Akif’i canlı tutan, milli mücadele için canla başla çalışmasını sağlayan en büyük etken inandığı dine sahip çıkmasıdır. Çünkü “Vatan giderse din de gidecektir.” Nitekim milli mücadele ile vatan kurtarıldığında Akif yine hüzünlüdür. Çünkü İslam birliği fikrinden vazgeçilmiş, devlete Batıcı, laik ve ulusal bir karakter verilmiştir. Bu hüzünlü yıllarda milli şair Mısır’a yerleşmiş tek tük yazdığı şiirleri ve mektupları dışında sessizliğe gömülmüştür. Yoksullukla geçen bu yılların ardından hastalığı sebebiyle İstanbul’a gelmiş ve burada vefat etmişse de ölüsü bile devlet tarafından sahiplenilmemiştir. Yine de Özçelik’in de belirttiği gibi o; yıllar geçmesine rağmen unutulmayan, mısralarıyla ve dik duruşuyla bugün dahi örnekliği aşılamamış milli şairimizdir.

Zeynep Odabaş
twitter.com/zeynneppakyol

13 Temmuz 2021 Salı

Okurun üzerinde gezinen bir çift göz

Ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaşça yiyip bitiren yaralar var hayatta.” cümlesiyle bizi Kör Baykuş’un sessiz uğultusuna davet eden Sadık Hidayet, İran edebiyatına farklı bir soluk getirmiş, ülkede modern öykücülüğün öncüsü olmuştur. Doğduğu şehir, ilgi duyduğu topraklar, ziyaretlerinde etkilendiği ülkeler ruh ve düşünce dünyasında yankılanmış, bu yankılar kitaplarında kendini çokça hissettirmiştir. İran, Belçika, Hindistan, Fransa ekseninde dönen bu hayatın karamsarlığı ve depresif hali dönemin İran şartlarından da etkilenerek zirveye ulaşmıştır. Hidayet’in kendini hiçbir yere ait hissetmeyen aşırı hassas tabiatı kitaplarındaki karakterlere, yerlere ve cümlelere adeta sinmiştir. Kör Baykuş’un kasvetli atmosferi bunun en büyük kanıtıdır. Kitabın isminde geçen baykuş bu atmosfere kapı aralayan, okura davet edeceği dünya hakkında ipuçları fısıldayan bir motif olarak anlamlı bir başlığa işaret eder. Kimilerine göre harabelere konan, geceleri uyanık kalan, başını büyük açılarla hareket ettirip etrafındaki birçok meseleden haberdar olan bu kuş Sadık Hidayet’i temsil eder. Yaşar, yazar, susar, dinler, farkına varır, iç sıkıntısında boğulur, ölmek ister, bir yandan da bunları bir baykuş edasıyla dışarıdan izleyen bir çift göz gibi hisseder kendini. Kitabındaki karakterin, “Şimdi yazmaya karar verdiysem, sadece kendimi gölgemle tanıştırmak içindir. Duvarda eğik halde ve sanki her ne yazsam iştahla hepsini yutmaya hazır bekleyen bir gölgeyle tanıştırmak için.” demesi kendi varlığı dışında şekillenen çocukluğunu, korkularını, buhranlarını emmiş bir gölgenin, başka bir Hidayet’in varlığını kanıtlar bize. En büyük yüzleşme burada başlar. Çünkü Jung’un Gölge Teorisi’ne göre, “Gölge, bireyin bilmeyi tercih etmediği kısmını tarif eder. Benliğin ‘reddedilmiş taraflarını’ içerir.” Bu nedenle romanda gölge motifi sık sık kullanılır.

Kör Baykuş, uykuyla uyanıklık arasında, düşle gerçeğin birbirine karıştığı, derin, karanlık ve ürpertici bir romandır. Kitaptaki karakterler bir gerçekliğin içinde parıldayıp sonra karanlığa gömülen yıldızlar gibidir. Kambur ihtiyar, baba, amca, kasap zamanla başka karakterlere dönüşür, bazen de birleşir anlatıcının bünyesinde toplanırlar. Sütanne, siyah elbiseli kız, anlatıcının karısı birleşip tek bir kadın gibi görünürler. Bu açıdan bakıldığında psikolojik anlamda çoklu kişiliği andıran bir durum gözlenir. Anlatıcının afyon dumanı altındaki zihninden mi, psikolojik bunalımlarından mı kaynaklandığı belli olmayan bu karakterler belli hareketleri tekrar eder. Kambur ihtiyarın korkunç şekilde gülmesi, boynuna Hint şalı dolaması; genç kızın sol elinin işaret parmağını kemirmesi, siyah elbiseler içinde gezinmesi bunlara örnektir. Tekrarlar sadece hareketlerle sınırlı değildir. Servi ağacı farklı mekânlarda durmadan görünür. Belli rakamlar (iki ay, dört gün…) tekrarlanır. Yine metinde mavi nilüfer çiçeğinin adını sık sık duyarız. Bu çiçek Hint kültüründe tekrar yaşam ve olgunlaşma sembolüdür. Budizm’de arınma anlamına gelen nehir; tapınak, Hint gurusu, Hint şalı gibi sıklıkla vurgulanan ifadeler Hidayet’in Hint kültürüne olan özel ilgisini açığa çıkarır.

Kör Baykuş, Batı’nın gerçeküstü anlatımlarıyla Doğu’nun gizemli masallarının birleşimi gibidir. Yazarın iki kültür arasında mekik dokuyan zihni, kullandığı unsurlarda kendini ele verir. Anlatıcının bir odada geçen, toplumdan kendini soyutlayan tavrı Kafka’nın Dönüşüm romanındaki hareketsiz örümceği anımsatır. İç huzursuzluğu Sartre’nin Bulantı kitabındaki huzursuzluğa benzer. Rilke, Kafka, Sartre okuyan; Tchaikovsky ve Beethoven dinleyen Hidayet’in, kendi kültürünü asla reddetmediğini; doğduğu yerlere, çocukluğuna olan özlemini anlatıcının dilinden de hissedebiliriz. Çeşme-yi Ali nehrini eski ismiyle anması, İran’daki eski Rey şehrinden bahsetmesi, Nevruz geleneğine ait Sizdebeder, Çeharşenbesuri gibi terimleri kullanması geçmişine ve kültürüne bağlılığının en güçlü kanıtlarındandır.

Karamsar, umutsuz, yılgınlıklar ve buhranlarla dolu bir karakter olan anlatıcı, âşık olduğu hayali kadından, karısına olan sevgisinden bahsederken bu siyah tablonun içinde güzel duyguların da barındığını gösterir bize. Ufacık da olsa karşılaştığımız bu umut kırıntısı, güzeli tarif etme çabası okuru mutlu eder. Anlatıcının sürekli değişen ruh durumu sonucunda sevdiklerinin nefret ettiklerine dönüşmesi çelişkisi bu umudu gölgelese de en dipteki hayatlarda bile yaşama dürtüsünü canlı tutan izler bulmanın mümkün olduğunu görürüz.

Anlatıcının kitabın sonlarına doğru ortaya çıkan ve buhranlarıyla birleşen fiziksel hastalığı bitkinliğini artıran bir durumdur. Öksürürken sadece hastalığının sesini değil içinden çıkmak istediği dünyaya olan haykırışını da duyarız. Öksürüğündeki kanla adeta içinde biriken onca olumsuzluğu da çıkarmak ister. İçinde, yaşamanın zahmetinden ölerek kurtulacağının heyecanını taşır fakat bir yandan da bulunduğu dünyaya alışamayan ruhunun diğer dünyaya nasıl alışabileceğinin korkusu kemirir içini.

Okudukça katman katman açılan Kör Baykuş tek okumayla yetinilebilecek bir kitap olmamıştır hiçbir zaman. Dönem dönem okunduğunda okura farklı dünyalar ve bakış açıları sunar. Zaten kitabın kapağını kapatan okur bir tamamlanmamışlık hissiyle donanır, zihnindeki soru işaretleri kımıldamaya devam eder. Sembolik kavramlar ve metaforlarla örülü kitabı okumadan önce Sadık Hidayet’in yaşamına göz atmak, iç dünyasına bakmak, döneminin atmosferini yoklamak yerinde bir hazırlık olur okur için. Ruhundaki mengeneden kurtulmak için yazan Hidayet’in baykuş gözlü okuyucuları olabilmek kolay değildir çünkü.

Esra Türedi
twitter.com/esraturedi_

11 Temmuz 2021 Pazar

Yumuşak, tabiî ve mûnis bir hayat akışı

Merhum Celâleddin Ökten, yani Celal Hoca; Türk maarif hayatının pek mühim isimlerinden biri olmakla birlikte, Sadettin Ökten hocanın hayatında hem hizmetleriyle hem himmetleriyle unutulmaz bir yere sahiptir. Hayatımdan Portreler adlı kitabında çevresiyle birlikte bir dönemin İstanbul'unu ve düşünce hayatını, zevklerini, estetiğini, ritmini anlatan Sadettin Ökten'in bu kitabının sayfalarını çevirmeye başlarken karşılaştığımız ilk isimdir merhum pederi Celâl Hoca.

Sadettin hoca Vefâ Lisesi'nde öğrenciyken eve bir gün karnesini getirir. Velisi de pederi. O zamanlar karneyi veliler imzalıyor. Hoca velisinin adını Celâlettin olarak yazmış, babasına uzatıyor karneyi, Celâl Hoca, oğlunun kulakları kızarıncaya kadar durumu izah ediyor. "Ben dinsiz Celâl miyim? Ben, Celâleddin. Benim adım Celâlettin değil, tin değil, din. Ben incirin celâli değilim, dinin celâliyim ben!" diyor ve karneyi imzalıyor. Böyle bir baba-oğul ilişkisi. Sadettin hoca, "Şu anda baba oğul arasında böyle bir ilişki türü yok. Bu kadim bir ilişki türü, eski usûl bir ilişki türü" diyor.

Hayatımdan Portreler'de Celâl Hoca'nın kronolojik bir hayat hikâyesi yok. Sadettin hoca bunun yerine izlenimlerini, gördüklerini, hissettiklerini kendi üslubunca aktarmış ki bu kitaba eşsiz bir lezzet katıyor. Sanki bir mühim zatın belgeselini izler gibi, onunla birlikte eşlik ediyorsunuz maziye, anılara. Sadettin hocanın bu tavrı seçmesinde yaşayarak öğrenmenin yeri büyük bir alan kaplıyor. Öyle ki kendisine yöneltilmiş "Dini nasıl öğrendiniz?" sorusuna şu cevabı vermiştir: "Biz dini yaşayarak öğrendik. Bize dinî bilgi telkin edilmedi. Çünkü etrafımızdaki bütün insanlarda hayatın akışı dinî esaslar üzerineydi. Çok abartılı da değildi, çok gevşek de değildi. Böyle akıyordu hayat; yumuşak, tabiî ve mûnis."

Şiiri, divan şiirini çok seven bir zat Celâl Hoca. Oğlu Sadettin Ökten'le bir oyun oynayarak, ona da şiir sevgisini çok küçük denebilecek yaşlardan itibaren aşılıyor. Bu, günümüzde çocuk eğitimi kitaplarında da öğütlenen bir taktik. Ezbere değil, tamamen sevmeye dayalı bir eğitim metodu. Şöyle ki Celâl Hoca bir beyit okur, hem de öyle bir güzellikte okur ki Sadettin Ökten kısa sürede ezberler. Onların vezinlerini bulur, buldurur, tâlim eder. Düşünün ki Sadettin hoca o yaşlarda okuma bilmiyor, tamamen kulaktan o vezinlere alışıyor. Tamamen meşk kültürünün bir numunesi. Bu şekilde divan şiirini sevdiriyor Celâl Hoca, bir giriş sağlıyor.

O beyitlerin ne manaya geldiğini yıllar sonra çözüyor Sadettin hoca. Bazen "Kânadı bitse bir mûrun sanır hayra işâretdir / velâkin bilmez anı kim zevâline delâletdir", bazen de "Âkil ağlar geçen eyyâmı için / deli bayram geliyor der sevinir" dizeleri çınlar evlerinin köşelerinde.

Çok düzgün bir Osmanlı Türkçesi olan Celâl Hoca, gazete yazılarından günlük notlarına kadar her emeğini eski alfabeyle tutar, bu ömrünün sonunda dek böyle olmuş, böyle gitmiş. Mesela kesinlikle mutfak demez, matbah dermiş. Devamını Sadettin Ökten hocamızdan dinleyelim: "Annemle birbirlerine "Hû" ve "Yahû" diye hitâb ederlerdi. Annem "Hû, niye böyle söylüyorsun, matbah diyorsun?" deyince, "Hanım doğrusu o." diyor. "Mutfak, o galattır". Sonra "Galat-ı meşhûr lügat-i fasîhden evlâdır diye bir söz var. Ben buna kulak asmam." diyor. "Ben Arapça hocasıyım. İstanbul sultânîsi Arabî muallimi idim. Doğrusunu biliyorsam ona matbah derim." Meselâ çaydanlık demez, "çaydan" der. Niye öyle? Zaten doğrusu odur. "Şamdanlık niye demiyorsun?" der. Böyle birkaç kelime daha var. Mesela "Mâ lezime" der malzeme için. Ve biraz sıkıştırınca da "Eee doğrusu budur!" der. Böyle bir zat-ı muhteremdi o."

Tüm işlerinde ciddiyeti esas almış Celâl Hoca. Bu bakkala pazara giderken de, çocuklarına bir şey anlatırken de, yemek yerken de, muhitiyle muhabbet ederken de böyle imiş. İşin gayr-i ciddisi olmazmış onun için, her iş ciddi imiş. Sabahları kahvaltı yapmaz, bir bardak ıhlamur içermiş. Bir öğle yemeği yermiş, akşam da pek bir şey yemezmiş. Hayatını bu şekilde götürmüş: Okumak, yazmak ve dostlarıyla konuşmak.

1947 yılındayız. Celâl Hoca'nın emeklilik yaşı gelmiş, harp bitmiş. O zamanlar Beyazıt'ta oturuyorlar. Celâl Hoca evde, hanımı da öyle. Evin iki ablası okuyor. Aile bir anda darlığa düşüyor. "Hûcuğum hiç üzülme, gün doğmadan neler doğar" diyor beyefendisine hanımı. Bu söz Celâl Hoca'nın hep içini açmış. Sadettin Hoca "Annem ilk mektup mezunu, bir İstanbul kızı" diyor ve devam ediyor: "Ama ondaki bu tevekkül ve teslimiyet pederi müthiş rahatlatıyor."

Özel eğitimler veriyor talebelere Celâl Hoca, talebelerinden biri de İlhan Ayverdi. İlk müracaatında Celâl Hoca ona ders vermeyi kabul etmemiş. Sonra bir rüya görmüş, o rüyada Ken'an Rifâî, yanında da İlhan Ayverdi Hanım var. Hazret, Celâl Hoca'ya bir gümüş lira veriyor. Bu rüya üzerine Celâl Hoca ders vermeyi kabul ediyor. O zamanlar öyle, rüyalar muhakkak tatbik ediliyor.

Celâl Hoca'nın hayatında yalnız hocalar, alimler, hafızlar, musikîşinaslar yok; şeyhler de var. Bu isimlerden biri de Fahreddin Efendi. Tekke ise Nûreddin Tekkesi. "Benim doğduğumdan, kendimi bildiğimden beri var olan bir fenomen hayatımızda, özellikle rüyalarla, şeyh baba hamuruyla" diyor Sadettin Ökten. Hocadan dinleyelim: "Bir gün Hazret-i Fahreddin; "Hocaefendi, Hazret-i Pir'in sandukasını yeniledik. Üzerine de Arapça bir ibare yazıldı. Sen ona bir baksan" dedi. İlk defa o zaman ben türbe-i şerife girdim. Sonra Safer Efendi anlatıyorlar; "Biz tersanede çalışırken Hazret-i Pir'e karaağaçtan bir sanduka yaptırmıştık, onu getirdik koyduk türbe-i şerife, pirimizin kabr-i şerifi üzerine" diye. İşte o zaman ilk defa Safer Ağabey'i gördüm orada ben, Kemal Ağabey ile birlikte. O zamanlar hazretler, fakir için ağabeydiler. Daha evvel hatırlamıyorum onları. On-on bir yaşlarındayım. Arapça bir metin gayet maharetle oyulmuş sandukanın üzerine; Hoca metni okudu; "Şurada bir şey -ne olduğunu hatırlamıyorum- fazla olmuş" dedi. Baktım Safer Ağabey'in elinde bir mum var, bir macun, tak kapatıverdi o fazlalığı. Fahreddin Efendi "Ha öyle mi olmuş!?" filan dedi. Biz çıktık eve geldik. Babam sonra anneme "Yahu hanım bugün baltayı taşa vurdum" dedi. "Ne yaptın orada hûcuğum?" dedi annem. "Efendi'nin huzurunda yanlış buldum yahu" dedi. "Orada hadiseyi bir şekilde geçiştirip sonradan derviş Safer Efendi'ye, derviş Kemal Efendi'ye tashih ettirmem lâzımdı yazıyı. Baltayı taşa vurdum Efendi'nin huzurunda."

Rüya tabirinde iyiymiş Celâl Hoca. Aileden bazı kimseler ona rüyalarını anlatırlarmış. Bazen tabir edermiş bazen de "bu mübtedî rüyasıdır" deyip tabir etmezmiş. Bu konuda da bir güzel anı mevcut. Darüşşafaka'nın müdiri Hasan Fehmi Bey, bir mana -yani rüya- görüyor: Kerimelerini bir haça germişler; bir subay da hanımefendi kıza silahla ateş ediyor. Tabiî adamcağızın bu nasıl bir mana diye zihni karışıyor. Aynı mektepte, aynı lisede muallim Celal Efendi'ye söyleyince o: "Senin kızına bir subay talip olacak ve kızı alacak ama nikahları ahkam-ı şer'iyye üzere kıyılmayacak, Frenk kanununa göre kıyılacak" diyor. O zaman medeni kanun yok elbette. İmam nikahı var. O arada da işte bir subay talip oluyor kerimelerine. Sözdü, nişandı derken zaman geçiyor, kanun değişiyor ve resmi nikahla evleniyorlar. Celâl Hoca ise şöyle diyor: "Bendeki rüya böyle bir şeydir, sağlam rüya!"

Celâl Hoca'nın iş konusunda sıkıntılı zamanları. Bir mana görüyor. Rüyasında bir büyük somun ekmek veriyorlar, o da alıyor. Sabah hanımına manayı anlatmış ve "Hanım müjde ben ekmeği aldım, yakında bize iş teklif edecekler" demiş. Maarif'ten birileri "Bu da hocadır, sarıklıdır ama aklı başındadır, gerici değildir" demişler herhalde. Cağaloğlu Kız Orta Mektebi yurt bilgisi muallimliğini teklif ediyorlar hocaya. Hemen kabul ediyor. Aslında ciddi bir tenzil-i rütbe var işin içinde ama medar-ı maişet meselesi diyor Sadettin hoca ve ekliyor: "İşte bu rüyalarla biz böyle büyüdük. Pederde bu anlayış hakim idi. Yani bir tarafta bir mantık adamı var, felsefe adamı var. İcab-ı hâlinde Fransızca ders hazırlar, Hachette'ten kitap ısmarlar. Lisede verdiği felsefe dersini Fransızca kitaptan okuyup anlatır. Türkçe tercümesinden naklen değil, özellikle ana kaynağın kendisinden. Ama bir taraftan da rüyalar. İşte böyle bir adam. Ve çok sarfettiği bir söz: Bu yaştan sonra cehenneme seccadeyi seremem."

Yaşı kaç olursa olsun karşısındaki çocuğa sorumluluk vermeyi seven ve bu sorumluluk bilinciyle hareket eden çocuğun kendini önemli, güçlü hissedeceğini bilen bir tavrı varmış Celâl Hoca'nın. Mesela bir gün oğlu Sadettin Ökten'e bisiklet almış "Senin bir vazifen var" demiş. "Her sabah Çubuklu'ya vapur geliyor saat yediyi yirmi geçe, o vapura gideceksin, benim gazetemi alacaksın" diye eklemiş. Sadettin hocadan dinleyelim yine: "Bisiklet alındı ya bir bedeli var. Ben çocuğum, on yaşlarındayım, küçüğüm, öyle bir şey yok yani. Sahil yolu, bügünküyle aynı yol. Vasıta çok az ama neticede on yaşınızdasınız. Tahmin ediyorum arkamdan çok okudu: Fallâhu hayrun hâfizan ve hüve erhamürrahimîn. Sonra bunun Sûre-i Yusuf'tan olduğunu öğrendim... Bu davranışı müthiş bir güven veriyor size. Hem bir sorumluluk veriyor bir iş yaptığınızdan dolayı hem de müthiş bir gurur duyuyorsunuz. Babanızın gazetesini alıyorsunuz ve bunu hiç aksatmıyorsunuz. Ve yavaş yavaş ahvâl-i âleme muttali oluyorsunuz ve pederinizden imâlı bir takdir alıyorsunuz."

Merhum pederinin eğitim metodunu "Birtakım taşları koyuyor, işaret taşlarını, zihninize ve gönlünüze ve geri kalan alanı size bırakıyor. Benim rahatlığım da oradan geliyor olabilir. Sonra siz el yordamıyla buluyorsunuz o alanda yolunuzu. Ama öyle güzel koymuş ki o taşları, o taşların dışına çıkmıyorsunuz, çıkamıyorsunuz" diyerek özetliyor Sadettin hoca. Pederi, bir şeyin önemli veya önemsiz olduğunu muhakkak sezdirirmiş. Mesela 1950'li yıllarda bir akşam annesiyle radyo başında radyo tiyatrosu dinliyor Sadettin hoca. Celâl Hoca gelmiş, "Lehvün ve laibün" demiş ve gitmiş. Bu kadar. Ne kadar? Oyun ve oyalanma. Yapma, etme, hır, gür yok. Bir ikaz, bir tavır, bir iz. Şüphesiz maariften birçok kişiye de ekol olmuş Celâl Hoca. Nurettin Topçu'lar, Ali Fuad Başgil'ler, nice anılar, nice güzellikler...

Celâl Hoca'nın vefatına doğru duyduğu bir mana var. Ablası Sadettin Ökten hocaya anlatıyor. Cami cemaatinden bir hanım gelmiş, "Ben bir rüya gördüm, hocaefendi ile alâkalı, siz söyleyin de bir tabir etsin" demiş. Mana şöyle: Hocaefendiye bir büyük somun ekmek veriyorlar ve Hocaefendi o ekmek koltuğunun altında gökyüzüne yükseliyor, ref oluyor. Celâl Hoca'ya mana aktarılıyor, o tabir etmiyor, yalnızca "hayırdır inşallah" diyor. Bundan sonraki hadiseyi ise Sadettin Ökten'den okuyalım: "Küçük ablam İzmit'te çalışıyor enişte ile beraber. Küçük bir oğulları var, bizde kalıyor. Ablam ve eniştem de hafta sonları bize geliyorlar. Ablam "Pazar günü İzmit'e döneceğiz, babama veda edelim" diyor. Babam anneme "Benim işim var, çocukları sen yolcu et" demiş. "Babam bizimle görüşmedi" dedi. "Demek ki o bir veda mesajı imiş". Onlar pazar gittiler, peder salı akşamı vefat etti. Böyle bir çizgi içerisinde rahmetli pederin hayatı. Şöyle baktığım zaman her davranışında bir renk, bir üslûp, bir biçim size bir şey söylüyor."

Tekke şeyhleri tarafından çağırılan, intisap etmesi istenen bir zat imiş Celâl Hoca. Kimler yok ki? Abdülhakim Arvasî, Ken'an Rifaî, Mehmed Zâhid Kotku, Fahreddin Efendi. Mesela Ken'an Rifâi, Celâl Hoca'ya "Hoca, sen bildiklerini unutmaya hazır mısın?" diye sormuş. Hoca "Yok, hazır değilim" demiş. Yani intisabı istememiş. Fahreddin Efendi ile ise ilişkileri daha farklı. Bir kere arkadaşlar. Biri aynı mahallede bir tekkenin şeyhi, diğeri imam. Fakat intisabı Mehmed Zâhid Efendi'ye oluyor zira Fahreddin Efendi'yle bir anlaşmazlığa düşüyorlar. Celâl Hoca Medine'ye gitmek istiyor, bu hususu Fahreddin Efendi'ye açıyor. "Ne işin var senin oralarda? Oranın Allah'ı başka mı? Yaşlı adamsın, otur burada" diyor. Bu cevap huzursuz ediyor Celâl Hoca'yı. Kendisinden yaşça bayağı küçük olan Mehmed Zâhid Efendi'ye intisap ediyor, ona gönlü ısınıyor. Çünkü efendi ona git diyor, Medine iştiyakına sıcak bakıyor, Celâl Hoca da Zâhid Efendi'ye mürit oluyor.

Gelelim son bir hadiseye. Bu da tekkeler arası muhabbet ilişkisine çok kıymetli bir timsal. Celâl Hoca vefat ediyor. Fahreddin Efendi bu vefatı öğrendikten sonra "Ya çok da üşür" demiş. Aylardan kasım, hava kar, tipi. "Çok da soğuk hava, bakalım ne yapacak şimdi?" demiş. Cenazeyi götürüyorlar, Muzaffer Ozak da var cenazede. O zaman hazret Cerrahî hulefâsından. Dervişleriyle birlikte Fatih Camii'nden alınıyor Celâl Hoca, Edirnekapı'ya doğru arka yoldan götürülüyor. Cerrâhî âsitânesine giden dört yola gelince Muzaffer Efendi "Dönelim de hâcet penceresinden bir niyaz edelim" demiş. Dervişlerinden biri "Yok" demiş, "Nakşî cemaatinden bir zat, lüzum yok, o zaten başka bir efendiye intisab etmişti" diye eklemiş. Bunun üzerine Muzaffer Efendi gayet ârifâne bir cevap veriyor: "Demek başka bir gül daha koklamış hocaefendi."

İnsan kitabın özellikle bu sayfalarını okurken burnuna çok tuhaf kokular geliyor. Bir dönemin tüm kroniği sanki avuçlarına iniveriyor, oradan kelime oluyor, okuyor, izliyor, tefekkür ediyor. Hayatımdan Portreler 163 sayfa, Kültür A.Ş tarafından Mart 2016'da neşredildi, Derya Çakır Baş hazırladı. Celâl Hoca'yla ilgili kısmı 38 sayfa. Bol fotoğraflı. Samimiyetle söylemek gerekirse insan ölmeden evvel bu kitabı da okumalı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Sevda yolculuğunda yaşanan trajikomik maceralar

17 Ağustos 1864 tarihinde İstanbul’da doğan Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hünkâr yaveri Mehmet Sait Paşa’nın oğludur. 1887’de Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başlamış, İkdam ve Sabah gazetelerinde mütercim ve muharrir olarak çalışmıştır. Boşboğaz ve Güllâbi adlı gazete çıkartarak sonraki çalışmalarını İkdam, Söz, Zaman, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerine neşretmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 5. ve 6. dönemlerde Kütahya milletvekili olarak ömrünün son otuz bir yılını Heybeliada’da geçirip, 8 Mart 1944 tarihinde vefat ederek Abbas Paşa Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Eserlerinde daha çok mizahi bir üslup kullanarak toplumun aile geçimsizliklerini, batıl inançlarını anlatırken, kahramanlarının çoğunu 19. yy sonu canlı, renkli insan tipleri olarak yazmıştır. Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç ise en beğenilen eserlerinin arasında olmakla birlikte bu romanında da toplumun özellikle kadınların ilim ve bilimden uzak olmalarını hicvetmiştir. Romanın konusuna gelecek olursam:

Her şey 5 Mayıs 1910 yılında Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağı söylentisiyle başlıyor. Bu söylenti o kadar çok yayılıyor ki mahalledeki tüm kadınların diline dolaşıyor ve etrafa korku yaymalarına sebep oluyor... Tabii bir yandan bu konuşmalar Defterdar Galip Efendi’nin oğlu İrfan Galip’in kulağına da gidiyor... İrfan Galip ise dönemin şartlarına nazaran kendini çok iyi geliştirmiş, Batı ilimlerini okumuş, kültürlü, geniş fikirli bir beyefendidir ama onun bu özellikleri kibirli olmasına sebebiyet vermiştir.

Nitekim bir gün yolda peçeli bir kadına rastlar ve onun bilgili ve güzel bir genç kız olduğunu hayal ederek yanına gider. Ancak aralarında geçen tuhaf konuşmalardan sonra genç kız İrfan Galip'i tersler ve onu orada terk edip gider...

Bu durum İrfan Galip’i oldukça öfkelenmesine sebep olarak, kadın düşmanlığına yiter ve yazdığı makaleler de onları eleştirir, ağır sözlerde bulunur. Yazılarının gazetelerde yayımlanmasını da merakla bekler. Fakat aradan geçen bu zaman içinde duyduğu kuyruklu yıldız meselesini bahane ederek, mahalledeki tüm kadınları evine toplamaya ve konferans vermeye karar verir. Amacı ise onların cahilliklerini yüzüne vurarak intikam almasıdır.

Bu isteğini çok geçmeden yerine getirerek mahalledeki tüm kadınları evine toplamayı başarır. Onların karşısına özenerek hazırlanıp çıkar. Bildiği, öğrendiği tüm bilgileri onlara anlatır. Fakat kadınlar onu dikkate almaz kendi aralarında konuşarak konuya farklı bir bakış açısı getirirler.

Bu kısımda Hüseyin Rahmi Gürpınar, iyi bir mizah dili kullanarak okuyucusunu hem bilgilendiriyor hem de çok güldürüyor...

Gel gelelim İrfan Galip, bu durumdan sıkılır ve uydurma olan bir rüya ortaya atar. Nihayet kadınların dikkatini çekmeye başarır. Kadınlar rüya meselesiyle alakadar olunca İrfan Galip bu mevzuyu uzatarak onları merakta bırakır bir sonraki vereceği konferansta rüyanın devamını anlatacağını söyler. Kadınlar merak içinde dağılır...

Fakat bir zaman sonra İrfan Galip’in eline çarşaflı bir kadının getirdiği mektuplar ulaşır. İrfan Galip, bu mektupları heyecanla okumaya başlar ve okudukça gönlünde güzel hisler duymaya başlar. Bir sonraki gelecek mektuplar için kendi de mektuplar yazmaya başlar.

Ancak hiç yüzünü görmediği ama çok sevdiği bu genç kızdan istediği karşılığı alamaz. Nitekim kız, mektuplarında sadece kuyruklu yıldız hakkında bilgi edinmek istediğini, diğer kızlar gibi aşk peşinde olmadığını yazar. Fakat İrfan Galip bu sevdasından vazgeçmeyeceğini onunla bir gün mutlaka kavuşacağını umarak mektuplarını yazmaya devam eder ve bir gün ona bu mektupları getiren çarşaflı kadını takip etmeye başlar. Amacı sevdiği kızın oturduğu evi öğrenebilmek ona ulaşabilmektir ama gördüğü ve duyduğu şeyler onu şaşkına çevirir.

Hele ki karşısına çıkan bir kadının sevdiği kız hakkında söylediği kötü sözlerle ne olduğunu anlayamaz ama yine sevdasından vazgeçmeyeceğini söyleyerek evine çaresizce döner. Yalnız bu olayın iyi bir tarafı vardır ki İrfan, sevdiği kızın adının Feriha olduğunu öğrenir...

Ve mektup yazmaya devam ederek nihayet Feriha'nın olumlu cevabını alır. Sevincinden çok büyük bir mutluluk duyarak annesinden onu istemeye gitmesini ister ve olaylar bu şekilde devam ederken İrfan, Halley kuyruklu yıldızının güya dünyaya çarpacağı söylenen gecede Feriha ile nikahlanır ama Feriha kuyruklu yıldızı görmedikçe İrfan'ın kendisine yaklaşmasını istemez... İrfan, çaresizlikle Feriha’nın bu isteğine de evet der bir müddet bekler.

İşte kitabın en şaşırtıcı bölümü de burada ortaya çıkar. Nitekim İrfan, Feriha’nın duvağını açtığı zaman gördüğü yüzle şaşkına uğrarken Feriha, tüm kadınların öcünü almış gibi kurduğu oyunu bir bir İrfan’a anlatır. Tabii bu sırada kuyruklu yıldız dünyayı çoktan teğet geçmiştir... Feriha, “Hani ya Halley’in kuyruğundan geçecektik? Umumî zehirlenme olacaktı?” diye sorarken. İrfan, söylediği şu son sözlerle romanı sonlandırır: “Bana senin gibi paha biçilmez bir güzel, bir melek bahşettiği için Halley’i takdis ederim...

Okuması çok keyifli ve eğlenceli bir eserdi. Size de mutlaka okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.

Kitaptan en sevdiğim birkaç alıntı:

"Şu eski dünyayı aralarında bir türlü hakça paylaşamayan insanlar bu yenisi için büsbütün çıldıracaklardı..."

"İnsanların çoğu kâinatın azametine göre kendi küçüklüklerini adeta hiçliklerini görebilecek görüş açıklığına ve keskinliğine sahip olmaktan pek uzaktır."

"Tevekkeli her şeyden bereket kalkmadı! Kulluğumuzu bilmediğimizden türlü belâya uğruyoruz."

"Sırf görünüşe bağlı dostluklar çabuk yok olur. Kalıcı olanlar içsel münasebetler, samimi sevgilerdir ki bunlar da ilk bakışta ortaya çıkamaz..."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

Knausgaard ve yazma serüveni

Aşırı odaklanmanın dikkatsizlik doğurması gibi, bir şeyi aşırı derecede yapmaya çalışma da tam tersine bir tıkanma yaratabiliyor. Yazmak, buna en iyi örnek belki de çünkü yazmaya fazlaca çalışmak, acaba ne yazsam diye takılıp kalmak hemen her zaman içeriğin kaybolup gitmesine ve ne kadar düşünürsek düşünelim açığa çıkıp geri gelmemesine sebep oluyor.

Yazmak, iyi yazmak, insanın kendiyle baş başa kaldığı bir etkinlik olduğundan aracısızca bir ilişki kurmayı gerektiriyor ve istemsizlik, tam olarak bu aracısızlığa karşılık geliyor. Kendiliğinden, öylece geliveren düşünceler bize rağmen bizi alıp bir yerlere götürüyor ve o andan itibaren yazan öznenin kim olduğu tam olarak belli olmuyor.

En sıradan görüntüler, en unutulmuş sandığımız hatıralar ya da en önemsiz gördüğümüz hadiseler bir anda hiç bilinmeyen sırlara kapı aralıyor. Buna biz de şaşırıyoruz, bir bisikletin kırılan telleri yıllar önce gittiğimiz bisiklet tamircisinin, öğlen yemeğini yerken simsiyah olmuş elleriyle tuttuğu ekmeğin üzerine bulaşan siyahlığa aldırış etmeyişine götürebiliyor. Bu görüntü neden bizde takılıp kaldı tam olarak bilmiyoruz. İlginç ve sıra dışı ya da hayret uyandırıcı oluşu bunu tek başına açıklamıyor. Geçmişi hatırlamamız için içinde mutlaka insanlardan bize geçen duygular saklaması gerekiyor. Diğer bir ifadeyle, aslında olayları ya da görüntüleri hatırlarken aslında duyguları ve dolayısıyla insanları hatırlıyoruz; burada hatırladığımız şey bisiklet tamircisi ya da onun elleri değil ekmeği tutarkenki halleri ve daha önemlisi bunun bizde yarattığı duygular oluyor.

Peki o halde bu gibi bizi geçmişin istemsizce bizde kalmış hatıralarına, görüntülerine ya da duygularına götüren anlar açığa çıkmak için neden kimi zaman çok uzun yıllar bekliyor? Çünkü, belki de bizde kalan duyguların tam olarak hissedilmesi ve açığa çıkması için geçmesi gereken bir süre oluyor. Yani, bisiklet tamircisinin kirli elleriyle yemek yerkenki hallerinin bizde bıraktığı iz ve hisler tamamlanmış bir şey olarak bize geçmiyor ve bizdeki hayat tecrübeleriyle yeniden işlenip tamamlanıyor ve hiçbir zaman son halini vermek mümkün olmuyor. Sürekli şekil ve içerik değiştirerek bizdeki varlığı sürüyor. Ama ilk ortaya çıkışını kendi yoğunluğu ve etki gücü belirliyor. O ana kadarsa bizim irademiz dışındaki bir alan. Açığa çıktığı andan itibarense bize ait ve tabi hale geliyor.

Yani demek istediğim, istemsizce ortaya çıkan bir duygu o andan itibaren bütünüyle bize ait ve tabi oluyor, tam da bu nedenle üzerinde her türlü oynama ve şekil vermeye en uygun hammaddeye dönüşüyor. Elle tutulamaz duyguların en somut halde görünür olmasına imkân veren bir malzeme oluşturuyor (Proust’un kurabiyesi gibi!). Ama önce güçlü bir biçimde bir anda istemsizce açığa çıkması gerekiyor. Başarılı eserler, genellikle böylesine bir anlaşılmazlık içeriyor. En sevdiğimiz insanların istemsizce bağlı olduklarımız oluşu da boşuna değil! En çok onlar birlikte değilken bile bizimle olmaya devam ediyorlar çünkü… Onları düşünürken her defasında kendimizi de yeniden şekillendirmemize ve böylelikle en sonunda bulmamıza izin veriyorlar.

Bu tür şeyler düşününce aklıma Knut Hamsun gelir hep. Nobel ödüllü Norveçli ünlü yazara başarıyı getiren -ya da kendisine giden yolun kapılarını açan da diyebiliriz pekâlâ- eser, Açlık romanı olmuştur. Onu yazıncaya kadar farklı yazma denemeleri, hikâye, aşk romanı ve oyunlar yazmışlığı vardır fakat hepsi de üzerine düşünülerek kaleme alınmış şeylerdir. Büyük yazarların etkisi altında kapıda dökülmüş ilerdir ve belki etkilenmenin de sorunlu yanı, etkilenene benzemekten çok ona benzemeyi fazlaca düşünmekle ilişkilidir.

Zorlu bir hayat Hamsun’u olgunlaştırmış, terzilik, muhasebecilik, kum ocağında katiplik gibi işlerde çalışmış ve çok zaman aç kalmıştır. Ve istemsizce açığa çıkma tecrübesi onu, açlığını paylaştığı küçük bir tavan arasında bulmuştur: “Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir, Kristiania [Oslo]’da aç gezdiğim günlerdeydi. Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt kaltta bir saatin altıya vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık; insanlar merdivenleri inip çıkmaya başlamışlardı…” Böyle anlatır gerçek anlamda yazar oluşuna giden kapıyı açan anahtarı. Kendi de tam anlayamamıştır görüldüğü gibi ve sonrasında kendisine karşı koyamayarak yazar, yazar ve yazar… Böylelikle, Açlık gibi Dünya Nimeti gibi önemli eserleri ortaya çıkar.

Bir başka kuzeyli, Norveçli yazar, Karl Ove Knausgaard’ın İstemsiz (Monokl Edebiyat) adlı küçük kitabını okurken düşündüm bunları. Tanımadığım bir isimdi. Meğer, Kavgam adlı seri kitaplarıyla dünya çapında bir etkiye neden olmuş, ülkesinde hem çok satan hem de çokça tartışılan bir isimmiş. Kitapları kısa sürede 30’un üzerinde dile çevrilmiş. Böyle bakınca hızlı ve kolay bir başarı gibi de duruyor olanlar ama İstemsiz’i okuyunca, tıpkı Hamsun’da olduğu gibi hiç de öyle olmadığını anlıyor insan çünkü gerçek başarının sırrı istemsizlikte yatıyorsa o da kendine karşı samimi olmaktan geçiyor ve buna ulaşmak epeyce bir acıdan ve zamandan sonra ancak gerçekleşiyor.

Bu ince kitapta kendi tecrübesini anlatıyor Knausgaard ve kafalardaki sorulara cevaplar veriyor. Yazmanın çok basit görünen en zor işlerden olduğunu ifade ediyor. Yazdığını, çünkü ölümlü hayatın ancak bu sayede kendini bulduğunu söylüyor: “Niye yazdığım sorusu kulağa basit geliyor, fakat basitlik yanıltıcıdır, sonuçta Güney İsveç’te, masamın başında üç gündür herhangi bir ilerleme kaydetmeksizin oturuyorum. İlk aklıma gelen şey, yıllar önce televizyonda gördüğüm bir yazar röportajıydı; ‘Yazıyorum çünkü öleceğim,’ diyerek girmişti stüdyoya. Belli ki uzun süre düşünmüştü, hatta belki söylediğine kendisi de gerçekten inanıyordu, fakat kazağını pantolonunun içine sokmuştu ve sözlerinin ağırlığıyla giysilerinin pejmürdeliği onu ciddiye almayı güçleştiriyordu.

Bu “basit” görüntü ve o an, onun yazma serüveninde çok önemli bir istemsizlik kapısını açıyor bir bakıma. Edebiyatın anlamını kavrıyor: “Kazağını pantolonunun içine sokması sözleri ile arasında bir uzaklık doğuruyor ve ölümün ağırbaşlılığı ile hayatın teklifsizliği arasındaki uçurumu belirgin kılıyordu. Bu uçurum edebidir; edebiyat tam olarak bunu, gerçek olan bir şey ile gerçeğin ortaya çıktığı ortam arasındaki alanı araştırır. Don Quixote’nin alanıdır bu, gördüğünü sandığı şeyler ile gerçek dünya arasındaki uzaklıkta ortaya çıkmıştır; Madame Bovary’nin alanıdır bu, dünyanın olmasını istediği biçimi ile gerçek biçimi arasındaki uzaklıkta şekil bulur.

Yazmak, Knausgaard için tıpkı okumak gibi bir eylemdir; her an her yerde ve her şekilde yapılabilir ya da öyle olduğunda gerçek anlamda yazar olunabilir. Kendiliğinden, istemsizce ve öylece geliveren düşüncelerle ilerleyen bir süreçtir. Tıpkı yaşamın kendisi gibi yani! Sürekli anımsadığımız geçmiş hatıraların kendiliğinden bugünkü yaşamımızda karşımıza çıkan olaylarla ilintili hale gelmesi gibi bir bütünlüktür aynı zamanda. Bu ilintilenme anları kendimizle güçlü ve yoğun ilişki kurduğumuz anlardır: “Yaşamlarımızı bu anlarda süreriz; hatırladığımız ve kimliklerimizi çevresinde oluşturduğumuz anlar çoğunlukla istisnadır. Proust’un istemsiz anıları çok güçlü bulmasının nedeni budur; sisli bir sonbahar gününde asfaltın kokusunun [asfalt kokusu benim için de çok güçlü bir hatırlatıcı olmuştur hep!] veya haşlanmış uskumru ve sirkeli salatalık sandviçinin tadının canlandırdığı anılar hiç işlemden geçmemiştir, onlarda zaman neredeyse ham olduğu gibi düşünce ve belleğin denetiminin de ötesindedir, gerçekten yaşandığı biçimi ile yaşama bağlıdır.”. Bütün bunları sonradan işleriz ama bu anlar yaşandığı zamanın kokusunu ve tadını hiç yitirmediği için yazdıklarımızı kendisine benzeten bir güce her zaman sahiptir. Bu anlarda duygular ile düşünceler hep birlikteymişçesine birleşir ki her iyi kitabın başlıca sırrı da burada gizlidir.

İstemsizlik aynı zamanda dış dünyanın bizi nasıl gördüğü ya da bizimle ilgili ne düşüneceğine karşı kayıtsız bir boş verme de içerir. “Yazmak, bir şeyin erişilebilir olmasını, ortaya çıkmasını sağlamaktır.” ve bu yolda kişi adeta etrafından soyutlanmış bir kendi başınalık oluşturmuştur. Bu süreç düşüncesizlik de doğurur: “Düşünceler istemsizliğin düşmanıdır, insan bir şeyin başkalarına nasıl görüneceğini düşünürse, önemli veya iyi olup olmadığına kafa yorarsa, hesap ve rol yapmaya girişirse söz konusu şey artık kendisinde istemsiz ve erişilebilir değildir, onu yaptığımız şey olmanın ötesine geçemez.”.

Kısacası, yazmak için başkalarını bir tarafa bırakmalı, olabildiğince masum olmalıdır ve masumiyet genellikle bugünde değil geçmişte yaşayan bir alandır. Bu nedenle, bütün iyi eserler geçmişte geçer ve bütün iyi kitapların kahramanları bir yerlerde bize benzer. İstemsizce açılan kapılar bir daha kapanmamak üzere bizi bir yerlere, çok derinden yaşadığımız ama sanki hiç yaşanmamış gibi bir hayal ülkesine götürürler.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

6 Temmuz 2021 Salı

İlk günahı sorgulama ve onu telafi etme yolculuğu

Korkular, insanı frenler. Yaşanmış acı tecrübeler, o tecrübeyi bize getiren neyse, işte ondan kaçmamıza sebep olur. Böyle böyle hayattan kaçarız. Kendimizi küçümsemişizdir bir kere çünkü. Bir dersin öğretmeni bize bağırdığında, o dersi hayatımız boyunca bir daha öğrenemeyebiliriz. Öğretmen talebeye bağırdığı için, o öğretmenin dersi, o talebe için bir korku unsuru olmuştur. Korku geçene kadar dokunulmaz korku unsurlarına. Korku geçene kadar, korkuya dokunmadan yaşamaya çalışır kişi. Ama korku, dokunarak geçer. Korkuya galip olmak için ona dokunmak gerekir. Peki bu romanda dokunmadan yaşayan kim? Adalet.

Başkarakteri Adalet olan romanın esas konusunu, doktorundan kısa süre sonra öleceğini öğrenen Adalet’in film gibi gözünün önünden geçen hayatını izlerken, hayatında işlediği ilk günahı sorgulaması ve bu günahı telafi etme yolculuğu oluşturuyor. Bu dikkat çekici konuyu işlerken Nermin Yıldırım, hayata dokunmak, korkuların üstüne gitmek gibi önemli mesajlar veriyor okura. İlk günahını telafi etmek için, büyüdüğü mahalledeki çocukluk arkadaşını bulma yolculuğunu okuyoruz Adalet’in. Can yoldaşı Hülya’yı da yanına alıp yolculuğa çıkan Adalet’e biricik dostu Hülya ile birlikte derin bir suçluluk duygusu eşlik ediyor. Adalet, çocukluk arkadaşından zorla aldığı ayıcığını ona geri teslim etmeden bu suçluluk duygusundan kurtulmayacağını düşünüyor. Adalet’in bir oyuncak ayıya tüm günahlarını bağlamasını mühim bir nokta olarak gördüm, bunun ne kadar sağlıklı olduğu tartışılabilir tabi, ancak okura Adalet’in inatçı kişiliği ve psikolojisiyle ilgili önemli bilgiler verdiği kanısındayım. Kitabı okuyacak olanlara ipucu vermemek için oyuncak ayı bahsini kapatıyorum.

Adalet’in hayatında sembolleşmiş önemli kişiler var, beş yaşındayken kaybettiği babası, babaannesi, ve hiç sevilmemiş bir karakter olarak karşımıza çıkan annesi. Dokunmadan ile birlikte Nermin Yıldırım’ın üç kitabını okumuş oldum, ancak sevilmemiş, sevgisiz karakterler bağlamında yazarın eserlerinde bir ortaklık olduğunu düşünüyorum. Adalet’in annesinin, ve belki de kendisinin de, sevilmemiş karakterler olmaları bu açıdan dikkate değer. Yakın zamanda okuduğum Gülten İkizoğlu’nun Ötesi kitabında, bir çocuğun, ilk nesnelerinin anne ve babası olduğu, onlar tarafından nasıl bir muamele görürse, çocuğun kendi yaşamı boyunca da öyle bir özdeğer algısı geliştireceği yazıyordu. Dokunmadan’ın Adalet’ine de bu psikolojik saptamayı göz önüne alarak bakarsak, romanın psikolojik boyutta da okura çok şey katacağını görmek mümkün olacaktır. Tabii, bu, romandan çıkarılabilecek psikolojik saptamaların yalnızca biri.

Nereye gideceğini değil, nasıl gideceğini bile değil, sadece gideceğini önemseyen keşişler gibi geçtim koridoru. Ne göreceğini değil, nasıl göreceğini değil, sadece göreceğini düşünüp sevinen gözü yeni açılmış körler gibi ittim kapıyı.

Adalet, hüzünlü olduğu kadar matrak, hüznünü matraklık perdesiyle gizleyen, güçlü ve inatçı bir karakter. Çocukluk arkadaşını bulmayı kafasına koyar koymaz, ona içinde bulunduğu ölümcül hastalık bile engel olamıyor. Bu yolculuk, aslında Adalet’in kendi içine doğru yaptığı bir yolculuk olarak da yorumlanabilir. Yol, insana çok şey katıyor. Yaptığı içsel yolculuğun yanında Sadi Seber’le tanışması, Adalet’in hayatına, kendinden bile gizlediği bir heyecanı da katıyor belki de.

Nermin Yıldırım’ın, okuru içsel bir yolculuğa, hüznün yanında umuda ve ayağa kalkmaya teşvik ettiğini düşünüyorum. Okurunu hem hüzünlendiren hem de umutlandıran bu güzel romanı okuyacak olan herkese, keyifli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

Abdülkâdir Geylânî'nin irşad eden sohbetleri

"Seyyâh olup şu âlemi ararsan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz
Ceddi Muhammed’dir eğer sorarsan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz.
"
- Yûnus Emre

Velîler, müridlerini en önce sohbet usulüyle irşad ederler. "Gavsü'l-Âzâm" Abdülkâdir Geylânî Hazretleri de nasihat türünün en kuvvetli örneklerinden oluşan sohbetleriyle hem dervişlerini eğitmiştir hem de bugünlere dek gelen eserleriyle el'an birçok Hak ve Resul âşığının kalbini feyzyâb etmektedir. Geylânî Hazretlerinin sohbetlerine dair birçok yayınevi tarafından eserler neşredilmiştir. Sayfa sayısı ve ciltli oluşuyla hacimli olarak tanımlanabilecek bu eserler birçok evin en güzide yerinde okunmayı beklemektedir. Zaman zaman başvurulsa da bazen dilin ağırlığından bazen de modern zamanların -maalesef- bitmek bilmeyen yorgunluğundan o eserler kıyıda köşede beklemeye devam etmektedir.

Fütûhû'l-Gayb, çok kolay okunabilmesinin yanı sıra hem bir tasavvuf yoluna bağlanmış müridleri hem de bu meselelere dair merakı olan muhibbanı tam kalbinden vuracak nitelikte bir eserdir. Sohbet usulünü yaşayan ve yaşatan bir niteliğe sahiptir. Öyle ki okurken insan kendini Geylânî Hazretlerinin dizinin dibinde hissedebilir, zaman zaman kalbi huzura erişirken zaman zaman da sıkıntıya düşebilir. Bunun sebebi hazretin bizlere ulaşan nasihatlerinde her şey belirgin olmasıdır. Zamane tasavvuf kitaplarının ekseriyetinde gördüğümüz sözü dolaştırma eylemine hazretin müsaadesi olmamıştır. Allah'ın emirleri ve yasakları gayet açıktır ve büyük velîler bu açıklığı olduğu gibi bizlere sunmaktadır. Hazretin vaazlarına, üslubuna ve günümüze ulaşan eserlerine dair Süleyman Uludağ hocamız bu hususta şöyle yazmıştır: "Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sade bir üslûp kullanan Abdülkādir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatının güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici konuları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fetḥu’r-rabbânî ve Fütûḥu’l-ġayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesirinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür."

Bu tip kitapların incelemesini yapmak elbette ki bizim boyumuzu aşar zira incelenecek bir şey yoktur. Aşk-ı İlahi ve aşk-ı Resul ile dolu olan bu türden kitapları başımızın üstüne koyup sık sık, tekrar tekrar okumak gerekiyor. Sufi Kitap tarafından Ocak 2019'da neşredilen Fütûhû'l-Gayb, günümüzde neşredilen diğer tasavvuf klasiklerinden önemli bir farka sahip. Kitabın tercümesini yapan Mehmet Bilal Yamak öyle güzel bir takdim yazısı kaleme almış ki bu metin okuyucuyu kitaba derhâl hazırlayacak ve bir an evvel okumak için gereken iştiyakı sağlayacaktır. Yamak takdim yazısında kalbin madde ritmine nabız, mana ritminin bozulmasına da kabz denildiğini hatırlatarak gönül dünyasının kabz hâlinde olduğunu ifade ediyor. Evet, günümüz insanının gönül dünyası bir kabz hâlindedir. Öyle bir plan dairesinde yaşamaktayız ki bu plan bizim duygularımızla, hislerimizle ve Kavuşmak İstediğimizle aramıza büyük sınırlar çizmektedir. Sürat, hareket ve Yamak'ın zikrettiği gibi tam bir cevelan hâlinde yaşamaktayız. Dönüyoruz, dolaşıyoruz ama bu dünyaya geliş sebebimizin çok uzağında yer alıyoruz. Buna yer almak da denmez, koca bir boşlukta bir şeylere tutunuyoruz. Maalesef ki tutunduğumuz şeyler ilimden de irfandan da yaratılış gayemizden de oldukça uzak. İşte tam burada, keskin bir inziva sonrasında gerçekleşen sohbetlerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Geylânî Hazretleri Bağdat'ta Ebu'l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs vasıtasıyla tasavvufa intisab edip (Yine Süleyman Uludağ hocamızdan öğrendiğimize göre kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu bildirirler) peşinden ilim tahsiline sarılarak medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuduktan sonra vaaza başlasa da bir süre sonra inzivaya çekiliyor. Hakikati eşyada, insanda ve kalplerde bulamayan böyle ariflerin sıklıkla başvurduğu inzivanın İmam Gazzâlî gibi bir büyük müderrisi de şehrinden uzaklaştırıp kendisine döndürdüğünü hatırlatıyor Mehmet Bilal Yamak.

Yirmi beş sene sürmüştür Geylânî Hazretlerinin inzivası. Bu inzivalar ne zaman nihayete eriyor? Elbette 'ötelerden' gelen bir takım işaretlerle. Nitekim Pîr-i Türkistan Ahmed-i Yesevî Hazretlerinin de mürşidi olan Hâce Yûsuf Hemedânî Bağdat'a geldikten sonra Geylânî Hazretlerine hitaben "Sen fıkhı, fıkıh usulünü, hilâfı, nahvi, lügat ve tefsiri iyice talim ettin. Ben sende hurma olabilecek bir tohum ve bir kök müşahede ediyorum" demiş ve onun yeniden vaaza dönmesini istemiştir. Bu manevî emirden hemen sonra Gavsü'l-Âzâm Abdülkâdir Geylânî Hazretleri vaazlarına yeniden başlar. Fütûhû'l-Gayb, oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan meydana gelmektedir. Bazı Fütûhû'l-Gayb baskılarında bu vaazların sonuna hazretin ölürken yaptığı vasiyet ve soy şeceresi de eklenmektedir.

Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin (1077 - 1165/66) yaşadığı dönemde bir şeyhin mânevî otoritesini kabul edip de çevresinde sohbet halkalarının oluşması hemen hemen yeni vuku bulmuştur. Zamanla dervişlerin şeyhleriyle olan ilişkileri belirli kurallara bağlanmış ve tekkeler inşa edilmiştir. Bu zamanlarda oluşan ilk tasavvuf kolları Kassâriyye, Cüneydiyye, Bâyezîdiyye, Hakîmiyye, Hereviyye gibi adlarla anılmıştır. Geylânî Hazretlerine nisbet edilen tasavvuf mektebinin adı ise Kādiriyye'dir. Nasıl ki Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Yeseviyye Orta Asya’da, Ahmed er-Rifâî’ye nisbet edilen Rifâiyye Ortadoğu'da, Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî'ye nisbet edilen Şâzeliyye Kuzey Afrika'nın batısında yayılmaya başladıysa Abdülkādir Geylânî’ye nisbet edilen Kādiriyye ise Irak başta olmak üzere Müslüman coğrafyasının her tarafına yayılmıştır.

Kādiriyye yolunu Anadolu'ya taşıyan (15. yy) isim; Hacı Bayrâm-ı Velî’nin müridi iken onun emri üzerine Hama’ya gidip Abdülkādir Geylânî’nin soyundan olan Hüseyin el-Hamevî’den hilâfet alan Eşrefoğlu Rûmî olmuştur. Kādiriyye’nin Eşrefiyye kolunun pîri olan Eşrefoğlu Rûmî'nin irşad faaliyetleri daha çok Bursa ve İznik arasında sınırlı kalmıştır. 17. yüzyılda ise Rûmiyye kolunun pîri İsmâil Rûmî; İstanbul'dan hem Balkanlara hem de Anadolu'ya uzanan geniş bir coğrafyaya Kādiriliği taşımıştır. Onun İstanbul-Tophane’de kurduğu tekke, diğer Kādirî tekkeleri nezdinde de merkez, yani âsitâne olarak kabul edilmiştir. Beyoğlu ilçesinin Tophane semtinde Kādirîler Yokuşu'nda bulunan âsitâne, 1765 ve 1823 yangınlarında zarar görmüş; III. Mustafa, II. Mahmud ve II. Abdülhamid’in onarım faaliyetleriyle ayakta kalabilmiş fakat 1997'deki yangınla büyük bir bölümü harap olmuştur. Yapılan çalışmalarla eskiye en yakın formuna kavuşturulan âsitâne el'an faaliyetlerini sürdürmektedir.

Hem hazretten hem de mektebinden bahsettikten sonra Fütûhû'l-Gayb'a dönelim. Evvela Kutbü'l-Aktâb Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin en mühim nasihatlerinden birini okuyalım: "Seni, her türlü eksiğinle, kusûrunla, günâhınla, sevâbınla gerçekden seven ve hatâ ettin diye seni terk etmeyen, bir tek Allah'dır. Eğer bunu bilseydin Allah'dan başka bir kimseye kulluk etmezdin."

20. asrın mürşid-i bî-nazîri, ârif-i billah, vâsıl-ı ilallah, vâkıf-ı esrâr-ı ilâhî, sâkî-i aşk-ı subhânî Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Ozak'ın bir ses kaydı vardır. "Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin Vaazları Neden Çok Te'sîrliydi?" başlıklı bu kayıttan öğrendiğimize göre imkân buldukça vaazlar veren ve aynı zamanda âlim olan oğlu, "Baba, sen ne zaman vaaz etsen, halk kafasını duvarlara vuruyor, halbuki ben de vaaz ediyorum üstelik birçok hakâik-i Kur`âniyyeden bahsediyorum ama hiç kimseye te'sîri olmuyor. Bunun sebebi nedir?" diye sormuş. Babası hem ona hem de tüm Müslümanlara, son derece kıymetli bir nasihat olarak kabul edilecek şu cevabı vermiş: "Evlâdım, başkasına söyleyeceğin sözü, vereceğin nasîhatı evvelâ kendin yap ki te'siri olsun. Başkasına söylediğini kendisi yapmayanın sözünde te'sir olmaz."

Görüleceği üzere hazretin ifadeleri hem bire bir konuşmalarda hem de vaazlarda son derece açık ve keskin. Kitap boyunca bunu görmek, hissetmek mümkün. Hazret, El-Hac Muzaffer Ozak'ın başka bir ses kaydından öğrendiğimize göre şeytanın bile foyasını ortaya çıkaracak ilimlere sahiptir. Bu ilimleri kendisi fıkıh, kelâm ve tasavvuf olarak açıklar ve şöyle buyurur: "Rabbim, bana üç ilim ihsân buyurmuşdur. Bu ilimlere âgâh olup bunlarla âmil olanlar, neyin Rahmâni neyin de şeytânî olduğunu bilirler."

Fütûhû'l-Gayb, yukarıda da belirttiğimiz gibi yetmiş sekiz sohbetin derlenmesiyle oluşuyor. Mehmet Bilal Yamak'ın son derece anlaşılır ve sürükleyici diye tabir edeceğimiz çevirisi, hazretin eşsiz üslubuyla insanı manalardan manalara koşturuyor. Bu sohbetler mü'minlerin nelerle meşgul olması gerektiğinden türlü belâlara dûçar olmanın sebeplerine; manevi ölümün ne olduğundan kalbin üzerindeki bulutları dağıtmaya; Allah'a yaklaşmaktan keşif ve müşahedeye; sufîlerin hâllerine tâbi olmaktan tevekkül ve makamlarına; mürşid vesilesiyle Allah'a vâsıl olmanın keyfiyyetinden müridin hâllerine ait tafsilata; sıdk ve samimiyetten sâlikin ne zaman ruhanîler zümresine dâhil olacağına; uykunun zemminden zühde; muhabbetin şartlarından nefs ile cihada; çarşıya pazara çıkıp her gördüğünü isteyen ile sabredenlere dek dinî hayattan sosyal hayata, iktisadî vaziyetten ömür denen seyir defterinin akıbetine varıncaya dek her mevzuyu kuşatıyor.

Rabbim bu koşulardan ganimetlerle döndürsün. Sohbetleri buraya uzun uzadıya almak, kitabı almaya mani olabileceğinden kısa bazı alıntıları aktararak yazımı bitirmek isterim.

"Kul bütün sebeplerden kesilinceye kadar cevap gelmez o kapıdan."

"Hayır ve selamet namına ne var ise hali muhafazadadır."

"Haller evliyaya, makamlar abdallara mahsustur. Senin hidayetini temin ise Allah'a aittir."

"Eğer Allah sana mal mülk nasip eder de o mal mülk seni Kendisine itaatten alıkoyarsa, seninle Allah arasında perde olur nasip ettikleri. Hatta nimeti veren ile değil de nimet ile uğraştığından dolayı elinden çekip alır o malı mülkü."

"Hakkında takdir edilen eğer bela ise tahammülün bol olsun, sabret. O belaya muvafakat halinde ol, nimetlenmeye bak ondan, fenâ bulmaya çalış belada."

"Belaların iç yüzü, Mevlâ'nın sana olan muhabbetini müjdeliyor."

"Kalbini mahlukata ait hiçbir şeyle meşgul etme."

"Rahatlık namına ne var ise Allah'a teveccüh edip onun emrine muvafakatta ve Mevlâ'nın huzuruna râm olmaktadır. İşte böyle olursa kul dünya haricinde kalabilir. Bir de bakmış ki yol göstericisi şefkat olmuş, rahmet olmuş, lütuf olmuş, sadaka olmuş."

"Seven sevdiğinden gayrısını tercih mi edermiş? Bela, sevenlerin kalplerinin çengelidir; nefslerinin ise bağı. Alıkoyar onları matlublarından başkasına meyilden; meneder Hâlıklarından başkası ile sükûn bulmaktan ve O'nun gayrına dayanmaktan."

"Eğer nefsine karşı şefkatin varsa dikkatli ol!"

"Sende sana dair ne varsa her şeyi ve Allah'ın gayrı ne varsa hepsini putlar gibi gör."

"Unutma ki nusret sabırda, çıkış yolu ise sıkıntılarda gizlidir."

"Tek ama tek Kendisine muhabbet edilmesini sever."

"Takdir buyurduğu şeye rıza gösterebilmeyi iste. Çünkü bilemezsin ki sen hayır hangisindedir."

"Bazen öyle olur ki Allah, bela ve musibeti yağdırır üzerine ki böylece ricalullah mertebesi merteben, evliya ve abdallar menzili de menzilin olur."

"Tasavvuf dediğin kîl u kâl vasıtası ile elde edilecek bir şey değildir. Tasavvufa vâsıl olanlar, ancak âdetlerinden ve hoş görülen şeylerden el ayak çekmekle vâsıl oldular. Dervişlere ilim ile değil yumuşaklıkla sokulasın. Çünkü ilim; dervişleri ürkütür, yumuşaklık ise onlarla ünsiyet peyda etmene vesile olur."

Feyzleri üzerimize daim olsun. Hû...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Çorak bir kalbin aşk ile yeniden hayat buluşu

Sâmiha Ayverdi Hanımın kitaplarını hem bir kültür hazinesi hem de edebiyatımızın en nadide eserleri olarak görüyorum. Nitekim kullandığı kelimeler olsun, kurduğu cümleler ve betimlemeler olsun insanın gönül dünyasına ayna tutarken zihinlerde de yeni yeni ufukların açılmasına vesile oluyor.

Özellikle geçmişe dair anlattığı tiyatro, şehir mimarisi ve İstanbul eğlenceleri okuyucuya tarihi yönden bilgi verirken hiç bilinmeyen ya da kulağa gelmeyen geleneklerimizi de ortaya çıkartarak kültür dünyamıza katkı sağlıyor. Kitapları ile geçmiş ve gelecek arasında köprü kuruyor.

Mesihpaşa İmamı romanında ise okuyucusunu öyle geçmişin rüzgarına bırakıyor ki Sâmiha Hanım, sanki o dönemleri sinematografik olarak gözümüzde canlanmasına, karakterlerle bire bir hemhal olmamıza vesile oluyor... Halis Efendi, orta yaşlarında, yakışıklı üç çocuk babası olan bir adamdır. Hayatı sürekli cami ve ev arasında geçer fakat öyle huzursuz öyle çoraklaşmış bir gönlü vardır ki ne ailesiyle ne de çevresindeki insanlarla bir türlü geçim edemez. Kibri ile insanları küçümseyip onlarla hep üst perdeden konuşur. Çoğu zaman ağzı, dili olmayan mazlum hayvanlara bile kötü muamelelerde bulunduğu görülür.

Ne acı ki bu yaptıklarından bir an pişmanlık duymaz ömrünü gaddarlıkla sürdürmeye devam eder ama karşısına ilahi bir ceza olarak marangoz Tahir çıkar hep...

Bu adam öyle bir inançsız, içkiye müptela olmuş bir adamdır ki Halis Efendi’ye sırf imam olduğu için türlü cefalar çektirmekten geri durmaz. Yakasını bırakmaz...

Halis Efendi, gel zaman git zaman kendini iki ateşin ortasında kalmış gibi hissetse de yoluna sabırla devam etmeye çalışır fakat bazı zamanlar onun için bu o kadar zor olur ki camiyi kaçacağı sığınak gibi görmeye başlar... Fakat yine dönüp dolaşacağı yer aynı olur. Kaçmak istedikleriyle yüz yüze gelir. Eşi Gülsüm Hanım'dan gitgide uzaklaşarak onun yanında dahi olmak istemez. Zavallı Gülsüm Hanım, eşinin bu sevgisiz ve kendisine gösterdiği hoyratça davranışlardan kimseye bir şey demese de zehirli bir aşı yemiş gibi köşesine çekilip kalbinde hiç geçmeyecek bir hüznü sessizce büyütür fakat Pembe Hanım, her ne kadar bunakta olsa kızının çaresizliğini damadının ise zalimliğini görür ve Halis Efendi’ye karşı hep öfkesini dile getirir...

Halis Efendi, kayınvalidesinin bu öfke nöbetlerine alışık olsa da bir zaman sonra evlatları için aynı sabrı gösteremez. Özellikle tıp okuyan büyük oğlu Abdullah’ın asi halleri ve inançsız fikirleriyle deliye döner. Oğlunun evden gitmesini ister fakat Abdullah öyle bir adamdır ki babasına inat evde kalır hiçbir yere gitmez. Aksine arkadaşlarını eve çağırarak Pembe Hanım’ın geçmişe dair anlattığı hikâyeleri dinler ve savunduğu düşünceleri konuşarak günlerini geçirir.

Halis Efendi’nin ise bu duruma fena halde canı sıkılır ve içten içe isyan ederek evde hayatını sürdürmeye çalışır. Fakat tek derdi Abdullah değildir diğer evlatlarıyla da anlaşamaz. Hele ki kızının musikiyle ilgilenmesine asla rıza göstermez.

Yalnız hukuk okuyan oğlu Zahit’e kendini yakın görür. Bunun nedeni ise onun diğer kardeşleri gibi asi olmayışındandır. Nitekim Zahit, sessiz, sakin bir gölge misali evde babasına karşı gelmeden yaşayan bir adamdır. Ne ağabeyi gibi asi ne kardeşi gibi hayallerini ulu orta serendir. O işlerini çoğu kez ustalıkla örttüğü perdenin arkasından yapar kimseye asıl yüzünü göstermezdi. Nitekim Halis Efendi zahirde kötü gördüğü Abdullah’ı bilirken geçen zaman içinde asıl kötü olan evladını acı bir kederle öğrenir... Anlar ki hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değildir, evlatları bile...

Tabii hayat sadece hane içinde devam etmez Halis Efendi, bir zaman sonra marangoz Tahir’in büyük değişimine şahit olur ve bu değişim öyle bir değişim olur ki Halis Efendi’de bundan nasibini alır. Daha önceleri can düşmanı bildiği bu adamla gerçek dost olur.

Ve öyle bir zaman gelir ki aşk, Halis Efendi ve ailesi için çoktan cehennem kapılarını kapatıp onlar için cennet kapılarını açar. Hediye ile birlikte Halis Efendi’nin duvarları yıkılıp taş kalbi bir çiçeğin nahifliğine dönerken, Abdullah’ın karanlık dünyasına hiç batmayacak bir güneş doğar. Ve aşk bir kez daha kutlu bir zaferle ruhları diriltir...

Kitaptan en sevdiğim birkaç alıntı:

"Anladım ki dünya bir ayna... biz iyi, biz güzelsek, o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek, o da çirkin o da suratsız."

"Demek ki, hayatta en sözü geçkin âmil aşktı. Ve her insan vücudu gemisi, aşkı dümenine göre istikamet alıyordu."

"Öyle ya... Şu fâni dünyada yalan, hile ne içindi? Mademki hep ölecektik, şu halde ne diye birbirimizin çukurunu kazıyor, birbirimize diş tırnak gösteriyorduk?"

"Âdeta açılmak üzere iken koparılan kalın bir cildin baskısı arasında kurutulan çiçekler gibi..."

"Amma bu hayat sofrasında cefa varsa sefa da eksik değildi."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

Yere göğe sığmaz bir dert: hasret

"Gelmiş o bîvefâ sebeb-i hayretim sorar
Bilmezlenir de nâle-i pür-hasretim sorar."

Hasret ile yollara düşmek, hasret ile ağlamak, hasret ile ölümü beklemek, klasik edebiyatın ve Türk edebiyatının pek çok alanının ve türünün, tükenmez yegâne meselelerinden biridir. Klasik edebiyatın âşığı hasret ve aşk acısı ile kûy-ı yârda gözyaşı döker de sevgilinin mahallesini seller alır, iki büklüm olur hasretinden âşık, kanlı gözyaşları dökmekten sararıp solar. Sevgili elifliğini hiç bozmazken, âşık dal olmuştur. Hasret ne yere ne göğe sığmaz bir dert ola ki, bir tek klasik edebiyatın meselesi olmamıştır, türkülerde, atışmalarda da adına ve imâsına rastlanır sürekli.

"Elif kâmetine hayran olduğum
Gece gündüz hayâline döndüğüm
Hep senin içindir boyun eğdiğim
Yoksa zapt etmez bu yerler beni.
"

Öyle bir hal imiş ki, ayrılık, ölümü ayrılığa tercih etmişler, ölümü beklemişler, ölüm Allah’ın emri demişler de ayrılığı ve hasreti kabullenememişler. Ve elbette romanların da konusu olmuş aşk ve hasret. İşte, Ucunda Ölüm Var da bu romanlardan biri.

Ucunda Ölüm Var, Kemal Varol’un hasret ve ayrılık meselesini oldukça lirik bir şekilde işlediği bir roman. Ağıtçı kadın karakteri üzerinden aşkı, bekleyişi, bekleyişin çökertciliğini ve ölümün nasıl ayrılığa tercih edildiğini tasvir ediyor roman boyunca. Romanın en çarpıcı kısmı ise, bence Ağıtçı kadının öleceğini bildiği halde pür aşk bir halde yine de yollara düşmesi. Herhalde yol gitmek, iz sürmek elli yıl bekleyişin acısını, hasretin yangınını hafifletiyor diye düşündüm okurken.

Ağıtçı kadın, isminden de anlaşıldığı gibi ağıtçılık yapıyor, nerede bir kimse tebdil-i mekân etse, oraya gidiyor, göçmüşün sevdiklerinden hikayesini dinliyor ve bunun üzerine ağıdını yakıyor. Yaktığı ağıt karşılığına göz silimliği adı verilen bir para alan ağıtçı, bu vesileyle nafakasını sağlamış oluyor. Roman, bu vesileyle eskide kalmış kültürel bir unsura da telmihte bulunuyor. Bu şekilde nafakasını sağlıyor. Eski kültürlerde daha yaygın bir gelenek olan ağıtçılık geleneği, gelişmiş toplumlarda da bir gelenek görülüyor. Romanda ağıtçının gittiği her cenaze evinde ölünün hikayesini, uzak ve yakın geçmişini dinlemesi, Prof. Dr. Erman Artun’un Anonim Türk Halk Edebiyatı Nazmı kitabında okuduğum bir anekdota itti beni:

Ağıtçı, ölünün uzak yakın geçmişini, çoğu kez geçmişini bugüne getirerek, ölüyü de konuşmalarına katarak anlatır. Törene katılanların da koro halinde sözlere, seslenişlere, ağlamalara katılmalarıyla aynı zamanda bir anlatı ve dramalaştırmalı bir gösteri niteliği kazanır.

Kitabın okuru oldukça sürükleyen konusunu ise, bir gün ağıtçı kadının işini yapmayı aniden bırakması, elli yıl önceki sevgilisi Heves Ali’nin rüyasında ona öldüğünü haber verip ağıdını yakmaya çağırması üzerine ağıtçı kadının yollara düşmesi, şehir şehir gezmesi oluşturuyor. İşin dikkat çekici yanı ise, yine rüyasında aldığı bilgiye göre karakterin on üç gün sonra ölecek olması. İşte bu nokta, bence ölümün ayrılığa tercih edilmesine bir örnek teşkil edebilir.

Ağıtçı Kadın’ın gördüğü düş üzerine Konya, Bursa, İstanbul, Erzurum ve Arkanya’da bazen Heves Ali sandığı, bazen de tesadüf ettiği tebdil-i mekân etmiş kimselerin ağıdını yakıyor. Sanki, rüyasında onu çağıran ses, bu şehirlerdeki kimselerin ağıdını yakmadan vefat etmemesi için çağırmış gibi ağıtçı kadını. Ağıtçı kadının hüzünlendiren öyküsünün yanında gittiği şehirlerde ağıtlarını yaktığı kimselerin hikayeleri de birbirinden hazin ve göz dolduruyor. Kitabın sonunda ise, ağıtçı kadının kendi kendini vefat etmiş olarak bulması, romana mistik bir atmosfer de katıyor.

Ucunda Ölüm Var, lirizm ve hoş üslubun bir araya geldiği, okuru içine çeken bir eser. Okuyacak olan herkese keyifli okumalar dilerim.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

30 Haziran 2021 Çarşamba

Susamların ışığından zambakların gölgesine

Susam ve Zambaklar, John Ruskin’in 1864’te Manchester’da yaptığı konuşmalarını kapsar. Bu konuşmalar iki farklı başlık altında toplanmış; birinci kısma Susam, ikinci kısma Zambaklar adı verilmiştir. Ruskin’in sanatsal bakış açısının, eleştirmenliğinin, şairane tabiatının ve daima diri tuttuğu hayretinin kitaba kuvvetli bir şekilde sindiğini söyleyebiliriz. Topluma dair meseleleri sanatla ilişkilendirerek yorumlamış; özellikle kitaplar, kadınlar ve eğitim gibi mühim konular üzerinde gerçekçi tespitlerde bulunmuştur.

Kitabın ilk bölümü “Susam: Kralların Hazineleri” başlığıyla karşımıza çıkar. Ruskin bu başlığı kitaplara ve eğitime ayırmıştır. Doğru kitaplar okumayı doğru çevrelerle ve insanlarla karşılaşmak kadar değerli bulmuştur. “Niteliksiz kitaplar okuyarak cahil insanlarla mı bir arada olmak istersiniz yoksa klasik kitapları başucu kitabınız yaparak soylu bir çevrenin içinde mi yer almak istersiniz?” diye sormuştur çekinmeden. Klasik kitapların bir sarayın kapısını açabilecek anahtarlar olduğunu, insanın o kapıdan girdiğinde soylu bir duruş ve anlayışla kuşatılacağını savunmuştur. Ruskin’e göre bu soylu noktaya gelebilmek kolay değildir. Bunun için iyi kitaplarla çevrili odalarda durmadan okumak; okunanları özümsemek, kitaplardan yayılan ışığın zihne, ruha, hayata karışması için çaba harcamak gerekmektedir. Sözcüklerin anlamları üzerinde düşünmek, heceleri didik didik etmek, yazarın ruhunu kavramaya çalışmak bu yolda olmazsa olmazlardandır. İyi bir okur bence’leri bir kenara bırakmalı; yazarın heveslerini, tutkularını, yaşamını iyi tanıyıp onunla zihin ve ruh düzeyinde duygudaşlık kurmalıdır.

Ruskin’e göre iyi bir okur bir maden işçisi gibidir. Toprağın altındaki cevhere, yani yazarın anlam dünyasına ulaşmak için incecik oyuklar açmaya, didinmeye, ellerini kir içinde görmeye razıdır. Bunun için aletleri, gücü, ruhu, nefesi, sesi daima yanında ve hazır olmalıdır. Ruskin bu hazırlığın ve birikimin sağlanabilmesi için de özellikle eğitim unsuruna vurgu yapmıştır. Ailelerin çocuklarından beklediği makam mevki meselesine soğuk yaklaşmış, onun yerine hayatta ilerleme fikrini ailelerin içine bir kıvılcım olarak yerleştirmek istemiştir. Hayatta tek gayenin alkışa susayan, övgülere boğulan, görünmeyi seven insanlar yetiştirmek olmadığını; çocukların iç dünyalarını zenginleştiren, yeteneklerini açığa çıkaran ortamlara ihtiyaç duyulduğunu söylemiştir. Hayreti, gayreti, iyiliği, kalp güzelliğini diri tutmanın asıl hedefler olması gerektiğini vurgulamıştır. Yine bu noktada kitapları ve bilginin ışığını başköşeye koymuştur. Bu bölümün başlığının Susam olmasının manidar tarafı budur. Susam çiçekleri ışığı ve sıcaklığı çok sever. Ruskin’e göre insanlar bilgininin ışığında yetişmiş susamlardan yapılan ekmekleri yemelidir. Bir toplum ancak bu şekilde ilerleyebilir. Fakat Ruskin burada bazı şikâyetlerini de dile getirir. Duygularını ve düşüncelerini disipline edemeyen, bir yığın olmaktan öteye geçemeyen, tek amacı para kazanmak olan bir toplumun bu denli yanlış konumlanmış bir zihinle kitap okuması, bilgiye değer vermesi mümkün değildir. Harcamalarını kitaptan yana kullanmayan, bir tabloyu kömür madeni gibi satmaya kalkan, değerli çanak çömleklere demir muamelesi yapan insanların doğaya ve sanata yeterince özen göstermemesi de bu durumun tabii bir sonucudur. Ruskin bu bölümü her şehirde içinde harika kitapların yer alacağı devasa kütüphanelerin kurulması hayaliyle sonlandırır.

Kitabın ikinci kısmı ise kadınlara ayrılmış olan “Zambaklar: Kraliçelerin Bahçeleri” kısmıdır. Zambak çiçeği yapısı gereği nazik, hassas ve özen isteyen bir çiçektir. Bu bölümde Ruskin kadınları zambaklara benzetmiş, erkeklerin o zambakların gölgesinde dinlenerek huzura kavuşacaklarını söylemiştir. Yazarın konuşmalarını yaptığı yılları gözden geçirdiğimizde kadınlarla ilgili düşüncelerinin gayet ilerici bir bakış açısıyla yazıldığını görüyoruz. Ruskin toplumda kadınların varlık alanının sadece ev ortamından ibaret görülmesine karşı çıkar. Onların eş, çocuk, ev işleri eksenindeki bir hayattan daha fazlasıyla hemhâl olmaları gerektiğini savunur. Erkeklerin birer şövalye olmalarını, kapris yapsalar bile eşlerinin gönüllerini daima hoş tutmaları gerektiğini söyler. Erkek ve kadınlar için ayrı hak ve görevler belirlenmesine tepkilidir. Kadınlara atfedilen kalıplaşmış görevleri sorgular. Kadını erkeklerin içinden çıkamadıkları ya da başarısızlığa uğradıkları durumlarda onları derleyen, toplayan, yatıştıran bir güç olarak görür. Hatta bu görüşünü Shakespeare’in kitaplarındaki güçlü kadın ve zayıf erkek karakterlerden örnekler vererek sağlamlaştırır. Bu metinlerde erkek karakterler daima bir yanlışın pençesinde kıvranırlar. Güçlü kadınlar ise gerek akıl vererek gerek yol göstererek hiç olmazsa içlerindeki merhameti hissettirerek erkekleri o cendereden kurtarırlar. Ruskin kadınların bu noktada dalga dalga yayılan bu gücünü över, bunun olmazsa olmaz bir özellik olduğunu düşünür ve bunun için de bir kadının mükemmel olması gerektiğini savunur. Bölümün ilk sayfalarında zaman zaman feminizme yaklaşan satırları, sonrasında kusursuz bir kadın arayışına doğru evrilir. Kadın zeki olmalıdır ve zekâsını kendisi için değil kocası için kullanmalıdır. Daima sabırlı, anlayışlı, güzel, bakımlı, dinamik olmalı; evin huzurunu sağlayan ve kendini geliştiren bir çaba içinde hareket etmelidir. Ruskin kadınlara erkeklerin kusurlu hareketlerini engellemelerini, yanlışlarının nedeni olarak kendilerini sorgulamalarını tavsiye eder. Ona göre kadınlar her yönden eğitilmelidir. Klasik yapıtları okumalı, duygusal kitaplardan kaçınmalıdırlar. Duygusallığın, aşkın ve sevginin zayıflık olarak addedildiği bir zamanda yani Victoria döneminde yaşayan Ruskin’in kadınların duygusal dünyasının alevlendirilmemesini istemesi bu anlamda gayet manidardır. Kadın mükemmel olmalıdır ama duygu dünyasıyla değil. Sanatsal çabalarıyla, varlığıyla ve duruşuyla yapmalıdır bunu.

Ruskin’in hayatına ufak bir gezinti yaptığımızda ve Effie Gray adlı filmi izlediğimizde bazı boşlukları daha kolay doldururuz. Ruskin, ailesi tarafından mükemmel bir yetenek olarak görülmüş ve ona sürekli kusursuz olduğu hissettirilerek büyütülmüştür. Ailesine göre hiçbir güç hatta kadın, aşk, evlilik bile onun sanatsal dehasını gölgelememeli, başarısını düşürmemelidir. Ruskin’in bakışları doğada, heykellerde, tablolarda hayret ışıltısıyla gezinirken karısına yani Effie Gray’e bu şekilde hiç bakmamış, ona gereken özeni göstermemiştir. Kitabında kralların bahçelerinde açan ve sürekli ihtimam isteyen zambaklara benzettiği kadınlardan saymamıştır onu. Çünkü kadın kusursuz olmalıdır ve onun karısı bütün insanlar gibi kusurlu ve eksiktir. Ruskin’in bu gerçeği yakınında beliren bir kadınla daha net görmesi onun karısına soğuk davranmasına neden olmuştur. Dönemin baskıcı anlayışı, aile yapısı ve Ruskin’in kendini sanata abartılı şekilde adaması da bu düşüncelerini perçinlemiştir.

Zambaklar kısmındaki kadın egemen anlayışın yazarın yaşam öyküsündeki ‘kadını yok sayma’ durumuna evrilişinin okurda hayal kırıklığı yarattığını söyleyebiliriz. Düşünürüz ki Ruskin düşüncelerini baskıdan kurtarmaya çalışan ve bunları sadece konuşarak ve yazarak özgürleştiren bir yazardır. Söylediklerini hayatına uyarlayabilmek; çevresini, ailesini, dönemini geriye atıp yoluna devam edebilmek onun için pek mümkün olmamıştır. Fakat Ruskin’in parlayan yeteneklerini, sanata ve eleştiri dünyasına yaptığı katkıları es geçmemek gerekir. Susam ve Zambaklar bunun en güçlü kanıtlarından biridir. Ruskin’in 1800’lerin İngiltere’sinde yaptığı bu cesur konuşmalar bugüne ışık tutmuş, kitap toplumsal tespitleri ve günümüze uzanan haklı değerlendirmeleriyle klasikler arasında sıkıca tutunmuştur.

Esra Türedi
twitter.com/esraturedi_

29 Haziran 2021 Salı

Sevincini bulmak ama nasıl?

Mustafa Kutlu’nun son hikâyelerinden olan Sevincini Bulmak, esasında iki arkadaşı eksen alır. Onlar üzerinden geriye dönüş tekniği ile diğer karakterler tanıtılır. Hikâyemiz lisede kitaplar aracılığıyla tanışmış Suna ve Elif’in dostluklarını, hayal kırıklarını, acılarını, mutluluklarını ve iç yolculuklarını işler. Kitap iç içe geçmiş öyküleri bünyesinde barındırır. Kendi başlarına ele alındığında her karakter bir hikâyedir. Yazar ise, Suna dışında diğer karakterleri üstünkörü sunar okuyucuya. Farklı anlatım tarzlarını bünyesinde barındıran Sevincini Bulmak kesinlikle okuyucusundan entelektüel birikim ister. Edebiyattan ve yakın tarihi bilgiden yoksun olanların anlamakta zorlanacağı bir eserdir. Suna ve Elif üzerinden ilerleyen eserde geçmişe giderek aileleri tanıtılır.

Suna’nın dedesi Sefer ekonomik sıkıntılar sebebiyle köyden İstanbul’a göç eder. Askerlik arkadaşının yardımıyla maddi anlamda güçlenince eşini ve çocuklarını da getirtir. Fıstıkağacı’na yerleşirler. Yazar, Fıstıkağacı semti üzerinden Anadolu’dan gelen göçler ile büyük şehirlerin değişen çehresini sorgular ve değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul ederken “hangi değişim” diyerek okuyucuyu düşündürür. Müteahhitlerin buldukları tüm ahşap evleri yıkıp yerine betonlar diktikleri değişim mi? Yoksa ilerleme ve ferahın olduğu değişim mi?

Kutlu, mahalle kültürünü “mahalle medeniyet ile kültürün, milletin asırlar içinde süzüp aldığı İlkelere, tecrübeye, acı ve sevince, ahlaka, mimari ve estetiğe, adalet ve merhamete, hizmet ve hürmete, devlet ile münasebete dayanan bağımsız bir birim idi.” diyerek açıklar. Bireyselliğin esas alındığı beton dünyasında mahalle kültürünün yerini AVM ve siteler, horozdan korkan çocuklar almıştır. Tüketim toplumunun sonucu doyumsuzluk ve onun da getirisi depresyondur der.

Harun, Sefer’in oğludur. Babasından kendisine kalan ahşap evde eşi Lamia ile yaşar. Harun’un vefatından sonra müteahhitlerin ısrarına dayanamayan Lamia, Harun apartmanın kurulmasına izin verir. Suna, tarih öğretmeni babası, edebiyat öğretmeni annesi, ninesi Kevser Hanım ve ablası Sevim ile bu apartmanda yaşar. Erken yaşta babası vefat eder. Dedesi Harun Efendi’nin adını alan Harun apartmanında dört kadın hayatlarına devam ederler.

Elif ise, küçük yaşta annesini kaybeder. Lisede Suna ile tanışırlar. Üniversitede Sanat Tarihi okur. 28 Şubat döneminde başörtülü kızların yanında yer alan Elif, Serdar ile evlenir. Serdar’ın iş hayatına atıldıktan sonraki değişimi sonucu boşanırlar. Elif kızı Nilüfer ile hayatına devam eder. Elif’in durumuna yazar fazla eğilmeden oldubitti şeklinde anlatır. Elif’in boşanma süreci, eşinin değişimi, kızı ile kuşak farkı başlı başına bir hikâyeyi bünyesinde barındırır esasen.

Suna, Yeni Türk edebiyatı alanında doçent olup Ahmet Hamdi Tanpınar hayranıdır. Tanpınar sempozyumunda tanıştığı Ali Balkan’la evlenir bu evlilik her ikisi içinde kendilerini arama sürecinin bir devamıdır. Ruhsal olarak boşlukta olan karakterlerimiz evlilikle beraber yoldaş olurlar. Bu yoldaşlık kendi doğal ortamından çıkmakta zorlanan Ali Balkan’ın Suna’dan ayrılması ile biter. Bu durum karşısında boşluğa düşen Suna üniversitenin yozlaşmış ortamında daha fazla barınamaz. Köye taşınır.

Hikâyedeki kadınlar erkekler tarafından yalnız bırakılmış ama güçlü kalmaya devam etmişlerdir. Suna, ablası Sevim, Elif ve Nilgün aldatılan ve yarı yolda bırakılmış kadınlardır. Yazar, Suna’nın ağzından ev kadını ve iş kadını olmayı sorgulatır. Ev kadınlığının küçümseniyor olması ve kamusal alanda var olmak için iş kadını vasfının alınmak zorunda olmasına üstü kapalı değinip geçer. Ev kadını olmak mı? İş kadını olmak mı? Kadının var olması için külfet altına mı girmesi gerek? Bu ve benzeri sorular hiç bitmeyecek. Belki de kadın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini fıtratını göz önünde bulundurarak, kendini ispatlama zorunluluğundan sıyrılıp bulmalıdır. İşte o zaman yükleneceği misyon kendini tamamlayacaktır.

Elif’in kızı Nilüfer’in durumu günümüz gençliğinin küçük bir yansımasıdır. Nilüfer her gün bir istekle annesine gelir. Bir gün hafız olacaktır diğer gün başka bir şey. “Kemençe ister ama caz dinler.” Ne istediğini bilmeyen, izlediği Kore filmlerinin etkisinde kalan, düşünmeyi külfet gören, üniversitede dahi bilgi seviyesi yerlerde olan neslin bir parçasıdır Nilüfer.

Kitabın bir diğer önemli yanı Tanpınar’ı tanımayanlara bir nebze olsun tanıtabilecek potansiyelde olması. Tanpınar’ın günlüklerinden (Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa) okuyucuya pasajlar sunarak kitaba ayrı bir hava katar. Tabi Tanpınar’ı anlatırken eleştirisini de esirgemez. Tanpınar iki arada bir derede kalmıştır. Mesela camiyi mükemmel tasvir eder ama camide iki rekât namaz kılmaya yanaşmaz. Araftadır Tanpınar, bu durum Tanzimat’tan beri inancını kaybeden aydınımızın genel dramıdır.

Kitapta dört zaman dilimi karşımıza çıkar. Bunlar: Köyden kentte göç, 28 Şubat ile ardından gelen 2000’ler ve günümüz.

Bir diğer karakterimiz Cemil Efendi’dir. Aslında ilk okunduğunda önemsiz görülecek bir karakterdir Cemil Efendi. Şehirli insana bir alternatif olarak karşımızdadır. Cemil Efendi köylüdür. Şehir ve köy arasında gidip gelir. Üniversitede çalışır. Suna’nın her şeyden vazgeçtiği sırada köyüne davet eder. Suna’nın hayat seyri tam olarak bu noktada değişir. Yazar kitap boyunca modern hayatı eleştirir. Köy, modern dünyanın zayıf ama karşıt gücüdür. Şehir hayatına karşı köy hayatını öne sürmüş olur. Yazar hikâyesinde kendini gizlemez. Açıkça “sevgili okuyucu buradayım” der. Bu durum roman ve hikâye için kusurlu bir durum olsa da sanırım Kutlu, tam olarak bunu yapmak istiyor. Kitabın öğretici yanını öne çıkarıp sanatsallığını arka planda bırakıyor.

Mustafa Kutlu’nun birçok öyküsünde karşımıza çıkan kentteki insanın yorgunluğu bu eserde daha geniş açılımlarla yeniden karşımızdadır. Buradaki anlatım tarzı, Müslüman saatini sorgulaması, günümüz sorunlarının tarihsel evrimini okuyucuya sunması kitabı ayrı bir noktaya getirir. Kitap okuyucuda tamamlanmış hissiyatı uyandırmaz. Huzur ve huzursuzluk arasında bir yerde bırakır. Eserin sonunda Suna’nın deyimiyle “sanat bizi hakikatin eşiğine taşır. Ondan sonrası dua yani din.” Velhasıl yazar sevinci buldurmaz, sevince gidecek yola ışık tutar.

Kitap, şehir hayatına, gençliğe, aydınımıza, akademik camiaya, kadınlara birçok eleştiri getirir. Hikâye boyunca okuduklarınız ufkunuzu genişletebilir, karamsarlığa da düşürebilir ya da böyle geldi böyle gidecek diyebilirsiniz. Öte yandan çözüm sunmadan eleştiri yapmak kolay diyebilirsiniz. Yazarımız ise sorduğu sorulara karşılık “Ne Yapmalı?” sorusuyla okuyucuya “Bu memlekette yaşanmaz abi, bir an önce yurt dışına çıkmalı deyip, tabanları yağlayarak kaçanlardan olmayacaksın. Bilakis burada kalıp doğru bildiğin yolda yürüyecek, o karanlık tabloyu aydınlatacaksın.” diyerek yol gösterir.

Göçlerle başlayan hikâye Suna’nın kendini bulmak amacıyla köye dönmesiyle biter. Suna’nın sonu ne oldu? Kendini tamamen buldu mu? Köyde yaşayabildi mi? Sevincini buldu mu? Yazar bunların cevabını vermez. Bizim hayal dünyamıza bırakır. Neredeyse her taraftan teknolojiyle kuşatılmış olan biz şehirli insanını, yazar yeniden doğaya çağırır. Modern dünyada yaşıyoruz. Çağdan kaçamayız ama bu durum bizi tabiattan koparmamalı. Doğa evimize aldığımız birkaç çiçekte değil. Temiz hava evimizin minnacık balkonundan süzülüp gelmeyecek. Sevincini bulmak mı istiyorsun? Doğaya, özüne dönmelisin.

Son olarak kapanışı Cemil Efendi ile yapalım: “Anlamıyorum Hocam. Köylümüz şehre kaçmak için kırk takla atıyor. Şehirli şehirden bıkmış köye göçmek istiyor. Bu nasıl iş?

Edibe Hanım
edibehanim95@gmail.com

Ayşe Şasa'nın ruh macerası

"Hayat hikâyemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam: Hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu söyleyebilirim."
- Ayşe Şasa

"Talep eden herkes sahip olmadığı bir şeyi arar ve talep eder; elde bulunan aranmaz."
- Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye

Kırk yaş mübârek bir yaştır, peygamberlik yaşıdır. Şimdi siz bir ömür düşünün; kırkına kadar buhranlarla, çalkantılarla, depresyonlarla geçmiş olsun, sonraki otuz üç yıl ise keşfedilmişlerin ışığında bir bayram sabahı gibi süslensin. Alın size Ayşe Şasa’nın hayatı.

Ayşe Şasa da “iki perdeden oluşuyor” diyebileceğimiz kendi hayatını bu şekilde özetliyor kitabının sonunda: "Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecede yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin..."

Peki Şasa, nasıl bir aileden geliyor, ne tür bir eğitim sisteminden geçiyor, iş hayatı nasıl başlayıp devam ediyor, kendi kurduğu aile yapısı nasıl, kısaca nasıl bir hayat yaşıyor ki hayatını bu şekilde iki döneme ayırıp ilk kırk yıl için korkunç betimlemelerde bulunurken, hayatının ikinci yarısı için bir mucize tanımını kullanıyor?

Ayşe Şasa, 1941 yılında İstanbul’da açıyor gözlerini hayata. Üç çocuklu bir ailenin en büyüğü, evin ablası. Annesi (kendisi öyle olmadığını ikrar ediyor kitabında) bir ressam, baba ise spor tutkunu bir kereste tüccarı. Daha da önemlisi her ikisi de bir Batı hayranı. Kitabı okurken Felâtun Bey ve Rakım Efendi geldi aklıma. Ahmet Mithat Efendi’nin anlatısında Felâtun’un şaşkınlıklarına, Batı aşkıyla düştüğü komik durumlara gülerken, Melike Hanım ve Avni Bey karakterlerinde, (Şasa’nın annesi ve babası) bu hayranlığın kızlarında yarattığı trajik etkilere tüylerim ürpererek şahit oldum. Doğduğu günden itibaren aile üyeleriyle arasında asla yakın bir ilişkisi olmuyor Şasa’nın. Modern pedagoglar, çocukların doğdukları andan itibaren anne kokusunu hissetmelerinin önemine vurgu yaparken, Melike Hanım çocuğunun beklediği gibi bir erkek evlat olmaması karşısında kızına süt vermekten bile geri duran bir anne.

Kitapta fark ettiğim bir nokta, Melike Hanım ne kadar başarısız bir anne olursa olsun, Ayşe Şasa ona kıyamıyor, bölümler arasında annesinin yaptıklarının geçerli nedenlerini sıralıyor zihninde, bu metne de yansıyor tabi ki. Objektif olarak sadece yazılanlar üzerinden bakacak olursak, Melike Hanım, bizim alışkın olduğumuz anne prototipiyle uzaktan yakından ilgili değil. Örneğin bunu Şasa söylüyor: "Annem, sayıyla hatırlıyorum, iki kere beni gezmeye götürdü.". Avni Bey de aslında Melike Hanım’ın üstlendiği bu tuhaf, güya modern annelik kavramına en büyük destekçi, belki de bu kavramın yaratıcısı, Avni Bey’in ta kendisi: "Babam annemle övünürdü: “Biz modern insanlarız; ben annenizle yemek pişirsin, çocuk baksın diye değil, arkadaşlık etsin diye evlendim.” derdi. Yani geleneksel ev hanımı ve annelik rolünü aşağı görürdü."

Düşünün, son derece varlıklı bir ailede, koskocaman bir evde hizmetlilerle birlikte lüks bir yaşam. O kocaman evde anne ve baba yerine muhatap olunan yegâne insan bir mürebbiye. Bildiğimiz dadı değil bu, eğitim işleriyle ilgilenen, Batılı, daha doğrusu gelenekle bağları tamamen kopmuş bir birey yetiştirmeye çalışan Avrupai (ve de şefkatsiz), bazen Yahudi, bazen dinsiz, bazen Hristiyan ama asla Müslüman olmayan ve İslam’la ilgili bir telkinde kat’i surette bulunamayacak olan bir mürebbiye. Herhangi bir dinle aradaki tek bağlantı, ne olduğu bilmeyen bir yaratıcıya “Lieber Gott” diye dua etmeyi tesadüfen öğrenmiş olmak. Çünkü bir değişim sürecinin günahsız mahsulü Ayşe Şasa. Sonu çok kötü bitmiş bir deneyin kurbanı olmuş bir denek belki de… Şasa kendini ve ailesini, bu perspektifte bize anlatıyor:

"Muhasebesi yapılmamış bir değişim. Hâlâ bu, zincirleme reaksiyon gibi sürüp gitmektedir. Anne ve babamın kuşağı, çift kimlikli veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar; işte annem bir tarafta geleneğe bağlı, bir tarafta Batıyı idealize ediyor; ama arkadan gelen bana, geleneğe ait hiçbir şey verilmiyor…" Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla, özel ilaçlarla yetiştiriliyor.

"Görgü nedir? Görgü bir nakil işidir. Sen geçmişten aldığın bir şeyi geleceğe devredersin. Böyle bir devir yok. Çocuklarına bale dersi, piyano dersi aldırıyorlar, yabancı dil öğretiyorlar, “bonjur, bonsuvar” demeyi öğretiyorlar. Ziyafette hangi çatal, hangi bıçakla yemek yeneceğini öğretiyorlar. Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok. Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum."

Ve yaşanamamış bir çocukluk, okul yıllarının başlamasıyla birlikte, hafızaya kazınmış son derece trajik hatıralarla birlikte geride kalıyor. Bir kadının hayatının her döneminden bu travmanın acısı nasıl çıkıyor, bir yaşam boyu görüyoruz Şasa’da. Elbette, Batılı bir çocuk yetiştirmeye çalışan her aile gibi Ayşe Hanım’ın ailesi de mürebbiye denetiminin ardından kızlarını dönemin gözde okullarından olan Amerikan Kız Koleji’ne kayıt ettiriyorlar.

Çocukluğunun asosyal, içe kapanık ve başarısız günlerinin aksine, okul yılları başarıyla, popülerlik içinde seyrediyor. İyileştiğini sanıyor bir dönem Şasa, dersleri, arkadaşlıkları derken düşünmeye çok da fırsatı olmuyor taşıdığı, ruhuna gedik açmış yaraları. Ancak, okuduğu okul da onun aklında asıl soruya, varoluşsal sorulara cevap olmuyor ve yine ontolojik birtakım sorunsallar başgösteriyor. "Kolej, Batılı hayat tarzının öğretildiği ve eğitim sisteminde Batı’nın aşırı biçimde idealize edildiği bir yer. Kolej; sanatı, bilimi ve felsefeyi putlaştırıyor, din haline getiriyor. Humanities, insan ve insanın ürettikleri dışında bir kutsal tanımıyor. Bunun nasıl bir çarpıklık olduğunu, yaptığı tahribatı nice sonra anladım ama bedeli ağır oldu." diye ifade ediyor bu durumu Şasa, zira onun aradığı şey insanüstü. Bir kaynak, varlığının kaynağı, amacı, sonu.

Derken ruhunun çalkantılarına çare gibi gördüğü bir idealle tanışıyor Ayşe Hanım: sosyalizm. Bu ideale inanması aslında biraz da ailesinin sosyalizmle uzaktan yakından ilgili olmayışı, sermayedar oluşları, yani bir inat. Önce hamidiye kahramanı olan ancak kendisinin içinde boğulduğu denizi fark edemeyen bir dayı profili olan Rauf Orbay’a gidiyor Şasa. Sırf dayımı rahatsız etmek ve “Bakın biz ne kadar ilericiyiz!” diye hava atmak için, bir gün “Dayıcığım, ben Karl Marks okuyorum!” diyorum, güya onu şoke etmek için. Dayım büyük bir rahatlıkla, kendine has bir incelikle gülümsüyor, “İyi yapıyorsun!” diyor, “Karl Marks’ı da oku, ama asıl Lenin okumalısın!”. Şaşırıyor Şasa elbette, “gerici” diye inandığı dayısı kendisine hiç beklemediği bir tepki veriyor. Ama Şasa durmuyor: "Kendime güven geldikçe, benliğim şekillendikçe anneme ve babama korkunç bir öfke, bana çocukluğumda reva gördükleri zulüm yüzünden büyük bir hınç duyuyorum. Bir gün aynanın karşısına geçtim, büyüyünce annemle babamdan intikam almaya and içtim..." diye ifade ettiği şekilde sosyalist çevrede tanıdığı, meslek hayatında da yeri olan ve ailesinin kesinlikle onay vermediği ilk evliliğini gerçekleştiriyor ve inat uğruna başlayan evliliği kısa bir süre içinde son buluyor.

1960 yılında Türk sinemasında senaristliğe başlayan Ayşe Şasa 1969 yılında sağlığı elvermeyince sinemadan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Bu zorunda olma hâli, onu neredeyse yapayalnız bırakıyor. Bu yalnızlık ise kendini aramasına ve dolayısıyla Rabb’ini bulmasına vesile oluyor. Dervişlerin “Çilesiz olmaz” diye işaret ettikleri gizemli hava, Şasa’yı tam kalbinden vuruyor. Ekrem Demirli’nin çevirdiği İbnü’l-Arabî kitapları, kendi tabiriyle hastalığına şifa oluyor. Peki tıbbın bir sürü ilaçlarla, filmlerle, beyin ve ruh tırmalayan testleriyle bir yere ulaşamayan ve hatta daha yalnız, daha ıstıraplı bir ömür yaşayan Şasa’ya İbn Arabi nasıl şifa oluyor? Kendisi şöyle açıklıyor: “Hazreti Allah gençliğimde düştüğüm küfürden dolayı beni cehennemine batırdı batırdı çıkardı, şimdi de al sana cennete giden yol diyor. Zira Füsus’la birlikte önümde açılan gerçek bir cennet görüntüsü. Geçirdiğim hastalığın tam anlamıyla kahırdaki lütuf olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu hastalığın çöküntüsü ve acıları içimde batıla dair her şeyi yıkmasaydı ben hâlâ gençliğimdeki o yanlış ve zelil noktada olacaktım. Evet, işte kahurdaki lütuf…"

Şasa’yı diğer etkileyen kitap ise İsmet Özel'in Waldo Sen Neden Burada Değilsin adlı eseri. Zira o kitap Şaşa’yı kendi hayatından vuruyor. Kendindeki dönüşümü İsmet Özel’in daha önce yakalamış olması ona umut oluyor, tanışmak istiyor, tanışıyor ve her buluştuğunda yeni şeyler öğrenmenin, neredeyse doğumundan beri uzak durduğu, uzak tutulduğu Müslüman camiayı, Müslüman yaşamını anlamaya çalışıyor. Sonra Mustafa Kutlu, sonra Mahmud Erol Kılıç… Final ise harikulade oluyor: Muzaffer Ozak'ın Hakk’a yürümesiyle birlikte İstanbul Karagümrük'teki Nûreddin Cerrâhî Tekkesi postnişinliğini devralan Safer Dal ile tanışmak… Şöyle anlatıyor: "Mürşidle karşılaşmamla beraber adeta yeniden, sıfırdan başladım… Zaten kabul edilmek büyük bir lütuf, o kapıdan girmek lütufların en büyüğü." "O zaman sükûnetle baktı ve 'Onlara ne keder ne korku vardır…' ayetini okudu… Hayret verecek derecede derinden nüfuz etti bu söz bana; belleğimin, bilincimin en derinlerine kazındı. 'Onlara ne keder ne korku vardır…' Evliyaullah için nüzul olmuş bir ayet nihayetinde. O an beni etkiledi. Daha sonraları da her hatırlayışımda o an olduğu gibi binlerce ton ağırlık, karanlık ve yük kalktı üzerimden… Biz evliya değiliz ama evliyanın huzurunda bulunmak, eteğine yapışmak bizi korku ve kederken azat edebiliyor. O ayet, nasıl bir niyet ve himmetle okunduysa ruhuma işledi ve o şedit ölüm, hastalık vehimleri peyderpey üzerimden gitti…"

Tanzimat sonrası yaşanan ruhsal değişiklikler toplumumuzu, milletimizi neredeyse bin parçaya böldü. Merhume Ayşe Şasa Hanımefendi, bu bölünmüşlüğü en acı biçimde yaşayan bir derviş. Onun hayatı bugün İslamcılık, batıcılık, modernizm karmaşasının tam ortasında duruyor. Çözebilene aşk, Ayşe Hanım’a rahmet olsun...

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler