12 Ocak 2021 Salı

Anadolu topraklarını mayalamış efsaneler

"Güzel ne güzel olmuşsun,
Görülmeyi görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi
Benim yârim bana küsmüş
Gayrı sözü benden kesmiş
Zülüflerin göze dökmüş
Sevilmeyi sevilmeyi."

Bu sözleri ilk kez Kuan'dan daha sonra Fikret Kızılok'tan dinlemiştim. Kelimelerin duruluğuna rağmen taşıdıkları anlam yoğunluğu beni çok etkilemişti. Bu güzel sözlerin ardındaki kalemi araştırmaya başladığımda karşıma Karacaoğlan çıkmıştı. Daha sonra aynı hadiseyi Gurbette Ömrüm Geçecek, Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm, Gamlanma Gönül gibi parçaları dinlediğimde de yaşayınca bir an evvel Karacaoğlan'ın izini sürmem gerektiğine karar verdim. Onunla ilgili kitapları araştırdım ve en güzel seçimin Yaşar Kemal'in Üç Anadolu Efsanesi adlı kitabı olduğuna kanaat getirip siparişimi verdim. Kitabı elime aldıktan sonra birkaç her fırsat bulduğumda elimden düşürmeden okudum ve bittiğinde yüzümde tatmin olmaktan gelen bir tebessüm, damağımda tadına doyulmamış bir lezzet vardı.

Yaşar Kemal, edebiyat dünyasına şiirle hatta ilkokulda Aşık Mecit ile atışmalarıyla adım atar. Annesi, biricik oğlunun âşık olup yollara düşeceğinden, elinde sazıyla diyar diyar gezeceğinden ve onun bir kuş gibi avcundan kaçıp gitmesinden korktuğu için hep engellemeye çalışır. Yaşar Kemal, sazına düşman kesilen annesini yine sazıyla ikna eder.

17-18 yaşlarında Çukurova'dan, Toroslardan derlediği ağıtlarla ilk kitabı olan Ağıtlar'ı çıkarır. Bu topraklara olan sevdası bu çalışmayla dinmez aksine daha da gürler, çağıldar. Üç Anadolu Efsanesi de bunun en güzel örneklerden biri.

Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik efsanelerini bir masal gibi merakla, soluksuzca; bir ağıt gibi gözü yaşlı okuyorsunuz. Efsane oluşuyla gerçeküstülüğe meyletse de hayatın tam kalbinden gelen kahramanlar bunlar. Satırlar arasında gezinirken kâh ayağınıza devedikeni batıyor, kâh tırmandığınız yamaçların keskin köşeleri elinizi kesiyor ama dağ kekiğinin, yavşanın kokusu burnunuzdan gitmiyor.

Yaşar Kemal için Çukurova'nın her bir karışını avucunun içi gibi bilir; dağlarında, ovalarında gezen her böceği, yetişen her bitkiyi, uçan her kuşu tanır denir. Bunun bir mübalağa olmadığını her sayfa yeniden onaylıyorsunuz. Karacaoğlan'ın derleme bir şiir kitabını alıp okumaktan farkı size bu büyük halk ozanının başından neler geçmiş, hangi sözler hangi olaylar üzerine dilinden dökülüp sazının tınısıyla dağlamış yürekleri, bunu hissediyorsunuz.

Hayatı boyunca zalimin ve zulmün karşısında olan Yaşar Kemal'in bu refleksini kitabındaki kahramanların başından geçen olayları anlatırken kullandığı dilde de görüyorsunuz. Belki de hamuru böylesi kahramanlarla yoğrulduğu için karakteri böyle şekillendi, kim bilir.

Anadolu'daki köylerde duvarların soğuğunu kırmak ve içerideki ısıyı korumak için duvar halıları kullanılır. Bazı köylerde bunu hâlâ görmek mümkün. Bu halıların pek çoğu geyik figürleriyle bezelidir. Ayrıca Ceylan, Karaca, Ceren isimleri de azımsanmayacak kadar yaygındır. Alageyik destanını okurken insanımızın bu hayvanlarla olan ilişkisini görüyor ve artık neden bu kadar geyik göremediğimizin de ipuçlarını alıyoruz.

Aynı şekilde Köroğlu destanında ise atların Türklerin hayatındaki anlamını ve değerini görüyor ve bu uğurda nelerden vazgeçebileceğini, uğruna ne savaşlar verebileceğini okuyoruz. Bolu Beyi’nin tavlasına bakan Seyis Koca Yusuf büyük bir haksızlığa uğrar ve sazıyla sözüyle savaş ilan eder. Bu savaşta onun eli, kolu, ayağı ise biricik oğlu Ruşen Ali olur. Her türlü zulmün karşısında dimdik durmayı; gücünü, yiğitliğini aşk uğruna kullanmayı ve yerine geldiğinde aşk uğruna da fedakârlık etmeyi bize öğretiyor bu üç halk öyküsü.

Âşıklarla, türkülerle bezeli bu kitaba vedayı da yine Karacaoğlan ile yapalım.

"Yürü bre yalan dünya
Sana konan göçer bir gün
İnsan bir ekin misali
Seni eken biçer bir gün."

Mustafa Karaevli
twitter.com/karaevlimustafa

11 Ocak 2021 Pazartesi

Yerinden edilmiş gölge oyununun terbiyesi:
ölüm ve kirli eller

"Hüve'l-bâkī" 

Muadillerinden farklı olarak ölüm, mevcudunu yaşamakla tasdik eden bir oyundur. Oyunlar arasındaki bir oyun, bir gölge, kendisini aştıktan sonra da varlığını sürdüren, kabına sığan, endişeyi makul gösteren bir gölge. Öyle bir gölge-oyun ki, ona varanların, kaybettikleri anda kazanmaya da başladıkları, imgeler üzerinden devam eden, hepimizi yerin altında aynı hizaya getiren bir imge. Ne var ki ölümün endişesi ayak tabanlarımızda atarken bir de ölümün kamusallaştırılması, hem de birçok kurum eliyle, soylulaşmaya gidilirken bir terbiye yoksunluğuna da ulaşmış durumda. Bu da ölümü, gıyabında yaşamayı, devleti, kural ve başsızlığı, rutini, hafıza ve ifadeleri, siyasallaşmasını, iknayı ve lütfu ele almayı gerektiriyor. Dahası, ölüm kendi hâlinde zaten cereyan edecek bir olgu olduğu için, herhangi dışsal bir müdahalenin de aynı terbiyeden yoksun olduğunu ilan ve itiraf etmeye varıyor. Yani ölüm tek başına bilge bir ihtiyar iken kıyısından köşesinden törpülenmesini, bir kahır ve lütuf düzleminde başkalarınca verilen bir imtiyaz haline getirilmesini redde soyunuyor.

İsterdim ki yaşamın olmasa bile ölümün kendisi üzerinden bir zımparayla geçeyim, fazlalığından, ağırlığından, teni pütür pütür eden tanımsızlığından kurtulayım. Ama olmadı. Tereyağından kıl çeker gibi yaşayıp ölseydim, alan aldığıyla ben de sattığımla kalırdım. Bu da olmadı. Dünyada kalan, dünyaya kalırdı. Kural buydu. Kural buyken ölümün de tıpkı yaşamak gibi zaruri bir meslek haline gelmesi kirli eller problemini de yeniden gündeme getirdi. Ölümü terbiye etmek, ölümden ziyade, bu terbiyeyi ölümü hizaya getirmek için kullananlara da uygulamayı makul kıldı. Çünkü makul olan ölüm, tarihin seyri içerisinde makul-ölüme evirildi, bir kuruma, aksi düşünülemez bir nesnenin kendisi haline geldi. Üstelik edinilen değil, verilen, lütfedilen, öyle olması murat edildiği için ulaşılan bir nesne olup çıktı. Nasıl yaşanacağına olan müdahale yerini bir de nasıl ölüneceği, ölündüyse nasıl gömüleceği, gömülmek hakkı verildiyse cesedin hangi rutinlere göre hazırlanacağı gibi artçılar da artık birer hak oldu. Verilecek, makbul olması karara bağlanacak kamusal-ideolojik bir hak. Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi kitabında bu minvaldeki çıkmazları ele alarak ölüme, ölenlere, geriye kalanlara ve bunların kendilerini imgeler üzerinden var etmesine çok katmanlı, ifadenin gramatik ayrımını da es geçmeden değiniyor. Mülk edinmenin fenalık olması kadar, bu fenalığın en büyüğünün de insanın kendi bedenini temellük etmesi olduğunu söylerken bunu, ölümün dinamik bir var oluştan mutlak bir yok oluşa, o yok oluşun özündeki aslî var oluşa dayandırıyor. Yani geç kalınmış bir randevuya yetişmeyi, hiç olmazsa gölge oyunun kurallarını yeniden hatırlatarak rövanşı kazanmayı deniyor.

Ölüm Terbiyesi, temelde ölenin kimliğini öncelemeden, onun öldükten sonra da anılması şartının makul birey olması tezatından yola çıkıyor. Yani ölümü kurtarmak, en nihayetinde ölenin de paçayı kurtarmış olması anlamına geliyor. Toplumsal kaidelere -ki her devrin kendi ahlâki yansımalarından oluşan kaidelere uymayan, öteki, lanetli veya dünyanın fazlalıkları olarak mimlenenleri tekmelemenin ya da aziz kılmanın nerelerden geçtiğine ışık tutuyor. Kendi başına oldukça disiplinli bir kazı sürecini gerektiren bu çaba kitabın nezdinde ölüme yeni libaslar giydirmenin de mücadelesi. Belki de bir süredir çıplaklığa mahkûm edilen ölüme kendi libasını yeniden giydirmek, hakiki manada üstsüz olan ölümün şanını teslim etme mücadelesi. Bilinmez. Ancak ölüme ve imgelere karşı bu denli kuvvetli tasavvurlar başıboş değil. Bilindiği gibi, yakın zamanda Atina’da kurulan temsili bir mahkeme, Tanrılara saygısızlık ettiği ve gençleri baştan çıkardığı gerekçesiyle ölüme yollanan Sokrates’in masum olduğuna hükmetmişti. Bundan yirmi beş asır önce cereyan eden olay, yirmi beş asır sonra Sokrates’in beraat niyazına dönüştü. Şaşılacak bir şey olması gereken bu durum hem Ölüm Terbiyesi’nin hem de onun nezdinde yaşamın olağan akışında sıklıkla ortaya çıkan bir sonuç. Birisi ölür, tekmelemek için ayağa, okşamak için başa bakılır. Nokta. Diğer yandan, doğruluk hakkında konuşmak bireylerin değil, kurumların edindiği bir hak olarak görüldüğünden, bugün böyle yarın da şöyle hükümler vermek hayrete kapalı bir duruştur. Kitabın yazarı, bütün anlatı boyunca kavramların özüne inerken totalde devlet erkine atıfta bulunmayı ihmal etmediğinden ölümün terbiye sosuna tadını da yine devletin kendisi vermiş oluyor. Dolayısıyla iki şeyi daha karara bağlamak yerinde olacak. Birincisi, devlet, edinilen tüm sermayelerin toplamına denktir. Kudret, imtiyaz ve beraat hakkı dahil. Yani söylediklerinin teferruatı değil, esası baki. İkincisi ise, metnin girişince peşinen söylediğim şey: Hüve'l-bâkī.

Kalenderilerden, Babailerden, Celâlilerden yola çıkıp Bedrettinlerin, Şahkuluların isyan ahlâkına teşne Ölüm Terbiyesi, kelleyi koltuğa alanların mottolarını kitap boyunca hatırlatıyor: ser-bürîde mürde. Ölmeden önce ölmenin yolu. Kalenderilerin dünyaya çer çöp muamelesi yapmalarını onların başsız, kuralsız olmalarına bağlayan kitap, evvelce de belirttiğim gibi yüzünü dünyadan dönen, coşku ile Allah’a yönelenlerin dünya ve dünyadakilere tamah etmemelerini ölüme saygılarından, ölümü soylulaştırmışlarından aldıklarıyla ilintiliyor. Bunun karşısına ise yaşama hakkını elinde tutan erklerin bir de ölüm hakkını sahiplenmesindeki yozlaşmayı, tahribat ve bugünlere değin gelen yerleşik bir inanç kaidesi olmasını koyuyor. Burada açık bir devlet tartışması yürütülebilir, fakat bu da anlatımı gittikçe didaktikleştireceğinden, kitabın künhü ve üzerine eklemlenecek üç beş notla yetinmek gerekir. Ölümü ve terbiyesini konuşmak, kavramlara kalıcılık yüklemek isterken onları özlerinden saptırma tehlikesini de doğurduğundan bir Hegelci duruşu öncelemeyeceğim. Fakat, varlığa “fırlatılmışlık” yükleyen Hegel’in, burada ölümü terbiye etmediği gibi, ucu açık kavramsallaştırmalarla bir tık daha bulandırmaya memur olduğunu demeden de edemeyeceğim. Yine de bu kavramsallaştırma ve içini boşaltma, aynı anda doldurma merasimi, yaşamı ölümden koparmak isteyen güçlerin bilindik taktiğidir. Sayın, kudret ve iktidarı merkezileştirmeyi yeğlediğine kanaat getirdiği Osmanlı’nın da fetvalar, imgeler (cami, medrese, kitabe veya fetihlerle) gücü yekûn hale getirdiğini anlatırken iddiasını da kitap boyunca verdiği örneklemeler, kavramsal derinliklerle güçlendiriyor. Anlatı, dünü, günü içerdiği gibi kendine içkin bir yarın tasavvurunu da geliştirmeyi ihmal etmiyor. Hülasa, eğer bugün Batı, moderniteyi inşa ederken kötülüğün sıradanlaşmasını insana fatura etme yolu olarak Tanrı’yı öldürmekte bulduysa, ölümü tanrılaştıran, ona da dünyevi komutlar yükleyen yerli erkler de ölümün haysiyetini, cesetin hakkını gasp etmeyi benzer yolla buldu. Bu iddia, kitabın uzun uzadıya tartıştığı bir sav.

Kendisini yapıda, mimaride, müzikte, sanatta, yasada, coğrafyada, tarihte, bilim ve edebiyatta bir şekilde var eden ölümün saltanatına göz dikenlerin onu alaşağı etmek, haysiyetinde tahribat oluşturmak için başvurduğu yollar anlattıklarımız -dahası hâlâ duran anlatamadıklarımız kadarıyla kitabın içerisinde mevcut. Çokkatmanlı, anlaşılır izah ve hemen her alandan örneklem ile kabul edilsin ya da edilmesin, ayrı, sıklıkla düşünmeye sevk ettiren değerli bir eser, Ölüm Terbiyesi. Başta da belirttiğim üzere, makul bir ölümü tekelleştirip makul-ölüm statüsüne geçirenlere reddiye kitabı. Bu yüzden tekrar etmek gerek: Hüve'l-bâkī.

Hüseyin Hakan
twitter.com/huseyinhakann

Anadolu'nun manevî fatihi: Harakânî

"Kişinin aklı için en manalı uğraş 
dostu zikretmektir."
- Ebu’l-Hasan Harakânî

Sözlük anlamı; “açma, açılma” olan feth sözcüğü Türk-İslam tarihinde daha çok “İslam’ı yaymak ve adaleti hâkim kılmak için yeni kalelerin ve şehirlerin ele geçirilmesi” anlamıyla kullanılsa da İslam’ın maneviyat erleri olan sufiler paslı gönüllere mübarek nefesleriyle üfleyerek nice fethin mimarı olmuşlardır. Nice küffar beldesinin kapıları gazi ve şehitlerin kılıçlarından önce evliyanın, dervişanın ve dahi arifanın dualarıyla açılmıştır. Alp ve eren kavramlarını bir potada eriten bu maneviyat erleri, “alperen” adıyla hem aşk şehidi hem de gaza şehidi olmak için gaza etmişlerdir. İslam ordularından önce bu maneviyat erleri küffar beldelerindeki yaralı gönüllere sevgi tohumu ekmiş, İslam sancağı altında da vakıflar yoluyla hem Müslüman halkın hem de gayrimüslim halkın her türlü yardımına koşmuştur. Bu gönül erlerinden biri ve pek mühimi de Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleridir. Harakânî Hazretlerinin Kars’a gelişi ve Sultan Mahmud’un Hindistan’a, Tuğrul ve Çağrı Beylerin ve dahi Sultan Alparslan’ın da Anadolu’ya yönelmelerindeki manevi telkinleri onun Anadolu’nun Türk-İslam yurdu olmasındaki ehemmiyetini gösterir mahiyettedir. Harakân’dan sonra Kars’a gelerek burada halkı irşad etmiş, hem pek çok âlimin yetişmesine, hem de bölge halkının esenlik bulmasına vesile olmuştur.

Sadık Yalsızuçanlar’ın Harakânî Vakfı'nın başkanı Yavuz Selim Uzgur’la Ebu’l-Hasan Harakânî üzerine yaptıkları söyleşi, Anadolu’nun Kalbi: Harakânî adıyla kitaplaşmış. Harakânî Hazretleri tarihî açıdan önemli bir figür olmasına rağmen tek başına tarihî bir karakter değildir. Aynı şekilde, güçlü bir edip olmasına rağmen tek başına bir şair de değildir, eriştiği yüce mertebeye rağmen tek başına bir din adamı da değildir. Bu nedenle Harakânî Hazretlerine dair konuşmak için Türk-İslam tarihine, Türk edebiyatına ve bilhassa tasavvuf şiirine ve dahi tasavvuf geleneğine hâkim olmak gerekir. Bu açıdan Sadık Yalsızuçanlar’ın isabetli soruları ve Yavuz Selim Uzgur’un tatmin edici cevaplarıyla şekillenen kitap on birinci yüzyıl Türk-İslam fetihleri ve tasavvuf geleneği hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Sadık Yalsızuçanlar giriş yazısında; “Tuğrul ve Çağrı Bey’leri de irfanıyla etkilemiş olan Harakânî’nin ‘çoklukta birlik’ öğretisi, Selçuklu medeniyetinin zeminini beslemiştir. Farklı kavim ve dinlerin, adalet ve sevgi temelinde bir arada, esenlik içinde yaşamasını sağlayan bu öğretiye, bugün fazlasıyla muhtacız. Özgür ve barışçıl bir dünyanın kurulmasında Harakânî gibi bilgelerin yaşamı ve öğretileri bize ışık olacaktır.” diyerek hem Harakânî’nin öğretilerinin Selçuklu medeniyeti için önemini ortaya koymuş hem de bugün içinde bulunduğumuz yoksunluğun sebebini açıklamıştır.

Harakânî Hazretlerini ve dahi cümle Allah dostunu anlamak, onların sözlerine ve eylemlerine bir anlam yüklemek; kapalı bir kutunun içinde ne olduğuna dair, kutuya dokunmadan hüküm vermek ve hükümle kutunun içindekini yargılamak gibidir. Tasavvuf, hâl ilmidir; mekteple ve kitapla öğrenilmez. Bu nedenle mektep hocasının ve kitap ehlinin tasavvufa dair verdiği hükümler eksik veya isabetsizdir. Harakânî Hazretleri; “Bu aşkı tatmak için okyanusta bir balık ol…” sözüyle okyanusun dışındakilerin bu aşkı anlayamayacaklarını da ifade etmiştir. Okyanus, deniz ya da derya; tasavvufta vahdetin sembolüdür. Vahdet denizine dalmadan okyanusun derinliklerine dair hüküm vermek hamlıktır. İnsan, denizin kendisini boğacağını düşünür ama Cenab-ı Hakk bu konuda kuluna eman vermiş ve “Ben kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmuştur. Bu hadis-i kutsi, kendi benliğinden soyunan aşığın Allah’tan başkasıyla hesabı kalmadığını da işaret eder. Cüneyd-i Bağdadî’nin tasavvuf tanımına baktığımızda da bu kutsi hadisi daha iyi anlıyoruz: “Tasavvuf, Allah’ın seni sende öldürüp kendinde ebediyen diri kılmasıdır.” 'Seni sende öldürmek'ten kasıt, nefsin terbiye edilmesi ve masivadan yüz çevrilmesi, kısaca ölmeden ölme ölünmesidir. 'Kendinde ebediyen diri tutması'ndan kasıt ise aşığın gönlüne kendi varlığının, bütün esmasının tecelli etmesi ve böylece kendi nuruna aşığı vesile etmesidir.

Harakânî Hazretleri bir sözünde şöyle diyor: “Fütüvvet ehli cennete giden yolda değil, Allah’a giden yoldadır.” Hazretin bu sözü Yunus’un; “Cennet cennet dedikleri / birkaç köşkle birkaç huri / isteyene vergil anı / bana seni gerek seni” dizelerindeki haykırışın izahıdır. Cenab-ı Hak, Yasin suresinde “Onlara Rableri katından bir selam vardır.” buyuruyor. Tasavvuf ehli, gönlündeki Hak nefesinin kokusuyla öylesine kendinden geçer ki sadece kokunun sahibini yani Allah’ı arzular. Bu kokuyu ona duyuracak olan kahır da olsa lütuf da olsa hoş gelir artık ona.

Tasavvuf ehli, bulunduğu makamdan konuştuğu için sözlerini zahir anlamıyla değil, batın anlamıyla düşünmek gerekir. Bu nedenle Hak aşığı pek çok sufi birbirlerinden söyledikleri sözleri açıklamalarını istemişlerdir. Abdullah Ensarî, Harakânî’nin maneviyatından gıdalanmış bir Hak dostudur. Huzuruna geldiğinde “Sufi, gayr-i mahlûktur.” sözünü açıklamasını ister. Bu söz, “Sufi, yaratılmamıştır.” manasına geldiğinden kapalı bir gönül gözüyle okunduğunda şirk barındırdığı düşünülebilir. Hâl ehli olanlar sözde bir irfan olduğunu bildiklerinden şerhini isterler. Harakânî şöyle izah eder: “Sufi sizin anladığınız gibi yiyen, içen, yatan, uyuyan değildir. Gönlündeki Allah’ın sırrıdır sufi, gönüldeki Hak’tır.Hz. Âdem’e balçıktan şekil verdikten sonra ona kendi ruhundan üfleyen Cenab-ı Hak, âşık kulunun gönlünde tecelli eder. Bu tecelliden sufi ortaya çıkar. Elbette, “oldum” demekle olunacak bir mertebe değildir bu. Yavuz Selim Uzgur; “Kul vara vara sultan olur.” diyerek tasavvuftaki azim ve sebatın önemini işaret ediyor.

Bakara suresinde mealen; “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti.” buyruluyor. Tasavvuf ehlinin bu konudaki düşüncesi; Hz. Âdem’e öğretilenlerin Allah’ın isimleri, yani Allah’ın hakikati olduğunu ve bu nedenle meleklerin secde edeceği bir mertebeye eriştiği yönündedir. İnsanoğlu da nefsini terbiye etmek yoluyla gönlünde Allah’ın nurunu parlatır ve meleklerin secde edeceği mertebeye erişebilir. İbn Arabî; “Allah, insana ihtiyacı suretinde tecelli eder.” diyor. İnsanın ihtiyacını bilmesi için ise nefsini tanıması gerekir. Bu minval üzere; “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyrulmuştur. Nefsini yani fıtratını bilmek, ihtiyaçlarını ve nefsini eğitme yollarını da bilmeyi sağlar. Mürşid-i kâmil, irşad edeceği dervişe fıtratına göre görev verir. Molla Güranî Hazretleri Somuncu Baba’nın huzuruna gelip “Ben de dervişiniz olmak istiyorum. Ne yapmam lazım, ne emredersiniz?” diye niyaz edince Somuncu Baba; “Şu eşeğime bin, Bursa sokaklarında dolaş da gel!” buyuruyor. Molla Güranî “Bunu yapamam sultanım!” deyince Somuncu Baba; “Peki evladım, yapacağın kadarını veririz sana da” diyor. Her nefis, aynı şekilde eğitilmez, kişi önce nefsini bilmeli.

Harakânî fakr ehli olmakla Peygamber Efendimizin varislerindendir. Sultan Mahmud’un ikramı olan altınları, “Boğazımızdan geçmez” diyerek geri çevirmiş ve biriktirmekten ziyade tasadduk etmeyi öğütlemiştir. Bir sözünde; “Âlimler diyorlar ki, ‘Biz Peygamberlerin varisleriyiz. Hâlbuki Peygamberin vârisi onun manevi ilmini taşıyanlardır. Peygamber fakrı seçmişti, biz de fakrı seçtik, Peygamber kimseden korkmazdı, Peygamber’in tıynetinde kandırma yoktu, insanların üzüldüğü şeye üzülmezdi, sevindiği şeye sevinmezdi, hizmet ederdi ve hizmetiyle de hiçbir zaman kendini üstün görmezdi, mütevazıydı, alçakgönüllüydü…” diyerek Peygamber Efendimizin asıl varislerinin marifet ehli olanlar olduğunu ifade etmiştir. Âlimlerle sufilere dair söylediği şu söz hem ilim ehlinde hem de tasavvuf ehlinde bulunması gereken hasletlerin neler olduğunu işaret ediyor bize: “Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: dünya hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sufi.

Dervişi şu şekilde tanımlıyor Hazret: “Üç nehirden beslenen bir denizdir: cömertlik, şefkat ve insanlardan müstağni olmak.” Bu sözüyle hem kendi yaşayışını özetliyor hem de bizlere asırları aşan bir mesaj gönderiyor. Bugün, toplumumuzun kaybettiği haslet tam olarak bu derviş tanımıdır. Anadolu’yu İslam irfanıyla mayalayan bu gönül erlerine gönül gözümüzü ve gönül kulağımızı yeniden açmamız gerek. Harakâni Hazretleri bir başka sözünde şöyle buyuruyor: "Türkistan'dan Şam'da kadar olan sahada birinin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben de duyarım. Bir kalpte üzüntü varsa o kalp benim kalbimdir." Maneviyatından beslenen pek çok gönül erinden biri de Yusuf Hemedani'dir. Yusuf Hemedani, Hoca Ahmed Yesevi'nin üstadıdır. Yesevi'nin gönül sofrasından gıdalanan erenler de Anadolu'nun ıslahında önemli rol oynamışlardır. Anadolu'da gelişen tasavvuf anlayışının "Hak rızası için halkın gönlünü almak, halkın derdiyle dertlenmek" düsturu Harakâni'nin öğretilerinde de kendini göstermiştir. Bu da bize fethin manevi boyutunu ziyadesiyle izah ediyor.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

10 Ocak 2021 Pazar

Her zaman gülmeyi başarabilen memleket insanları

Popüler ve kitapları çok satan yazarlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştım, bundan birkaç sene önceye kadar. Daha sonra Şermin Yaşar’ın kitaplarıyla tanıştım. Doğan Cüceloğlu, yazarın bir kitabını öven tweet atmıştı. Ben de kısa süre içinde yazarın o zamana kadar yayımlanmış üç öykü kitabını da okudum. Deyim yerindeyse “bir çırpıda” okudum. Ve her “çok satan” yazardan uzak durulmaması gerektiğine karar verdim. Aynı zamanda iyi bir çocuk kitabı yazarı da olduğunu öğrendim Şermin Yaşar’ın öykülerinin, Türk Edebiyatı’nda sağlam bir noktada bulunduğunu fark ettim.

Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu ve Gelirken Ekmek Al kitaplarından sonra yazarın dördüncü öykü kitabı, Deli Tarla ismiyle kasım ayında Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. İlk üç kitabındaki tarzın devam ettirildiğini gördüğümüz kitap, 16 öyküye sahip ve 190 sayfadan oluşuyor. Öykülerin birçoğunun ismi de yazarın diğer kitaplarındaki öyküler gibi gayet ilgi çekici ve okuru bir mizah şölenine ya da dramatik bir duruma davet ediyor: Senden Çocuğum Olsun İstiyorum, Geçinip Gidiyoruz İşte, Cebimdeki Osman…

Kitapta 4-5 sayfalık öyküler olduğu gibi 20-21 sayfalık öyküler de bulunuyor. Son söyleyeceklerimden birini şimdiden söylemek istiyorum. Orhan Pamuk nasıl ki kısa romanlarında seviyesinin altında kalıyorsa Şermin Yaşar da kısa öykülerde bildiğimiz yazarlık yeteneğini çok sergileyemiyor. Yazarın iyi diyebileceğimiz öykülerinin çoğunun on sayfa ve üzeri sayfadan oluşması, bence bu durumun tesadüf olmadığını gösteriyor.

İçinde en az 10-15 öykü barındıran kitaplarda her zaman ilk birkaç öyküye, özellikle de ilk öyküye dikkat ederim. Bu öykünün kitabın daima en iyi öykülerinden olmasını tercih ederim, çünkü okuru avucuna alması gerekir yazarın. Şermin Yaşar’ın kitaplarında ilk öykü her zaman kitabın da ismine sahip oluyor. Bu da Şermin Yaşar’ın aslında en sevdiği/güvendiği öykünün hangisi olduğunu gösteriyor bize. Bu kitapta da ilk öykü Deli Tarla ismine sahip ve kitabın belki de en iyi öyküsü. Kişiyi mükemmel gözlemlemesi ve karakterleri bütün özellikleriyle işlemesi açısından da son derece başarılı olan öykü hem komedi hem de dram özelliklerini taşıyor. Zaten Şermin Yaşar’ın öyküleri insanı ya kahkahaya boğuyor ya da duygusallığın zirvesinde dolandırıyor. Çok az öyküsü var yazarın, normal duygu seyrinde devam eden.

İlk öyküsünde derli toplu bir anlatım, başarılı bir son görüyoruz. Hem de “öyküde şurası açık kalmış” diyebileceğimiz noktaları yazar sağlam sosyolojik bir temele oturtmuş. Dört kardeşin ilginç bir miras meselesini anlatıyor öykü. Kardeşlerin, babalarından miras kalan bir tarlayı –ailede deli tarla olarak bilinen yeri- istememesiyle başlıyor hikâye. Evet istememesiyle. Genelde paylaşamamaktan çıkan miras kavgaları yazarın öyküsünde istememe üzerine kurulmuş: “Bu miras işleri zordur, kardeşler arasında illa anlaşmazlıklar çıkar, millet birbirini bıçaklamaya kadar vardırır işi, derlerdi de inanmazdım. Gerçi bizimki başkaydı. Millet en büyük hisse bende olsun diye uğraşır, biz kim daha az alacak diye didişiyorduk.

Deli Tarla, aynı zamanda kitabın en uzun öyküsü. Çocukluğunu veya gençliğini köyde geçirmiş, köy toplumunun içine karışmış kişiler için çok tanıdık karakterleri/olayları içeriyor. Ve yirmi sayfada inanılmaz duygu geçişlerine yer vermiş yazar. Önce komik bir öykü okuyacağız derken bir anda drama dönüyor, sonra yine bir es verip komedi unsurlarına geçiş yapıyor ve vurucu bir son darbeyle öyküyü bitiriyor. Okuru oradan oraya vuruyor adeta. Ölümün, aile ilişkilerinin, akrabalık durumlarının başarılı bir mizah ve dramayla işlendiği öyküde bazı rastlantılara yer verilse de bunlar hikâyeyi rayına oturtmak için kullanılmış, sırıtmıyor. Şermin Yaşar’ın imza öykülerinden biri Deli Tarla. Şermin Yaşar kimdir deseler, bu öykü onu anlatmaya yeter.

İkinci ve üçüncü öyküler de en az ilk öykü kadar başarılı ve çarpıcı. Biri dram diğeri mizah yönünden. İkinci öyküde (Adieu Hala) yazarın bildiğimiz şen şakraklığından sıyrılıp insanın içini buran, sızlatan bir anlatıma ve konuya geçtiğini görüyoruz. Göç olgusunun acı yönünü işleyen yazar, bu duruma geride kalan birey tarafından yaklaşmış. Anne ve babası Almanya’ya çalışmaya gidip orada ölen bir yaşlı kadının hep aynı noktada takılı kalmasını ve yeğeniyle geçirdiği bir ömrü işliyor öyküsünde yazar. İnsan psikolojisinin sınırlarını da görüyoruz. Üçüncü öyküde ise, ikinci öyküdeki ağır dramdan sonra insana kahkaha attıracak bir öyküye geçiş yapıyor okur: Bir Garip Külkedisi Masalı. Komik, yer yer ironik ve baş kahraman olarak Hallederiz Kadir'in olduğu bu öyküde Fikret’in çapkınlık öyküsünün hiç tahmin etmeyeceğimiz yerlere vardığını görüyoruz. İlk üç öyküyü kitapta ayrı bir yere koyuyorum; çünkü insanı ve toplumu en iyi gözlemleyen öyküler bunlar olmuş kitapta. Ve en başarılı üç öykü diyebiliriz. Şermin Yaşar’ın duru anlatımının ve üslûbunun en seçkin örnekleri bu üç öykü. Bunlardan sonra biraz sendelemiş kitap.

Sonraki dört beş öykünün nitelik açısından biraz daha düştüğünü görüyoruz. Aynı zamanda öykülerin sayfa sayısı da azalmış. Yine mizahi anlatımın ve konuların ağırlıklı olduğunu görsek de dramatik öyküler var aralarda. Ancak yazar kitabın genelinde okura keyifli öyküler okutmayı seçmiş.

İki öyküye daha özel olarak değinip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Bunlardan biri Marş Marş diğeri ise İki Elma. Marş Marş mükemmel bir öykü. Modern bir Oblomov karakteri oluşturmuş yazar bu öyküde. Üşengeçliğin zirvesindeki karakterinin günlük on bin adım atma cezasına çarptırılma sürecini çok başarılı anlatmış. Mizahi dozu en yüksek öykülerden. İki Elma ise öykü olarak da harika ancak genişletilseydi çok başarılı bir novella çıkabilirdi ortaya. Kırk beş yaşındaki bir erkeğin annesiyle ilgili çocukluğundan getirdiği soru(n)ların evliliğinde ne gibi yıkımlara yol açabileceğinin işlendiği, psikolojik yönü çok ağır basan bir öykü. Karakterlerini özellikle ruhsal yönde çok iyi işlemiş yazar. Kitabın en iyi beş öyküsünden biri diyebilirim, keşke kısa bir roman olsaydı, bu hâli de çok iyi olmasına rağmen: “Bu yaştayım ve hâlâ annemi düşünüyorum. Hele şurada, İstanbul’daki yaşantımdan çok uzak olan bu köy evinde yalnız geçirdiğim her gece kapının açılıvermesini ve içeriye annemin girmesini istiyorum. Nasılsın Serdar, dese yeterli gelebilir. Ben ona yine iyiyim derim. İyi değilim ama öyle derim. Sonra ona ‘Anne beni niye böyle bir insan yaptın?’ diyebilmeyi çok isterim. Bu soruyu çok soruyorum hayalimde ve çok cevap veriyorum.

Gelelim bazı eksiklere. Bir kere Şermin Yaşar’ın en iyi kitabıyla karşı karşıya değiliz bu bir gerçek; ancak belki de duygu geçişlerinin en başarılı yapıldığı kitabıyla karşı karşıyayız. Duygusal, komik, heyecanlı ve hızlı bir kitap. Çok sağlam öyküler var, daha vasat öyküler var fakat kötü öykü yok kitapta. Bazı öykülerde “son” problemi var. Ya yazılan son o öykünün niteliğinde olmamış ya da öykü bıçakla kesilir gibi bitirilmiş. Fakat bu tür detaylara dikkat etmeyenler için keyifle okunabilecek bir kitap. Sadece ilk üç öyküsü için bile okunabilir Deli Tarla.

Şermin Yaşar iyi bir öykücü. Onun kitaplarının çok satması veya sosyal medyada oldukça aktif olması, nitelikli okurları yazarın kitaplarından uzaklaştırmasın. Memleketimizden insan manzaralarını daha iyi anlatan az öykücümüz var.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Empati duygusunun temelleri çocuklukta atılıyor

Kendimizden uzaklaşarak yitirmeye başlıyoruz empatiyi...

Kendi acısına gözlerini kapatan bir insan, başkalarının acısına kör oluyor.

Her şiddet eylemi her kötülük haberi gündemimize düştüğünde, soruyoruz; bunlar nasıl insanlar böyle? Ya da bunları yapanlar insan olabilir mi?

İşte Arno GruenEmpatinin Yitimi'nde kitabında bunu anlatıyor okura. Suçluların aslında kurban olduklarını; suçlular bu durumda olduklarını inkar etmekle beraber, kurban durumunda olmaktan da nefret ediyorlar...

Burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var: suçlularda birer kurban evet ama empati kuracağımız durum onların suç işleme gerekçeleri değil. Eğer empatiyi yanlış kurarsak, onların suçlarını haklı görme fikirlerini güçlendirmiş oluruz. Şöyle açıklıyor yazar;

"Gerçek empati suçlunun kendini haklı çıkarmasını desteklemek değildir; gerçek empati daha çok, gerçek anlamda insan oluşun yolunun insanın kendi geçmiş acısıyla yüzleşmesinden geçtiğini kavramasıdır."

Ama onlar da mağdur(!)

Dünya acılardan arınık bir yer değil. İnsanda da acısavar bir sistem yok. Yani insanı hayatta birçok acı karşılayabilir. Bu acıları çocukluk döneminde yaşamış olabilir. Büyük travmalar geçirmiş olabilir..

Ne yapmalı o zaman?

Kendi içine bakmalı insan… Acılarıyla yüzleşmeli. Acılarının onu insan yapmasına izin vermeli.

"Kendi acısını kabullenmeyen bir insanın başkasının acısını da algılama yeterliliği olmuyor."

"İnsan kendi içindeki kurbanı görmezden geldiği için, gerçek empati devre dışı bırakılıyor."

Acılarından kaçmak isteyen insanlar, kendilerine kaçtıkları bu acıları yaşatacak kurbanlar arıyorlar.

"Kendi acımızla bağımızı kaybettiğimiz için biz hem suçlu hem kurban durumunda olanız. Bir zamanlar kendi içimizde hissettiğimiz kurbanı cezalandırmak için sürekli yeni kurbanlar arıyoruz."

İnsanın kurban olma durumu ta çocukluğuna dayanıyor bazen. Daha bir çocukken, acıyı anlayamıyor insan, bu acıyla ne yapacağını bilemiyor. Yeterince güçlü değil. Böylece acıyla beraber büyüyor. Ve bazıları acıyı inkar ediyor.

"Acının inkarı neyi harekete geçiriyor: şiddeti. Şiddet çağımızda bütünsel olarak acının yadsınmasıyla çok sıkı bir bağ içinde."

Görevimiz diyor yazar; içimizdeki çocukla ilgili anıları canlandırmak ve duygudaşlığımızın meşruluğunda ısrar ederek kendimizi çocuklarımıza adamaktır.

Empati duygusunun temelleri çocukluk yıllarında atılıyor. O zaman önce içimizdeki çocuk yaralıysa onu iyileştirmeli. Sonra empati kurabilen sağlıklı çocuklar yetiştirmeli..

Son olarak her duygusunu sahiplenmeli insan.

Cahit Zarifoğlu’nun da dediği gibi:

"Acını yaşa, öfkeni yaşa. Ve seyret.
Kendini sakın bastırma. Öyle suyun üstünde akan yaprağa bakar gibi bak, seyret.
Uzanıp onu almaya kalkışma. Kendini suçlama.
Olacak olandan kaçamazsın. O yüzden hiç bastırma kendini, baskılama.
Çünkü insan bastırdığı duygunun esiri olur."


Sümeyra Yılmaz
twitter.com/Smyra_ylmaz

9 Ocak 2021 Cumartesi

1-5 yaş arasındaki çocukları anlamak için bir rehber

Ebeveynler olarak hepimiz zaman zaman işin içinden nasıl çıkacağımızı bilemediğimiz durumlarla karşı karşıya kalırız. Göz hizasına ineriz, seçenekler sunarız, sakin ses tonuyla anlatırız, en sonunda da kimi zaman kendimizi tutmayıp içimize hoparlör kaçmışçasına esip gürleriz. Ebeveynleri bir robotmuşçasına her şeyin sorumlusu kılan zihniyete rağmen çocuklarımızla sağlıklı ilişkiler kurabilmenin yollarını ararız. Ben de biri 9 aylık, diğeri 5 yaşında iki evlat sahibi bir anne olarak literatür taramalarını sıkça yaparım. O arayışlarda çıktı karşıma Isabelle Filliozat’ın Denemediğim Yol Kalmadı isimli kitabı. Haliyle beni ilk cezbeden şey kitabın adı oldu çünkü bu cümleyi sık sık tekrar ettiğim dönemler yaşayabiliyorum çocuklarımla.

Kitapta çizimler Anouk Dubois’in elinden çıkıyor ve bu çizimler bir yandan kitapta anlatılanlara somutluk kazandırırken bir yandan da aslında endişe ettiğiniz konularla ilgili olarak sizi gülümsetiyor. Çizimlerin sağladığı çok basit ama etkili bir şey var; size ayna tutuyor. Haliyle siz de kitapta anlatılanları kendi hayatınızla paralellik gösterdiği biçimde alıp yerli yerine oturtabiliyor, pratiğe dönük daha rahat çıkarımlar yapabiliyor, hafızanızda daha kolay erişilebilir bir yerlere arşivliyorsunuz.

Somut bir örnekle kendi hayatımdaki faydasını anlatmak isterim: Büyük oğlum bu yaşına kadar herhangi bir ekranla yakın temas kurmadı diyebilirim. Ancak pandemi süreci, benim ikinci gebeliğime denk gelince ve bu gebelik de biraz sıkıntılı geçince ipin ucu elimden kaçıverdi. Oğlum da yeni girdiği bu dünyayı tahmin edersiniz ki birçok akranı gibi çok sevdi. Yakın zamana dek elinden herhangi bir sebeple telefonu istediğimde ya da televizyonun kapanması gerektiğini söylediğimde evde küçük bir kıyamet kopuyordu. Yazarın bir önerisine denk geldim takip ettiğim bir sayfada. Ekranın çocuğu nasıl içine aldığını, ona oksitosin salgılattığını, ekranla olan ilişkisini birden kestiğimde yükselen stres hormonu nedeniyle nerdeyse fiziksel bir acı çektiğini söylüyordu. Ekranı aniden kapatmak yerine bir önerisi vardı. Çocuğumuzun yanına oturup birkaç dakika onun dünyasının içine girmek. Oyun oynuyorsa ya da çizgi film izliyorsa onunla ilgili sorular sormak. Yaptığı şeyle ilgilenmek. O zaman bilinç ekrandan uzaklaşmaya ve gerçek dünyaya, sizin yanınıza dönmeye başlıyor. Çocuk daha kolay bir şekilde ekrandan kopuyor. Empati kurarak düşündüğümüzde, takip ettiğimiz bir dizinin en heyecanlı yerinde koltuktan kalkmak bize de zor gelmez mi? Bu açıdan bakınca çocuğumun da içinde olduğu durumu, onun bu durumla savaşacak cephanesinin yetersiz olduğunu fark ettim ve bu öneriyi uyguladım. Birkaç günlük denemelerimize dayanarak diyebilirim ki bu kadar basit bir yöntemin bu kadar hızlı şekilde sonuç vereceğini hiç tahmin edemezdim.

Kitabın kapağında “karşı koyma, ağlama ve öfke krizleriyle dolu 1-5 yaş arası çocukluk yıllarını huzurlu geçirme rehberi” şeklinde bir not alıyor. Aslında kitabın minicik bir özeti diyebiliriz bu açıklama için. Bu arada belirtmek isterim ki çocuğunuz bu yaşlar arasında olmasa da (mesela dediğim gibi, benimkilerden biri 9. ayında henüz, diğeri de 5 yaşını birkaç ay geride bıraktı) işinize yarayacak bilgiler ediniyorsunuz. Bebeğiniz daha küçükse hazırlık yapmış olur, daha büyükse de nerelerde hata yaptığınızı görebilir ve bunu düzeltme fırsatı yakalayabilirsiniz.

Kitabın tamamı 12 bölümden oluşuyor. İlk bölümde krizlere, sevgi sözcüklerine vb. genel bir açıklama getiriyor, ardından gelen sekiz bölümde de yaş gruplarına göre karşılaşabileceğiniz durumları örneklendiriyor. Bu durumlara yönelik hem nöro-fizyolojik bir takım açıklamalar getiriyor ki ben bu yöntemi çok faydalı buldum hem de bazı çözüm önerileri sunuyor. Nöro-fizyolojik açıklamalar kısmını neden başarılı bulduğuma gelince, çocuklar bazı şeyleri -çoğu zaman- bilinçli bir şekilde ya da size inat olsun diye yapmazlar. Aslına bakarsanız, çocuklar belli bir zihinsel gelişim kapasitesini yakalayana kadar bir şeyleri sadece yapmak için yaparlar. Sizin tepkilerinize anlam veremeyebilirler, anlam veremedikleri şeyleri daha iyi oturtabilmek için davranışlarını devam ettirebilir ya da tamamen bir davranışı sonlandırabilirler. Bu bölümleri okurken psikoloji biliminde çocukların belirli yaş dönemlerine ayrılabilmesinin altında tüm çocukların bazı ortak davranışları belli dönemlerde sergilediğini (bu dönemlere kritik dönemler deniyor), ancak her çocuğun kendine özel olduğunu ve o davranışı göstermeyebileceğini de hafızamızın bir yanında bulundurmak faydalı olacaktır. Çocuğunuz markette gördüğü her şeyi istiyor olabilir ya da belki de siz öyle sanıyorsunuz. Çünkü “istemek” fiili sizin sözlüğünüzde tek bir anlama gelirken çocuğunuz için aynı anda düşünmek, hayal etmek, göstermek fiillerine de tekabül ediyor olabilir. Sizin “hayır” dediğiniz her şeyi ısrarla yapmaya devam ediyor olabilir, belki de hayır demek yerine sadece “dur” demeniz işe yarayabilir. İşte hangi yaşta ne yapabilir, neyi neden yapar, sizinle nasıl bir etki-tepki ilişkisine girebilir gibi soruların cevaplarını bu sekiz bölümde bulabilirsiniz.

Kitabın onuncu bölümü çocuklara nasıl sınırlar konabileceğini gösteriyor. Öyle ya, aslında sınırlardan hoşlanmıyor gibi görünseler de çocuklar sınır konulmasını severler. Kendilerini bu sınır dahilinde kaldıkları sürece daha güvende hissederler. Başıboş, istediğini yapan bir çocuk her an dikkatini dağıtmaya müsait bir dünyada zihinsel anlamda tam bir kayboluş yaşayacak, bu da hem ebeveynleriyle hem de ileride sosyal hayatlarındaki ilişkilerinde onları zora sokacaktır. Kitapta da sınırlamanın neden önemli olduğunu ve nasıl uygulanabileceği açıklanıyor. Çocuğu duygularını göstermesi için fırsat vermek, yasaklamak değil talimat vermek, bilgilendirmek bunlardan bazıları.

On birinci bölümde çocukların başka çocuklarla olan ilişkilerine ışık tutuyor yazar. Bu bölüm özellikle çok çocuklu ailelerin işine yarayabilir gibi görünse de geniş ailelerinde, okullarında, parklarda sürekli akranlarının temasına maruz kalan tüm çocuklar için uygulanabilir açıklamalar olması açısından güzel bir bölüm olmuş.

Son olarak “yaşı gereği” bölümü yer alıyor kitapta, burayı okuduğunuzda size anormal gelen birçok şeyin çocuğun yaşı gereği normal olduğunu görüyorsunuz. Yalan söylemesi bile. Hatta bu bölümü okuduğunuzda çocuğunuzun zihinsel becerilerinin geliştiğini düşünerek yalan söylemesine şükrederken bulabilirsiniz kendinizi. Tabi bu arada zaman kavramı önemli. İçinde bulunduğu yaş için tipik olan bir davranışın büyüdükçe normal olmayabileceğini de unutmamak gerekiyor.

Isabelle Filliozat’ın kitabın sonunda bir de vaadi var. 1-5 yaş arası çocuklarla yaşanan çatışmaların çözümünde izlenebilecek sekiz adımı uyguladığınızda sorunların daha kolay çözülebildiğini göreceğinizi söylüyor. Benim kitapta en sevdiğim bölümse son kısımlara doğru yer alan bir sayfa. Hep duyduğumuz bir karşılaştırmadır: “eskiden çocuklar böyle değildi, şimdiki nesil çok inatçı, uyumsuz” vs. Bu karşılaştırma beni düşündürse de bir yanıyla hep de rahatsız etmiştir. Kitap bu anlamda düşüncelerime tercüman oldu diyebilirim. Eskiden çocuklar bu kadar seçeneğe, bu kadar teknolojiye, bu kadar uyarana maruz kalmıyor haliyle bu kadar çok çatışma da yaşanmıyordu.

Hiçbir kitap size mucizeler getirmez, sorunlarınızı sihirli bir değnek değmişçesine bir anda düzeltemez. Bu kitap da öyle. Bu iyileşme en çok size bağlıdır. Sizin ilişkinize verdiğiniz değerle eşdeğerdir biraz da bu çaba. Anlaşma ve çocuğunuzla orta bir yol bulma sürecinde Isabelle Filliozat’ın kaleme aldığı, Anouk Dubois’in resimlediği Denemediğim Yol Kalmadı kitabı, size güzel bir rehber olabilir, heybenizdeki araçlarınızı zenginleştirme konusunda fayda sağlayabilir.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

Sezai Karakoç'un gönlündeki Yunus Emre

"Sorun Tapduk'lu Yûnus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neyimiş ben neyimiş
"

Her evin, her mahallenin, şehrin ve ülkenin şüphe yok ki bir rehberi, kılavuzu vardır. Kimileri yalnız belirli dönem aralıklarını etkileyip fikirleriyle birlikte ölmüştür, kimileriyse fizikî ve ruhî etkisini hiç yitirmemiş, yani ölmemiştir. Kadim geleneğimizdeki "âşıklar ölmez" sözü buradan gelir. Her âşık bir rehberdir. Bazısı bize ayakkabının nasıl yapılması gerektiğini öğretir, bazısı da iyi çorba kaynatmanın yollarını. Onlar bu dünyevî işlerini yürütürken aslında birer metafor kullanırlar. Esas olanın ayakkabı değil yürümek, çorba değil sabretmek olduğunu söylemiş olurlar. Rehber yalnız danışılan değildir, o hiç umulmadık bir anda ortaya çıkabilir ve diliyle eylemini öylesine birleştirir ki bu birlik tevhidi anlamamıza, bilmemize, görmemize, işitmemize ve hatta nesilden nesile aktarmamıza vesile olur. Türk topraklarını kuran ateşin adı tevhid ise o ateşi harlayan ilk nefesi üflemiş ululardan biri de Yunus Emre'dir.

Biz, topraklarımızdan bahsederken vatan ve ocak kelimelerini kullanırız. İki kelimeyi de çok severiz, kutsal biliriz. Türkülerimizde, şiirlerimizde ve dualarımızda muhakkak bu iki kelimeye yer veririz. "Allah'ım vatanıma birlik ver, ocağıma bereket ver" deriz. Ocağımız, vatanımızın içinde olduğu için ocaktır ve vatanımız, birçok ocağa sahip olduğundan vatandır. Bu kuvvetli birliğin ardına bakabilmek için bilhassa XI. ve XIII. yüzyıl arasında bol bol seyahat etmemiz gerekir. Peki evvela ne görürüz? Elbette henüz kuvvetli ideal bağlarından yani varoluş tasavvurundan uzak bir iklim görürüz. Coğrafya karışıktır; kan, savaş, kayıp, yas, mücadele. Yani ciddi bir kopukluk vardır. Birbirinden ayrı olan birçok karakter sanki birbirini bulmak için oradan oraya sürüklenmektedir. Onların en büyük yoldaşı duadır bu dönemde. Kavuşmak, bağlanmak ve birlik için dua. Diğer yanda bu kopukluğu fiziken olmasa da manen onaran, ören nefesler vardır. Onlar için her gönül bir ocaktır. Dolayısıyla evvela gönüllere üflemek gerekir o tevhidî nefesi. Ateşi gönlünde hisseden her karakter ufak ufak yakınlaşmaya başlar birbirine. Ben'den biz'e, yani bir'e doğru giden bir yol kurulur. İşte Yunus Emre bu yolu şu 'dua'sıyla kuranlardandır: "Özenirsen gardaş tevhide özen / tevhiddir nefsinin kal'asın bozan / hiç kendi kendine kaynar mı kazan / çevre yanın ateş eylemeyince."

Yol kurulur dedik, bu yolun tasavvuftaki karşılığının tarikat olduğu herkesçe bilinir. Tarikatların vücut bulduğu fiziki yerlerin yani mekânların adı da dergâhtır. Edebiyatımızda dergâh, kapı olarak da nitelendirilir. Kapı aramak, kapıya varmak sözleri buradan gelir. Başa dönersek, rehber dediğimiz karakterin tarikattaki karşılığı olan mürşit (şeyh) işte bu kapılarda dervişlerini yetiştirir, zaman zaman da halkasına yeni dervişler katar. Bu halkalar genişledikçe tarikatlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar muazzam bir kültür iklimini ortaya çıkarır. Şiir, mûsıkî, mimarî buralardan neşet eder. Yunus Emre, kendisini yetiştiren Tapduk Emre'nin dervişi olabilmek, yani bir kapıya varabilmek için nefsini bir kenara bırakmış, yıllarca odun kesip taşımıştır. Zamanla şeyhi, onun kestiği odunların gayet muntazam olduğunu fark etmiştir. Bu muntazamlıkta tevhid sırrı vardır. Benzer olmak değil, bir olmak. Diğer yandan birliğin lezzeti, bereketi, estetiği de beraberinde gelir. Yunus aslında bu kapıya varmak için dimdik olmak lazım, eğri olmamak lazım demek ister. Efendisi de bunu hemen anladığından onu dervişi olarak kabul eder. İşte açılmış olan yol Yunus Emre'yle iyice genişleyiverir. Çünkü o yalnız kendi yolunun yolcusu olmakla kalmamış, birçok yola da ışık (ışk/aşk) tutmuştur. Bundandır ki Türk toprağının birçok yerinde mezarı bulunur. Çünkü Yunus Emre'nin üflediği nefes, yaşadığı çağlardan itibaren birçok gönlü yakmıştır, yakmaya da devam etmektedir. Yukarıda geçen dizelerinin devamında tevhid, tarikat, aşk üçgenini şöyle tamamlar Yunus: "Değme kişi gönül evin düzemez / Hakk'ın taktirini kimse bozamaz / tarikat ummandır dalıp yüzemez / aşkın deryasını boylamayınca."

Kimlik, hareketlerle birlikte tanımlanan bir şeydir. Kimliğin derininde aksiyon vardır, daha derininde ontolojik mücadele vardır. Dolayısıyla tarih bilimi hem kronolojik hem de antropolojik deryada gidip geldikçe kimliği tanımlamakta zorlanıyor, en çok da eksik kalıyor. Bazen bu eksiklik ya hamaset edebiyatıyla yahut da hiçe sayan bir edebiyatla doldurulmaya çalışılıyor ki işte tam bu devrede Yunus Emre gibi ulusların söylediklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Yunus Emre, Türk kimliğini ve dolayısıyla varlığını ontolojik bağlamda net biçimde tanımlamış bir ulu zattır. Onun şiirleri Türk karakterinde dualara, türkülere, hikâyelere dönüşmüştür. Her zamanda, her açmazda Türkler ona başvurmuş ve sorularına cevap bulmuştur, bulamadığında dahi sadece arama eylemiyle bile kendini, kimliğini yeniden keşfetmiştir. Bu toprakların hamurunu mayalayan erlerden, erenlerden kimisi sözü, kimisi de özü söylemiştir. Yunus özü söyleyendir, özümüzü.

Sadık Yalsızuçanlar ağabey, 28 Aralık 2020 akşamı sevgili dost Orhan Gazi Gökçe ile iki saate yakın bir muhabbet eyledi. 2020 içinde dinlediğim-izlediğim en güzel muhabbet oldu. Sıkça not aldım, koşup kitaplıktan birçok kitabı yeniden indirdim. Söz Sezai Karakoç'a geldiğinde "Azizler yaşar, şairler yazar. Aziz-şairler ise yaşadıklarını yazar." demişti Sadık ağabey. Böylece raftan seneler sonra bir kitap yeniden indi. O kitap, Sezai Karakoç'un Yunus Emre'siydi. Anadolu topraklarını bereketlendirmeyi fasılasız sürdüren Yunus'umuzu Türkçenin bir başka büyük şairi Sezai Karakoç'un dilinden, gönlünden okumak bambaşka bir zevk. Şimdiye kadar yazılmış belki onlarca Yunus Emre kitabı var. Çünkü herkesin kendi gönlüne göre bir Yunus'u var. Karakoç kitabında Yunus'un şiirini izah ederken onun nerelerden beslendiğini, hangi duygu ve düşünceler eşliğinde o dizeleri döktüğünü, o dizelerin neden halk tarafından çok sevildiğini ve kıyamete ulaşacak kuvvette olduğunu, son derece yalın biçimde anlatıyor. Bunu yaparken kuram veya teknik değil, tıpkı Yunus gibi aşk ve gönül konuşturuyor. 

"Derdim vardır inilerim" demiş Yunus. "İnsan bir türlü dünyaya alışamayan, bu şartlarla uyuşamayan, ona daima yabancı, dertli bir dolaptır. İnleyen bir dolaptır. İnsan ve şair bir dertli dolaptır. Dolabın iniltisi de şiir." demiş Karakoç.

"Başları ucunda hece taşları / ne söylerler ne bir haber verirler" demiş Yunus. "Büyük sanatçılar, gerçeğin üzerine eğilir ve onu, aslıyla bulmaya çalışır. O, yavaş yavaş keşfedilir. Parça parça. Yunus da böyle. Ölüm sırrı aranırken, eşya bile susar ve merhametsizdir." demiş Karakoç.

"Süleyman kuş dili bilir dediler / Süleyman var Süleyman'dan içerû" demiş Yunus. "Aslında hilkat sırrı bir kuş dilidir ve kuşlar, balıklar, Süleyman içinde Süleymandırlar. Ve eşya, iç içe açılan kırk kapı gibidir, iç içe açılan Süleymanlardır. Ve Yunus'un şiiri, eşyadan ve akıştan Süleymanlar devşirir" demiş Karakoç.

Okullarda okutulması, ailelerde konuşulması, dostluklarda çözülmesi gereken bir sır bu kitap.

"Ne beslersin bu teni
Sinde kuş kurt yer gider"

Bir nasihat olarak, bir kuvvet olarak okunmalı. Hepimize yakıt olmalı.

"Gir gönüle bulasın Tûr
Sen-ben dimek defterin dür"

Çünkü Yunus'un tek gayreti sevmek, en büyük mesleğiyse birleştirmek...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

7 Ocak 2021 Perşembe

Karanlıktan gelen kahkaha

Edebiyat dergilerinin sanatsal bir bakış kazandırıp kaleme biçim vermesinin yanında, yaşayan edebiyatın damarlarını üzerinde sergileyen de bir tarafı var. Güncel edebiyatı takip edebileceğimiz, öykünün seyrini, şiiri ve her gün onlarcası yayımlanan kitapları görebileceğimiz başka bir mecra yok. Bu anlamda hem okur hem de yazarlar için dergilerin yadsınamaz bir niteliği var. Öykülerinin doğumuna işte bu mecralarda peyderpey şahitlik ettiğimiz Sıddık Yurtsever’in ilk öykü kitabı Benden Başka Herkes, İz Yayınları’ndan Ekim ayında çıktı.

Öykünün bireyselleştiğine, kendi üzerine kapandığına ve modern insanın varoluş sancılarının uzantısı olduğuna yönelik eleştirilerin ırağında öykülerle karşılaşacağımızı; çay ocaklarında vatanı kurtaracağına inanan, bir meselesi olan ve onun peşinden giden ilk öykü kahramanıyla birlikte anlamaya başlıyoruz. Sıçramalarla ilerleyen; yaşanılan anı, öncesini ve sonrasını anlatan Pavlov’un Köpekleri öyküsü ile… Yurtsever, kendi üzerine kapanan ve içsel sancıları dile getiren öyküler yerine, yaşamı ve tahkiyeyi merkeze alan öyküler kaleme alıyor. Üstelik karakter inşası ve onları içinde bulundukları gerçekliğe göre konuşturmakta oldukça başarılı bir üslup sergiliyor, “Bizim oğlana dedim şeher görmüş avrat kısmından hayır gelmez oğlum, dedim. Allah seni inandırsın Şehriye, bizim gelin ahır yüzü görmemiştir anam."

Yerel ağızları kullanmanın öyküyü inandırıcı kılan ve canlılığı arttıran bir yanı olsa da, başarılı bir şekilde uygulanmadığında aksi bir tesir yapabiliyor. Yazarın öykülerine sinen yerel deyişler, mahalle ağızları, argolar, satır aralarından yükselen müzik sesleri; Ferdi Tayfurlar, Müslümler, Nuri Sesigüzeller, Neşetler, Hakkı Bulutlar, bir dip akıntı olarak derinden derine hissedilen küçük insanı anlatma çabasını ve köy hikâyeciliğinden gelen damarı anımsatıyor. Sıddık Yurtsever’in bir söyleşisinde söylediği şu cümle, öykülerinin hangi yarıktan beslendiğini ifade etmesi bakımından önemlidir, “Peyami Safa’nın, Bekir Yıldız’ın, Refik Halit Karay’ın, Kemal Bilbaşar'ın üzerimde çok hakkı vardır. Vaktiyle onları çok okudum.” Öykülerinin seyrine bakmadan onu köy hikâyecisi olarak nitelendirip belli bir kalıba oturtmak doğru olmayacağından, en azından ilk öykü kitabıyla bu damara yakın bir yerde durduğunu söyleyebiliriz.

Kitabın geneline sinen bir başka dip akıntı ise küçük insanı anlatma çabasıdır. Okur, öykü kahramanlarının alt sınıftan ya da toplumun dışarda bıraktığı kimselerden seçildiği daha ilk öyküden fark edebiliyor. İşsizlerden, gazinoda getir götür işlerine bakanlardan, hurdacılardan, sokakta yaşayan çocuklardan, yetimlerden, çöpçülerden, yoksullardan, delilerden seçilen kahramanlar ve onların içinde bulunduğu atmosfer bu çabayı destekler nitelikte. Ancak bunu yaparken öykücünün düşmesi ihtimal dahilinde olan bir tehlike var: Duygusal tonu yükseltip arabesk bir metin ortaya koymak. Benden Başka Herkes’teki öykülere baktığımızda, yazarın bu tuzağa düşmeden yol aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Demagoji gücü yüksek hikâyeler anlatıp ajitasyon yapmak yerine, ironiyi kullanarak arabeskvari bir anlatı dilinden uzaklaşıyor Yurtsever.

Hüznün ağır bastığı hikâyeleri, hiç de öyle değillermiş gibi, hareketli bir üslupla, mahalle ağızlarından ve mizahın gücünden yararlanarak ortaya koyduğundan anlatılanlar inandırıcılığını yitirmiyor. Yazar böylelikle, kederin ve neşenin iç içe olduğunu, birinin diğerinden ayrılamayacağını vurgular gibidir. Nitekim Gül Değirmeni isimli öyküde, bir deprem sonucu annesini ve babasını yitiren iki çocuğun hikâyesidir anlatılan. Çocuklardan biri yatalaktır. Konuşamaz. Abla, kardeşine bakmaktadır. Duygu dozunu dengelemeyip ajitasyona kaçmak için oldukça müsait bir öykü. Ancak Yurtsever, buna imkân vermek yerine hayatın doğal akışındaki sıradan ayrıntıları öyküye dahil ediyor. Evde yiyecek bir şey kalmadığını gören abla, temin için dışarı çıktığında hayatın içindeki basit ayrıntılara odaklanıyor; kaldırım taşlarına, pantolonuyla gömleği uyumsuz bir kıza, emocuları andıran gençlere, almayı düşündüğü zigon sehpaya yöneltiyor bakışlarını. Hüzün var fakat hayatın sıradan seyri de. Sıddık Yurtsever’in öyküleri karanlıktan, kederden gelen kahkahayı andırıyor. Az önce yüz üstü düşen yatalak kardeşini yatağına yatıran kızla, balkondan komşularıyla lakırdı eden kızın aynı olması tam da bu yüzden.

Nazlı Teyze balkonda. Evet Nazlı Teyze. Hıhıı. Evet, amcamlar bu sene de gelemiyorlar, hayırlısı evet. Çocuklar malum. İş telaşı bir yandan. Hıhı. Evet, ülkenin hali de ortada değil mi? Kriz var diyorlar. Koalisyon ile başımız dertte. İmf kapımıza dayanmış. Derviş diye bir adam var. Umut varmış o adamda. Allah büyük. Yüksek tahsilliymiş bir de. Evet, Nazlı Teyze uyuyor şimdi. Öyle mi? Demek sonunda evleniyor oğlunuz. Maşallah. Gelin hanım kimlerden? Evet, hatırladım. Boyu sıska bir şeydi. Sümüklü derdik ona.

Kitabın geneline sinen mizah ve ölümle biten sonlara nazaran hem dil hem de muhteva yönüyle ayrı bir yerde duran iki öykü var: Eşkıya Değil Kanaması Bir Ayın ile Zamanın Elleri isimli öyküler. Belli bir realiteye yaslanan metinlerin bu öykülerle birlikte kırıldığı görülüyor. Gerçeklik dağılıp masalsı bir form sızıyor satırlara. Tırnakları olmayan bir kadın, kanayan ay, Mem ve Zin, ejderhayı tek yumrukla yere seren bir dengbej, Kızıl Rahip, ömürlerinin sonuna kadar reyhan şerbeti içen ihtiyarlar ve daha nicesi… Üstelik yazar, bu masalsı atmosferi daha da belirginleştirmek istercesine dilini buna uygun olarak konumlandırıp şairane bir tavır takınıyor. Bu iki metin, yazarın mizahtaki ısrarı ve başarısının yanında, bir hikâye anlatıcısı gibi sakin sakin, şiirsele yakın bir tonda anlatabilme becerisini de göstermektedir. Kullanılan devrik cümleler, birbiri ile uyumlu kelimelerin art arda sıralanmasından doğan ahenk; yazarın ironiyi tercihen kullandığını, farklı üslup ve formlarda da yazabileceği noktasında rüştünü ispatlar niteliktedir. Bu isimlendirmeler, çalışılmış dil ve farklı anlatım tarzı, yazarın öykülerinin seyri noktasında merak uyandırması bakımından da önemli bir yerde durmaktadır.

Sıddık Yurtsever’in ilk öykü kitabı olan Benden Başka Herkes, kendinde özgü üslubu ve ritmiyle, denediği farklı formlar ve topluma yönelttiği dikkatiyle ilgiyi hak eden bir ilk kitap.

Feyza Kartopu
twitter.com/feyzakartopu

6 Ocak 2021 Çarşamba

Şiir ve hikmet arasındaki derin bağlar

"Bütün şairler şiir söylemek hususunda söz meclisinde (Elest Bezmi) bir kadehten sarhoş oldular. Lakin bazılarının şarabına sakinin nazarının tesiri de karıştı."

Şiir, tarih boyunca her dönemde ve her toplumda önemini korumuştur. İlk çağlardan itibaren şiire ve şairlere insanüstü bir gözle bakılmıştır. Antik Yunan filozoflarından günümüze kadar pek çok düşünür, hakikatin normal insanlara nazaran şairlere daha yakın olduğunu vurgulamışlar hatta bu konuda şairleri peygamberlerle yakın bir konuma yerleştirmişlerdir. Bu bakış açısında kuşkusuz şiirin ilham ve imge boyutu belirleyici olmuştur.

Platon, gerçek bilginin temelini “idealar dünyası”nda ararken yaşadığımız dünyada görünen her şeyin bir yansıma olduğunu vurgular. Mutasavvıflar da “Aşk”ın hakikatini anlatmakta sembollerden yararlanmışlar ve bu sembollerin en işlevsel olacağı tür olarak da şiiri benimsemişlerdir. Bu nedenle Osmanlı şiirinin temelinde tasavvufi sembollerin olduğunu ve bu sembollerin de İlahî hakikatleri anlatmak, Muhabbetullah ilminin sırlarını ve Muhammedî hakikati açıklamak için en işlevsel yol olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı şiiri denildiğinde akla ilk olarak divan şiiri geliyor olsa da geleneksel Osmanlı şiirinin ekseriyetini tasavvufi şiir oluşturur. Halk şiiri içinde müstakil bir bölüm oluşturan dinî-tasavvufi Türk şiirinin yanı sıra saz şairlerinin ve divan şairlerinin pek çoğunun tasavvufla ilgilenmiş olmaları ve şiirlerinde tasavvufî remizleri kullanmış olmaları tasavvufi şiirin topyekûn Osmanlı şiirinin ekseriyetini oluşturduğu anlaşılabilir.

Sufi şairlerin şiirlerini doğru anlamanın ilk şartı, tasavvufun temelinde yer alan “Aşk”ı doğru anlamaktır. Mutasavvıfların pek çoğu, çıkış noktalarını; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim. Ve bunun üzerine sizleri yarattım.” şeklindeki hadis-i kutsiye dayandırır. Bu hadis eşliğinde düşündüğümüzde; bilinmenin, yani ilm-i Aşk’ın Allah’ın sevdiği bir amel olduğunu anlıyoruz. Esasen yaradılışın gayesi Allah’ın bilinmesidir, bilmekse sevmektir. Mutasavvıflar, kâinatın yaratılış sırrının “Aşk” olduğunda hemfikirdir. Bu aşk, Hz. Âdem (as) henüz yaratılmamışken yaratılmıştır ve “Hakikat-i Muhammedî” olarak tanımlanır. Cenab-ı Hak Hz. Âdem’e balçıktan şekil verdikten sonra ona kendi nurundan üfleyerek yaratmıştır. Yani Hz. Âdem’in balçıktan yaratılmış olduğunu söylemek yanlış olmasa da eksik bir bilgidir. Bu bilgiyi bu haliyle aldığımızda insanın yaratılışındaki muhabbeti, nuru, nefesi görmemiş oluruz. Mutasavvıflar; insanın özünde bulunan bu İlâhî nurun peşine düşmüşler ve bu nur sayesinde “Hakikat-i Muhammedî”yi bulmaya yani “İnsan-ı Kâmil” olmaya çalışmışlardır. Bu çalışma, güçlü bir disiplin gerektirir çünkü kul ile Allah arasına masiva perdesi çekilmiştir. Kul, bu perdeyi yırtıp hakikate ulaşmak için nefsiyle bir ömür sürecek amansız bir mücadeleye girer. İnsanın tek başına yürüyemeyeceği çetin bir yoldur bu. Bu yolda ona rehberlik edecek bir kâmil mürşide, mürşidin de dervişi irşad edeceği bir metoda ihtiyacı vardır. İşte bu metodların en mühimlerinden biri de şiirdir. Mahmud Erol Kılıç hocamız bu konuda; “Aslında bir manada tasavvuf da tek başına bir şiirdir; dine coşku, anlam, ritim katmak suretiyle onu şiirsel kılma eylemidir.” diyerek tasavvuf ve şiir ilişkisini açıklıyor.

Mahmud Erol Kılıç, Sufi ve Şiir adlı eserinde; “Mevcudâtın esası zaten bir taklittir. Asıl olanın bir yansımasıdır. Bu durumda asıl olan ile yansıması arasındaki irtibat ancak yansıtmaya dayalı olarak kurulabilir. Bir diğer ifadeyle, yaratılmış âlem semboller, remizler alemidir. Sembollerin, remizlerin asıllarıyla irtibatları, bir işaret eden-işaret edilen irtibatıdır. Bu açıdan kutsal sanat sembolizme dayalıdır. Sanatın dili de bu bakımdan Tanrı’nın kendini ifade etme biçimlerinden biri olur.” sözleriyle tasavvufî sembollerin önemini belirtirken şiir ile kutsal metinler arasında da bir irtibat olduğunu ima ediyor. Müşriklerce Hz. Muhammed’in (sav) şairlikle ve Kur’an’ın şiir olmakla itham edilmesini bu ifadelerle birlikte düşünmek çok daha açıklayıcı oluyor.

Mahmud Erol Kılıç, Türklerin tasavvuf şiir ilişkisini şu şekilde açıklıyor: “… İran’ın tasavvufî- felsefî sistemi, şiir sistemi gibi tamamen işlenmiş ve organize edilmişti. Türkler bu iki sistemi (şiir ve tasavvuf) tamamen inkişaf etmiş buldular ve her ikisini de bütünüyle kabul ettiler. Bundan öte her iki sistemin yakın bir uyuşma içerisinde bulunduğunu gördüler.” Türkler, Farslardan aldıkları tasavvuf düşüncesini ve tasavvufî şiiri zamanla çok daha yetkin bir hale getirmişlerdir. İran ve Osmanlı şiirinde tasavvuf öylesine belirleyici bir unsur haline gelmiştir ki neredeyse her şair mutasavvıf görünmek, mutasavvıfâne şiir yazmak zorunda kalmıştır. Osmanlılarda sadece şiirde değil, toplumsal hayatın hemen her noktasında tasavvufu görmek mümkündür. Sultanından reayasına kadar her tabakadan insanın yolu tekkeye düşmüştür. Mazlum da zalim de tekkede gönül ferahlığı kazanmıştır. Zenginin de bir kazancı vardır tekkeden fakirin de. Osmanlı toplumunu oluşturan hemen her kesimin yolu tekkede kesişmiştir. Tasavvuf Osmanlı toplumunda kabul görmenin, saygınlık kazanmanın en önemli yolu olmuştur. Bu nedenle Osmanlı ahlâkının oluşmasında tekkenin yani tasavvufun rolü yadsınamaz. İlahi ve nefesler yoluyla çeşitli meclislere de yayılan tasavvuf anlayışı zamanla Anadolu irfanı denilen engin hoşgörünün de zeminini oluşturmuştur.

Tasavvuf, Osmanlı toplum hayatının şiirsel bir terkibidir. Tasavvufi remizler, Osmanlı şiirinin özüdür. Mahmut Erol Kılıç Hocamızın da ifadesiyle bu öz, Tanzimat şiirinde de güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş hatta Cumhuriyet şiirinin temellerine de sirayet etmiştir. Yahya Kemal şiirimizin özü olan tasavvufî remizlerin zamanla eriyişine dair şunları söylemiştir: “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa, Türk şiirinin de öyle önce ruhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisânı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti, nihayet kuru bir iskeleti kaldı.

Osmanlı tasavvuf şiirinde üç büyük “Mürşid-i Kâmil”e atıf yapılır. Bu üç isim, gerek tasavvufî şiirin şekillenmesinde gerekse tasavvuf felsefesinin anlaşılmasında önemli birer başvuru kaynağı olmuşlardır. Bu üç isim; İbn-i Arabî, Mevlana ve Yunus Emre’dir. Mahmud Erol Kılıç hocamız bu üç ismin Osmanlı tasavvuf şiirine etkisini şu şekilde özetliyor: “… İbn-i Arabî’nin tesirinin tamamen fikrî yönden, Mevlana’nın tesirinin esasta fikrî yönden olmakla beraber kısmen de şekli yönden fakat Yunus’un tesirinin hem fikrî hem de şeklî yönden olduğunu söyleyebiliriz.” Elbette Osmanlı şairini etkileyenler bu üç isimle sınırlı değildir ancak bu isimlerin kendilerine atıf yapılan başlıca üç isim olduğunu söyleyebiliriz.

İbn-i Arabî kendisine ait “Arzuların Tercümanı” adlı kitaba yazdığı bir şerhte tasavvufî şiirdeki aşk sembolünü şu şekilde açıklıyor: “Bizim şiirlerimizin hepsi, ister bir sevgiliyle (mahbube) hasbihal ile başlasın (teşbib), ister bir medhiye olsun isterse de kadın isim ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun hepsi de bütün bu suretler altındaki İlahî bilgilerden (maârif-i İlahiyye) ibarettir. Yani biz bir şeyi remzederiz, lûgazlaştırırız ama bizim bundan kastımız bir başka şeydir.” İşte bu izah, tasavvufî şiirin sembollerle örülü anlam dünyasını keşfedebilmek için remiz ve sembollerin doğru okunması gerektiğini ifade eder. Ali Nihat Tarlan da bu konuyla ilgili olarak; “Tasavvufla alakadar olan şairler, bir insanın güzelliğine karşı aşklarını söyledikleri zaman, onun şeffaf varlığından geçip güzelliğin hakiki sahibi olan Allah’a teveccüh ederler.” diyerek tasavvufî şiirdeki anlam inceliğine dikkat çekmiştir.

Anadolu insanının mizacı şiire yatkındır. Mevlana’nın kendisi de Anadolu’ya gelişiyle şiire meyletmesi arasında bir ilişki bulunduğunu ifade etmiştir. Mevlana, Belh’te kalsaydı belki de bir medresede molla olarak kalacaktı. Anadolu insanının mizacı gereği şiire ve tasavvufa meyleden Mevlana kitabî bilginin ötesine geçerek marifetullaha ulaşmıştır. Âlemde vesilesiz hiçbir olmayacağı gibi Mevlana’daki “Aşk” ateşi de Şems vesilesiyle tutuşmuştur. Mevlana’nın gönlünde “Aşk” ateşini tutuşturan Şems daha sonra aradan çekilmiş ve aşığı Maşuk’la baş başa bırakmıştır. Bundan sonra da Mevlana şiire başlamıştır. Bu durumu ifade edercesine Mevlana bir şiirinde şunları söylüyor: “Aşkın gönlüme dolduğundan beri / aşkından başka neyim varsa hep yandı / aklı, dersi, kitabı hepsini rafa kaldırdım / ama şiirler, gazeller, rubailer öğrendim”. Mevlana şiirde esas olanın şekil değil mana olduğunu özellikle vurgulamıştır: “Bu mesnevi bir manadır yoksa feûlûn, fâilat değil.” ve “Şekle aldananlar mücevherlere bürünmüşler, manaya değer verenler ise mana denizini bulmuşlardır.” sözleri tasavvuf şiirindeki anlam derinliğine de temel oluşturmuştur.

Yunus Emre’nin şiirleri ve halkın muhayyilesindeki Yunus düşüncesi özellikle tasavvufî şiirin medrese tahsili gerektirmediği ve tasavvufun soyut bir düşünce olmayıp bir yaşam formu olarak sunulması noktalarından önemlidir. “Türkmen Kocası”, “Koca Yunus” ya da “Bizim Yunus” gibi unvanlarla anılan Yunus Emre, halkın rahatlıkla anlayacağı bir dille İlâhî hakikatleri dillendirirken sözünün şiir gibi görünse de aslının Kur’an’dan olduğunu şu dizleriyle dile getirmiştir: “Yunus’un sözü şiirden amma aslı Kitap’tan / hadis ile dinene key bil sâdık olmak gerek”. Yunus Emre’nin etkisi ardından gelen pek çok şairde görülse de belki de en çok Niyazî-i Mısrî’de görülmüştür. Onun şu dizeleri kendi şiirindeki Yunus Emre etkisini açıkça gösterir: “Niyâzî’nin dilinden Yunus-durur söyleyen / herkese çün cân gerek Yunus-durur cân bana.

Mektepsiz ilim tahsil edilmez. Tasavvuf ilminin mektepleri de dergâhlardır. Dergâhlar, özellikle Moğol istilası ve siyasi istikrarsızlık dönemlerinde Anadolu insanı için umut kapısı olmuştur. Dergâhlarda sadece bir eğitim faaliyeti yürütülmeyip aynı zamanda zirai üretim yapılmakta, çeşitli zanaat ehli ustalar yetiştirilmek suretiyle ekonomik hayata da canlılık kazandırılmıştır. Bir dergâha intisab eden her derviş fıtratına uygun bir vazifeyi yürütürdü. Mürşidler “Aşk” yolunun sırlarını şiir sayesinde ehl-i tariklere bildirmişlerdir. Tasavvuf şiirinin mahiyetini anlamak için dergâhların teşekkülünü ve toplum hayatındaki rolünü doğru tespit etmek gerekir.

Tasavvuf şiirinin esas problemi, tasavvuf ehli olmayanlarca açıklanmaya çalışılmasıdır. Tasavvufî remizleri bilmeden, sözcüklerin görünen anlamlarına hapsolup Yunus’u, Mevlana’yı anlamaya çalışmak ancak cehaletle açıklanabilir. Mahmud Erol Kılıç; “Sûfîler hep bir ‘hareket’inden dolayı değil bir ‘söz’ünden dolayı yargılanmışlardır. ‘Ene’l-hak’ sözü, bunun en başlıca örneğidir. Hallac’ın, onların vehmettiği gibi bir Tanrı edası ile sokaklarda dolaştığını hiçbir kaynak nakletmemektedir. Bütün suç bir ‘söz’dedir.” sözleriyle tasavvuf ehlinin ve sözlerinin ancak tasavvuf ehlince açıklanabileceğini vurgulamıştır.

Sufi ve Şiir, kitabında Sadık Yalsızuçanlar’la yapılan bir söyleşiye de yer verilmiş. Sadık Yalsızuçanlar’ın “Aşk” ve “tasavvuf” eksenindeki sözlerinden birkaçını örnekleyerek konuyu toparlamaya çalışalım. “Âşık kimdir? Özellikleri nelerdir? Biz aşığı nasıl tanıyacağız?” şeklindeki soruya şöyle cevap veriyor Yalsızuçanlar: “Aşığın en önemli özelliklerinden biri, ağyar olanla, sevdiğinden başka şeylerle bağlarının yavaş yavaş azalmaya başlamasıdır. Âşık aslında toplum içerisinde yaşayan bir yalnızdır.” İşte bu yalnızlık içerisinde kendine sembollerden bir dil kurmuştur âşık. Bu dili çözemeyen ağyar, âşığa deli gözüyle bakar. Bir başka soruya verdiği cevapta ise “Oysaki bâki mutluluk, kalıcı mutluluk insanın aslını bulmasıyla alakalıdır. Buna İslâm ârifleri, ‘Kişi kendini tanırsa ancak Rabbini tanır.’ gerçeğinden bakarlar. Mekteb-i aşkta ‘Men arefderslerini almak derler bunun adına.” ifadelerini kullanıyor. “Kendini tanımak”tan maksat fıtratını bilmektir. Her dervişe fıtratına uygun iş verilmesi de kendini bilmek yoluyla Allah’ı bilecek olmasının gereğidir.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

5 Ocak 2021 Salı

Dünden bugüne yarım kalan bir destan

Romanların, öykülerin daima kesin bir sonuca bağlanmasını bekleriz, öyle değil mi? İçimizdeki bir refleksle iyilerin ödüllerini aldığı ve kötülerin cezalandırıldığı bir mahkeme isteriz okur olarak. Böyle olmadığında ağzımızda kekremsi bir tat kalır, taşlar yerine oturmamıştır, içimizden bir oh çekememişizdir. Oysa okur istediğini, istediği kadar okumakta nasıl özgürse, yazar da yine istediğin, ve istediği kadar yazmakta, anlatıcı istediği kadarını anlatmakta özgürdür belki ne dersiniz? 

Mustafa Kutlu’nun 2017 yılında Dergâh Yayınları'ndan çıkan Tarla Kuşunun Sesi kitabı da yarım kalan bir destan. Destan diyorum, çünkü anlatıda yer alan dinleyiciler ana karakter başından geçenleri anlatırken hep bu tabiri kullanmaya özen gösteriyorlar. Bir halk destanı gibi olayları heyecanla takip ediyorlar. Aslına bakarsanız, ana karakter Molla Murat da bu isimlendirmenin hakkını veriyor yaşadıklarında. Orta yolu bulup modern destan demek belki de en doğrusu. İki bölümden meydana geliyor anlatı ve ben ilk bölümü bitirdiğimde tam anlamıyla kalakaldım. Nasıl yani, devamı yok mu? Peki, bu kadar sayfayı neden okudum? Açıkça yazara biraz da kızdım. Yine de merak duyguma engel olamayıp ikinci bölüme devam ettim. İkinci yarım kalan bölümü de tamamladığımda, yazara kızmak bir yana kullandığı bu teknik oldukça hoşuma gitti. Bir okur olarak bu taktik beni mutlu etti, hatta bu yarım kalmışlıkları böyle güzel sonlandırdığı için anlatıcıyı taktir ettim.

Hikaye, Osmanlı Devleti’nin son ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde başlıyor. Önce Abdülhamit Han, sonra padişah Vahdettin, ardından Mustafa Kemal ve ara ara Enver Paşa, Çöl Aslanı Fahrettin Paşa, Kazım Karabekir ile devam ediyor. Bir yandan ana karakterimiz Molla Murat’ın destanını birinci tekil şahıs ağzından ve diyaloglardan dinlerken, diğer yandan Molla Murat’ın bakış açısından tarihi olaylara da şahitlik ediyoruz. Bu iki örgü öyle başarılı kurulmuş ki dip detayda anlatıya baktığımızda Molla Murat ve devlet arasında bir karşılaştırma yapılarak kurgunun oluşturulduğunu görebiliriz. Adeta bir Molla Murat-Osmanlı Devleti ve Molla Murat-Yeni Türkiye Cumhuriyeti karşılaştırması okuyoruz. Sanki birini daha iyi anlayabilmemiz için diğerini bir örneklem ya da yardımcı bir öge gibi kullanıyor anlatıcı. Ara ara Molla Murat’ın anlattıklarını yalanlayan bir Mustafendi karakterimiz de var. Tarih hakkında da konuşurken her zaman yalanlayanlar ve inananlar olarak ayrılmaz mı insanlar zaten?

Anlatıya siyasal tarih açısından baktığımızda, elbette oldukça yanlı bir okuma deneyimi yaşıyoruz. Anlatıcı objektif bir şekilde anlatmıyor olayları, sözleri son derece eleştirel yorumlar içeriyor. Örneğin son padişah Vahdettin’in kaçak tutumunu eleştirirken, bir yandan Abdülhamit Han’a koruyucu bir tavır sergiliyor. Mustafa Kemal’in bazı adımlarını desteklerken, şapka devrimi, harf inkılabı gibi sert değişimleri doğru bulmadığını ya da zamansız bulduğunu anlatıyor. Ancak bu yorumlara taraf ya da bertaraf olmanız değil önemli olan. Zaten kurgusal bir metinde yüzde yüz doğruluk payı aramak da doğru değil. Ancak anlatılanlara Molla Murat gözünden baktığınızda ve hatta anlatılanları da bu hikâyenin bir aracı gibi gördüğünüzde bence hikâyeyi çok da güçlendiriyor bu taraflılık. Bu tarihsel örgüye baktığımızda sadece siyasal hareketlenmeleri değil, bu siyasal hareketlerin Anadolu’yu, köyleri, şehirleri, memurları, çiftçiyi, sanayi adamlarını, askerleri, aileleri, kadınları nasıl etkilediğini de görüyoruz. Kaldı ki Molla Murat’ın destanını, Molla Murat Destanı yapan da tam da bu kurgu. Yaşadığı kaygan zeminde, dağ başında okuma-yazma bilmeyen bir yörükten nasıl kasabanın beyi hâline geldiğinin, yanında çalışanları, komşularını nasıl koruduğunun, kriz anlarında nasıl doğru adımlar atarak, ileri görüşlülük sergileyerek bugün olduğu yere geldiğinin anlatıldığı bir destan bu. Ancak Molla Murat’ın destanı bir yere bağlanmıyor hikâyede.

Peki bu destanı okuyan, dinleyen demeyecek mi? Arkadaş Molla’ya ne oldu? Mustafendi hastaneden çıktı mı? Saliha hâlâ hemşirelik yapıyor mu? Ya Titiz Hoca!
Ne bileyim ben! Her biri için bir destan mı söyleyeyim. İşte su üzerine bir yazı yazdık, geldik gidiyoruz. Şu gölgede bir miktar dinlendik.
Hepsi bu.
İdare edin.
Hoşça kalın.


İşte bu sözlerle kitabın ilk bölümü kapanıyor ve alıntıdan da anlaşıldığı üzere olaylar bir yere bağlanarak sonuçlanmıyor. Ardından Kayıp Tarih bölümü başlıyor kitapta ve biz Molla Murat’nın torunu Hamit’in yaşlandığı, çocuklarının her birinin büyüdüğü bir dünyaya geçiş yapıyor, şimdi de onların hikâyesini okumaya başlıyoruz.

Bu hikâyenin de anlatıda bir görevi var elbette. Molla Murat destanında siyasal, toplumsal, tarihsel bir değerlendirme yapan anlatıcı, Kayıp Tarih bölümü aracılığıyla hayatın ne kadar hızlı ve ne kadar kökten değiştiğini gösteriyor bize. Evet, biz Hamit’i, Hamit’in dört çocuğunun başından geçenleri, onların nasıl insanlar olduklarını okuyoruz ama başta da dediğim gibi anlatıcının bunları bize okutmasının sebebi yaşanan değişimi göstermek ve bunu “Vay be, aynı dededen bu kadar değişik torunlar da yaşıyor demek ki.” dedirtmek. Bunu sadece Molla Murat ve ailesi üzerinden değil, bir toplum okuması olarak yaptırabilmek.

Molla Murat dürüst bir adam, öte yandan torunun çocuğu Ziya tam bir dolandırıcı, hırsız. Dedeleri insanları ev, toprak sahibi yapmak için uğraşırken, torunu Ziya yalan dolanla insanların topraklarını ucuza kapatan bir fırsatçı. Ancak bu noktada dedesinden tamamen kopuk olduğunu da söyleyemeyiz. Mesela her ikisi de bey olmak, önemli olmak istiyor ancak Molla Murat bu yolu zekâsıyla, doğruluğuyla alırken, Ziya kurnazlık ve hilebazlık peşinde. Belki de bu yüzden Molla, bey oluyor ancak Ziya, bu yolda baba katili bile olmayı göze alırken kayıplara karışıyor, hırsının kurbanı oluyor.

Molla Murat dini bütün bir adam, ancak torunları genel anlamda böyle bir hassasiyet barındırmıyorlar. Mesela Kur’an-ı Kerim’in yasaklandığı dönemde Molla, kasabanın gençlerine dinlerini öğretebilmek için hocalarla iş birliği yapıyor. Namazından vazgeçmiyor, ilk iş kurduğu kasabaya bir cami yaptırıyor, öte köylerden Titiz Hoca’yı kasabaya davet ediyor. Kardeşlerden Yusuf dışında ise dini vecibelerini tatbik eden birini göremiyoruz. Aksine Yusuf kardeşi Sefa’ya namaz kılmasını öğütlerken, Sefa içten içe bunun doğru olduğunu biliyor ancak abisinden bu konuda üzerine gelmemesini istiyor.

Molla Murat, güçlü bir karakter, koruyucu, kollayıcı bir baba-abi-bey. Ancak kardeşlerin en büyüğü Yusuf mesela, babasının yanına sığınmış, birtakım atılımlar yapmış, yine de tüm bunları yaparken hep başkalarının desteği ve fikriyle hayata geçirmiş biri.

Bu özelliklerle ilgili örnekleri çoğaltabiliriz. Tabi bu karşılaştırmaları kurarken Molla karakterinin 1800’lerin sonu, 1900’lerin başını, torunlarının ise daha yakın dönemi temsil ettiklerini, dolayısıyla bu karakterleri daima bir toplumsal karşılaştırma figürleri olarak konumlandırmayı es geçmemeliyiz. Molla’nın toprağa olan tutkusu ve saygısı yeni dönemle beraber toprağın çok da önemsenmeyişi, hatta toprağın sadece otel zincirlerine, yazlıkçılara peşkeş çekilebilecek araziler olarak görülmesi bunlardan biri. Kadın-erkek ilişkilerindeki mesafe ve sahiplenmenin, yeni dönemle beraber daha rahatlamış bir boyuta taşınması, idealist ve hayata tutunmaya çabalayan gençlerin yerini, daha kaygısız bir hayat yaşamaya gayret eden gençlerin alması da ele alabileceğimiz başka örnekler.

Hikâye bir toplumsal değişim üzerine kurulmuş, bu da anlatıdaki karakterler kullanılarak yapılmış. Üslup ise, her zamanki Mustafa Kutlu. Son derece akıcı, merak ettiren, sizi sürükleyen bir anlatım. Anlatılar teknik olarak yarım bırakılmış, bence bu biraz da yaşayıp hep birlikte görelim demenin yolu. Son olarak Tarla Kuşunun Sesi için Batılılaşma öncesi Türk toplumunun ve Batılılaşma etkisinde Türk toplumu göstergelerinin bir kitapta kurguya yaslanmış hâli diyebiliriz.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

4 Ocak 2021 Pazartesi

Sırtlarında abalar, yokluğa talip oldular

"Bir gün felek cana kıyar
Bizi kaptan kaba koyar
Eller atlas libas giyer
Şükür bize aba düştü."
- Kul Yusuf

Manevî dereceleri elde edenlerin hayatlarını okuduğumuzda hep büyük bir sorunun peşinden gittiklerini görürüz. O soruya bir cevap ararlar ve bu arayış son derece sancılı olur. Vazgeçmeleri gereken şeyler vardır, değiştirmeleri gereken davranışlar, kazanmaları gereken bilinç, idrak ve tefekkür seviyesi... Esasında onların beklentileri elle avuçla tutulabilir, parmakla gösterilebilir şeyler değildir. Bir gönülleri vardır ve bu gönüllerinin Hakk ile safa bulmasını isterler. Çünkü o soruyu soran Hakk'tır. O işaret, nida, ses ya da her ne denirse; Hakk'tan gelmiştir. Soruyu soran, kuluna "Bil, bul, ol!" diyen O'dur. Bilmeden bulunmaz, bulmadan olunmaz derler. Hatta bir de şöyle söylerler: Ruhlar ilk yaratıldığında herkes işin aslını biliyordu. Fakat sonra perdeler inmeye başladı. Ana rahmine düşene kadar perdeler inmesi sürdü. Sonra yeryüzüne cismen doğuş esnasında bu ayrılık, bu perdeler, kocaman bir çığlık olarak ağlayışları duyuldu. Evet, bebekler doğar doğmaz ağlarlar. Sufiler bu ağlayışı hakikatten kopmanın bir bedeli olarak yorumlarlar. Bu yüzden bir bebekten daima doğar doğmaz ağlaması beklenir.

İbrâhim b. Edhem, zühd yoluna girenler arasında, Belh'ten parlayan bir incidir. Peki bu yola nasıl girmiştir? Menkıbe şöyledir: Gençlik yaşlarında bir gün ava çıkar. Olabildiğince sessiz ve yavaş adımlarla avını gözler. En doğru zamanda onu vurup yakalayacaktır. Tam bu esnada gaipten bir ses duyar: "Sen bunun için mi var oldun?" Bu sesle birlikte Edhem'in kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ne yöne bakacağını şaşırdı. "Kimsin?" diye biraz ürkek biraz meraklı, sordu. Cevap yoktu. Kısa bir süre sonra yine bir ses duydu: "Bunu yapmakla mı emrolundun?" Hiç unutmadı bu soruları Edhem. Bildiği şeyleri yerine getirmedikten sonra yeni şeyler öğrenmenin hiçbir önemi olmadığını fark etti. "İnsan, öğrendiklerini yerine getirmesin diye yaratılmamıştı", bunu anladı. Sonra babasının kendisine anlattığı bir menkıbe geldi aklına. Bir adam, Allah'ın elçisine gelerek "Bana öyle bir yol göster ki onu yaptığımda beni Allah da sevsin, insanlar da, nedir bu yol?" diye sorar. Allah'ın elçisi, "Allah'ın seni sevmesini istiyorsan dünyadan tiksin, insanların seni sevmesi içinse mal varlığından onlara dağıt" diye nasihat verir. Edhem, kendini yoklar. Kendini yoklarken kalbini de yoklar. Kararını verir: Dünyadan tiksin, biriktirmeyip elden çıkar.

Abdullah b. Mübarek, kendini öğrenmeye ve malından dağıtmaya adamış bir başka inci. Dönemin en büyük kültür merkezi Merv'de, bir gece vakti çok sevdiği bir kadının peşine düştü. Hava oldukça soğuk olmasına rağmen kadının kapısından hiç ayrılmadı. Vakit iyice ilerledi. Önce evin ışığı kayboldu, sonra bacanın dumanı. Derken bir ses işitti. "Artık değişme ve kendine çeki düzen verme zamanı gelmedi mi?" Yüreği ağzına geldi. Telaşa düştü. Kısa bir süre sonra korkuyu unuttu, sesin sahibini sorgulamadı ve derhal ona sorulan soruyu kalbiyle yanıtladı: "Geldi." O geceden sonra bir daha eskisi gibi olmadı. Kendisini ilme adadı. Hz. Peygamber'in binlerce sözünü ezberledi. Yine bir gün kendisine "Daha ne zamana kadar öğreneceksin?" diye sorulduğunda, "Son nefesime kadar" diye cevapladı. Geçimini şehir şehir gezip ticaret yaparak sağladı. Özellikle bir yıl, yüklü miktarda gelir elde edip bunu darda kalanlara dağıttı. Başka bir yıl mızrağını alıp sınır boylarında nöbet tuttu. Bir gece Merv'den Nişabur'a giden bir kervandaydı. Develerin ve yüklerin çoğu ona aitti. Yorgundu. Yaslandığı hayvandan bedenine sıcaklık yayıldı, biraz olsun rahatladı. Derken yolculardan biri, "Hem münzevi bir yaşam istiyorsun hem de büyük gelirlerin peşinden gidiyorsun, bu nasıl tutarsızlık?" diye sorunca şöyle cevap verdi: "Ben varlıklılar gibi kazanmak ve yoksullar gibi ölmek istiyorum."

Fudayl b. İyâz, Horasan'ın ilk büyük sufilerinden. Sufi olmadan önceki yaşamı, Merv kırsalındaki kervanlara yok kesici olarak dadanmak, yani soygunculuk. Bu işi görürken, namazlarını kılmaya ve orucunu tutmaya da devam ediyor. Asla bir tutarsızlık görmüyor ve hatta bu konuda kendisiyle tartışan bir adama "Onlardan bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Ve iyi bir amelle kötü bir ameli karıştırdılar. Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir." ayetini (Tevbe, 102) gösteriyor. Adamda bile kuşku oluşturuyor. Derken bir gün, "Artık şu yanlış işleri bırakma zamanı gelmedi mi?" diye bir ses işitiyor. Sesle birlikte bütün yaşamını değiştiriyor. Kâbe'ye yakın, küçücük bir evde yaşamayı tercih ediyor. Sufilerin incilerinden biri olma yolunda diline bir duayı doluyor. Bir zikr gibi, acılı bir iç çekişle şöyle yakarıyor: "Beni, Sana uymakla yücelt. Başkaldıranlar gibi aşağılık bir duruma düşürme."

Bişr el-Hâfî, sayılı hadis bilgininden ve ilk dönem sufilerinden bir inci. Abdullah b. Mübârek'ten hadis öğreniyor, Fudayl b. İyâz gibi nice sufiyle görüşüyor. Gençlik yıllarında kendini hiç önemsemiyor, ilimle ilgilenmiyor, tabiri caizse yaşayıp gidiyor. Bir gün, insanların ayaklarının altında çiğnenen bir kâğıt dikkatini çekiyor. Tuhaf biçimde, içinde kâğıdı görme arzusu uyanıyor. Bazı rivayetlere göre Allah, bazılarına göre besmele yazılı olan bu kâğıdı alıyor, "Üzerimde taşımayı hak etmiyorum" diyerek ve korunaklı bir yerde olması gerektiğini düşünerek bir duvarın oyuğuna saklıyor. O gece rüyasında "Hiç kuşkun olmasın ki senin ismi bu dünyada ve ahirette hep güzel bir şekilde anılacak" nidasını duyuyor. Şimdiye dek kendini hiç hayırlı görmeyen Bişr'in ruhunu o günden itibaren daimi bir müşâhede (Allah’ın zuhur ve tecellilerini görme) hâli kaplıyor. Kendisine el-Hâfî, yani yalınayak denmesi konusunda üç rivayet var. Hücvîrî’ye göre müşâhede hâli sebebiyle hiçbir zaman ayağına bir şey giymemiştir. Ferîdüddin Attâr'a göre "O, sizin için yeryüzünü bir döşek kıldı" ayetine (Bakara, 2) işaretle "Allah tarafından döşek kılınmış yeryüzünde ayakkabı ile gezilmez" diyerek yalınayak gezmeyi tercih etmiştir. İbnü’l-Mülakkın'a göre ise bir ayakkabı tamircisinin kendisine "Ayakkabını tamir ettirmek için insanlara ne çok sıkıntı veriyorsun!" demesi üzerine ayakkabısını fırlatıp atmış, bir daha da giymemiştir.

Sayfalar arasında ilerlerken bu dört inciyle birlikte Mâlik b. DînârŞakīk-ı Belhî ve Süfyân es-Sevrî gibi ilk dönem zahitlerinin yürüdüğü yolları da görmüş oluyoruz. Onlar, türküde söylendiği gibi atlas libasa değil abaya talip oldular. Bu yolda kınanmayı hoş karşıladılar, şöhreti bir kenara bırakıp nefsleriyle savaşmayı göze aldılar. Yük olmadılar, yâr oldular. Böylece hakikat arayışlarında nice kimselerin ulaşamadığı manevi makamlara ulaştılar. Bunu da özellikle bir meselenin üzerinde yoğunlaşarak başardılar:

"Mescitte namazı en ön sırada kılmanın sevap diye alınacak karşılığı nedir?
- Sen en önce ekmeğini nasıl kazandığını gözden geçir. Helal kazancı başar. Sonra namazı istediğin yerde kıl; önde, arkada olsun artık önemli değildir."

"- Ben geçimimi pazarcılık yaparak sağlayan birisiyim; her zaman tezgâhımı bırakıp toplulukla namaza katılamıyorum. Toplulukla namaz mı, yoksa tezgâhı mı öncelemeliyim?
- Helal kazandığın sürece namaz topluluğuyla birliktesin.
"

"- Allah'a yakın bir insan olabilmek için ne yapmalıyım; çok mu ibadet etmeliyim?
- Hayır, çok dürüst ol ve kazandığın ekmek tertemiz olsun.
"

Bekir Şamil Potur, Abalar Giyinmek'te bizlere inanç sahibi olmanın, kişinin kendi kalbine sahip çıkabilmesiyle ne kadar ilgili olduğunu gösteriyor. Sadıkların önce ve daima kendi kalplerine bakan, başkalarına ancak yardım için koşan kimseler olduğunu hatırlatıyor. 

Son olarak, 'abayı yakmak' deyimi günümüzde ne kadar 'âşık olmak' gibi kullanılsa da aslında dervişin son eylemidir. O, hakikate vasıl olmak üzereyken, Hakk'a vuslatına adım adım yaklaşırken sırtındaki 'önü açık kaba kumaş' parçasını yakıverir. Zira kendi artık yanacağı kadar yanmıştır, aba mı kalır?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

1 Ocak 2021 Cuma

Bir hakikat yolcusunun hikâyesi

"Bilgimin yüzde yetmişi tecrübe, yüzde otuzu okumağa dayanır. Hayatta hiçbir şeyin tesâdüf olmadığı kanısına vardım. Hepsi baştan hazırlanmış, ben de bunlarda bir oyuncuyum, başka bir şey değilim."

1947’de Zonguldak-Kozluda’da dünyaya gelen Şaban Teoman Duralı, fikir ve yazın dünyamızda kalıcı bir yer edinmiş, yakın siyasi ve medeniyet tarihimize doğrudan ışık tutacak nitelikteki kültürel hafıza değerlerimizden biridir. Kozmopolit bir soyun tüm renklerine ve farklılıkların harmonisine sahip genleriyle Osmanlı İmparatorluğu’ndan genç Cumhuriyet’e geçiş evrelerinin tümüne hem şâhitlik etmiş hem de aktif katılım sağlamıştır. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra İstanbul’a felsefe ve biyoloji eğitimi için gelmiş fakat elbette bununla kalmayarak çok çeşitli akademik disiplinlerde aktif vazifeler almıştır. Öğrenim gördüğü üniversitede önce asistan, sonra felsefe doktoru ve doçenti, son olarak da 1988 yılında profesörlük unvanı alarak felsefe tarihinin en çok içerik üreten hocalarından biri olarak akademik camiada yer bulmuştur. Kendisi, muhtelif dillerde yayınlanmış pek çok makale ve kitabın müellifi olmakla birlikte asıl meselesi; zamana en doğru şekilde şâhitlikle ânı idrak etmektir.

Gazeteci Ali Değermenci’nin kişisel hayranlığının bir röportaj vesilesiyle bizzat tanışıklığa varması sonucu kesişen yolları, sonrasında ciddi bir bağlılıkla ve nihayet bu sıra dışı hayatın her yönüyle yazılı bir esere dönüştürülmesiyle taçlanır. Turkuvaz Kitap’tan biyografi türüyle yayınlanan Öyle Geçer Ki Zaman'da; milyonda bir insana nasip olacak bir hayatı, nehir söyleşi dizisiyle kaleme alan Ali Değermenci, bir madenci gibi çok değerli bir cevher bulmanın sevincini yaşadığını ifade eder. Çocukluğundan gençliğine, başını alıp gitmelerinden vicdan muhasebelerine, aşkla tutuştuğu akademiye ve araştırmalarına kadar Hoca’nın anlattığı birçok konunun kendisini ölesiye heyecanlandırdığını ve tüm kitaplarını okumuş olmanın altyapısıyla felsefeye var olan ilgisini, bir tutkuya dönüştürdüğünü anlatır. Hoca’nın; dersleri, katıldığı programlar, yazdığı kitaplar, Osmanlı İmparatorluğu’na uzanan ailesinin hikâyesiyle birlikte dedelerinden devraldığı kültürel mirasın izdüşümlerini anlatırken birebir yaşadığı hatıraları, soru-cevap şeklinde kitapta yerini alır. Müellifinin başka bir açıdan vurguladığı şey; bir dönem okuması ve tarihsel tanıklıktan öte bu eserin bir hakikat yolcusunun hikâyesi olduğudur. Mevcut kültürel arka planı, gezip gördükleri ve bitmek-tükenmek bilmeyen araştırma/okuma merakıyla birleştirerek nev-i şahsına münhasır bir üslupla ifade eden Duralı’nın, günümüzde olup bitenlerle alâkalı görüşleri ve felsefi analizleri de ciddi bir kıymete haiz görünmektedir. Kendisi, Aristoteles’te Bilim ve Canlılar Sorunu, Çağdaş Küresel Medeniyet, Biyoloji Felsefesi gibi eserleri ve yetiştirdiği öğrencilerle Türk felsefe kültürüne ve düşünce hayatına önemli katkılar sağlamış biri olarak zihnimizi açmakla kalmaz, aynı zamanda kim olduğumuz ve neden yaratıldığımız noktasında bize farklı bir ufuk tayin eder.

Dayısıyla yaptıkları özel muhabbetleri, ailenin; insan hayatındaki sarsılmaz temel değerine atıfta bulunarak özlemle anarken, hiçbir zaman sevemediği okul yıllarından elinde kalanın; dil merakı olduğunun özellikle altını çizer. Her hayat yolculuğunda olduğu kendi hikâyesinin iniş çıkışlarını, gelgitlerini ve çelişkilerini samimi bir şekilde ifade ederken Norveç’te kaptanlık hayaline kapılmasından, Kapalıçarşı’daki esnaflık tecrübesine varıncaya kadar oldukça zengin bir tecrübe membaından haberdar oluruz. Duralı’nın yakın siyasi tarihteki her dönüm noktasına bizzat şâhitlik etmesi ve hatta Türk siyasetine damgasını vurmuş olan siyasetçilerle birebir tanışıklığı ve onların üzerindeki etkisi de kayda değer detaylar olarak göze çarpmaktadır.

Kitaba adını veren; Öyle Geçer ki Zaman'ın, Teoman Duralı’nın 23 Mart 2015’te kaleme aldığı bir şiir menşeili olduğunu öğrendiğimizde ise hem şaşırıyor hem de heyecan duyuyoruz. Dizelerden derdest edilecek anlamın, hemen her insanın ünsiyet kurup kendisinden bir parça bulabileceği ihtivası, okuyanı doğrudan içine çekiyor ve hikmetli bir yolculuğa çıkarıyor:

Öyle geçer ki zaman,
Seni unutmak ne mümkün.
Gençlik günlerimizde ömür dediğin
Haklıymışcasına sonsuza uzayagiden…
Meğer bir göz açıp kapama kadarmış,
Öte âlemde ne zaman, ne mekân varmış.
Mezcolmuşcasına dumanlaşırız,
Kenetlenmiş hâlde Tengri’ye ağarız.
Yitirilmedik ne kaldı bana,
Varlığımdan başka
Varoluşum sudur etmiş Varlık’tan,
Domuzdur, aslını inkâr eden.
Yeni bir hayat arıyorum kendime,
Dünya dar gelir oldu artık bendenize.
Kalmadı keşfedilmedik ufuk ötesi,
Merak eder olduk ahireti.
Bu kere hayata kulaç atarsın,
Buz kesen pınar suyuyla.
Almışım âbıdestimi, son ânımda,
Çakmışım vedamı zamanlı-mekânlı evrene.
Kelimeyişehâdet yeliyle yelken açıyorum, zamansız-mekânsız âleme
Heyhât öyle geçer ki zaman,
Seni unutmağa var mı imkân.


Hacer Yeğin
twitter.com/YeginHacer

Bir mürşidin daima yaşayan sözleri

"Gam üstüne gam verilir. Ta ki gelene sevinmeyene, gidene üzülmeyene kadar. Bir şeyin olup olmaması arasında sence bir fark mevcutsa, nakıssın, tamamlanmaya çalış."
- Ahmed Amîş Efendi

Vara vara vardım ol kara taşa” diyor Karacaoğlan. Ömür yolculuğunun nihayetinde her bedenin varacağı yer kuşkusuz bir kara taşın gölgesidir ancak insan kuru bir bedenden ibaret olmayıp yolculuğu da bir ömürle sınırlı değildir. Beden, topraktan gelip toprağa gider; can ise Hakk’tan gelir, Hakk’a gider. “Ölürse tenler ölür / canlar ölesi değil” diyen Koca Yunus, “can” için bir menzil de işaret ediyor: “Cennet cennet dedikleri / birkaç köşkle birkaç huri / isteyene vergil anı / bana seni gerek seni”. Derviş, birlik yolunun yolcusudur; menzili ise Hakk’ın kokusunu alacağı bir kâmil-i mürşidin yanıdır. Bu yola kendi içinden çıkar derviş, en nihayet kendi içine döner. Kendi içinde bütün kâinatın deveran ettiğine şahitlik eder. Maldan, mülkten, akraba-ı taallukattan ve dahi evlâd ü iyalden geçerek nefsiyle devam ettiği yolculukta nefsini de öldürüp Dostla bir olarak nihaî menzile ulaşır. Bu yol, hakikat yoludur ve bu yolun menzili Kâmil bir mürşiddir. Bu kâmil mürşitler zamanın kutuplarıdır.

Fatih Sertürbedârı Tırnovalı Kutbu’l-Ârifin, Gavsu’l Vâsilin Mürşid-i Kâmil Ahmed Amîş Efendi de XIX. yüzyılın son çeyreği ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde irşad vazifesinde bulunmuş bir mürşid-i kâmil olup sohbet halkasında bulunan pek çok hasta gönlün şifa bulmasına vesile olmuştur. Ömr-i saadetlerinde huzuruna varanlara ne mutlu. Kendisinden günümüze yazılı bir eser kalmasa da bazı sohbetleri ve kıymetli sözleri dinleyen bahtiyarlarca not edilip günümüze kadar ulaştırılmıştır. Bu sözlerden ve anlatılardan Ahmed Amîş Efendi’nin keramet ehli bir zat olduğunu ancak kerameti kendinden bilmeyip müridlerinin nefis eğitimine ihtimam gösterdiğini anlıyoruz.

Tasavvufta mürid ile mürşid arasındaki rabıta oldukça mühimdir. Dervişlik dahi nasip iledir. Nasibi olmayanın yolculuğunu fenaya çıkarken nasibini bulan derviş, aşk deryasına dalmaktan beri kalmaz. Koca Yunus’un Hacı Bektâş-ı Velî dergâhında nasiplenemeyip Tapduk Emre’nin kapısına yönelmesi gibi Ahmed Amîş Efendi de uzunca zaman nasibini aramıştır. Mürşid-i Kâmil Ahmed Amîş Efendi adlı eserden alınan şu ifadeler onun da nasibini arayışını “Esasen fıtratlarına gömülmüş olan İlahî cezbe-i aşk yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendi’ye müracaat ettilerse de: ‘Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.’ cevabını aldılar.” Bu olaydan sonra rüyasında Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri zuhur ederek kendisini İstanbul’a davet etmiştir. 1877 senesinde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlayan savaş nedeniyle İstanbul’a ikinci kez gelir ve bu kez İstanbul’a yerleşir. Türbedâr Bekir Efendi’nin kendisine türbedârlık vazifesini bırakmasından sonra Fatih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve Fatih Türbedârı olarak da anılmıştır.

Her tarikatın kendince benimsediği birtakım merasim ve âdâblar bulunmakla birlikte bunlar tasavvufun olmazsa olmazı değildir. Bununla birlikte “Usûlsüz vusûl olmaz.” düsturunca tarikatler bu merasim ve âdâbları menzile ulaşmakta bir vesile kabul etmişlerdir. Ancak bu usûllerin en başında samimiyet ve teslimiyet yer almalıdır. “Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin ‘melâmet’ kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.” ifadelerinden anladığımıza göre Ahmed Amîş Efendi müridlerinde evvela samimiyet istemiştir.

Kendisinden bizlere pek çok sözünün kaldığını söylemiştik. Bu sözlerden birkaçını örnek vererek kendisinin manevi iklimini teneffüs etmeye çalışalım. Bir sözünde şöyle buyuruyor hazret: “İbrahim’ül meşreb olunuz. Ama İbrahim olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.İsmet Özel: “Allah insanı iddiasından vurur.” diyor. Dervişlik bir iddiada bulunmaktır ve iddia imtihanı da gerekli kılar. Cenab-ı Hakk Ankebut suresinde: “İnsanlar sadece ‘iman ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” buyuruyor. Derviş de üzerinde bulunduğu yolun iddiacısıdır ancak yolun sonuna niyet etmekle birlikte yolda olduğunun bilincinde olmalıdır. Bir başka sözünde de şöyle buyuruyor: “Nakıs iken irşâda kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.” Bir sohbetinde Yağız Gönüler: “Tasavvufla ilgili yazanlara şu soruyu sorun: ‘Mürşidiniz kim?’ Şayet bu soruya bir cevap veremezse yazdıklarına kıymet vermeyin.” demişti. İrşad, büyük bir iddiadır ve ehil olmayanların elinde küfre yol açar. Bu yolda da ehliyet kâmil bir mürşidden icazet almaktır.

Hazretin evliliğe dair şu sözü günümüzdeki mutsuz evliliklere bir ilaç olacak mahiyettedir: “Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş; ‘Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak” Havva’ya hitap etmiş; ‘Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.Leyla ve Mecnun mesnevisinde Fuzuli’nin çizdiği bir düstur vardır. Leyla, Leyla derken Mevla’yı bulur Mecnun. Eşlerin birbirini Allah için sevmeleri, evlilikte Allah rızasının gözetilmesi ve Hakk niyetiyle birbirlerine bakan eşlerin birbirlerinin varlığında Allah’ın varlığını idrak edeceği hakikati ifade buluyor bu sözde. Bir başka sözünde ise şöyle söylüyor: “Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.”. Günümüzde, “Hocanın dediğini dinle, yaptığını yapma.” Şeklinde meşhur bir laf var. Aslında bu iki söz arasındaki fark, mürşidlik ile günümüz hocalığı arasındaki ahlâkî farkı ya da toplumun bu iki kavrama bakış açılarındaki farkı gözler önüne seriyor. Aşkın Yolculuğu Yunus Emre dizisinde yer alan; “Kim karşına geçip ben şeyhim diye durursa, bil ki o aslında Hakk’ın sözüyle senin arana girmiş bir baykuştur.” sözü de bize söylüyor ki özü temiz olmayanın sözü de temiz olmaz. Ahmed Amîş Efendi bir başka sözünde de şöyle söylüyor: “Birinci senede imam, ikincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.” Bu söz tasavvuf yolunun kestirmesi olmadığını ve dervişin sabretmesi gerektiğini söylüyor bize.

Müridin mürşidine karşı takınması gerektiği tavrı açıklayan şu örnek esasen kulun Rabb’i karşısında takınacağı tavrı da gösteriyor: “Kuşadalı Efendmizden; Şeyhim dedi ki; ‘Ahmed ayı ol ayı.’ Ürktüm. Sonra döndü: ‘Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuz iki türküsü varmış onun da hepsi ahlat (yaban armudu) üzerine imiş, talip de böyle olmalı.

İnsanın tekâmülüyle ilgili şu sözleri özellikle manevi bağlarımızın zayıfladığı günümüzde karanlık gönüllerimize bir fener aydınlığı sunuyor: “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed (sav), yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı İlahî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı.” İnsan, asla ümitsiz vaka değildir; kurumuş bir dal parçasını meyve ağacına döndüren Rabbim paslanmış gönülleri de nuruyla aydınlatmaya kadirdir.

İnsanlar Allah’a birçok yoldan varırlar. Hüsnü hulk, ibadet, zikir, iyilik, vs. gibi. Fakat en kısa ve kestirme yol muhabbettir.” diyor bir sözünde. Bu dünyanın hâsıl oluşundaki muhabbettir söz konusu. Muhabbet, gönül çerağının tutuşmasıdır. Gönülde çerağ tutuşursa masivanın bütün karanlığı aydınlanır, Hakk aşikâr olur. “Bu zamanda evliya az mıdır, yoksa çoklar da kendilerini göstermiyorlar mı?” sorusuna karşılık: “Evliya çoktur, fakat zamanımız dalâlet zamanı ve Allah’ın Celâl sıfatı hüküm sürüyor, onun için kendilerini göstermiyorlar, yoksa zenginler ama paraları ellerinde değil. Güneş var, fakat arada bulut var, ziyası mestur.” cevabını veriyor. Bu cevap günümüz Müslümanlarının da durumunu izah etmekte isabetli bir söz.

Evliyaullah’ın durumuna dair söyledikleri de tevhid ve vahdet-i vücud kavramlarını idrak etmemiz açısından oldukça mühimdir: “Evliyaullahın durumu, bir denizin kıyısındaki ev sahibine benzer; hem denizden, hem deryadan istifade eder. O deniz ‘Deryayı İlâhîdir’. Evliyaullahın halini sobanın içerisine sokulu, uzun müddet kalan bir demir parçasına da benzetebiliriz: Sobanın içerisinde iken ve çıktıktan birkaç dakikaya kadar o demir de ateş olmuştur ve ateş gibi kıpkırmızıdır. Fakat ona ateş diyebilir miyiz, o gene demirdir. Allah Allah’lığından vazgeçer mi evladım?” Derviş ile mürşid arasındaki ilişkiye dair söylediği şu sözler ise hakikati bulmak yolunda evliyaullahın ehemmiyetini izah etmeye yeterlidir: “Bir demir parçasının mıknatıs yanında bulundukça mıknatısiyet aldığı gibi, kul eğer dünyanın geçici, Allah’ın emirlerinin Hak olduğunu içten duyarak kabul etmiş, Hak yoluna taliplisi ise, Hak ile her an beraber olan bir veli yanında bu huzuru bulacaktır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemine rastlayan irşad vazifeleri sırasında pek çok keramet göstermiş ve bu kerametleri müridi olan komutanlar tarafından bizzat anlatılmıştır. İşgal edilen vatan topraklarına karşı: “Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” diyerek Allah’a olan inancını Müslümanlara bir reçete olarak sunmuştur. Nitekim vefatlarından birkaç yıl sonra düşman işgali son bulmuştur. Mezarı Fatih Camii Haziresinde bulunmaktadır.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc