18 Ekim 2021 Pazartesi

Bir İngiliz subayın gözünden Anadolu

Sosyal tarih alanında ortaya konan eserler her zaman ilgimi çekiyor. Buna seyahatnameleri, anıları, mektupları, belgeleri de dâhil ediyorum. Çünkü tarihi sadece savaşlardan ibaret gören bakışı biraz yana kaydırıyor bu tür eserler. Anlatılan zamanda insan tekinin yaşamını konu alması, sosyal-günlük hayatı daha içten anlatması, insan yaşamını daha özele indirgemesi bu tür eserlerin değerini çoğaltıyor bence. Örneğin, “Selçuklularda sosyal hayat” gibi genel bir başlık yerine “Selçuklu zamanında yaşamış bir ailenin günlük hayatı” tarzı içerikler benim için daha değerli olabiliyor. Tabiî bu eserler oldukça az. Seyahatnamelerle bu açığı kapatmaya çalışıyoruz. Seyahatnameler de bir bölge için kısa bir zaman dilimini esas alsa da (çünkü seyyah kısa süre duruyor gittiği yerde) bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz.

Bu anlattığım türdeki eserlerden biri İngiliz subay Frederick Burnaby’nin At Sırtında Anadolu kitabıdır. İstanbul’dan başlayıp Anadolu’nun doğu ucuna (hatta az da olsa İran topraklarına) 1876-1877 yıllarında at sırtında giden İngiliz subayın anlattıkları bize, yaklaşan Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) kokusunu vermekle kalmıyor sosyal hayat yönünden zengin bir içerik de sunuyor. Daha önce Turkuvaz Kitap etiketiyle basılmış bu eser. Fakat İletişim Yayınları'nın, kendi baskısında, arka kapakta biraz da manidar bir şekilde “sansürsüz” basımını yaptıklarını söylemesi, kitabın bir önceki yayınevi tarafından sansüre uğradığını gösteriyor. Gerçekten bazı insan topluluklarını rahatsız edecek pek çok şey var kitapta ancak sansür konusunda yayınevlerinin birbirinden daha temiz olduklarını düşünmüyorum. Çoğu yayınevi kendi düşünce yapısına göre az veya çok bazı sansürler uyguluyorlar bastıkları kitaplarda. Nâzım Hikmet, Dostoyevski gibi isimlerin eserlerinde dahi bu durumu gördük çünkü Türkiye’de.

Subay Burnaby sadece Türkiye’ye değil başka bölgelere de seyahatler düzenlemiş bir asker. Fakat bunların sadece seyahat amacıyla olduğunu düşünmek bana fazla çocukça geliyor. Londra’daki konforunu bozup Anadolu’yu at sırtında geçmek, durduk yere yapılacak bir şey değil çünkü. Burnaby öyle şeyler anlatıyor ki herhangi bir Türk vatandaşı bile bunu yapmaz. Fakir köylerde ahırlarda, böceğin pirenin içinde konaklamaktan tutun da karda dağ başında mahsur kalmalara kadar birçok şey yaşıyor Burnaby. Bu zorluğa katlanmasının önemli bir nedeni de casusluk olsa gerek. Çünkü Anadolu hakkında; köylerden kasabalardan tutun da insanlara ve hatta nerede hangi köprü var (yıkık dökükler dâhil) gibi bilgilere kadar öyle detaylar veriyor ki, bu gezinin sadece bir seyahat olduğunu düşünmek safça geliyor. Tabiî Burnaby’ye göre bu gezinin amacı “İngiliz halkında Türklerin çok olumsuz bir imaja sahip olması, Bulgaristan’da Türk çetelerin bazı katliamlar yapması ve Osmanlı’nın İngiltere’ye olan faiz borcunu ödeyemeyecek olması sebebiyle bunları yerinde görüp karar vermek”tir: “…Bu kargaşa ortamında doğruyu bulmak güçtü. Türkler anlatıldığı kadar korkunç birer cani miydiler? Az önce sözünü ettiğim dindar beyefendiler, Hıristiyanların kazığa oturtulduklarına gerçekten tanık olmuşlar mıydı, yoksa bu din adamları bir sanrının mı etkisinde kalmışlardı? Bâbıâli uyruklarının anlatıldığı kadar kötü kalpli olup olmadıkları sorusuna doyurucu bir cevap bulmanın tek yolu vardı. Anadolu’ya gitmeye karar verdim; çünkü orada herhangi bir Avrupalı gözetiminin çok uzağında yaşayan Türklerle bir araya gelecektim…” Kim inanırsa artık. Çünkü Burnaby, bu kadar tehlikeli olduğu söylenen geziye kendi uşağı, İstanbul’dan aldığı Müslüman bir yardımcı ve biraz silahla çıkıyor. Fakat üzücü olan şu ki, gittiği her köy veya kasabada o bölgenin mülki veya askeri amirince bütün kapıların İngiliz’in önüne açılması, askeri bilgilere kadar. Burnaby de boş bulunmayıp bütün bilgileri topluyor elbette.

Kitap hem zamanın Osmanlı halkını, onların yaşayışını, gayrimüslimler ile Müslümanların ilişkisini konu ediyor hem de savaş konusunda bir takım bilgiler veriyor. Şunu söylemekte fayda var, Burnaby’de Türk halkına karşı bir tepeden bakma, bir kibir durumu var. Yani “ben dünyaya hükmeden bir ülkenin subayıyım sizse sıradan bir Türk halkı” durumunu okur hissedecektir. Sadece Burnaby’de değil yanından hiç ayrılmayan sadık uşağı Radford’ta da bu durumu görebiliyoruz. Ancak hakkını verelim, Burnaby adalet duygusundan hiç ayrılmıyor ve Avrupa’da inanılan şeylerin doğru olmadığını açık açık yazıp bunları resmi diplomatik mektuplarla ve belgelerle destekliyor. Örneğin Müslüman idarecilerin gayrimüslim halka kötü davrandığını işittiği yerlere özellikle gidiyor ve bunun tamamen yalan olduğunu gözleriyle görüyor. Bunları da açık açık yazmaktan çekinmiyor tıpkı Türk halkında gördüğü aksaklıkları açık açık yazmaktan çekinmediği gibi: “Türk yetkililerin en büyük kusuru, askerî konularda ağırdan almalarıdır. Ancak onları suçlamak bir İngiliz’e düşmez. Belki de hiçbir ülke bu konularda bizden daha ihmalkâr değildir. ‘Ruslar gelmez inşallah,’ der bir Müslüman ve oturup tütün dolu çubuğunu yakar.

Bu gibi çok tespit var kitapta. Kitabı okurken hem Anadolu’nun fakirliğini görüp hem de İngiliz’in bu şekildeki haklı tespitlerini okuyup üzülüyoruz. Bir de tabiî gittiği her yerde ondan kendisi için ‘referans’ olmasını isteyenler var. Yani bir Türk subayı dahi yüzbaşılıktan binbaşılığa yükselme konusunda komutanıyla veya amiriyle konuşması için İngiliz’den ricacı oluyor. Tabiî halkta da bu bakış açısı var. Burnaby’nin yazdıklarını doğru kabul edersek, Türk halkı tamamen “İngilizler Türk-Rus harbinde bizi desteklesin yoksa mahvoluruz” anlayışında.

Anadolu uzun yıllar gayrimüslimlerle Müslümanların sorun yaşamadan hayatlarını sürdürdüğü bir coğrafyaydı. Bu durumun biraz da Müslümanların siyasi ve askeri gücünden kaynaklandığını düşünüyordum. Hâlâ da bu düşüncelerim tam anlamıyla değişmiş sayılmaz ancak Osmanlı’nın güçsüz dönemleri denebilecek bu gezi tarihlerinde de Burnaby’nin yazdıklarında bu durumun emarelerini görebiliyoruz. Kitapta dikkat çekici noktalardan biridir bu: Gayrimüslimler genel anlamda hatta neredeyse tamamen başlarındaki Müslüman idarecilerden memnun. Avrupa’da yanlış aksettirilen birçok olayın doğru olmadığını kanıtlıyor Burnaby ve bu halkların Müslüman idareciler yönetiminde gayet rahat yaşadıklarını söylüyor. Ufak tefek istisnalar olsa da…

Kitapta, Anadolu’da yaşayan bazı halklar için rahatsız edici ifadeler mevcut. Bunları söylemeyeceğim, merak edenler zaten kitabı alıp okuyabilir ama tarihi olayların seyrine yani geçmişe bakarak Burnaby’nin çok da haksız olduğunu söyleyemiyoruz.

Kitabın önemli özelliklerinden biri de en arkada bazıları oldukça uzun bazıları çok kısa resmi belgeler ve resmi mektuplar içermesi. Toplumsal olaylarla ilgili birçok belge sunuyor Burnaby okura ve bu belgeler genel anlamda Türkler lehine. İngiliz’in bir kibri var ancak adaleti de var.

Roman gibi okunabilen bir kitap At Sırtında Anadolu. Biraz ağır akıyor ama çok sade bir dille yazılmış. Sonu daha derli toplu olsa iyi olabilirdi. Yani ülkemize gelişini çok detaylı anlatmış Burnaby ancak Londra’ya dönüp kitaba bir son yazma durumu fazla aceleye gelmiş. Yine de ana konu subayın Anadolu’da geçirdiği süreyse, bu kısım fazlasıyla doyurucu. Yaklaşık 150 yıl önceki Anadolu’yu merak edenler için kıymetli bir eser.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif13

13 Ekim 2021 Çarşamba

İçinde bulunduğumuz alem ancak ilimle anlaşılır

Peygamber Efendimiz (sav) bir sohbet esnasında şöyle buyurdular: “Allah’ın bütün sırları semavi kitaplardadır. Semavi kitaplarda olanların hepsi Kuran’dadır. Kuran’da olanların hepsi Fatiha’dadır. Fatiha’da olanların hepsi Besmele’dedir. Besmele’de olanların hepsi b’nin altındaki noktadadır.Hz. Ali Efendimiz bunu duyunca gönlünden gelen aşka engel olamadı ve “b’nin altındaki nokta benim” diye seslendi. Rasulullah Efendimiz gülümsedi. Öyle ya, Allah’ın Habibi “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır” buyurmamış mıydı?

Hz. Ali Efendimiz’in b’nin altındaki nokta olarak kendini tanıtması, ilmin kapısı olması hasebiyleydi. İlim, Allah’ı bilmekti. Taklidi imandan kurtulup, hakiki imana kavuşmaktı. Kendini bilmeyen, Hakk’ı bilemezdi. Hakk’ı bilmek kendini bilmekle, nefsini bilmekle mümkündü ancak. İnsanın kendini bilmesi de özünü bilmesi ile mümkündü. Özüne inen insan, her şeyin başladığı noktaya (ki burada başlamak somut bir durum değildir, Allah anda olduğuna göre başlamak ile bitmek aslında aynı noktada deveran edip duran bir histen ibarettir) gelecek ve orada Hakk ile karşılaşacaktır. Hakk ile karşılaşan insan da Hakk’ta yok olmanın sırrına erecek ve elbette Hakk olacaktır. Her şeyin başladığı nokta Peygamber Efendimiz’in “Allah vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu” dediği noktadır ki bunu duyan Beyazıd Bestami Hazretleri “hala öyle” demiştir çünkü az önce de dediğimiz gibi her şey andan ibarettir. Varlık yaratıcıya atfedildiğinde mahlukun onu sahiplenebilmesi nasıl mümkün olabilirdi ki?

Tasavvufla ilgili “hal ilmidir, kal ilmi değil” tanımından da anlayacağımız üzere salikler yaşadığı hali anlatmamışlar, anlatanlar da ancak tecrübe edilerek anlaşılabilecek bir hal olduğu için halkın tepkisiyle karşılaşmışlardır. Bazen tekfir edilmişler, dışlanmışlar öyle ki aralarında katledilenler, aşkın şehidi olarak deftere kaydı düşenler dahi olmuştur. Hallâc-ı Mansûr, İsmâil Ma‘şûkī, Nesîmî gibi…

Yıllar yıllar boyunca süren gelişimden sonra hanifliğin Hz. İbrahim ile görüntüye kavuşması, manasını kazanması gibi; yıllar yıllar süren gelişimden sonra Peygamberimizin insanlığa marifeti anlatması ve “bugün dininizi tamamladım” şeklinde buyurması gibi ilim de dile dökülebilmesi, insanlara sunulabilmesi için zamana ihtiyaç duymaktadır. Zamanı gelmeden dile getirildiğinde az önce ismini saydığım şehitler gibi anlaşılmamış ve düşmanca bir reaksiyonla karşılaşmıştır.

İşte Lütfi Filiz Efendi, hakikat sırlarını bir bir meydana dökerken kendisini bu düşünceye yaslıyor. İlim, Allah’ın ilmi olduğu için meydana çıkması ancak Allah’ın izni ve emri ile gerçekleşmektedir ve bu izne de veliler, mürşitler aracı olmaktadır. Lütfi Filiz Efendi mürşidinden emri alıyor ve bu emre uyarak insanın özünde var olan ilmi dile ve kağıda döküyor.

B’nin altındaki noktayı anlatıyor bize. Hakikati, marifeti, Hakk’ı! Bugüne kadar mutasavvıflar tarafından yazılmış eserlere, şiirlere, şathiyelere dört ciltlik bir şerh düşüyor aslında. İlim Allah’ın ilmi ve her şeyin özünde “bir” olduğu düşünülürse farklı bir şeyden bahsetmesi düşünülemez elbette. Lütfi Filiz Efendi günümüz diliyle, geniş bir perspektiften ele alarak hakikati tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Evet, çıplaklık kelimesini kasıtlı kullandım çünkü Lütfi Filiz Efendi’de perde yok, sözü saklama yok. Hiçbir söze benzemeyen bir söz söyleyen Yunus Emre Hazretleri gibi mana yüzünü örtmüyor Efendi. Allah’ın varlığından başlayarak insana, dine, hakikate, hikmete, dervişliğe, mürşitliğe, ibadete, günaha, vakte, evrene, yaratılışa, ölüme, ahirete, cennete, cehenneme, meleklere, şeytanlara ışık tutuyor ve ehli şeriattan farklı olarak ayetleri, hadisleri sadece zahiri manalarıyla ele almıyor, batıni manalara değiniyor. O kendi bulunduğu mertebeden anlatıyor, biz mertebemizi bilmeden anlayabildiğimiz kadarını anlıyoruz ve şükrediyoruz.

Lütfi Filiz Efendi, Fani mahlasıyla yazdığı şiirlerinde neyi anlatıyorsa aslında Noktanın Sonsuzluğu’nda da onu anlatıyor çünkü ilim birdir, o da noktadadır. Tasavvufi meseleleri derinlemesine inceliyor gibi bir tanım aslında doğru olmuyor bu yüzden. Çünkü incelenen meseleler İslam’ın meseleleri, tasavvuf İslam’dan ayrı bir şey değil ki. Din Allah’ın, ilim de Allah’ın; ikisinin birleştiği yer bir “nokta.

Tasavvufi yol insanın benliğinden kurtulup Hakk’a ermesinin yoluysa, ki İslam, insanı Allah’a ulaştıracak ise bizim noktaya varmamız gerekiyor ki cümleler, mahluklar, kainat yok olsun ve geriye Allah kalsın. Lütfi Filiz Efendi noktaya varmanın yolunu anlatıyor. Kainat bir noktayken, noktanın uzatılmasıyla harfler, harflerden de kelimeler meydana gelmişti. O kelimelere bir isim verilmiş, her isme bir huy biçilmiş ve ortaya dağdağalar çıkmıştı. Eğer insan cümleyi bir noktada toplayabilirse geriye ne isimler, huylar, dağdağalar kalacaktır ne de kainat ve Hakk’la Hakk olunacaktır.

Çünkü içinde bulunduğumuz alem ancak ilimle anlaşılır, öğrenilir. İlim arttıkça alemler artar. İşte bu alemleri bir noktada toplayabildiğimizde insan oluruz, insanı kamil. İnsanı kamil, alemlerden sıyrılıp varlığını Hakk’a kurban etmiş kişidir, o kurbanlıkta noktadan başka neyin varlığından söz edilebilir?

Peygamberde miracın, ariflerde sülukun nihai amacı da bu değil midir? “Yere göğe sığamadım, mümin kulumun kalbine sığdım” dediğine göre Cenab-ı Hakk, miraç da süluk da içten içe gerçekleşmiş demektir. Ve elbette insan Allah’ı kalbinde bulacaktır. İnsanın kalbinde Allah’ı bulması da böylece miracı olacaktır. İnsanın yokluğa ererek varlık kazanmasıdır. Kendisi yokluğa ererken, kendisiyle beraber cümleyi, kainatı, isimleri, mahluku da yokluğa erdirmesidir. Filhakika noktaya ulaşmasıdır. Be’nin altındaki nokta olan Hz. Ali böylece ilmin kapısı olma şerefini kazanmıştır.

Allah sırrını mukaddes kılsın, Fani Hazretleri, Lütfi Filiz Efendi, beytinde böyle buyuruyor:

"Sen der isem şirk olur, ben der isem küfr olur,
Her ikiye bir demek Hakk’a hemen şükr olur."

Eyvallah. Hû!

Yasin Taçar
twitter.com/muharrirbey_

9 Ekim 2021 Cumartesi

Çocuk yetiştirirken teknolojiyi doğru kullanma yolları

Kristy Goodwin, teknoloji ve çocuk gelişim uzmanı. Dünyanın farklı coğrafyalarında uzman olduğu konular üzerine seminerler veriyor. Hassasiyetle üzerinde durduğu nokta, uzun uzun konuşmak yerine pratik çözümler üretmek. Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek kitabında da teknolojinin bir korku unsuru değil bir araç olduğunu, bilimsel araştırmalar eşliğinde kritik öneriler sunarak anlatıyor. Kısacası Goodwin'in kitabı, taşıdığı alt başlıktaki gibi teknolojiyi doğru kullanmanın yollarını irdeliyor.

Teknolojinin insan hayatındaki ilişkileri ıskartaya çıkarmasının son derece tehlikeli olduğunu düşünen Goodwin, "çocuklarımızın sağlıklı ilişkiler geliştirebilmesi :için ekran başında geçirilen zaman konusunda sağlam sınırlar koymamız gerekir" diyor. Biz istediğimiz kadar mesafe koyalım, yine de çocuklar dijital sınırları aşıp kendilerine göre alışkanlıklar geliştirebiliyorlar. Bu durumda annelerin ve babaların yapması gereken ise bu dijital alışkanlıkların bağımlılığa dönüşmesini önlemek. Sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirirken Goodwin 7 ipucu sunuyor:

1. Katı kurallar belirleyip uygulayın: Ekran başında günde ne kadar zaman geçirecekleri konusunda. Onlar cihazı açmadan önce bu konuda net olun - cihaz bir kez açılınca artık çok geç kalınmış olur.
2. Süreye değil miktara odaklanın: Zaman, pek çok küçük çocuğun anlayamadığı soyut bir kavramdır. Zaman sınırları getirmeyi zorlamaktansa bir çocuğun izleyebileceği dizi bölümü sayısını ya da ulaşabilecekleri oyun seviyesini belirleyin. Bu özellikle küçük çocuklar için çok daha anlaşılır olur.
3. Zamanlayıcı kullanın: Çocuğumuzun bir akıllı telefon alarmıyla ya da yumurta pişirme saatiyle didişmesi, bizimle tartışmasından çok daha düşük bir olasılıktır! Daha büyük çocuklar söz konusu olduğunda medya fişleri ya da medya sözleşmeleri, ekran başında geçirdikleri zamanı denetlemenin etkili ve kesin yolları olabilir.
4. Ekrandan uzakta dönüşmeye ihtiyaçları olduğuna dair ipuçları sunun: Cihaz kapamaları gerektiği konusunda çocuklara bol bol uyarıda bulunun. Yaptıkları işle aşırı meşgul olabilirler. Bu yüzden göz kontağı kurup söylenen şeyi kabul ettiklerinden emin olun.
5. Cihazları kendilerinin kapaması konusunda çocukları teşvik edin: Bu önemsiz görünebilir ama televizyonu hemencecik, öfkeyle bizim kapamamızdan ya da tableti ellerinden çekip almamızdan çok farklıdır. Bize pekiştirip teşvik edebileceğimiz olumlu bir şey verirken, cihazı kendileri kapayınca kontrolün kendilerinde olduğunu hissetmeleri de olasıdır.
6. Yedek planınız olsun: Çocuğunuz cihazı kapadığında severek yapacağı bir aktivite bulun. Ayrıca bir can sıkıntısı panosu (bir ekransız fikirler listesi) oluşturun. Çocuğunuz bu listeden cihazı kapadıktan sonra yapabileceği bir aktivite seçebilir.
7. Kötü polisi oynayın: Yukarıdaki ipuçlarını kullandıktan sonra bir tekno-öfke nöbetiyle karşı karşıya kaldığınızda, ertesi gün aynı ayrıcalığı tanımamak gibi doğrudan bir sonuca varın. Çocuğumuzun cihazı kullanma arzusu onlar için çok güçlü bir motivasyon sebebi olduğundan, özellikle bu sınırların uygulanabilir olduğunu fark ettiklerinde, oldukça etkilidir. (Bu, teknolojiyi genel bir ceza biçimi olarak kullanmaktan farklıdır.)

Çocukların birçoğu bu önlemleri ya aşıyor ya da bu önlemlerin akabinde öfke nöbetlerine kapılıyor. Kristy Goodwin bunu "tekno-öfke nöbeti" olarak isimlendirmiş. Peki bundan sonra yaşanacak olası tekno-öfke nöbeti için neler yapılabilir? İşte bu bölüm çok önemli. 6 madde sunuyor Goodwin:

1. Taleplerini saygılı biçimde dinleyin: Durumu çocuğunuzun bakış açısından görmeye çalışın. Bu onların taleplerine boyun eğdiğimiz anlamına gelmez ama hepimiz anlaşılmak isteriz. Bazen öfke nöbetinin ekranı kapamakla hiçbir ilgisi olmayabilir.
2. Güven ve rahatlık sunun: Öfke nöbetini bir öğrenme deneyimi olarak kullandığımız ve çocuğumuzun otokontrol becerilerini geliştirmesine yardım ettiğimiz yer aslında burasıdır. Duygularını etiketlemeye çalışın ve böyle yaparak, duygusal kelime dağarcıklarını geliştirin. Örneğin, belki şöyle söyleyebiliriz: "Annenin televizyonu kapamanı istemesine sinirlenmeni anlıyorum."
3. Rahatsızlık hissettiğiniz için taleplerine boyun eğmeyin: Onların (genellikle mantıksız) taleplerine, özellikle de başkalarıyla aynı ortamdayken evet demenin ne kadar cazip olduğunu ilk elden biliyorum. Bu, mevcut durumu hafifletse de sorunu uzun vadede çözmez. Aslında sadece şiddetlenmesine hizmet eder. Katı olun, çocuğumuz kısa zamanda öfke nöbetinin bir pazarlık aracı olmadığını öğrenecektir.
4. Duygularınızı ifade edin: Genellikle en iyisi, bu stratejiyi öfke nöbeti yatıştıktan sonra kullanmaktır.
5. "Evet" ya da "belki" demekten kaçının: Ekran başında geçirilen zaman konusunda kararımızdan taviz vermemek önemlidir.
6. Öfke nöbeti yatıştıktan sonra gelecekteki durumları daha iyi nasıl idare edebileceğinizi konuşun: Fırtınanın dinmesini bekleyin. Ardından neler olduğu ve gelecekteki krizlerden nasıl kaçınılabileceği konusunda konuşun. Bu, sürecin gerçekten çok önemli bir parçasıdır. Çocukları dillerini kullanmaya teşvik edin. Bu onların duygusal kelime dağarcıklarını geliştirir, böylece gelecekteki benzer durumlarla başa çıkma konusunda donanımlı olurlar.

Aganta Kitap tarafından neşredilen Dijital Dünyada Çocuk Büyütmek, hikâyeleriyle, ipuçlarıyla ve pratik çözümleriyle; çocukların dijital dünyada kaybolmasını önlemek isteyen ebeveynlerin işini kolaylaştırıyor.

Yağız Gönüler

Hırs ve kibir, insanı kemirir

İnsan, aklı buluğa erdiği yaşlardan itibaren sürekli kendisini bu dünyada tutacak arzular peşindedir. Bu dünyaya çivilenip kalacakmış gibi çabalar durur. Sürekli bir şeylere sahip olma, bir şeyleri kontrol etme arayışı içindedir, amma velâkin bir şeylere sahip olmakla ya da bir şeyleri kontrol etmekle de iktidar hırsı bir türlü durulmaz. Kumar gibi.. İnsanın hırsı ve kibri, en sonunda kendi başında patlar, insan kendi içini kemirir, kendi kendini yer durur.

İhsan Oktay Anar, Kitab-ül Hiyel’de özellikle Yafes Çelebi ve Calûd adında iki ana karakter üzerinden iktidar hırsının, kibrin insanı ne hale getirdiğini anlatıyor. Okuması pek zevkli olan bu kitap oldukça didaktik. Kitabın ilk bölümünün ana karakteri olan Yafes Çelebi gençliğinde bir ustanın yanına çırak olarak gidip kılıç yapımını öğrenmeye başladığında, hiyel, yani mekanik ilmine merak salıyor. Sürekli yeni bir şeyler tasarlayan Yafes Çelebi, yaşı biraz geçtiğinde köle pazarından kendine Calûd adında hem zeki hem de irice bir köle satın alıyor, en az efendisi kadar hırslı olan Calûd ise, kendi çocukları sürekli ölü doğduğundan, İstanbul Sanayi Mektebi’nden ilmini ve tahayyülünü devam ettirecek Üzeyir adında bir çocuk getiriyor. Kitabın bu ana üç karakterinin yaşam öyküleri Üzeyir Bey’in hikayesinin anlatıldığı kısımda çözülüyor.

Yafes Çelebi ve Calûd’un karakterlerinde meskûn bazı huylar ve tasarladıkları silahlarla kitapta önemli meselelerin sembolize edildiğini düşünüyorum. Nitekim yukarıda bahsettiğim üzere, iktidar hırsı, kibir ve ek olarak “yenilen pehlivan güreşe doymaz” kıssası. Hem Yafes Çelebi, hem de kölesi Calûd sinsi, dünyaya ve tabiata hükmetmeye çalışan, kibirli tipler. Bu karakterlerde benim dikkatimi çeken şey ise, ikisinin de mekanik gibi mühim bir bilim dalı ile uğraşmalarına rağmen, bunu sürekli silah tasarlamakta, sürekli kendi hükümlerini dünyaya kabul ettirmek peşinde kullanmaları ve tıpkı kumar oynar gibi de her seferinde yaptıkları makineleri hiç edip, bir araba para kaybetmelerine rağmen yine de doymayıp hırslarının katlanması.

Üzeyir Bey ise bu karakterlerden ayrı olarak, Yafes Çelebi ve Calûd “hiyelkâr” iken onların tersine “hayalkâr” ve yumuşak başlı bir karakteri temsil ediyor romanda. Ve aslında ilmin bir nokta olduğunu, dünyadaki iktidarın sürekli el değiştirdiğini, insanlara da bir görünüp bir kaybolduğunu işte bu karakter çözüyor.

Roman boyunca bazı meseleleri temsilen semboller kullanılıyor. Örneğin dünyadaki iktidarın ve gücün sürekli el değiştirdiğini ve bir gelip bir gittiğinin anlatımı yazar tarafından gerek Yafes Çelebi’nin, gerek Calûd’un ve gerek Üzeyir Bey’in eline geçtiğinde yok olan, bazen kaybolup bazen ortaya çıkan bir taşla sembolize edilmiş. Hiyelkârların sürekli tasarlayıp, her seferinde işin içinden çıkamadığı makineler ise insanın ancak kendine zarar veren hırs ve kibir gibi kötü huylarını temsil ediyor.

Bu esir kuvvetler, aynı zamanda kendilerine sahip olan kişinin, yani Yafes Çelebi’nin kudreti ve iktidarıydı. Böylece o, kendini on yıllardır mutsuz eden şeyin, benliğine hükmeden bu iktidar tutkusu olduğunu anladı. O güne dek kendisi için her şey bir iktidar kaynağıydı: Ateş, buhar makinesini çalıştıran;su, bir çarkı döndüren; toprak ise demir, altın, gümüş ve elmaslarla dolu olan; rüzgar da, değirmenleri döndüren bir kuvvetti.(…) İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya’yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hâkim olmak istemişti. O, dünyadaki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş, böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi, dünyayı ve içindekileri de bir makineye dönüştürmeye çalışmıştı.

…Yafes Çelebi ise onun başını okşayarak, mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi.

Nihayet sabahı müjdeleyen ilk horoz öttü ve taş, tıpkı üflenerek sönen bir mumun alevi gibi, ellerinin arasında kayboldu. Üzeyir Bey devri daimin esrarını çözmüştü. Mesele, adeta bir nokta kadar basitti.

Hıçkırıkları artınca içindeki sesi işitti ve o hayali gördü: Ses ona, bu canavarın aslında insanoğlunun kibrinin ta kendisi olduğunu ve kibrin de kendi kendisini tüketeceğini söylüyordu.

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında şöyle bir cümle geçiyor: "Okuyanın okumayanlara kolay anlatamayacağı, hayal gücünün sınırsızlığını gösteren çizimleriyle, insanın birileriyle paylaşmak isteyeceği romanlardan.

Gerçekten de Kitab-ül Hiyel, kolay tarif ve tasvir edilemeyecek, pek nadide bir üslupla kaleme alınmış ve kurgu içerisinde bireyi ve toplumu derinden ilgilendiren konulara değiniyor. Tıpkı Nâbî Efendi'nin buyurduğu gibi;

Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humârın görmüşüz.


Çok severek okuduğum bu romanı okuyacak olan herkese keyifli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

6 Ekim 2021 Çarşamba

Gönüller Tahtının Sultânı: Yunus Emre

Ümmî kelimesi; okuma yazma bilmeyen, herhangi bir tahsil görmemiş, tüm bu sebeplerle az konuşan, az söyleyen manalarına gelir. Anne anlamına gelen “ümm” kelimesine nisbetiyle “annesinden doğduğu gibi kalmış, özü değişmemiş” ve topluluk, millet anlamına gelen “ümmet” kelimesine nisbetiyle de “yaşadığı topluluğun özelliklerini taşıyan” gibi manaları da vardır. Bunlar işin teknik, diğer tabirle alışılagelmiş boyutlarıdır. Bir de işin irfani tarafı vardır. Bir ariften duymuştum: bir insanın ümmi olduğunu duyduğumuzda ya da okuduğumuzda, hemen onun mektep-medrese görmemiş bir kimse olduğunu, okur-yazar olmadığını anlarız. Halbuki iş bu kadar basit değildir. Ümmi olmak, algıyı ve bilinci Hakk’a teslim etmek, hakiki varlığın deryasında yüzmek, hakikate teslim olmak ve daima oradan bakmak, söylemek anlamlarına da gelir. Bu durumda hem efendimize hem de onun yolunu takip eden kâmil kimselere baktığımızda ne görürüz? Ümmi olmanın irfani boyutunu görürüz.

Yunus Emre için yapılan eski veya yeni araştırmalarda, ortaya konan eserlerde onun ümmi tarafından sıkça söz edilir. Diğer yandan diğer bazı metinlerde de onun medrese eğitimi aldığımı ve hatta kadılık yaptığı da belirtilir. Türk televizyon tarihinin en çok izlenen ve çok takdir gören dizilerinden Yunus Emre’ye kaynaklık eden, İbrâhîm Hâs Halvetî’ye ait olan Tezkiretü’l-Hâs’ta Yunus Emre’nin medrese eğitimi gördüğü, birçok ilme vakıf olduğu, ulu hocalardan dersler aldığı yazılmıştır. Nitekim dizide de bunu görürüz. Her ne kadar efsanevi bir tarafı olsa da özellikle gönül eksenli bir yaşamı benimseyenlerce daima kılavuz olarak görülen Yunus Emre, okusun ve okumasın, ders görsün ya da görmesin, Hakk’tan gelen şerbeti içmiş bir kimsedir. Öğrendiğimize göre hikmetli sözlerle, şiirle arası hep iyidir. Seyr ü süluk’uyla beraber ulaştığı her manevi makamdan insanlığa seslenmiştir. Kimi şiirinde çok yukarıdan, kiminde aşağıdan konuşur. Bazı şiirlerinde toplumu yargılar, bazılarında ise ikilikten ve kötülüğü görmekten sıyrılıp birliğe ve güzelliğe davete işaret eder. Divanı okunduğunda bir bütünlük görülememesinin sebebi, divanın onun bu alemden göçtükten sonra ve kronolojik bir yapı gözetilmeden hazırlanmaması sebebiyledir. Mesela büyük gönül sultanlarından Niyâzî-i Mısrî, seyr ü sülûk’a girmesiyle şiir yazmaya başlamıştır. “Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfân olan anlar bizi / ilm-i sırrda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi” demesi bundandır.

Mustafa Özçelik, Yunus Emre üzerine çok önemli metinler vücuda getirmiş bir hocamız. Onun tüm gayretlerini takip eden bir okuru olarak acizane ilk fark ettiğim şey, Yunus Emre’yi sadece şiir, yani sanat çerçevesine hapsetmemek oluşuydu. Unutulmamalı ki her biri bu toprakların irfan ocağını temsil eden ve bu ocaklardan yanan tüten aşk ateşini kıyamete dek dünyanın her köşesine ulaştıran ulu kimseler, sade birer şair, yani sanat adamı değildir. Başta Yunus Emre olmak üzere; Ebu’l-Hasan Harakânî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Ahmed Yesevî, Niyâzî-i Mısrî, Eşrefoğlu Rûmî, Aziz Mahmud Hüdâyî ve sözle, şiirle, yazıyla meşgul olmuş daha nice zatlar, aynı zamanda birer felsefenin temsilcileridir. Yalnız onları çoğu filozoftan ayıran çok önemli bir mesele vardır ki kâl ile değil, hâl ile varolmuşlardır. Onların yaşantıları söz, fikirleri şiir, yazıları sanat, aşkları zevk olmuştur. Onlar; ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn basamaklarını aşıp zevke’l-yakîn zirvesine ermişlerdir. Refikleri Allah, tarikleri aşktır. Epey çileli, gayet ıstıraplı, herkesin göze alamayacağı bir yola talip olmuşlar, nihayet ulaştıkları her bir gönülde sultanlık makamına oturmuşlardır. Tüm bu istikametin özetini ise Yunus Emre şöyle yapmıştır: “Eğer 'aşkı seversen cân olasın / gönüller tahtına sultân olasın.

Anadolu’nun Gönül Dili: Yunus Emre; Muhit Kitap’ın deneme koleksiyonuna ait üçüncü eser. Özçelik hoca bu çalışmasının ilk bölümünde Yunus’un yaşadığı devrin hemen akabinde hem tarihi hem de menkıbevi hayatını değerlendiriyor. İkinci bölüm ise çalışmanın adını şerh eden makalelerden oluşuyor. Bu makalelerde Yunus’un neden Anadolu’nun gönül dili olduğu, ondaki terk ve teslimiyet hâli, mürşidi Tapduk Emre, Dertli Dolap ve sarı çiçek metaforları, şiirlerinin ve ilahilerinin bugünün dünyasında neye karşılık geldiği, nefs muhasebesi, sosyal tenkitleri, birlik’de çokluk ve çokluk’ta birlik meselesi, Türk topraklarına yaydığı nefesi, Molla Kasım’la imtihanı, şiir olarak gördüğümüz duaları, fıtrat eğitimcisi tavrı, hayatı ölümle anlamlı kılan yanı, yol-yolcu-yolculuk kavramları, akıl ve gönül bağlantıları, sûfî şair olarak nasıl yorumlanması gerektiği, şiirinin teknik yapısı, sözünün gücü ve şiirimizdeki Yunus Emre geleneği gibi konular ele alınıyor. Özellikle Yunus Emre şiirlerinde yer alan ayet ve hadis yorumları, günümüzde onu yalnızca hümanist bir şair olarak gören, gösteren kimselere bir cevap niteliği taşıyor. Diğer yandan, yazının başında belirttiğim ümmilik vasfının yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya koyuyor. Özçelik hoca, “O, ayet ve hadisin doğrudan lafzını iktibas etmez. Bunların anlamlarını şiir diliyle ifade eder yahut onlara telmihlerde bulunur. Dolayısıyla onun dili bir müfessirin, mütercimin yahut vaizin dili değil bir mutasavvıf şairin dilidir. Üstelik bunu muhataplarının ana diliyle yani Türkçe ile yapar” diyor ve Yunus’un şiirlerinde karşılık bulan ayetlerden ve hadislerden birkaç misal veriyor.

Çünki gördüm ben Hakk’umı Hakk’ıla olmışam biliş / her kancaru bakdumısa hep görinendür cümle Hak.” (Bakara, 115: Nereye dönerseniz dönün Allah’ın vechi oradadır.)

Yunus bu sözleri kogıl kendözünden elin yugil / senden ne bir digil çün Hak’dan gelir hayr u şer.” (Tevbe, 51: De ki Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla isabet etmez.)

Sen kim dedin ya Rab bana ben yakınam senden sana / çün yakından benden bana görklü yüzün göster bana.” (Kaf, 16: Biz ona şahdamarından daha yakınız.)

Kün’i bir kez’in söyledin / her nesneyi var eyledin.” (Bakara, 117: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak ol der ve olur.)

Dost sureti gözgüdür bakan kendi yüzün görür / gelsin ol kendisiz gelen ben razıını ona derim.” (Hadis: Mü’min mü’minin aynasıdır.)

Âşık Yunus n’eder dünyayı sensiz / sen hak peygambersin şeksiz gümansız / sana uymayanlar gider imansız / adı güzel kendi güzel Muhammed.” (Hadis: Bana itaat eden cennete girer. Bana uymayan da cenneti istememiş demektir.)

Tartalum günahumzu arturalum ahumuz / idelüm hisabumuz hisab olmamagıçün.” (Hadis: Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekin.)

Ne dirisen sen di bana koma beni benden yana / benüm hâcetüm bu sana bana beni istetmeyem.” (Hadis: Beni nefsimin hâkimiyetine bırakma ve bana verdiğin güzel şeyleri geri alma.)

Bütün bunlardan çıkan sonucu Mustafa Özçelik kitabında şöyle özetliyor: “Yunus Emre de bütün mutasavvıflar gibi İslam’ın iki temel kaynağına dayanarak, oradan aldığı ilhamla her biri birer ayet ve hadis yorumu sayılabilecek sözler / şiirler söylemiştir. Böylece hakikat, şiir vasıtasıyla da dile getirilmiş, akıllarda ve gönüllerde karşılık bulmuştur. Bu yüzden mutasavvıfların şiirlerini herhangi bir şairin şiirinden ayrı bir yerde görmek ve ona göre okuyup anlamak gerekir.

Velhâsıl; Anadolu’nun Gönül Dili: Yunus Emre, Türkçenin Cebrail’ini nasıl anlamamız gerektiğine dair oldukça zengin metinler ihtiva ediyor. Gönüller tahtının sultanı Yunus’a muhabbeti olanları, ilahi aşk ve şiir ile derinleşen irfan yolunda kaybolmaya çağırıyor. Zira insan kaybolmadan bulamaz, bulmadan olamaz.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Bu yazı daha evvel Muhit dergisinin 21. sayısında yayınlandı.

Yûnus’un denizinde, kalbe dokunan bir gezinti

"Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer."

Aşka düşen gönüller yanarmış, aşk odu ile aşık kül olur, mum gibi yumuşayıp erirmiş o aşığın gönlü, aşktan nasibi olmayan gönüllere ise kar yağarmış, zorlu, katı bir kış çökermiş o gönüllere. Katı bir gönül ikliminde de gül yetişmeyeceğinden, Yûnus Emre, vahdet denizinde yol alan yolcuya rehberlik ediyor, aşk oduyla yanmak gerektiğini söylüyor. Yûnus Emre’nin mısralarının tadını alınca da, ağzına bir kaşık bal çalınmış bir bebek gibi sürekli devamını istiyor insan.

Yûnus’un Denizinde, küçük sînesinde büyük bir deryanın suyunu barındıran bir röportaj kitabı. Eserde Mustafa Tatcı, Yûnus Emre’nin Türkçe’yi mâna ve tasavvuf dili haline getirmesinden, kendisinden öncekilerin mecazlarla boyadığı manaları, apaçık şekilde anlatmasından, Yûnus Emre’nin menkıbevi hayatından ve hayatına dair rivayetlerden, Yûnus Emre’nin hayatının anlatıldığı hikayelerdeki remizlerin ne anlama geldiğinden bahsediyor. Röportaj 12 başlık altında toplanıyor ve en son başlık olan “Yûnus’un Denizinden İnciler” kısmında Mustafa hoca, Yûnus Emre’nin iki ilahisinin açıklamasını yapıyor.

Hiç şüphesiz Anadolu erenlerinin hepsinin amacı kemâle ve hakikate giden yolu göstermektir, Yûnus Emre’nin de hakikat noktasında diğer büyüklerden bir farkı olmamakla birlikte, ilim dilinin Arapça ve Farsça olduğu bir devirde Yûnus Emre, seyr ü sülük adı verilen tasavvuf yolculuğunu ve temaşâsını, batı Türklerinin diliyle, arı duru bir Türkçe ile anlatıyor. Mustafa Tatcı bu noktada şöyle söylüyor: “Yûnus gerek Türk toplumu ve gerekse Türkçe konuşanlar için, daha açık söylersek, dönemine göre Arapça ve Farsça bilmeyen insanımız için hakikaten bir lutf-ı ilahîdır. O bize Tapduk Emre Hazretleri’nin vesile olduğu en büyük armağandır. Çünkü o, İslam’ın hakikati demek olan tasavvuf yolculuğunu Batı Türklerinin diliyle ilk defa gündeme getiren kişi olmuştur. Hani Kehf suresinde işaret edilen 'Ona katımızdan ilim öğrettik' denilen ledün ilmini Türk diliyle beyan eden kişidir o. Bu sebeple Yûnus için “Türkçe ledün dilinin müessisi” de diyebiliriz."

"Aynı zamanda Yûnus Emre, Türk diliyle tasavvuf yolculuğunu anlatırken, Türkçe’de her kesimden halkın günlük dilinde kullandığı kelimelere yeni mânalar yüklüyor. Örneğin ben veya kendi gibi kelimeleri “…varlığın değişmeyen özü yani hak ve hakikat anlamına gelen 'ayân-ı sâbite' için…” kullanıyor: Bir ben vardır bende benden içeri."

Türk dilini mana dili haline getirmesinin yanı sıra, Yûnus Emre, kendinden öncekilerin mecazlarla boyadığı tasavvuf yolculuğunu apaçık şekilde anlatıyor.

Bu bizden önce gelenler mânâyı pinhan dediler
Ben anadan doğmuş gibi geldim ki uryân eyleyem


Yûnus Emre menkıbevi hayatından bilindiği üzere Tapduk Emre’ye intisap etmezden evvel Hacı Bektaş Velî’nin huzuruna köyünde meydana gelen kıtlık sonucunda buğday istemek için çıkmış, buna karşın Hacı Bektaş Velî Yûnus Emre’ye nefes teklif etmiştir. Mustafa Tatcı hoca, burada adı geçen nefesin erenler nefesi olduğunu açıklıyor. Erenler nefesi, ölüyü dirilten bir nefes-i kudsî…

Erenler nefesi, ölüyü dirilten bir nefes-i kudsîden kinayedir ki içinde Muhammedî sır vardır. Siz bunu Yûnus’un “dirilik suyu” da dediği “âb-ı hayat” olarak da anlayın. (…) Öncesi ölüdür insanın. Yani bedeni diri olsa da, mânası ölüdür.

Erenler nefesidir devletimiz
Anınçün fitneden olduk selâmet


Bizler ise, Yûnus Emre gibi bir hazineye sahip iken, onun sözlerini tutmalı, aşkı aramalı, aşk ile aslımıza dönmek için çalışmalı, endişeden geçmeli, vehimlerimizi terk etmeli, aşka ulaşmalıyız, vehimlerimizden yalnız aşk ile kurtulacağımızı söylüyor Yûnus Emre:

Geç Yûnus endişeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervişe benzer


Özünü tevhide tapşırıp Yûnus gibi olacaksınız. Gayemiz Yûnus’u okumak değil, Yûnus olmaktır. Samimiyet her engeli yok eder. Dağ ne kadar yüce olsa yol onun üstünden aşar. Yürüyeceksiniz. Ne diyelim Cenab-ı Hak hepimize aşk versin, birlik ve dirlik şuuru versin.

Okurunu Yûnus’un denizinde, kalbe dokunan bir gezintiye çıkaran bu kitabı okuyacak olan herkese mânâ dolu ve feyizli okumalar diliyorum. “Kendi mâna dili mâna olan” Yûnus Emre’yi cümlemizin anlaması temennisiyle…

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

30 Eylül 2021 Perşembe

Çin malı

Koşullanmış zihinlerimiz ‘Çin Malı’ ibaresini görünce doğrudan kalitesizlikle ilişkilendiriyor. Günlük hayatta karşılaştığımız örnekleri görünce pek de haksız olduğumuz söylenemez. Diğer yandan meselenin özgünlük, estetik, etik ve telif (mülkiyet) gibi birçok yönü bulunuyor. Yalnız meseleyi çok daha ilginç hâle getiren ve pek göz önüne getirmediğimiz önemli bir durum var. Küresel anlamda marka olan ve kalitesiyle bilinen çoğu firmanın üretim ya da malzeme temin yeri Çin. Onu ekonomik anlamda dünyanın en büyük aktörlerden biri yapan bu özelliğinin tek nedeninin ucuz iş gücü olmadığı muhakkak. Türkiye’de artık bir kitlesi oluşmuş olan Byung-Chul Han’ın Çakma adlı eseri korunun bu yönünü anlamaya yardımcı oluyor. “Çince Yapıbozum” alt başlığıyla Telemak Kitap tarafından neşredilen eser Sibel Atam tarafından çevrilmiş. Seksen altı sayfa olmasına rağmen içeriğinin yoğunluğu göz dolduruyor.

Çin kültürü ve sanat tarihiyle ilgili beş kavramı ele alan Han, taklit/kopya/çakma anlayışının Batı ve Uzak Doğu düşüncesinde nasıl algılandığını ortaya koyuyor. Han’ın analiz ettiği beş kavram düstur (quan), orijinal (zhen ji), eğlence mühürleri (xian span), kopya (fuzhi) ve çakma (shanzhai) şeklinde sıralanmış. Ayrıca kitapta ele alınan konularla ilgili görsellere yer verilmiş. Uzak Doğu düşüncesi ile Batı’nın kopya/taklit anlayışı ve resim alanındaki sanat sahteciliği konularında örnek olarak verilen görseller hem içeriği zenginleştiriyor hem de konunun anlaşılmasına katkı sunuyor.

Yazar kitaba Çin toplumu ve düşüncesinin Batı’da nasıl algılandığına değinerek başlıyor. Bu durum George Wilhelm Friedrich Hegel’in (1770-1831) etnosentrik görüşüyle özetlenmiş. Buna göre Batı düşüncesinin temelinde var olan töz’e dair anlayışın ahlaki açıdan onu üstün kıldığına yönelik ön kabulü ortaya çıkıyor. Diğer yandan Çin’de olduğu gibi Doğu felsefelerinin temelinde var olan Budizm veya Taoizm’in varlık, yokluk ve hiçliğe dair esnek tutumu o toplum veya kültürdeki aldatma ve yalancılığı doğallaştırmanın ötesinde (yalancılık, ahlaksızlık ve şeref yoksunluğunu) meşrulaştırdığı düşünülüyor.

Han, Batı ve Çin düşüncesi üzerine karşılaştırmalı felsefi çözümlemeler yapıyor. Çin düşüncesinin esnek, değişim ve dönüşüme açık, sabitesiz, tözsüz, pragmatik oluşu gibi nitelemeler kadar karşılaştırması yapılan Batı düşüncesinin kendini bunun tam tersiymiş gibi konumlandırması da tartışmaya açık bir konu.

Diğer yandan yazar aradaki temel farkın varlık konusundaki anlayış olduğunu belirtiyor. Batı düşüncesinde Varlık sadece kendine benzeyendir ve kopyasının olması istenmez. Monomorfiktir. Özgünlüğü ve saf kimliği bozmaya yönelik her türlü teşebbüs şeytanidir. Bu yüzden taklit edilmesinin, çoğaltılmasının önüne geçilmek istenir.

Han’a göre Uzak Doğu düşüncesinde varlık monomorfik değildir, süreç içinde çok biçimli ve katmanlı şekilde oluşur. Çin’de yapılan bir eser hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Üzerine her zaman eklemeler yapılarak değişime uğratılır. Her ekleyici bir iz bırakır. Eser ne kadar çok iz taşırsa o kadar değerlidir. Dolayısıyla Uzak Doğu düşüncesi yapıbozumcudur. Çin düşüncesine göre bir eser ne kadar fazla yapıbozuma uğratılır, ilk hâlinden ne kadar çok başkalaşır ve yeni anlamlar yüklenirse değeri o kadar artar.

Yazar konuyu daha çok sanat (felsefesi) anlayışı üzerinden ele alarak öz ve özgünlük konusundaki düşünce ve eylem farklılığını vurguluyor. Bu bağlamda Çin’de sanat eserinin gerçeklikten ve ruhtan yoksun olduğu çıkarımı yapıyor. Çin’de sanat eseri durmadan farklı ve ilgisiz bağlamlardan eklemelere uğratılarak değiştirilir. Bu durum onun gerçek ile bağını kopararak sahteliğe açık hâle getirir. Özgün ve sahte olan önemsizleşir ve kolaylıkla yer değiştirir. Han’a göre bunun nedeni Antik Çin’de öğrenmenin özellikle kopyalama pratiği üzerinden yapılmasıdır. Bu işlem sadece öğrenme değil aynı zamanda eser sahibine duyulan saygıyı belirtme ve övme için yapılır. Fakat pratik öğrenme biçimi olarak kullanılan kopyalama yöntemi sahtekarlığın önünü açmıştır. Çünkü bu anlayışta bir kopya ne kadar başarılı ise kopyalayanın yeteneği o kadar büyüktür. Kopyanın benzerliği değerini artırır ve bu durum eser sahibi ve kopyacının eşit iki usta olduğunun kanıtıdır. Batı’da kopya ya da taklit eserler yapılsa bile bunun belirli ilkeleri vardır. Öncelikle özgün bir sanat eseri sayılamazlar ve telif kesinlikle orijinal olanındır. Yazar iki anlayış arasındaki farkı “Çin’de sanat sahteciliği hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi karanlık anlamlar çağrıştırmadı.” (s. 19) şeklinde özetliyor.

Han, Çin’de iki tür kopya anlayışı olduğunu söylüyor. Bunlardan ilki, doğrudan sahteliği kabul edilen türdür ve belirli yerlerde satın alınabilen küçüklü büyüklü modellemelerdir. İkincisi ise özgün olanla birebir ölçülerde üretilir ve aslı kadar değerli addedilen türüdür. Bu açıdan Batı ile temelden bir ayrılma söz konusudur. Batılı düşüncede kopya ürünün orijinal olanın yerine kullanılması söz konusu edilemez.

İki düşünce arasındaki bir başka farklılık tarihi eserlere bakıştır. Batı’da tarihi eserler onarılırken eski olan izler özellikle vurgulanacak şekilde yapılır. Özgün parçalara kutsal gibi özen gösterilerek korumaya alınır. Uzak Doğu düşüncesinde ise koruma yeniden yapma ve çoğaltma ile sağlanır. Gerektiğinde tamamen yıkılarak yeniden yapmak söz konusudur. Bu anlayışın temeli doğa ve canlılıktır. Çünkü doğa ve canlılık her an yenilenmektedir. Bu açıdan özgün ve kopya olan sorgulaması yapılmaz. Uzak Doğu düşüncesindeki eskiyi yıkarak yeniden yapmak ölümü de içeren bir canlılık anlayışının karşılığıdır. Bu bir döngüdür ve ancak bu sayede ölümün ötesine geçerek var olmaya devam edilir: “Sadece tekrarlar ve kopyalar vardır.” (s. 75)

Han, “Çin üretim teknolojilerini yapma değil tekrar, devrim değil yineleme, arketipler değil modüller”in (s. 75) belirlediğini ifade ediyor. Modüler üretimde söz konusu olan biriciklik-özgünlük değil standart-kalıplardır. Amaç yeniden üretilebilirlik odaklı çeşitleme ve değiştirme olanağı sağlayan seri üretimdir. Üretilen şey değişen, dönüşen doğanın bir parçası gibi düşünülür.

Yazar son bölümde kitaba adını veren ve metnin yazılış amacını içeren kopya/taklit/çakma anlamına gelen ‘shanzhai’ kelimesini analiz ediyor. Yazılanlardan bu kelimenin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik açıdan Çin’de çok etkin olduğunu anlıyoruz. Çincede yeni bir kelime olan ‘shanzhai’ hayatın her alanını kuşatmış, shanzhaizm, shanzhai kültürü, shanzhai ruhu gibi ifadeler oluşturulmuştur. Yazar bu durumun ilk olarak cep telefonları ile başladığını belirtiyor. Evvela küresel markaların shanzhai ürünleri piyasaya sürülmüştür.

Han, shanzhai ürünlerin özelliklerini sıralarken özgünleriyle kıyaslandığında onlardan aşağı kalmadıklarının, çabuk uyum sağladıklarının, son derece gelişmiş ve işlevsel olduklarının altını çiziyor. Hatta shanzhai ürünlerin özgünlerine nazaran fazladan özelliklere, ekstra fonksiyonlara sahip olması beklenmektedir.

Han’a göre shanzhai ürünlerin isimleri özgün marka isminin kombinasyonlarından veya küçük değişimlerinden oluşturulur. Ekonomik tekellerin tekerine çomak sokan bu üretim alaycı, tahripkar ve Dadaist bir başkaldırıdır. Bu başkaldırı sisteme karşı bir yapıbozumdur ve isimlendirme açısından da nüktedanlık içerir. Bu yolla eskinin üzerinde değişiklik yaparak, başkalaştırarak, dönüştürerek yeni bir form kazandırılır. En önemlisi ise “Shanzhai ürünler kasıtlı olarak kadırma girişiminde bulunmaz.” (s. 81) Özgün olmadıklarını açıkça belli ederler fakat özgün kadar gerçektirler.

Üründen öte tarihi sosyo-kültürel bir anlayışı içeren shanzhai olgusu melezleme yoluyla işler. Örneğin Maoizm, bir tür Marksizm’in shanzhai üretimidir. Han, Çin düşüncesinde komünizm ile kapitalizm arasında bir çelişki aranmadığını, çünkü Çincede çelişki kavramının bulunmadığını belirtiyor. Sürekli değişim ve dönüşümüyle Çin komünizmi shanzhai bir model olarak melezliği barındırır ve ileride shanzhai bir demokrasinin çıkmayacağının garantisi yoktur. Bu durumun Çin için hiçbir sorun teşkil etmeyeceği anlaşılıyor.

Han son sayfalarda Batılı zihne uyarı niteliğinde bir yol açıyor. Ona göre shanzhai Çin ruhunun dışavurumudur. Bu anlayışta “ileri teknoloji ürünleri doğanın shanzhai modelleridir.” (s. 82) Doğa sürekli, çeşitlemeli ve uyumlu bir dönüşüm içindedir. Shanzhai düşüncesinin özünde bu vardır. Batı, shanzhai’yi “sadece düzenbazlık, intihal ve fikri mülkiyet ihlali olarak gördüğü takdirde, onun özünde var olan ‘creativite’yi gözden kaçıracaktır.” (s. 82) diyor.

Dünyanın genelinde anlamsal uzamı olumsuz olan çakma/kopya/taklit olgusunun Çin kültüründeki olumlu karşılığı şaşırtıcı. Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu anlayışın ürünlerinin küresel ekonominin en önemli aktörlerinden birisi hâline gelmesi ve sözde çakma/taklit/kopya anlayışına uzak toplumların bu ürünleri kullanıyor olması diye düşünüyorum. Byung-Chul Han, Batı’da olumsuz kabul edilen çakma/kopya/taklit olgusunu sanatsal, kültürel ve felsefi kökenlerini tarihsel açıdan ele alarak Çin düşüncesi ve toplumunda nasıl normalize edildiğini açıklamaya çalışıyor. Çin düşüncesindeki koşulsuz değişim ve dönüşüme dayalı melez anlayışı, her ne kadar bizim de zihin haritamızı şekillendiren Batı düşüncesi kabul etmese bile kendi içinde tutarlılık taşıdığı söylenebilir. Bugünün küresel dünyasının neden Çin malı ile mobilize olduğu bunun açık kanıtı.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Dağıstan'da doğan irfan ve mücahede ruhunun özü

Nakşibendiliğin Kafkas'lardan neşet eden Müceddidi-Halidî kolu, hem sufileri hem de yetiştirdiği dervişleri vesilesiyle Dağıstan'dan Anadolu'ya kadar ilim ve irfan yaymıştır. Bu koldan yetişen halifeler, Kafkaslarda başlayan Şeyh Şamil harekatının öncüsü olmuş, dolayısıyla sadece ilim ve irfan değil, mücâhede ve cihad konularında da tarihe altın harflerle yazılmış insanlar emanet etmişlerdir.

İsmail Siraceddin Şirvanî, Halidi kolunun büyük sufilerinden biri olmasının yanı sıra, pek söz edilmese de neşrettiği eserleriyle aynı zamanda çok önemli bir müelliftir. Reis-i meşâyıh-ı Kafkas olarak bilinen ve Şirvanlıların "Gül kokulu Mevlânâ" diyerek andıkları bu büyük zât, Şirvan Hanlığının Kürdemir köyünde 1782-83 tarihinde dünyaya gözlerini açmıştır. Bir rivayete göre ilk eğitimini babası Şeyh Enver Şirvani'den almıştır. Kıraat konusunda da doğduğu köyde eğitim almış olan Siraceddin Şirvani; hadis ve fıkıh ilimlerinde ise Şeyh Abdurrahman Efendi'den tahsil görmüştür. 1800 yılında, henüz 18 yaşındayken Erzincan'a gitmiş ve devrin önemli âlimlerinden Evliyazâde Abdurrahman Efendi'den icazet almıştır. Sonrasında Tokat'a, iki yıl burada ikamet ettikten sonra da Bağdat'a, oradan da Süleymaniye'ye giden Şirvani; Yahya el-Mervezî'den hadis ilmini, el-Imâdi ve Molla Mehmed İbn-i Adem'den matematik ve hikmet ilimlerini öğrenmiştir.

23 yaşında Burdur'a gelmiş, burada bir yıl fıkıh okuduktan sonra memleketine dönmüş ve orada yedi yıl boyunca ilim öğretmekle meşgul olmuştur. 32 yaşında hacca gitmiş, Mekke ve Medine ziyaretlerinden sonra İstanbul'a geçmiş ve burada birkaç ay kaldıktan sonra Abdullah ed-Dihlevî'ye mürid olmak için Hindistan'a yola koyulmuş ve Basra'ya geçmiştir. Abdullah ed-Dihlevî'den "Senin Şeyh Halid'le sırların var, onu takip et" manevi işaretini aldıktan sonra derhal Halid-i Bağdadi'ye giderek intisap etmiştir. Halid-i Bağdadi'nin "Sirâcüddin" lakabını verdiği Şirvani, Şirvan'da irşad faaliyetinde bulunmak için şeyhinden 1817 senesinde sözlü emir, 1821 senesinde de yazılı icazet almıştır.

Şirvan'da halkın yoğun ilgisine mazhar olan Şirvani için sıkıntılı dönemler başlamıştır. Memleketi Şamahı-Kürdemir, Şirvan Hanlığı'na bağlıdır. Bu dönemde Şirvan hanı Mustafa Han, Ruslarla Çertme Anlaşması'nı imzaladığından hanlık bir nebze ayakta kalmayı başarmıştır. Rus görevliler bir süre sonra onun nüfuzunu zayıflatmak için çalışmalara başlamış, akabinde bir bahaneyle Mustafa Han, hain ilan edilmiştir. Hanın İran'a kaçışıyla birlikte Şirvan Hanlığı da Rus idaresine girmiştir. Mustafa Han'ın eşi Fatma Hanım, Şirvani hazretlerinin müridi olduğundan Şirvan'da kalmayı tercih etmiştir. Bundan sonraki dönemde Siraceddin Şirvani sürekli yer değiştirmek durumunda kalmıştır. Ahıska, Amasya, Sivas ve son olarak yine Amasya'da ikamet etmiştir. Vefatına kadar burada kalmıştır, türbesi de buradadır. Dördü erkek biri kız olmak üzere beş çocuğu vardır: Abdülhamid Efendi (v.1846), Sadrazam Mehmed Rüşdü Paşa (v.1874), eski İstanbul kadısı Ahmed Hulusi Efendi (v.1889), Mustafa Nuri Bey (v.1897) ve Fatma Şerife Hanım (v.1903).

İsmail Şirvani, Süleymaniye'deyken Halid-i Bağdadi'nin riyasetinde süluk etmiştir ve bu sülukun sonucunda Halid-i Bağdadi'nin Şirvani'ye mutlak icazet verdiği aktarılmaktadır. Şuayb Efendi b. İdris-el Bakinî yazdığı tabakatında Halid-i Bağdadi'nin İsmail Şirvani'ye gönderdiği mektubu da vermektedir. Bu mektupta bir şeyhin halifesiyle olan irtibatına dair önemli meseleler yer almaktadır. Burada, kitaptan bir paragraf almayı uygun buluyoruz: "Halid-i Bağdadi'nin mektubu gönderme sebebi İsmail Şirvani'nin Halid-i Bağdadi'den mutlak icazet aldıktan sonra müridlerine kendi suretine rabıta yapılmasını talim etmesidir ki bu durumu Halid-i Bağdadi asla kabul etmemektedir. Bakinî de bunu İsmail Şirvani'den sadır olan bir "zelle/sürçme" olarak nitelemektedir. Tehdidkar bir üslubun hakim olduğu mektubun içeriği şöyle özetlenebilir: Halid-i Bağdadi İsmail Şirvani'den kendisiyle rabıtasını kesmemesini, ya bizzat kendisine gelmesini yahut mektup göndermesini istemekte ve kendisinin izni olmadan halife tayin etmemesi ve kendisiyle istişare etmeksizin bir iş yapmaması gerektiğini bildirmektedir. Ayrıca İsmail Şirvani'nin müridlerine rabıtayı kendi suretine değil, mürşidinin suretine diğer bir ifadeyle bizzat Halid-i Bağdadi'nin suretine talim ettirmeyi ve kendisinin Erzincan ve Bitlis'teki halifeleriyle irtibat kurmamasını tembihlemektedir. Bakınî bu mektuptan sonra İsmail Şirvani'nin kendi suretine rabıta yaptırmayı terk ettiğini de sözlerine eklemektedir."

Halid-i Bağdadi'nin İsmail Şirvani'ye verdiği icazetin aslı günümüze dek ulaşmıştır. Tesbih, sarık ve benzeri emanetlerle birlikte türbesinde muhafaza edilmektedir. Bir risale hacminde olan icazetin müellif nüshası, bu yazımıza konu olan Risaleler kitabının içinde yer almaktadır. Bu icazet, İsmail Şirvani'nin irşad faaliyetinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Yine Bakınî, İsmail Şirvani'nin müridi Has Muhammed'in müridi ve Şeyh Şamil'in şeyhi Muhammed el-Yeraği'ye gönderdiği mektubu aktarmaktadır ki söz konusunu mektuba bakıldığında, Halid-i Bağdadi'nin İsmail Şirvani'ye gönderdiği icazetin hemen hemen aynısı olduğu görülür. Bu durum da bir halifenin, şeyhine olan sadakatini, saygısını, aldığı feyzi göstermesi bakımından son derece önemli ve hassastır.

Tahkik ve tercümesini Orkhan Musakhanov'un yaptığı Risaleler, İsmail Siraceddin Şirvani'nin kaleme aldığı kırkı aşkın eserden biridir. Bu eserde Müceddidi-Nakşiliğin esasları, Şirvani'nin yorumuyla yer almaktadır. Bu yorumlarda sıklıkla başvurulan eser İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat'ıdır. Risaleler'in müceddidi-nakşilik için "bir mi'yar-ı tarikat" hüviyetinde olduğu belirtilmektedir. İsmail Şirvani'nin tasavvufun nazari ve ameli meselelerini kendi yorumuyla dile getirdiği Risaleler, Dağıstan'dan Karabağ'a kadar uzanan Halidiliğin derinliğine dair bir okuma yapmak için kaynak niteliğindedir. Risaleler, "Âlemin Hakikatinin Açıklanması" bahsiyle açılır ve "Şeyhlerin Çeşitlerinin Açıklanması" ile sonra eren kırk iki başlıktan oluşmaktadır. Varlık ve bilgi, Rical'in tabakaları ve velilerin dereceleri, seyr ü süluk gibi üç temel konu, Risaleler'i oluşturmaktadır. Risaleler'in temel kaynaklarını şöyle sıralanıyor: İmam-ı Rabbani'nin Mektubat'ı, İbnü'l-Arabi'nin Fütuhatü'l-Mekkiye, Füsûsu'l-Hikem ve Kitabü'l-Halvet'i, Saidüddin Fergani'nin Şergu't-Taiyye'si, Muhammed Parsa'nın Faslü'l-Hitab'ı ve Ebu Said Hadimi'nin er-Risaletü'n-Nakşbendiyye'si. Ayrıca Bahaeddin Nakşbend Hazretlerinin bazı hikmetleri de Risaleler'de yer almaktadır.

Risaleler'in Nakşibendiyye yoluna dair çok önemli detayları içerdiğini de ayrıca belirtmek gerekiyor. Hem bu yola ilgi duyanların hem de bu yolla irtibatı (intisabı) olanların ciddiyetle okumalarını naçizane öneriyoruz. İsmail Siraceddin Şirvani, risaleleri arasında nakşibendiyye tarikatının diğer tarikatlardan daha faziletli olduğunu hususiyetle belirtir ve zaman zaman tekrar eder:

"Bil ki bu yüce silsilenin sonu Sıddîk-i Ekber Hz. Ebu Bekir'dir ve Hz. Ebu Bekir de nebilerden sonra Ademoğlunun en faziletlisidir. Yine bu yüce tarikatın nispeti diğer tarikatların nispetinden daha faziletlidir. Çünkü bu tarikattaki nispet diğer tarikatların aksine tam bir huzur ve özel bir basiretten ibarettir. Çünkü bu tarikatta cezbe süluku öncelemekte ve bu tarikatın başı (halk aleminden değil) emr aleminden olmaktadır... Diğer tarikatların nihayeti, bizim tarikatımızın bidayetidir."

Risalelerde ayrıca nakşibendiyye silsilesinin nispetini, nakşibendiyye tarikatındaki beş batınî uğraşı (Lafza-yı Celâl, Kelime-i Tevhid, Vukûf-ı Kalbî, murakebe, râbıta) ve nakşibendi büyüklerinin zikir hususunda takip ettikleri yolları hususi olarak açıklıyor. Kalbi zikirle tasfiye etmenin öneminden bahsederken, bunun nakşibendiyye yoluna emanet edilmiş bir büyük sır olduğunu da vurguluyor. Şu satırları kitaptan okuyalım:

"Bil ki Nakşbendiyye tarikatında kalbi zikir yoluyla tasfiye etmek zat isminin zikrini (lafza-i celal) ve nefy ü isbat zikrini (kelime-i tevhid) çekmektir. Zat isminin çekiliş biçimi zakirin kalp diliyle lafzatullahı telaffuz etmesidir. Çünkü kalp kayıtlardan tecerrüt edildiğinde baştan sona lisandır, duymadır, görmedir. Bu telaffuz sol göğüste bulunan çam kozalağında benzeyen et parçasını (kalb-i sanevberî) hareket ettirmekle gerçekleşir. Bu şekilde telaffuz zakire zor gelirse O'nu dil ile zikirde olduğu gibi kalb-i sanevberisiyle zikrin adedini saymakla O'nu zikretsin. Sanevberi kalple yapılan zikrin faydası dil ile yapılan zikrin faydası gibidir. Salik sanevberi kalple yapılan zikre güç yetirdiğinde salik hakiki kalple yapılan zikre terakki eder. Çünkü sanevberi kalple yapılan zikir saliki hakiki kalple yapılan zikre götürür ve hakiki kalple yapılan zikir de saliki murakebe mertebesine götürür. Bundan dolayı denmiştir ki: Kalbin zikri murakebedir."

Netice-i kelam, müceddidi-nakşibendilik literatürüne çok büyük bir katkı olarak sunulan Risaleler, İslam coğrafyasına hem irfan hem de cihat anlamında dinamizm getirmiş, Dağıstan'dan Karabağ'a ve oradan da Anadolu'ya dek gönüller arasında köprüler inşa etmiş, yetiştirdiklerinin ve sevenlerinin sohbet ehli olmasıyla dört bir yanda kalpleri titretmiş Halidiliğin teferruatını anlamak noktasında çok önemli bir yerde durmaktadır. Söz buraya gelmişken Dağıstan'dan uzanan yolun büyüklerini de zikretmeliyiz. Böylece onların hayatlarını merak edenler için bir araştırma iştiyakı ve onların isimlerini söyleyen tüm kalpler için de bereketler niyaz ederiz. Nitekim Mustafa İhsan Karadağ Hazretleri buyurmuşlardır ki bu zamanın irşadı, velilerin hayatlarını okumak, özümsemektir. O hâlde aşk buyurunuz: Halid-Bağdadi, İsmail en-Nerrani, Has Muhammed Şirvani, Muhammed Yeraği, Hüseyni'l Gumuki, Abdurrahman es-Suguri, Zeynel Abidin Dağıstani, Abdullah Dağıstani, Mustafa İhsan Karadağ Erzincani.

Sâlih Baba Divanı'ndaki "Biz Muhabbet Erleriyiz Sohbet-i Cân Bizdedir" serlevhalı şiirden iki kıtayla yazımızı bitirmek isteriz.

Evliyâlar serfirâzı Nakşibendi Hazreti
Pirlerimiz giydiler tâcı abâyı hil'ati
Âlemi kılmış ihâta himmetiyle nisbeti
Biz gulâm-ı Nakşibendiz râhı erkân bizdedir

Dâireyiz hem kudûmüz cismimiz neydir bizim
Aşk u sevdâdır gıdâmız bağrımız meydir bizim
Virdimiz İsm-i celâl'dir kalbimiz "Hay"dır bizim
Zikrimiz ihfa-durur esrâr-ı Kur'ân bizdedir

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

28 Eylül 2021 Salı

Evlilik: İmtihan mı? Nimet mi?

Biri rüya gibi aşkının mutluluğunda, öteki hayatının en hüzünlü kederinde; biri evliliği nimet bilen, diğeri imtihan bilen, beş kadının mektupları...

Fatma Aliye Hanım, 9 Ekim 1862’de İstanbul’da doğmuştur. Babası tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, annesi Adviye Hanım’dır. Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e uzanan süreçte roman, felsefe, İslam, kadın hakları, tarih üzerine eserler vermiştir. Aynı zamanda ilk kadın romancı unvanını almış, Türkiye'nin ilk kadın romancısı olarak tanınmıştır. Eserlerinde kadınları genellikle güçlü ve mücadeleci olarak göstermiştir. Özellikle Refet adlı romanı Jane Eyre ile çok benzerlikler gösterir. Nitekim bu iki karakter, yaşadıkları hayat ve görüşleri ile birbirlerinin yansımasıdır...

Konuyla ilgili "19. yy Romanında İki Rol Model: Refet ve Jane Eyre" adlı bir yazı var. Okumak isteyenler dilerse göz atabilir. Levayih-i Hayat ise Hanımlara Mahsus Gazete’de tefrika edilmiş kitaplarından biridir. Genel olarak Osmanlı kadınlarının gözünden evlilik sorunsalı anlatılır. Ekonomik özgürlüklerine ve eğitimlerine vurgu yapılır.

Romanın konusuna gelecek olursam: Fatma Aliye Hanım, evlilik mutluluk getirir mi? Herkes aynı sevinçle evlenir de sonrası aynı olur mu? Gibi sorulara Fehame, Mehabe, Sabahat, İtimat ve Nebahat ile cevap verir. Kadınların yazdıkları mektuplarla o zamanın sorunlarına ışık tutar ve ilk mektup Mehabe, ile başlar. Yazdığı mektupla mutluluğunu, eşine olan aşkını ve hayatın güzelliklerinden bahsederken kendini sanki başka bir dünyanın insanıymış gibi anlatır Mehabe. Nitekim aşk, onun için o kadar kıymetlidir ki yazdığı her satırda buna önemle bahseder... Üstelik kardeşinin bu konuda acı çektiğini bile bile...

Fakat bir sonraki mektupta yani Fehame’nin mektubunda karşımıza çok farklı bir dünya çıkar. Az önce okuduğumuz pespembe olan dünya bu sefer üzerine siyah bir tül örtülmüş gibi karşımıza çıkar. Zira Fehame’nin hayatı, Mehabe’nin mutlu hayatına çok uzaktır. Yaşadığı sevgisizlik ile günlerini hep cefa içinde geçirir. Boynundan kırılmış zarif bir gül gibi yaşadığı hüzünlü hayatına içli içli bakar, kederini zehir gibi acı acı yutarak, eşinin bir kez bile olsa sevdiğini söylememesinden gem vurup mektubunu hüzünle sonlandırır...

Sabahat ise tıpkı Fehame gibi gönlü hüzünle dolmuş bir kadındır... Fakat onun en çok sızısı eşidir. Bir zamanlar çok severek evlendiği eşini artık hiç istemez, hâllerini ise beğenmez... Hatta bu öyle bir hâl alır ki eşinden tiksinmesine bile sebep olur. Kendisine verilen nasihatler içinde artık bir faydasının olmadığını dile getirir... Daha sonra mektubuna devam ederek çevresindeki genç kızların davranışlarından bahseder. Onları ise şu sözlerle belirtir: “Topluma bir eş, bir anne olmak üzere hazırlanan şu gençlerin, masum düşünceleri ve gelecekten ümitlerinin önüne sanki kesif bir duman perde olmuş gibi gözleri bulanık bulanık bakıyordu...

Bir sonraki mektupta ise Nebahat, kendilerini erkeklere beğendirmek için zoraki eğitim aldıklarını söyler. Fakat bunun ne kadar boş bir çaba olduğunu da açıklar. Zira o, mutlu bir evlilik yapamayacaksa hiç evlenmemenin daha mantıklı olacağını düşünür... Duygularını ise şu sözleriyle kaleme döker: “Ne yapayım o göz alıcı sarayı, ben penceresinden hayran olduğum zaman yanımda bir yoldaşım yoksa. Tabiatın bana hissettirdiği güzelliklerden hoşlanmaya iştirak eden yoksa...

Son olarak ise İtimat’ın mektubunda çevresindeki evliliklerle ilgili duyduklarını ve bir genç kızın evlenmesi gerektiğine dair fikirlerini okuruz...

Fatma Aliye Hanım, aslında dönemin kadınlarını ayrı ayrı ele alarak yaşanan sıkıntıları eserinde göstermeye çalışmış. Aşkın üzerine felsefi bir tartışma yürütmüş. Fakat şunu anlıyorum ki zaman ne kadar geçerse geçsin toplumun maalesef bazı yaraları kabuk bağlamıyor. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün hâlâ anlatılan sorunlar devam ediyor... Hacmi küçük fakat tesiri büyük olan bu eseri okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.

Kitaptan sevdiğim birkaç alıntı:

"Uçmak için kanatlarım yok ki!.. Ah Mehabe, benim hayal gücüm bile şimdilerde bana öyle senin gösterdiğin gibi güzel sahneler göstermiyor."

"Zavallı kalbim, onlardan yediği darbeler o kadar bir biri üzerine oldu ki artık nasır bağladı."

"Ah, o kalp pek ulu hisleri, pek yüce hevesleri anlayacak, duyacak bir şeydir."

"Hangi saat ve hangi dakika vardır ki sen benim hatırımda bulunmamış olasın?"

"Sözlerinizde haksız değilsiniz, fakat onu anlamayacak insanlara söylediğiniz için yanlış yaptınız."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

26 Eylül 2021 Pazar

Aşk derdinin dermanı içindedir

"Gehi Leylâ olur Mecnûn gözünden
Geh olur Leylâ’nın hayrânı aşkdır."

İnsan, farkında olarak ya da farkında olmaksızın etrafına kendini görmek için bakar, kendi hakikatini arar, insan şehadet alemine istikameti kendinden kendine olan bir yolculuk yapmaya gelmiştir. İnsan ucu bucağı yok sandığı bu dünyada bile bir yerden bir yere gideceği vakit, öncesinde ve yol boyunca navigasyon kullanarak yol tarifine, trafik durumuna bakıyorken, bu dünyadan çok daha geniş bir istikamet olan kendi içine doğru yaptığı yolculukta, nasıl olur da gideceği yönün sırrını kulağına fısıldayacak bir yol göstericiye ve haritaya ihtiyaç duymaz? İnsanın istikameti kendinden kendine olan iç yolculuğunun rehberi şüphesiz bir mürşid-i kâmildir. Yûnus’un şiirleri ise, vahdet yolunun yolcusuna gideceği yolun hususiyetlerini tarif eden bir harita.

Mustafa Tatcı, Her Genç Bir Yûnus’ta Yûnus Emre’nin rivayetlerdeki kimliğinden, Tapduk Emre’ye mürid oluşundan, kaynaklarda adı geçen başka Yûnuslardan bahsediyor. Ve devamında Yûnus Emre’nin Türkçe’nin mânâ diliyle, erenler dili ile, kuş dili ile gönüllerimize serptiği 21 şiirinin şerhini yapıyor. Bendeniz de dilim döndüğünce bu eserden edindiğim bilgileri aktarmaya çalışacağım.

Yûnus Emre. Her kime sorsanız adı tanınır Yûnus’un. Yûnus Emre’nin ünü aşkın olduğundan, tarih boyunca onu örnek alan şairler olagelmiş. Bu sebeple Yûnus Emre’yi diğer Yûnus mahlaslı şairlerden ayırt edebilmek için, ona “Bizim Yûnus” demişler. Gerçek şahsiyetini tam olarak bilemediğimiz Yûnus Emre’nin hayatı hakkında kaynaklarda pek çok rivayet olmakla birlikte, onun destânî hayatının anlatıldığı iki ana kaynak bulunuyor. Bunlardan birisi Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatının anlatıldığı Vilayetname, diğeri de İbrahim Has’ın Tezkiretü’l Has adlı eseri. Bu iki mühim rivayeti, anlatmadan geçmeyeyim.

Vilayetname’ye göre, Yûnus Emre, fakir bir kimse olup Sivrihisar’ın yukarısında Sarıköy’de yaşıyormuş. Bir dönem ekininden netice alamayıp zaruret hasıl olunca, Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen ve kapısına geleni boş çevirmeyen Hacı Bektâş-ı Velî’ye varmış. Eli boş gitmemek için alıç toplayıp giderken bineğine yüklemiş. Hacı Bektâş-ı Velî huzuruna varıp, “Ben fakîr bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım, ümîddir ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz, aşkınıza kifâf edelim(yiyip yetinelim),” demiş. Hacı Bektâş-ı Velî, Yunus Emre’ye buğday mı yoksa nefes mi istediğini sorunca Yunus Emre kendisine buğday gerektiğini, nefesin karın doyurmayacağını söylemiş. Hacı Bektaş bu sefer de Yûnus Emre’ye alıcının her tanesi için iki nefes teklif etmiş. Yûnus, “Ehil-ıyâlim var, nefes karın doyurmaz, lütfederse buğday versinler kifaf edelim,” demiş. Sonrasında Hacı Bektâş-ı Velî her alıç tanesine on nefes teklif edip Yûnus da tekrar buğday talep edince, istediği kadar buğdayı Yûnus Emre’nin bineğine yükleyip yolcu etmişler. Yûnus geri dönüş yolunda bir irşad ehlinin nefes teklifini reddedip buğday istediğine pişman olmuş. Dergaha geri döndüğünde Yûnus Emre’ye niçin geri geldiğini sormuşlar. Yûnus Emre nefes istediğini söyleyince, Hacı Bektâş-ı Velî, “O şimden sonra olmaz, biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, varsın nasibini ondan alsın,” demiş. Yunus Emre, Tapduk tekkesine, her gün dağdan odun getirme hizmetinde bulunmuş. Ancak Yûnus, tekkeye odunun yaşını, eğrisini taşımazmış. “Erenler meydanına eğri yakışmaz,” dermiş.

Yunus Emre Tapduk dergahında otuz yıl hizmet ettikten sonra bir vakit, “bana hakikat sırrı açılmadı, benden derviş olmayacak” düşüncesiyle dergahtan ayrılıp yollara düşmüş. Bu yolculuğunda bir mağarada yedi kişiye denk düşmüş, bu kişilerin her biri bir akşam dua edip, dua ile önlerine yemek gelirmiş. Sıra Yûnus Emre’ye geldiğinde Yûnus Emre mahcup olmuş, onların vakıf olduklarına ben vakıf değilim, düşüncesiyle: “Ya Rabbi, benim yüzümü kara çıkarma. Onlar kimin hürmetine dua ediyorlarsa, Onun hürmetine beni utandırma,” diyerek dua edince bu kez iki sofra yemek gelmiş. Mağaradakiler, Yunus Emre’ye kim hürmetine dua ettiğini sormuşlar, Yûnus Emre “sizler kimin hürmetine ettiyseniz ben de onun hürmetine dua ettim, siz kimin hürmetine dua ettiniz,” diye sormuş. Yanındakiler de Tapduk dergahına otuz yıl odun taşıyan derviş hürmetine dua ettik deyince Yûnus Emre dergaha geri dönüp Ana Bacı’ya sığınmış. Ana bacı, Yûnus’a Tapduk sabah namazına kalkıp abdest almak için çıkacağını, Yûnus’a eşiğe yatmasını söylemiş. Tapduk Yûnus’un üstüne basınca “Bu kimdir?” diye sormuş, “Yûnus” demişler. Tapduk, “Bizim Yûnus mu?” demiş, Yûnus Emre bağışlandığını anlamış.

Tezkiretü’l Has’ta geçen diğer rivayete göre, Yûnus Emre, Tapduk kapısında derviş olmadan önce bilgin bir müftü imiş. Bir gün Tapduk’un dervişlerinden birine bir fetva gerekmiş, derviş, müftüden (Yûnus’tan) fetva almış. Ancak Tapduk, dervişiyle müftüye fetvanın yanlış olduğunu düzeltmesi gerektiği haberini göndermiş. Müftü efendi “Senin şeyhin okuma yazma bilmez, ümmîdir, fetvayı ne bilir? Ben ona gideyim, fetva yanlışdır demek nicedir, görsün!” deyip Tapduk’un tekkesine gelmiş. Tapduk’la görüşünce kendi fetvasının yanlış olduğunu hatırlayıp Tapduk’tan özür dilemiş ve ona mürid olmuş.

Bizim Yûnus, şiirleriyle hakikat yolcusuna seyrini anlatıyor, varlıkta durdukça gönül darlığından kurtulmanın imkansızlığını, bir seven ve bir sevilen olduğu sürece, aşık maşukta yok olmadığı sürece varlığın sahibiyle hemhal olunamayacağını, aşıkın alametinin gözyaşı olduğunu, zahiri ve kitabı bilginin hakikat denizine atılmadan hakiki manaya kavuşamayacağını, aşk pazarında can bedeli karşılığında canan alınacağını, arı bir Türkçe ile anlatıyor. Aşıka aşk haberinden daha şirin bir kelam olmayacağını fısıldıyor. Yûnus’un mânâ deryası elbet saymakla bitmez, o sebepten eserde geçen şerhlerden birkaçını şöyle sıralayayım:

Aşk bâzirgânı sermaye cânı
Bahadır gördüm câna kıyanı


Aşk sırrını satan kişinin sermayesi cânıdır. Ben aşk için câna kıyan âşıkı bahadır / merd-i Hüdâ gördüm. Erenler “aşk söyletir, dert ağlatır” yahut "âşık söylemezse, arif söylerse çatlar.” Buyurmuşlardır. Bu beyitteki nükte de aşk makamının söyletmesiyle alakalıdır. Bâzirgân tüccar demektir. Yani alıp satan kişi. Aşk alınıp satılan bir şey değildir. Onun sırrını paylaşmanın bedeli vardır. Nasıl ki bir metânın bedeli varsa aşk sırrının bedeli de candır. Ağızdan çıkan aşk sırrının bedeli âşıkın cânıdır. Ne var ki bunu bildikleri halde ne Hallâc, ne de Yûnus sırrını saklayabilmiştir. Onlar gerçek yiğitler, gerçek fetâlardır. Zîra arkdan gelenler bu “yol göstericiler” sayesinde Hakk’a adres bulmuşlardır. Ki zaten aşk gelince gönüldeki hal kelâma dökülür. Yûnus’un “Sevdiğimi söylemezsem sevmek derdi beni boğar” demesi bundandır. Hâsılı âşıkın taliplere: "Aşıklara ne diyem aşk haberinden şirin / aşk ile dinleyene eydeyin birin birin" demesi kolaydır ama bedeli candır. Aşk şehitleri o bedeli de seve seve öderler.

Senin aşkın beni benden alıpdır
Ne şîrin derd bu dermandan içerü


Ey dost! Senin sevgin beni benden aldı. Bu dert ne tatlı bir derttir ki dermânı içindedir. Dert de derman da aşktır. Aşkın âşıkı alması bir alıcı kuşun avını yutmasına benzer. Aşıkın istediği de budur zaten. Aslında yok olmak, onun tek arzusudur. Aşk insanı aslına dönüştüren bir ilahi kuvvedir. Daha da ötesi Hakk’ın kendi zatındandır aşk.

Vücudun cübbesin aşk ile çâk et
Dalagör ana kim umman-ı aşkdır


Vücudun elbisesini yani benliği aşk ile yırt, bu benlikten soyunup kurtul! Ki aşk denizine ancak benlikten soyunarak dalabilirsin. Deniz aşkın, Hakk’ın birliğinin (vahdet) ve zatının sembolüdür. Vücudun elbisesi kin, kibir, riya, şirk gibi nefsimize ve benliğimize ait özelliklerdir. Aşk ikilik kabul etmez. Bu sebeple maşuk aşıkının elbisesinden soyunup kendisine çıplak bir gerçek yani benliksiz olarak gelmesini ister. Tasavvuf ehli bu benliksizlik makamının “melâmet” diye tabir etmişlerdir. Melâmet, benlik duvarının yıkıldığı yerdir “cübbeyi çâk etmek, hırkayı suya atmak” gibi deyimler, delilik ve aşk alametlerindendir."

Yûnus Emre, insanlığı suretten manaya, zahirden hakikate, taklitten tahkike doğru çekiyor, Mustafa Hoca’nın deyimiyle, “dünya ambarındaki buğday”ı bırakıp, nefese talip olmaya çağırıyor. Şüphesiz hem kitabın başındaki menkıbelerden, hem de Yûnus Emre’nin Yûnusça şiirlerinden alınacak tükenmez hazineler olduğu gerçek. Mustafa Hoca’nın Aşktan Söyler Bu Dilim’de de söylediği gibi, “İnsanlığın kemâlinin zirvelerinde dolaşan bu zat okundukça hiç şüpheniz olmasın insanlar kendi gerçekleriyle yüz yüze geleceklerdir.”

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

18 Eylül 2021 Cumartesi

Bir saf tutup beklemenin şiirleri

Yerinde durmamanın, bir yere ait olmamanın, imkân oldukça yer değiştirmenin öneminden bahsedilir hep. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” denir, doğrudur ama kesin değildir. Yeryüzünü at sırtında gezip tozmak ister insan çoğu zaman. Şairler söyler, ressamlar çizer, neyzenler üfler. Tüm bunlar ruhun dalgalanması, kalbin konacak bir yer bulması içindir elbette. Ama olmayabilir de. Çünkü beklemek de en az yerinde durmamak kadar muhteşem bir şeydir. İnsanın aşkı, sadakati, vefası ne kadar beklediğiyle ölçülür. Bir şey isteyebilmek için beklemeyi bilmek gerekir. Şu yeryüzü ne aramakla ne de yürümekle çözülür. İnsan yorulur, şair “ben bu dolaşıp durmalardan yoruldum” der. Beklemek hem söze hem de sessizliğe dayanmaktır. İkisi arasında orta bir yol tutturmaktır. Pek kıymetlidir ve pek zahmetlidir.

Bir de saf tutmak vardır. Bir safta, gerekirse tek başına olmak ama muhakkak olmak, başına gelecek her şeyi tam da orada beklemek, bekleneni de isteneni de orada görmek, yaşamak, saf tutmaya dairdir. Saf tutmayı bilenler, beklemeyi de bilirler. Saf yalnızca birilerinin yan yana dizilmesiyle tutulmaz, tek başına da saf tutulur ve tutuşun adı beklemektir. İnsan “ne bakıyorsun saf saf?” diye sorar, şair “sesim kurudu ipe asılan çamaşırlar gibi” der.

Oyunbozan (2010) ve İzinsiz Gösteri (2016) kitaplarından nizami bir mesafe sonrasında Ahmet Edip Başaran bekleyişinin, saf tutuşunun meyvesini verdi. Yirmi iki şiirden oluşan ve Muhit Kitap’ın on dokuzuncu şiir kitabı olarak ortaya çıkan Hızır’ı Beklerken, pandemi günlerindeki sıkışıklığa inat “dünya bir odadan daha büyük değil, buna inan” diyerek teskin ediyor okuyucusunu. Bu teskin edici dizeler ve hâller, kitabın genelinde görülebiliyor. Malumdur ki teskin, sükûnet ile aynı köke sahip. Sükûn çok acayip bir kelimedir, insanın kendine çekidüzen vermesi gerekir. Şuncacık kelimede durgunluk, sessizlik, iç huzuru, dinginlik gibi nice güzel anlamlar vardır ve akıllara evvela mezarı getirir. Çünkü mezar da bekleyişin ve saf tutuşun yeridir. İnsan orada “kayboldum” diye üzülür ama şair için “belki de adsız bir mezarlıktır insan / er ya da geç kendine gömülür”.

Çocuklar, meczuplar ve şairler "kendilerini dinleyenlerle" yol yürürler. Haklarında konuşup yazmayı sevenlerin pek de kulak verip onların dertlerini merak ettikleri görülmemiştir. İşin güzel tarafı bu hâl de çocukların, meczupların ve şairlerin pek umurunda değildir. Ahmet Edip Başaran’ın dizelerinde de bu etkiyi görüyoruz. O bir taraftan “hangi sesler hangi kulaklardan kovulmuşsa ordaydım” diyerek şairin yalnızlığını dile getiriyor, diğer taraftan da “nerden kanıyor birbirimizi görmemenin kanı” dizesiyle ancak bir başkasıyla anlam bulabilen insanı tarif ediyor. Yalnızlığın dostu unutmaktır. Hatırlamak? O da başka bir dosttur. Şair “ben çok eski bir hatırayım kendime kendimden” derken insanın her koşulda evvela kendisini hatırlamasını gerektiğini öğütlüyor sanki. Bu kendini hatırlayış, nihayet yaratıcıyı da hatırlayış olması gerekir ki İbn Arabî, vefanın yalnızca Allah’a olması gerektiğini söyler. Başaran’ın bu vefakâr dizelerini bencilce bulanlar olabilir fakat ona bir örnek vermek gerekirse Türkçe sözlü rap müziğin önemli şairlerinden Sagopa Kajmer’in şu dizelerini hatırlamak yeterlidir: “Sakladım benim için beni bana, hatırlatır zor zamanda beni bana diye.

Şair, kendini bilme yolunun yolcusu oldukça dili güzeli söyler ve bu yol düşe kalka yürünür. “Bir kalp verdin, dedin durma bunu aşkla boya / bir dil verdin, buna bal ağacından sözler” dizeleri, bir bilincin, geleceğe taşınan bir umudun ifadeleridir. Ancak gün gelir, “gözlerim soğuk sulardan, muskalardan bir alıntı / kime bırakıp da gittim göğsümde tuttuğum nefesi” dizeleri dökülür. Çünkü yolcunun seyri ümit ve korku arasındadır. Tüm bu gidip gelmeler, coşup durulmalar, kabarıp solmalar bundandır. Nihayet o, Hızır’ın geçtiği yolları geçip Hızır’ın beklendiği yollarda bekleyecek ve “beni gürül gürül bir beyazlık çağırıyor / beni bir siper bellediğim o dipsiz ürperti” diyecektir. Peki ya sonrası? İşte orada ne gündüzün sarmal politikası ne de gecenin kuşkucu felsefesi olacaktır. Orada psikoloji yavan, sosyoloji dilsiz ve istatistikler arsızdır. “Ama inandım serçelere, kalbe ve mezarda açan çiçeklere” deyip sulamalıdır gönül bahçesini. O bahçeden nice canlar yürüyecektir kâinata. Sonra şairin diline o canlar eşlik edecektir. “Kafkasya’da bir kırlangıçla uçar ruhum / canım bir kısrak gibi debelenir vaktin ağzında” diyecektir. Kalp, elbet konacağı yeri bulacaktır ve o artık fetvasını bu yeniden doğmuş kalbinden alacaktır. “Hiç kimse bıraktığı yerde bulamaz kendini” çünkü “yaşamak bir uçuruma yol sormak gibi”.

Neden şiir okuruz? Kendimizde tadilat yapmak için. Aksayan yanlarımızı görmek, gevşeyen yerlerimizi sıkmak ve kirlenen zihnimizi temizlemek için. Düşmesiyle, kalkmasıyla, kaygısıyla, kırılganlığıyla, yarasıyla, yasıyla hiç kimse her zaman dimdik yürüyemez, dümdüz ilerleyemez. Yoldan da çıkılır, tekrar yola da girilir. Her nefeste bir şeyler olur, bir şeyler biter. Çünkü insan olmak bir inşa sürecidir, bitmez bu tadilat. Çocukluk ağrıları kemiklerde sabittir mesela, sık sık kendini hatırlatır. “Kemikler ve şiirler ezelden kardeştir” çünkü ve “yürümeyi öğrenen bir çocuktur” her şairin sesi. Bazı ağrılar dile gelmez, dize gelir, “bir sevabın dökülüşüne karışıp, sustum” olur. Safı terk etmeden beklemenin neticesi böylece alınır: “Kalbimde onarılmanın meleksi sesi.

Octavio Paz’a göre şiir, masumiyetin yeniden kazanılmasıdır. Kabalığın ve hoyratlığın gölgelenmesi, yerini güzelin ve iyinin almasıdır. Ahmet Edip Başaran’ın son şiirleri, iyinin safında durup güzelliği bekleyen bir kimseyi çağrıştırıyor. Bu kimse, kendi bünyesinde topladığı iyiliği ve güzelliği başkalarına yaymak için de zamanını bekliyor. İzinsiz Gösteri’de “Bir ev resmi çizerken herkes masumdur” diyen şair, o evin insan kalbiyle rabıtasını işaret ederek “insan en az bir kez görmeli kendini” hatırlatması yapıyor. Netice-i kelam; dünya küçüktür ama insan, âlem-i kübrâ’dır, büyük âlemdir. Bu âlemin ne devri ne de seyri biter. Seyir vardır seyir içinde. Bekleyerek, saf tutarak ve şiir söyleyerek elbet yırtılır perdeler. Dışarısı anlamsızlaşır, içerisi gümbürder: “Merhaba içine çevirmen bulamayınca / dağılıp giden bütün dışarılar...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Bu yazı daha evvel Muhit dergisinin 20. sayısında yayınlandı.

Türk bağımsızlık ateşinin destansı romanı

Muhterem babam sayesinde çok küçük yaşta başlayan okuma yolculuğumda, okumakta en çok zorlandığım eserler, genellikle ideolojik bir taban üzerinde yükselmiş, ya da herhangi bir felsefik altyapısı olan eserler oldu, bunlar özellikle, sosyal konuları ihata eden eserlerdi. Bu sebepten ötürü Bozkurtlar’ı okumaya başlamadan önce de zorlanabileceğimi düşündüm. Ancak hiç de böyle olmadı. Atsız’ın ele aldığı konuyu işleyiş şekli, kitabın su gibi akmasına, minik bir tuğla denebilecek boyuttaki romanın kısa sürede bitmesine vesile oluyor. Gerçi, ben kitabın son sayfalarına yaklaştıkça hep “eyvah, bitecek,” endişesiyle okudum. Romandaki her sahne, zihninizde gerçek bir sahne olarak beliriyor, acıkan karakterlerle acıkıyor, susayan karakterlerle susuyorsunuz. Sevdiğiniz karakter öldüğünde, sanki bir dostunuzu kaybetmişçesine üzülüyorsunuz.

Birçok mecrada söylenen sözün ne olduğu değil de, nasıl söylendiğinin mühim olduğu mealinde bir laf duymuşuzdur. İşte bu, bir üslup meselesidir. Mevzu kitap olunca da üslup çok önemli bir yer kaplar, okuduğumuz kitap, çok sevdiğimiz bir konuyu ele alıyordur, ama üslubu bize yakın gelmediyse o kitabı okurken gerilir ve belki de yarım bırakırız. Tam aksine hiç temayül göstermediğimiz bir konuda yazılmış bir kitabı, sırf üslubun hoşluğu sebebiyle bir çırpıda okuyuveririz. Bozkurtlar’ın kurulumunda iki ana temel taş olduğunu düşünüyorum, bunlardan biri konu, diğeri de kuşkusuz üslup.

Aslında Bozkurtlar’da okurun karşısına çıkan üslup, diğer Atsız romanlarıyla örtüşüyor. Sonraki satırı merak ettiren, sayfalarca sürükleyen, zaman zaman yazarın postmodernizde olduğundan farklı bir şekilde kendi varlığını hatırlattığı, tılsımlı ve yalın bir üslup.

Bunlar böylece saraya yürürken, deminden beri süren sağanakla çamurlanan Siganfu sokaklarında biri koşuyordu. Bazen bir su birikintisine basarak sıçrattığı çamurlar yüzünü boyuyor, bazen sertleşen rüzgarla soluğu kesilerek duruyor, sonra yeniden koşmaya başlıyordu.

Bu gece yüzbaşının gönlünde bir sıkıntı vardı. Bilmeden iş görüyordu. Ateşe doğru ısınmak için yürümüştü. Ateşe yaklaşınca yaz olduğunu, ısınmak gerekmediğini hatırladı. Çeriler et kızartıyorlardı. Ateşe varınca erlerden birisi yere diz vurarak yüzbaşıya bir çamçak kımız sundu. Işbara Alp kımızı dikti. İsteksizce içti. İkinci bir erin sunduğu et kızartmasını almayarak yanlarından ayrıldı. Biraz ilerideki büyük ağacın dibine geldi. Bir oyuğa oturdu. Baktı, dalakaldı."

Bozkurtlar, aslında Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor olmak üzere iki kitaptan oluşuyor. Bozkurtların Ölümü, Ateş çocuk dergisinin 7. sayısından, 29 ve 30. Sayılar haricinde 40. Sayıya kadar tefrika edilmiş ve yayınlandığı sene olan 1946’ya kadar yarım kalmış. Daha sonra 1949’da Bozkurtlar Diriliyor yayınlanmış. Ötüken Neşriyat tarafından tek bir baskıda toplanmış bu kitaplar. İsimlerinden de az çok sezileceği üzere, birinci kitap 1. Göktürk devletinin yıkılış sürecini, ikinci kitap da 2.Göktürk devletinin kuruluş sürecini ele alıyor. Bu bağlamda romanda olayların geçtiği zaman dilimi iki Göktürk devletinin yıkılış ve kuruluş dönemleri arasında bir köprü oluşturuyor.

Romanın kapsadığı zaman dilimi göz önünde bulundurulduğunda pek tabii bulunur ki, kitapta Köktürkçe ya da Türkçenin diğer eski dönemlerinde yaşamış kelimeler geçiyor, bu sayede okur kitabı okudukça yeni kelimeler ve yeni anlamlara doğru açılıyor.

Öyleyse bil bakalım, yüzbaşı neden bu gece bunlu?(kederli)
…erlerden birisi yere diz vurarak yüzbaşıya bir çamçak(bardak) kımız…
Albız alsın!..(Şeytan alsın)

Bozkurtlar, okuru sürükleyen, okura tarihi ve ideolojik bilgiler katan, su gibi akıp giden bir kitap. Bozkurtlar’ı okumuş olmaktan pek memnunum ve okuyacak olan herkese keyifli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

8 Eylül 2021 Çarşamba

Nurettin Topçu’yu anlama gayreti

Bir fikri ya da şahsiyeti anlamaya çalışmak, onu aynı zamanda dert edinmeyi de gerektirir. Büyük fikirler ve şahsiyetler, edindikleri dert nispetinde yol yürümüşlerdir. Onların yürüdüğü bu yollardan yeniden geçmeye niyet edildiyse, yeni dertlere de niyet edilmiş demektir. “Önce yoldaş sonra yol” öğüdünce, anlamak isteyenin evvela kendisine iyi bir yoldaş seçmesi gerekir. Muhabbetin kıymeti, muhatabın kuvvetiyle biçimlenir.

Bu toprakların fikriyat ve zihniyet dünyasını zenginleştirmiş engin gönüllü insanlarından Nurettin Topçu’yu anlamaya çalışmak için vaktiyle önümüzde esaslı kitaplar açılmıştı. Kırk Yıl Sonra Dün Gibi, Çağdaş Bir Dervişin Dünyası, Bir İnsanla Karşılaşmak, Nurettin Topçu: Hayatı ve Bibliyografyası; sırasıyla Muzaffer Civelek, Emin Işık, Ali Birinci ve İsmail Kara hocaların Topçu’yla tanışıkları esasına dayanan, muhabbetli kitaplardı. Derslerinden sohbetlerine, konferanslarından yazılarına varıncaya dek onu anlamaya gayret etmiş kimselerin yazdığı kitaplar, Topçu’yu hatırlatan ve onun hatırda kalmasını isteyen emeklerin birer neticesiydi. Mayıs 2020’de, Nurettin Topçu’yu anlamak ve anlatmak isteyenler cemiyetinde yerini aldı. Galip Çağ, Nurettin Topçu’yu Anlamak adlı çalışmasına “Izdırabın Dili” alt başlığını ekleyerek okuyucuya en baştan karşılaşacağı zorluğu fısıldıyordu: Çileye talip olmak.

Onun gibi olmak derdinde olanların beyhude uğraşlarının ötesinde onu anlamak isteyenlerin yolunu aydınlatmak manasında âcizane bir çaba” olarak kitabını takdim ediyor Galip Çağ ve Topçu’ya üslup, sanat, tarih ve toplum pencerelerinden bakıyor. Karşımızda, var olmanın sancısını bedeniyle ve ruhuyla zevk etmiş bir şahsiyet var. Ben demekten imtina eden, düşündükçe dertlenen, insan için yazan ve yazdıkça ustalaşan, güçlü sorular soran, tarihten beslenen, gelenekle yeniyi irfan nazarıyla yorumlayan, insana olan sevgisinin yanına nezaketi gösterişsiz biçimde yerleştiren, daima gönülle söyleşen ve nihayet gönüllerde yer edinmiş bir şahsiyet. Nasıl ki onu besleyen büyük başka şahsiyetler varsa, Topçu’yu anlamak isteyen kimselerin yine o şahsiyetlerden de beslenmesi gerekiyordu. Çünkü Topçu onları okumuştu ve sadece okumakla kalmayıp onların düşüncelerini kendi düşünce dünyasına, onların yaşamını kendi hayatına katmıştı. Yûnus Emre ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ektiği aşk tohumlarını merkeze alarak Topçu sık sık batının ‘ruhçu’larına döndü yüzünü. Hallâc-ı Mansûr üzerine önemli çalışmalar yapmış Fransız şarkiyatçı Louis Massignon, hakikati kavramak için sezgiyi merkeze alan Henry Bergson, bilhassa doktora tezindeki İsyan Ahlâkı fikrini geliştirirken beslendiği Maurice Blondel ve hatta Immanuel Kant, Topçu için çok önemli isimlerdir. Ancak daima ışık doğudan yükselmiştir. Topçu’nun ruhuna kuvvet veren irfan geleneği, onu ömrü boyunca diri tutmuştur: Çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla tanıştığı Nakşî Hasib Efendi ve sonrasında intisap edeceği Abdülaziz Bekkine Efendi, İstanbul Erkek Lisesi’nden hocası Celâleddin Ökten… Topçu lise yıllarında bir edebiyat öğretmeni vesilesiyle Mehmet Âkif’in dünyasına dalıyor ve o günden sonra Safahat’ı elinden düşürmüyor.

İlmin ve ahlakın aynı kökten geldiğine inanan Topçu için “bilmek seyretmek değildir, bir sırrı çözmektir. Sırrın peşinde olmak hareketin kendisidir.” Sanatçı, düşündüğü ve ürettiği eserlerle kurtuluşunu arar. Bu kurtuluş, kâinatta kendi varlığının tasdikini görmekle mümkün olur. İradenin Davası kitabıyla Nurettin Topçu bize sanatçının duyduğu eksikliği oldukça derin biçimde anlatır. Sanatçıyla filozofu ayrı yerlere koymaz. Bunu yaparken bir bilgi kaynağı olarak sezgiyi merkeze alır, zira o mistik bir ruha sahiptir. Öte yandan, gerçekçiliği de bir yana bırakmaz. “Topçu’nun hikâyesi de romanı da edebiyata bakışı da realizmden beslenir. Bilhassa Anadolu’yu anlatırken hisseder okuyucusu bunu. Gerçek olanın, toprağın peşindedir hep. İnsanı anlamanın yolunu belki de burada görür.” der Galip Çağ ve şu önemli cümlelerle meseleyi izah eder: “Sezgi ve imanın vuslatı hakikate varacak yolun belki de son kavşağıdır. Aşk bu vuslatın gerek duyduğu güçtür. Hakikat ise bizatihi Allah’tır. Ve hakikat sizi en güçsüz bıraktığı, bir hiç haline getirdiği noktada kurtuluşa erdirir. İşte bu en üstün mertebesinde sanat, bir güçsüzlük iradesi gibi görünmektedir Topçu için.

Nurettin Topçu bu toprakların tarihi iki biçimde ele alır. İlki, bir döneme yahut bir idarecinin varlık süresine hapsolmayan silsile anlayışıdır. Çünkü tarih, ruh yapılarının nesilden nesle geçmesiyle ilerler. Tarih içindeki hadiseler milleti yoğurur, toprakları mayalar. Bu durum, maziden şimdiki zamana uzanan bir nehir gibidir. Nehir durmaz, akmayı sürdürür. Toplum bir varlık, tarih ise tecrübedir ona göre. Tarihi ikinci ele alış biçimi insanın ruh dünyasıyla alakalıdır. Bu dünyanın merkezinde ise sevgi yatar. “Milli tarihimizin içinde gelişen karakterlerimiz, İslâm’ın ahlâk ilkelerinden hayat almıştır” demesi, bunun bir delilidir. Özellikle Osmanlı döneminin iyi anlaşılabilmesi için toplumun her kesimine hitap etmiş, her derdi çözmeye gönüllü olmuş erlerin iyi okunması, iyi anlaşılması gerekir. Topçu bu anlamda keskin milliyetçi yahut Turancı görüşlerle aynı safta durmamış, bu sebeple çoğu zaman tenkitlere de uğramıştır. O, şahıslardan çok fikirlerle çatışmıştır çünkü üzerinde hassasiyetle durduğu nokta İslâm’ın ortaya koyduğu değerlerin devlette ve toplumda nasıl bir karşılık gördüğüdür. Galip Çağ bu meseleyi şu önemli cümleleriyle yorumluyor: “Bugün merhum Halil İnalcık’ın özellikle Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetini izahta kullandığı istimalet kavramı ile aslında ondan daha önce Topçu Bey’in Osmanlı idaresine dair geliştirdiği sevgi ve adalet kavramlarını tarih biliminin gereğine uygun ve tarihçi üslubu ile anlattığı gayet açıktır. O zaman onun Osmanlı idaresini anlatmak konusunda ısrarla ön plana çıkardığı İslam dininin kattıkları gerçeğinin milliyetçi düşünce geleneğine kurban edilmesi bir açıdan bakıldığında haksızlık gibi durmaktadır.

Yahya Kemal’e, Osmanlı’nın nasıl Viyana kapılarına dayandığı sorulmuş. O da “bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevî okuyarak” diye cevap vermiş. Oldukça şairane olan bu cevapta bulgur pilavı tevazuu, Mesnevî ise yüksek aşkı temsil etmiştir. Şair yine bir başka anısında Türklerin ölüleriyle yaşadığını söylemiştir. İşte Nurettin Topçu da milleti mekanla ve zamanla sınırlamanın imkansız olduğunu, ölülerin bizi yaşattığını, bu dinamizmin topraklarımıza ruh verdiğini söylemiştir. Galip Çağ en çok da buna işaret ediyor: varoluşumuzun özünü anlamak için bizlere kök salmış ve her türlü çileyi göze almış ruhları, ruhumuzu iyi tanımaya. Son söz, Nurettin Topçu’dan olsun: “İnsanlığın iradesi ıztırabın eseridir, dedik. Iztırap bizi kainatta ufak bir parça olmaktan çıkararak kainatın bütünü haline koyuyor: Buna aşk diyoruz.

Yağız Gönüler
* Bu yazı daha evvel Okur dergisinin 20. sayısında yayınlandı.

6 Eylül 2021 Pazartesi

Yaşarken karşılaşılan sıkıntılar, geçirilen sarsıntılar

Öyküler vardır, üç dört yaşlarında bir çocukken, geceleri babaannenizin başucunuzda çektiği tesbihin şıkırtısı gibi gelir okudukça. O sarhoşluk verici tesbih şıkırtısı gibi hem uykunuzu getirir hem uyandırır. Dinlendirir, dinlettirir. Uzunca bir yolculuğun üstüne içtiğiniz demli bir çay gibi, tatlı bir acılık bırakır dilinizin ortasında. Güzelliğini Gördükçe Ağlayasım Geliyor, böyle öykülerden oluşan bir kitap işte.

Güzelliğini Gördükçe Ağlayasım Geliyor, Ethem Baran’dan okuduğum ilk öykü kitabı oldu. Kitap, “Boş Geçmeyelim” ve “Baş Dönmesi” olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Birinci kısımda iki öykü, ikinci kısımda altı öykü var. Birçok öykü kitabında olduğu gibi, bu kitapta da öyküler arasında incelikli bağlantılar söz konusu olabiliyor bazen. Örneğin “Furkan” öyküsündeki olaylar ile “Nisa” öyküsündeki olaylar, bir cama tırmanma hadisesiyle birbirine bağlanıyor. Öykülerde kullanılan bu tarz teknikler ise okur için öyküleri daha çekici ve etkileyici yapıyor. Kitapta, öykülerin geneline hakim bir konu var ki, o da yaşamak meselesi. Yaşarken karşılaşılan sıkıntılar, geçirilen sarsıntılar anlatılıyor kitapta. Tabi bunların okura aktarımı her zaman çok net olmuyor ve anıştırmalardan faydalanılıyor. Öykülerde kullanılan anıştırmalar, öyküleri daha ucu açık, yaşanan olayları okur açısından tamamlanabilir ve yorumlanabilir hale getiriyor. Karakterlerin bilhassa yaşamlarını, çocukluklarını ve ailelerini sorguladığı paragraflarda, karakterin zihninden geçen olaylar, okurun zihnine isabet ettiğinde bütünlük kazanıyor.

Bomba imha uzmanı olmak istiyorum, var mı diyeceğiniz! Hayatla aramdaki bağ o tel kadar olsun istiyorum. Ama öncesinde geçici bir iş bulmalıyım. Annemin ve babam olacak o pislik herifin dilinden kurtulmalıyım. Sonra şöyle kocaman bir revolver alacağım mutlaka; elimde viski şişesiyle bu bankta oturup şu saksağanları tek tek havaya uçuracağım.

Pek çok psikolog, insanın çözemediği sorunların kaynaklarını bireyin geçmişinde, çocukluğunda arar. Bireyin büyürken yaşadıkları, büyürken ailesinden ve çevresinden gördüğü tavır ve tutumlar kişinin hayatında pek çok şeyi belirleyecektir. Nitekim, imam çocuğu camiden kovar, çocuk hayatı boyunca ezan duyduğu yerden kaçar. Kitaptaki bazı öykülerde, karakterlerin iç çatışmalarının çoğunun çocukluk ve gençlik dönemleriyle olduğu görülüyor. Bu nüans da okura çok önemli bir psikolojik ipucu veriyor, insan dışarıdan nasıl bir tutum görürse, öz benliğine karşı da aynı tutumları geliştiriyor, bir o kadar da çevresinden nefret etmeye başlıyor, böylece insan, olması gerekenden farklı, insanlardan uzak, hayattan kaçan, duygusal olarak zayıf bir birey olarak topluma dahil oluyor.

Annem abimin yanındadır. Onun biricik evladı o. Yoruldun mu oğlum, meyve getireyim mi oğlum, canın ne istiyor, ne pişireyim oğlum? Ee, kolay değil markette kasiyerlik yapmak. Eve para getiriyor tabii. Benim gibi hazır yiyici değil. Beni evden atıp yurda gönderirken, evin kokusuna, odamın duvarlarına, babamın bağırıp çağırmalarına, dik dik bakışlarına bile hasret bırakırken abimi gözünüzün önünden ayırmaya kıyamadınız değil mi? Sorumsuz, serseri, tembel olan benim; çocukluğu kötü geçen, koruyup kollanması, sevilmesi gereken o.

Babam benim için bitmiş görünen ama aslında yarım bir resimdir. Resim derslerini, hiçbir resmi tamamlayamadığım için sevmezdim. Hocamızın verdiği ödevi anlardım anlamasına; yapardım da. Bizden istenen konuyu resmederdim ama sayfanın geri kalanını nasıl dolduracağımı bilemezdim. Konu sayfanın ortasında kalır, gerisini boyayarak doldurmam gerekirdi. Hoşuma gitmezdi sırf sayfayı doldurmak için boş boş boyamak; bir de boyaya yazıktı. Çabuk biterse babam kızıyordu. Sayfanın boş kalan kısımlarını gereksiz yere boyayarak doldurmak babamdan bir kez daha boya istemek demekti. Olacak şey değildi yani.

İnsan bazen bazı metinleri hem şaşırarak hem de kahkahalar atarak okur, kitapta tam da bu tanıma uyacak bir öykü de mevcut ki, o da kitabın son öyküsü olan İthaf. Bu öyküde bahsedilen kişi ve olayların çoğu, kendi hayatımızda da örneklerine sık sık rastlayabileceğimiz kadar doğru, hem de oldukça tebessüm ettirici. İthaf öyküsünde yazar, yazmış olduğu bu öyküyü, günlük hayatta kendisini kızdırmış olan herkese ithaf ediyor, öykün ithaf edildiği kişilerden bazıları şunlar:

yıllardır tıraş olduğum, zorunlu konuşmalar dışında tek kelime etmediğimiz ve bana bir kez bile adımla hitap etmeyen berberime,(…)

en sağ şeritte kendi halimde ve trafiğin belirlediği hız sınırları içinde insan gibi sakin sakin giderken, orta ve sol şerit müsait olduğu halde arkamdan gelip bana selektör yapan hayvan oğlu hayvana;(…)

bankamatikte, cihazı ilk defa görüyormuş ya da o an makineyi yeniden icat ediyormuşçasına düşünüp duran; yıllardır kullandığı menüyü defalarca okurken verilen süreyi kaçırdığı için ek süre isteyeceğine kartını alıp tekrar takan, aynı uzun yolculuğa arkasındaki uyruğa aldırmadan yeniden koyulan ve dayanamayıp kafamı uzattığımda hesap özetini görünce, ona, ben ve benim gibilerin en az iki katı maaş veren kurumuna içimden küfürler yağdırdığım paçavra kılıklı herife;(…)

Güzelliğini Gördükçe Ağlayasım Geliyor’u, bir buçuk saat içinde okudum, ama okurken aldığım keyif bir buçuk saatten fazlasını dolduracak kadardı. Kitapta en sevdiğim öykü, "İthaf" oldu. Hem müstakil olarak öyküleriyle hem de bütün bir kitap olarak feyiz ve keyif alınacak bir eser olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuyacak olan herkese, keyifli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc