25 Ekim 2020 Pazar

Kuralsızlığın tek kural olduğu tür: deneme

İnsan ancak evin içinde yalnız. Ve kendinin dışında değil, içinde. Parkta kuşlar var, kediler. Ama bir kez de sincap, bir gelincik. İnsan parkta yalnız değil. Ama evin içinde öyle yalnız, öyle yalnız ki ara sıra kayboluyor. On yıldır eve kapanıp kaldığımı yeni algılıyorum. Yalnız. Ve bunu, kendime ve başkalarına bugün olduğum yazar olduğumu belleten kitaplar yazmak için yaptığımı.

Marguerite Duras böyle başlar Yazmak isimli deneme kitabına. Yazıya böyle girer. Evinde. Dışarıyı gören pencerenin önü, yürüdüğü koridor, mutfağı ve yatak odası onun için bir yazı atölyesidir. Sokağı, meydanı, okul binalarını ve çocuk bağrışlarını dışarda bırakan bir atölye. Yalnızlığın yeri.

Ev, Duras’ın denemelerinde hâkim bir imgedir, bir gerçeklik belki de. Üstelik bu imgesel yoğunluk yalnızca eve duyulan basit bir bağlılıktan kaynaklanmaz; yazıyla evin eşitlenmesidir bu yoğunluğu tetikleyen birincil etmen. Ev olmadan, her şeyden yalıtılmış bir yalnızlık olmayacak. Dolayısıyla yazı da. Bu yüzden eve ihtiyacı vardır Duras’ın. Daha önce başlayıp bitiremediği, hatta isimlerini dahi unuttuğu kitapları yazabilmek için ihtiyaç duyar bu bulgular yerine. Hayatın dolaysız ve sade bir biçimde yaşandığı ev, bir süre sonra birlikte yaşanılan somut bir varlığa dönüşür, “Bu evle birlikte yaşamaya başladım,” diyerek evin çağrışım alanını ve imgesel yoğunluğunu çoğaltır Duras.

Oysa kimi okuryazarlar için durum tersidir. Evde kıpırdanan hayat, günlük meşgaleler, evin kendine ait denklemleri, ses ve yapılacaklar varken odaklanıp bir şeyler üretebilmek zordur. Eşya dikkat dağıtıcı, çeldirici, hatta engelleyicidir. “Hizmet isteyen bir evin sıkıcı idaresi,” diye tanımlar Virginia Woolf evi. Kadınlara ait bir oda ve boş zaman ister tam da bu yüzden. Orhan Pamuk aynı sebeplerle evinin dışında inşa eder yazı evrenini. Sami Baydar bu çeldiriciliği, “Evin içi tuzaklarla doludur,” diyerek ifade eder. Evden kopuşu, aileye ve eve yabancılaşmayı anlatan sayısız roman yazılır. Ev, bir kabuktur kimileri için; sıyrılıp atılması gereken bir kabuk. Marguerite Duras hayatı boyunca işte bu kabukla yaşamayı, bununla avunmayı ve uğraşmayı seçer.

Onun Türkçeye çevrilen Somut Yaşam ve Yazmak isimli deneme kitaplarında çoğunlukla bir iç ses hâkimdir. Bazen kendiyle bazen de okuruyla konuşan bir iç sestir bu. Bir sayıklama. Bu hâliyle gelişi güzel, anlamsal boşluklarla örülü ve savruktur. Gündelik konuşmalara hâkim atlama tekniği de Duras’ın denemelerinde sıklıkla göze çarpar. Bir konudan bahsederken birden bambaşka şeyler söylediği olur. Anlamın etrafında yarıklar açılır. Bir konu henüz derinleşmeden ve o konuya dair anlamsal bir düzlem oluşturulmadan bambaşka şeylerden söz edilir. Okur belli bir fikir edinerek çıkmaz Duras’ın denemelerinden; onun denemeleri, yaşanmışlıklardan ve bizzat kendi hayatından süzülen savruk anlatılardır. Marguerite de bu savrukluğun, bu gelişigüzelliğin, bu bir yere varamamaların farkındadır.

Bu kitabın başı, sonu, ortası yok. Varlık nedeni bulunmayan bir kitap olmayacağına göre, bu kitap bir kitap değil. Bir günce değil, güncecilik yok içinde, günlük olaylardan doğdu. İsterseniz bir okuma kitabı diyelim.

Yayımlayıp yayımlamama noktasında dahi kararsızlık yaşayan Marguerite, başka bir yazısında Somut Yaşam’ı şöyle anlatır, “Kitaba benzemeyen şu kitapta, her gün öbürlerine benzeyen, sıradan bir gün boyunca yaptığımız gibi, her şeyden ve hiçbir şeyden söz etmek isterdim.

Tüm bunlar, yazarın yazılan şeyi hangi türün kılıfına sokacağını, adına ne diyeceğini bilememenin kaygısıyla söylenmiş sözler gibi geliyor bana. Yazılan şeyin hiçbir iddiası olmadığına yönelik bu kesin vurgu, kitaba dair yöneltilecek soruların da önceden verilmiş cevabı gibi. Bir okur olarak belli çerçevesi olan, anlamsal boşlukların giderildiği ve zihnime cevapların değilse de yeni soruların eklendiği metinleri okumaktan haz alsam da Duras’ınkilerin deneme olmadığını söylemek, onu yalnızca bir okuma kitabı olarak nitelendirmek, denemenin kurmaca dışındaki her şeyi içine alan yapısını da yok saymak anlamına gelecektir. Duras’ınkiler tam da bu haliyle denemedir ve tam da bu haliyle tamdır.

Savrukluğu, başı, sonu, ortası olmaması, anılardan ve günlük hadiselerden doğması, bir yere varmaması, paragraflar arası anlamsal bir gelişigüzelliğin olması, yazılan her şeyin “ben”in süzgecinden geçirilmesi, kesin bir varış noktasının olmaması, diğer türlerden beslenmesi, türleri kapsaması, üslupçu olması gibi birtakım özellikler bir metni, denemenin sınırları içerisine dahil etmemizi sağlayan niteliklerden değil midir? Ve tam da bu değişkenliğiyle deneme, kuralsızlığın evreni değil midir?

Serbestliğin belki de tek kural olarak benimsendiği deneme hakkında Paul Baldegger’in söyledikleri önemlidir, “Denemede değişen görüş açıları serbestçe sınanır, bazı düşünceler formüle edilir. Problem, öznel bir yaşantı olarak sunulur. Yöntem analitik değil, sezgiseldir. Konuyu farklı açılardan inceler ve yan alanlara, sürpriz bakış açılarına kayar. Konu mükemmelliği üzerinde durmaz. Konuyu sonuçlandırmak değil, okuru heveslendirmek ister.

Denemede işlenen konu, serbestliğin verdiği imkân dahilinde bütünlüğün dışına çıkıp bir sayıklama ve fikirler üzerinde gezinme hâline dönüşebilir. Ancak asla bir fikirler yığınına değil. Savunduğu düşünceye inandırmak, kitleleri peşinden sürükleyip onları bir fikir etrafında birleştirmek gibi bir gayesi yoktur bu yüzden. Deneme, yazarının dünyayı görüş ve algılayışını içsel perspektifin süzgecinden geçirerek anlatır. “Ben” evrenine tutulan bir dürbündür deneme. Deneme yazarı da her gün yüzlerce farklı çiçeğe konarak çiçeklerden özler toplayan bal arısına benzer. Arının gün sonunda elde ettiği bal; lavanta, ıhlamur, erguvan değildir artık. O çiçeklerden topladığı özle yeni bir form üretir. Başlangıçtakine benzemez. Kendi içinden, kendi yangınından çıkan yeni bir gerçekliği vardır, yalnızca ona ait bir gerçeklik... Bu şahsilik, bu içsel görü ifadede de yer bulur kendine. Yazar, bir konuda fikir beyan ettikten hemen sonra bundan vazgeçebilir. Birkaç cümle sonra karşı çıkabilir kendine, sorular sorabilir. Cevaba ve kesin bir yargıya bağlanmayan pek çok cümle kurabilir. Bu karşıtlığı, Marguerite Duras’ın denemelerinde de görebilmek mümkün.

Piyano çalmayı meslek olarak sürdürseydim, kitap yazmazdım,” der bir cümlesinde. Hemen ardından ilave eder, “Ama bundan pek emin değilim. Bu düşüncenin yanlış olduğunu da düşünüyorum. Her durumda kitap yazardım sanırım, yazmaya koşut olarak müzik yapsaydım bile.

Özelde Marguerite Duras denemeleri, genelde de deneme türü; arayışlar, buluşlar, sorgulamalar ve karşı çıkışlar evrenidir. Cevabın değil, soruların ve arayışların önemsendiği bir evren. Madem deneme bu kadar çerçevesiz bir tür; denemeye biçilen donları, sınırları, tanımlamaları, ötelemeleri, deneme adı altında çıkan takır tukur Türkçeleri hangi kefeye koyacağız?

Feyza Kartopu
twitter.com/feyzakartopu

21 Ekim 2020 Çarşamba

Dost, kalp ve sonsuzluk

"Her yerde, fakat arifin kalbindedir Allah 
Yoksa sen onu arz u semâvâtta mı sandın?"
- Kenan Rifâî

Bir kütüphanenin kıymetini ne kitap sayısı, ne kitapların eski ya da yeni oluşu belirler. Tekrar tekrar okumak istenen kitaplar varsa eğer o kütüphane çok güzeldir, iyidir. Sana dairdir, senindir, ona buna şov yapmaya (dışa) değil ruhuna (içe) yöneliktir. İşte bazı kitaplar bu zengin hâlleriyle hep kütüphanelerimizi hem de bizleri derinleştirir. Ayaklarımızda takat kalmadığında, yaşamın ağırlığı altında ezildiğimizde, yorgun düştüğümüzde, ister maddi ister manevi olsun bir çıkmaza girdiğimizde bizi kendimize getiren kitaplar can yoldaşından da ötedir. Borçluyuzdur onlara. Bu borcu, onları tekrar hatırlayıp (okuyup) öderiz. Tam da böyle bir kitap vardı ellerimde birkaç gündür. Sâmiha Ayverdi'nin, mürşidi Kenan Rifâî'yi anlatmaya gayret ettiği, ondan hatıralar serdiği, her yönüyle manalı ev dolayısıyla başından sonuna 'kalpten' bir kitap: Dost

Kalp deyip geçmemeliyiz. Kalbin yerine her seferinde matematiği koyduğumuz vakit motor su kaynatıyor. Bizim doğrularımızın hakikat dairesinde bir yeri olmayabilir çünkü. Bilemeyiz. Bundan olsa gerek büyükler hep kalbi işaret ediyor. Şems-i Tebrîzî sultan bir gün zahiri ilimlerle meşgul olunan bir meclise girmiş. Bakmış talebeler gayet güzel çalışıyorlar, okuyorlar. Onları bir süre izlemiş ve ancak bir kalp sultanına yakışan o soruyu sormuş. "Yaptığınız şey çok büyük, çok güzel ama siz ne zaman 'Kalbim Rabb'imden rivayet etti' diyecekseniz?" sorusu sorulduğunda, o mecliste neler hissedildi merak etmemek mümkün değil. Bir sonsuzluğa işaret var burada. Sonsuz olana yönelme, oradaki manayı isteme, rıza makamını talep etme... İnsanın varoluş yolculuğunu tam da bu pencereden çok sarsıcı bir soruyla ilişkilendiyor Jung. Aslında insanın nasıl anlamlı bir ömür sürebileceği meselesini de açıklamış oluyor bu soruyla: Sonsuz olanla ilişkin var mı yok mu?

Dost, kalp ve sonsuzluk. Mânâ aleminin yolcusu, seyr eden derviş, gayret kemerine sarınmış kul için üç büyük kelime. Kitabın hemen başında Sâmiha Ayverdi, neden bu üç kelimeye sarılmamız gerektiğini açıklıyor belki de: "Tabiatı, insanı ve Allah'ı birlemeyi bilmeyenin huzur araması abestir. Zira kul, daracık benliğinin ve sınırlı bilgisinin zindanı içinde kaldıkça ve kainatı da yaratıcısı ile beraber kavrayıp göremedikçe, gerek mahlûkla gerek Hâlik'le olan münâsebeti kesik demektir. Böylece de kainatın bütünündeki gayeyi, manayı göremez. Onun için de etrafında hikmet yerine abes, güzellik yerine çirkinlik görmekten kurtulamaz."

İnandıklarınızı hayatınızda mühim bir yere koymuyorsanız, o inandıklarınız size belli bir süre sonra yük olmaya başlar. Nefsin oyunlarına kolayca yenik düşebilen biz insanlar için bu yükü taşımak çoğu zaman zor gelir. Peşinden bezginlik, perişanlık ve yorgunluk geliverir. Dost, burada devreye girendir. O, tasarrufunu hem maddi âlemde hem de mânevi âlemde kullandığı için evlâdını da yolda komaz. Bu bana hep Ekmek Teknesi dizisindeki bir repliği hatırlatır. Perişan vaziyette yerde yatan Gamsız Celal'e "Kalk evladım!" der Nusret Baba. Celal, yaptığının da düştüğü durumunda da farkında olarak "Baba köpeğinim. Çamura düştük, kirlendik baba!" diye feryâd eder. Nusret Baba öyle bir cevap verir ki bu cevabı alalım, bugün toplumda en çok özlenen ilişkilerin (hoca-talebe, usta-çırak, mürid-mürşid) içine koyalım: "Evladım siz kirleneceksiniz, biz temizleyeceğiz. İşimiz ne?"

Kendileri için doğmamış, kendileri için yaşamamış kalp sultanları her zaman evlatlarının yanındadır. Evlatlar düşer, hatalı davranışı yüzlerine vurmadan ama türlü işaretler ve manalar eşliğinde gösterir sultanlar. Bazen olur, evlatlar dünya işlerine dalıp makamın, malın, paranın, şöhretin tuzaklarıyla "ben!" kuyusunun içine dalıverirler. İşte bu 'kalkma' halinde de o kalp sultanı, düşüşü hatırlatır: "Dön geri borusu çalındığı vakit, en arkadakiler en öne geçer. Hanımlığınıza, hanımefendiliğinize güvenmeyin. Merhameti, şefkati elden bırakmayın."

Çevresindeki herkese; evlatlarına, dervişlerine, arkadaşlarına, çocuklara olduğu çiçeklere ve böceklere de sonsuz bir alâka ile yaklaştığını görüyoruz Kenan Rifâî'nin. Küsleri barıştırması, dervişlerini bazen latife yollu irşad etmesi, çocukları terbiye etmek için oyunlara katılması... Hastalandığını gören bir dervişi "dağlara taşlara!" diye söyleyince "aman evladım, bendeki kötü şeyi neden dağlara taşlara yolluyorsun?" ikazıyla dünyayı bütünüyle kavramış ve yorumlamış bir büyük zat görüyoruz karşımızda. İkaz demişken, henüz "çocuğum sık sık uzaklara dalıp gidiyor acaba pedagoga mı gitsek?" diye tutuşanların olmadığı zamanlarda Kenan Rifâî şöyle ikaz etmiş evladıyla tabiri caizse 'kafayı bozan' bir kimseyi: "Evlat ne demek, evvela onu düşünelim. Evlat, ana ile babanın cünbüşünden hasıl olan bir vücut değil mi? Ona bu aşırı, bu çılgınca iptila niçin? Dünyaya evladın için değil, Allah'ını bilmek için geldin. Evlat sana verilmiş bir emanettir. Onu sev, koru, iyi yetişmesine gayret sarfet, fakat tek gayen o olmasın."

Günümüzde bilhassa gençler tasavvufa yoğun ilgi gösteriyor. Kime gideceklerini bazen bilemiyorlar zira bu işi sadece gitmekten ibaret zannediyorlar. Zaman zaman bazı tekkeleri gezip oradaki sohbetlere, usullere katılarak gönüllerini eğliyorlar. Bu işin mana tarafını unutuyorlar ve sadece şekilde kalıyorlar. Takke, tespih, sarık ve seccadeyle işin bittiğini düşünüyorlar. Niyâzî-i Mısrî'nin nefis emanetlerinden olan "Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / insân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş" dizeleri unutuluyor. Bir de üstüne bu hatırlatmayı yapanlar tekfir ediliyor, akıllara "bedenimde değil ruhumda sızı" türküsü geliyor. Kenan Rifâî gibi bir ulu bile çekmiş böylelerinden ve "Beni kimi Kenan görür, kimi şeytan" demiş. Şimdi kendisinden, kayıt edildiği kadarıyla okuyalım: “Rehber olduğunu söyleyerek önde giden kimse karşısına gelen tâlibe, daha ilk adımda, kaşlarını çatarak: "Nedir bu kıyâfetin? Çıkar bacaklarından bu dar pantolonu, bir bolunu giy, zamân-ı saâdete göre giyin kuşan... Edepli ol! Sinema, tiyatro denen yerlere de gitme. Çoluğunu çocuğunu da gönderme, kâfir olursun! Sakın dişlerine altın geçirteyim deme..." yollu câhilâne ve mesnetsiz sözlerle, onu, aradığı, hattâ susamış olduğu mânâ dünyâsının kapısına varmadan geri çevirmesi, İslâm’ın rûhuna ihânetten başka nedir? Neden "zamân-ı saâdete göre giyin", diyor da, "Peygamber’in ahlâkına göre yaşa" demiyor? Edebin ölçüsü, kılık kıyâfet değil, tevhittir. Kavuk, şalvar, hiç kimseyi kalp cennetine götürmez. Ammâ, ahlâk-ı Muhammedî, iki dünyanın da nizam ve huzur kapılarını açar. Çünkü Resûlullah, beşeriyete, ahlâkı tamamlamak ve yayıp öğretmek için gelmiştir. Kılık kıyâfet düzenlemek için değil... Yazık ki hoca efendi bunu bilmez. Bilenlere de kâfir der.

Abdurrahman Câmî'nin Nefehâtü’l-üns'ünde yazar. Ebû Hasan Urmevî'ye "Vefa nedir?" diye sormuşlar, "Bu dünyaya niçin geldiğini bilmendir" demiş. İbn Arabî sultan da "Vefa ancak Allah'adır" demiştir. Asıl dostluk ve esas vefa, yalnız O'na çıkıyor...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

20 Ekim 2020 Salı

Bireyin körleşmesinden toplumun cinnetine

Kanaat önderlerinin dillerine pelesenk olmuş bir söz vardır, “İnsan önce kulaktan zehirlenir.

Neden görmek, dokunmak, koklamak, hatta tatmak değil de duymak?

Bu sözün anlamına kafa yormamla, Elias Canetti’nin Körleşme’sini okumam aynı zamanlara tekabül ediyor. Roman, topluma yabancılaşmış aymaz bir aydın tipi olan Kien’ın etrafında şekillenir. Bir antikahraman olan Kien, kitaplardan oluşan krallığına kendini hapseder ve burada yalnızca bilimle uğraşır. Dışardaki gerçekliğe, salınıp duran hayata ve insanlara ihtiyaç duymaz; onun beslendiği ve bir bakıma muhtaç olduğu tek gerçeklik, kitapların vaat ettiği sonlu gerçekliktir. Bu gerçekliğin dışındaki her şeye gözü kapalıdır, üstelik bu kapatış öyle şiddetlidir ki kendisine yöneltilen sorular, bedensel ihtiyaçlar, lüzumsuz konuşmalar, yapılan bir hizmet karşısında alınan paralar tiksindirici şeylerdir. Kien’ın tek kutsalı kitaplar ve bilimdir.

Ancak Kien, sarsılmaz sanılan karakterinin dışına çıkan bir adım atar ve hizmetçisiyle evlenir. Bu, karakterin çözülmesi ve çürümenin ilk adımıdır. Bu safhadan sonra kitleye karşı duran Kien, kitle karşısında acziyet taşıyan birine dönüşür. Karşısına çıkan ve daha önce konuşmaya değer bulmadığı kişiler tarafından kandırılır, aşağılanır ve kimi zaman da şiddete maruz bırakılır. Zaten tanımadığı ve yabancısı olduğu kitleye karşı artık müthiş bir korku taşımaktadır. Bu korkuyu yenmenin ise tek bir yolu vardır: Körleşmek!

Evet, Kien bu kez de zahiren bir körleşmenin içine sokacaktır kendini. Görmek istemediği her şeye gözünü kapatacak ve bu şekilde yaşamaya alışacaktır. Nitekim de öyle yapar: Karısı geldiğinde gözleri kapalıdır, raftan istediği bir kitabı almak için yalnızca parmak uçlarını kullanır, adımlarını çalışma masasına doğru yönlendirirken kendi iradesiyle görme duyusundan yoksun kalır.

Peki ya kulak? Ya duyulanlar? Konuşulanları duymasını engelleyecek bir tıkacı var mıdır? Kien, bunun için çabalasa ve hayali bir tıkaçla kulaklarını tıkasa da beyhudedir, çünkü kulağındaki meşale hep açıktır. Böylece zehirlenmeye; öfkeyle söylenen cümleleri, hakaretleri ve aşağılanmaları duymaya devam eder. Uzandığı yatağından karısının aynı kararlılık ve kızgınlıkla söylediği cümleleri, kapıcının eski yaşamına dair her gün, aynı saatte anlattığı gevezelikleri duymasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Kien’ı çürüten duyduklarıdır.

Canetti, yıllar sonra defterine, “İnsan tek bir insanda tüm dünyanın mutsuzluğunu yakalayabilir ve o insandan vazgeçmediği sürece hiçbir şeyden vazgeçilmiş değildir ve o insan soluk aldığı sürece dünya da soluk alır,” diye not düşer. Bu not, Canetti’nin hayatından otobiyografik izler taşıyan Kien için söylenmiş gibidir. Çünkü Kien’ın mutsuzluğu, bunalımı ve topluma yabancılaşması, tek tek bütün bireylerin mutsuzluğudur. Ve yine onun çabası, soluk alıp vermesi bütün bireylerin soluk alıp vermesidir. Kien’ın topluma karşı körleşmesi, Aydınlanma Çağı sonrası bütün aydınların bilimi kutsaması ve akabinde yalnızlaşmasıdır. Onun ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Belki de bu yüzden, Kien’ın sesiyle başlayan roman, yüksek sesli kahkahası ile son bulur.

Feyza Kartopu

Bulaşıcı bir hastalık gibi travmalar da bulaşıcı mı?

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren, beraberinde yeryüzüne verdiğimiz ilk nefesle birlikte, ailemizden birtakım genetik mirasları da devralıyoruz. Bazı fiziksel özelliklerimizi, bazı ruhsal temellerimizi, bazı hastalıklarımızı hatta bazı düşlerimizi, düşlemlerimizi bile... Peki ya travmaları da devralıyor muyuz? Ailemizin, hatta o kuşakta yaşayan diğer insanların hiçbir zaman söze dökemediği, belki de göremediği o karanlık girdaplar da geçiyor mudur kendi ruhsallığımıza? Bulaşıcı bir hastalık gibi, travmanın da bulaşıcı özelliği var mı? İnsan anlatılmayanı bilebilir mi? Dile dökülmeyenin izini taşıyabilir mi? Nereden geldiğini anlayamadığımız, elimize ayağımıza dolanan çoğu hallerimizin kökeni çok derinlerdeki, hatta bize bile ait olmayan 2. el bir travmaya dayanabilir mi? Peki ya bunu bilmek, çözmeye yeter mi?

Özellikle politik psikoloji ve psikanaliz alanında yaptığı pek kıymetli çalışmalarıyla tanınan, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Kıbrıs doğumlu psikiyatrist Prof. Dr. Vamık D. Volkan, Okuyan Us Yayınları'ndan çıkan Psikanalitik Öyküler serisinin 4. kitabı Hayvan Katili’nde travmanın kuşaklararası aktarımına ilişkin oldukça çarpıcı bir vaka örneği sunuyor.

Kitaptaki takma adı Peter olan analizan, küçük bir bebekken babası tarafından terk ediliyor, anne ve anneannesi tarafından büyütülüyor. Özyönetimine ve özbakımına sürekli müdahalelerde bulunulan, çeşitli baskılara maruz kalan Peter, anne ve anneannesi tarafından sürekli besleniyor ve şişman bir çocuk haline geliyor. Zamanla yediklerini kusmaya başlıyor. Ayrıca kendisine ait bir yatağı olmaması sebebiyle, anneannesiyle uyumaya, İncil hikayeleri dinlemeye ve “iyi” bir çocuk olmaya mecbur bırakılıyor. (Bu sıraladığım anahtar özelliklerin daha sonra yetişkin Peter’ın sosyal, cinsel, dinsel yaşamına nasıl etki ettiğini, o etkilerin buralarla nasıl bağlantılı olduğunu görüyoruz.)

Peter’in annesi, bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonlara esir düşen, Bataan Ölüm Yürüyüşü’nden kurtulup, O’Donnell Kampı’na bile dayanabilen, inanılmaz zor koşullarda hayatta kalmayı başarabilen, bir adamla yani Gregory’le evleniyor. Bu sayede Peter ve annesi, anneannesiyle paylaştıkları evden ayrılıp, bambaşka bir hayata başlıyorlar. Gregory, küçük bir çocuk olan Peter’ın gelişmekte olan iç dünyasını, iç yapılanmasını, kendi travmalı benlik imgesini aktarabileceği bir depo olarak görüyor. Ve kendi yaşadığı travmaları adeta Peter’ın üzerine yığıyor. Peter, büyüyüp, yetişkin hayatına adım atınca silah sektörünün çok önemli saydığı bir işadamı haline geliyor. Bu dönemlerde Gregory’nin de teşviğiyle, Peter’ın en büyük zevki avcılık oluyor. Kendisi Alaska’ya gidip, helikopterle bir geyik sürüsü üzerinde uçup, tüm sürüyü bir makineli tüfekle nasıl vurduğunu gururla anlatıyor. Peter, hayvanları öldüren, sonra onların içini doldurup, gerçeğe en yakın gözleri- dişleri bulan bir hayvan katiline dönüşüyor. Peter, sahip olduğu abartılmış ve zararlı narsisizm kişilik bozukluğunu, hayvanlar üzerinde iktidar ve zulüm uygulayarak teyit ediyor. Hayvanların ölümü ve yaşamı üzerinde kontrol kurmaya çalışan bir hayvan tanrısı olarak imgeleniyor. İçki ve yeme sorunları yaşayan Peter, bir gün, karısıyla birlikte katıldıkları bir davette çok içki içip valinin üzerine kusunca karısı artık dayanamayıp, Peter’a kesinlikle değişmesini ve bir psikoterapistten yardım alması gerektiğini söylüyor. Ve Peter’ın psikanaliz süreci, Dr. Pine ile tam da bu noktada başlıyor.

Hayvan Katili kitabında, narsisizm kişilik bozukluğu ve kuşaklararası travma aktarımının içiçe geçmişliğiyle oldukça zor bir vakaya tanık oluyoruz. Kitabın önemli bir özelliği, Vamık D.Volkan bu vakada Peter’in değil, Peter’ın psikanalistinin gözlemcisi yani supervizörü kimliğiyle yer alıyor. Bu sayede bizler de okuyucu olarak psikanalist ve analizandan oluşan bir psikanaliz sürecinin tamamen sahne arkasında, 3. bir göz olarak yer alıyoruz. Analizanın uzandığı divana ve divanın arkasında psikanalistin oturduğu koltuğa kapı aralığından bakıyoruz. Bir psikanalist olan Dr. Pine eşliğinde analizanın iç dünyasına girebildiğimiz gibi aynı zamanda Vamık Volkan eşliğinde de bir psikanalistin travmalarına, hüznüne, bazen de öfkesine dokunuyoruz.

Bir adamın hayvan katilinden, adım adım hayvan özgürleştiricisine doğru nasıl dönüşebildiğini sinematografik bir roman tadında okuyoruz. Bir anlamda kendi kendisinin katilliğinden kurtulup, kendi özgürlüğüne kavuşmasının hikayesine eşlik ediyoruz.

Yıllarca süren psikanalitik bir çalışmanın tüm aşamalarını görebildiğimiz bu kitapta, ağır psikanalitik teknik ve terimlerin olduğu bir jargonla karşılaşmıyoruz. Fakat yine de bazı terimlerin anlaşılamayacağı ve kafa karıştıracağı riskini ortadan kaldırmak için kitabın arkasında her bölüme özgü dipnotlara rastlıyoruz.

Vamık D.Volkan, kitabı yazma amaçlarından birini şöyle ifade ediyor: “Peter’ın vakasında onun sadece hayvanlara karşı sıradışı saldırgan ve ölümcül eylemler durumundaki motivasyonlarına atıf yapılmaktadır ve o vaka bizi, benzer ya da ilgili ama kendine özgü yanları da olan diğer motivasyonlara, yani toplu halde insan öldürenlerin motivasyonlarına yöneltmeye yardımcı olacaktır.

Özellikle son yıllarda, ülkemizin yönetim tarzında narsisizm etkisini yoğun olarak hissettiğimiz söylenebilir. Bunun dolaylı bir sonucu olarak insan öldürme motivasyonunun bu denli yükselmesi, kitaptaki hayvan avcılığını bir metafor olarak düşünüp, kitabı başka bir gözle de yorumlamamızı sağlayabilir. Ancak bu noktada dikkatli olmakta yarar var; çünkü çabucak ulaşılan tekinsiz bir tanıdıklık hissi oldukça can acıtıcı olabiliyor. Bizden önceki kuşakların yaşadığı travmaların bizi nasıl etkilediği yavaş yavaş ortaya dökülürken, travma üstüne travma biriktirdiğimiz şu hazin günlerde, bunların bizden sonraki kuşaklara nasıl bulaşacağı, onları nasıl etkileyeceği ise başka bir yazıda irdelenebilir.

Tuğçe Isıyel
twitter.com/tugceisiyel

14 Ekim 2020 Çarşamba

Yanmakdır efendim biricik çâresi aşkın: Yaman Dede

"Yüz sürdü hâk-i pâyine çok Müslüman dede
Mollay-ı Rûm görmedi senden Yaman Dede."
- Yahya Kemal

Küçük Selimiye Camii'nin kapısını ardınıza alarak Karacaahmet Mezarlığı'na girin ve on beş, belki yirmi adım atın. Hafifçe solunuzda, asırlık bir servi ağacı göreceksiniz. İşte hemen onun altında eşi Hatice Hanım ile beraber yatmaktadır Yaman Dede. Hakk'ın aşkına tutulduğundan beri yanan, çevresini de o aşkla yakan bir zâtın mezarının bu derece ilgisiz -aşksız da denebilir- bırakılmasının bir sebebi var mı? Muhakkak vardır. Fakat o, yaşarken de ilgiden yana başı hoş değildi. Sevenleriyle ve talebeleriyle daha çok mektup yoluyla irtibat kurmayı severdi. Elini kimseye öptürmez, ola ki biri zorla öperse, ancak kamil bir mürşidinin elinin öpülebileceğini çünkü bütün âlemin kıvrandığı bir kişi varsa onun da işte bu kamil mürşid olduğunu hatırlatan bir yüreği vardı. El ele, el Peygamber'e, oradan Hakk'a. Kainat başka ne için kıvranır, yanar? Dedemizin mezar taşında şöyle yazar: Hüvel Bâki. Mevlânâ Aşıkı Yaman Dede. Hakk'a Kavuşmak İçin İrciî Emrine İtaat Etti.

Dervişlik ne ola? İrciî emrine başını uzata. Başka türlüsü mümkün mü ola? Salih Baba, "Günde yetmiş kez hitâb-ı "İrci'î" den bî-haber / "Fedhulî" sırrından agâh olmayan dervîş midir" diye buyurmuş. Sufiler Hakk'ın günde yetmiş deva kulunun kalbine nazar ettiğini söylerler. Nasıl bir nazardır bu? Fecr Suresi'nin 28. ayetindeki "İrciî ilâ rabbiki" nazarı: Rabbine dön. İşte derviş bu bilinçle yaşamayı göze alana denir ki Yaman Dede de öyle yaşamıştır. Daima Hakk'la, her zaman Hakk'la. Ne yalnızken ne kalabalıklar içinde asla unutmadan. Hem kalple hem dille. Fecr Suresi'nin hemen bir sonraki ayetinde ise Salih Baba'nın fedhulî sırrı dediği başka bir neşe, müjde var. Fedhulî fî ibâdî: İyi, salih, seçkin, kullarımın arasına gir. Demek ki hitabı duyan, şifasını buluyor. Nitekim Yaman Dede de bulmuş. 1887'de Kayseri'nin Talas ilçesinde bir Rum Ortodoks olarak başlayan hikâyesi, Farsça hocası İskilipli Osman Efendi’nin verdiği bir ödev (Mesnevî’nin ilk on sekiz beytini okuma) sonrasında çok başka bir dünyaya kapı aralıyor. Hatta bu ödev yerine getirilirken o kapıdan içeriye giriyor dedemiz. Daha fazla ilgilenmeye başlıyor bu bilmediği -aslında bildiği ama unuttuğu- dünyayla. Arapça, Farsça, peşinden divan edebiyatı ve elbette Mevlânâ. Bir yandan da hukuk okuyup ömründe hep bir yük olarak gördüğü avukatlık mesleğini ediniyor. İstanbul'un iki yakasından da besleniyor. Üsküdar'ı "çaresizlerin sığınağı" olarak görürken haftada iki defa gittiği -kendi sözüyle haftalık haccını eda ettiği- Hazreti Hâlid'i -Eyüp Sultan- "başının tacı" yapıyor. Bir yandan Galata Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Ahmed Celâleddin Dede'den, diğer yandan Üsküdar Mevlevîhânesi’nin son şeyhi Ahmed Remzi Akyürek Dede'den Mesnevî okuyor. Ahmed Remzi Dede onun mürşidi. Manevi babalık görevini yaparak Diyamandi'yi Yaman Dede'ye çeviren de o.

İrfan geleneğimizin izini sürmeyi ömür gayreti edinmiş yazarlarımızdan Sadık Yalsızuçanlar, Diyamandi'de Yaman Dede'nin aşk ve çile dolu hayatını anlatıyor. Anlatmak derken, bir yazar olarak müthiş bir beceriyle aradan çekiliyor ve bizi Yaman Dede ile baş başa bırakıyor. Onun çevresinden, hayat hikâyesinden, mektuplarından ve yaşamının merkez noktalarından yola çıkarak, bir talebesiyle olan mektuplaşmasında bizi 'yazan' tarafın hayatına çekiveriyor. Sanki dede mektupları yazarken biz de hemen yanı başında, bir iskemlenin üzerinde, sessiz sedasız dinliyoruz, okuyoruz olup biteni. Hakk aşkının aleviyle bir oturup bir kalktığımız zamanlar oluyor böylece. İllallah değil, eyvallah'ı tercih eden dede gibi zatların yanında durmanın elbette büyük sınavları da var. Gözyaşı, keder, hasret gibi. Çünkü insanın olduğu her yerde her şey var. "İnsanlar üç zümredir: Biri incitmediğin halde incitir, diğeri incitirsen incitir. Üçüncüsü incitsen de incitmez." diyor Anadolu'nun kalbi Ebu'l Hasan Harakânî. Bu söz bizim şiirimizde "Cihân bâğında ey âkil budur makbûl-i ins ü cin / ne kimse senden incinsin ne sen kimseden incinsin" dizeleriyle yer bulmuş ve hatta sufilerin yol aydınlatan nasihatlerinden olmuş. İşte Yaman Dede de öyle bir muhterem. Misafirliğe gitmeyi bile başkasına yük olmak gibi görüyor. Hayattan hiçbir şikâyeti yok. Kimsenin ne yaptığıyla meşgul olmuyor. Bugünün insanı için ne uzak bir gönül yüceliği. Başkalarının makamını, malını, mülkünü dert edinmek kişinin kendi hayatından şikayet etmesinin bir kaçamağı aslında. Kimse bilmez kimin gerçekte neye gönül bağladığını. Abdülkâdir Geylânî sultana binekleri ve serveti sorulduğunda şöyle dermiş: "Atlar gönlüme değil, ahıra bağlı."

Sadık Yalsızuçanlar, kitaptaki mektuplaşma kurgusunu 'bir hayatın izini sürme'den çok öteye taşıyor bu kitabında. Yaman Dede'nin kimlerle tanış olduğu, özel hayatındaki sıkıntılar, talebelerine nasihatleri gibi bugüne çok şey söyleyen sayfalar var Diyamandi'de. Bu sebeple Yalsızuçanlar'ın omzundaki yükün hem çok kıymetli hem de zorlu olduğunu düşünüyorum. Tasavvufun bugün bizlere ne söylediği çok perde arkası ediliyor. Halbuki bir gelenekten söz ediyoruz. Bu gelenek, dededen toruna birçok yolla ulaşmış fakat torun o yolları göremiyor. Bir ruh sıkıntısı, bir garabet var. Yollara taş koyanlar olduğu gibi yol fırlamaları da var elbette. Torunlara yardımcı olmak gerekiyor bu durumda. Yüzlerce yıl önce söylenenlerin bugün için bir şey ifade etmesi, hayatın içinde yer almasıyla mümkün. Romanlar bu yüzden çok önemli. Sırf Diyamandi'yi okuyup hazretin mezarına gidip, "Ey güzel Mevlâm, bize de bu aşktan nasip et!" diye dua etmek bile bir eylemdir, çok büyük bir eylemdir. Çünkü bezginlik ve umutsuzluk bataklığı, en inançlı insanları bile kendine çekebiliyor. Zor zamanlar bitmiyor. Kimimiz eskilerin tabiriyle daha genç yaşlarda gün dolduruyoruz, gönül eğlendiriyoruz. Günün de gönlün de ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan her şeyden uzak düştükçe daha da düşüyoruz. Kul dağılır Allah toplar, bunu unutuyoruz. Hatırlatıcılık görevini üstlenenlerle ilgilendiğimizde hemen bir diriliş başlıyor. Baştan kalbe, kalpten ayağa bir diriliş. Yeniden başlayış heyecanı. Oysa bu heyecan her sabah olmalı. Yarı ölüm denen uykudan uyandığımız her anı nimet bilmeli, eyvallah demeli ve çalışmalı. Gönlümüz ezelden yaralı. O yara sesini işitmemiz lâzım. Yaman Dede ne güzel söylüyor: "Büyüklerimiz ulaştığı mertebeye aklın kör kandiliyle değil, gönül kanadıyla yükseldiler. İçinden yaralı bir gönül sesi gelmeyenden kaçıyorum."

Diyamandi'de başka kimler var? İbrahim EthemYûnus Emre, Niyâzî-i MısrîMuhyiddin İbnü’l-ArabîFuzûlî, Osman Kemâlî BabaAbdülkādir-i Belhî, Ömer Hayyam, Annemarie SchimmelLouis MassignonCelâlettin Ökten, Nurettin Topçu, Halil Cibran, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Şefik Can... Hepsi birbirinden farklı, 'biricik' bu kadar ismi bir arada görmek, her şeyi bir ediveriyor. Öte yandan mektuplardan anladığımız kadarıyla Yaman Dede'nin tarihimize olan ilgisi ve sevgisi de epey yoğun. O, özellikle tarihimizin hazin sayfalarını çevirenlerden. Balkan Harbi, Birinci Cihan Harbi, İstiklal Savaşı ve askerlerin anıları, kederli hatıraları. İnsan kitabı bitirdiğinde kederle neşenin nasıl bu kadar iç içe geçebildiği karşısında şaşırıyor. Bir yanda coşkun bir maneviyat, öte yanda gam, gam ve gam... Yaman Dede de mektuplarında hepimizin, yani tüm 'maske'lerin aynı kaynaktan doğduğunu hatırlatıyor: "Benim melek yüzlü evladım, bir gün sen de anlayacaksın. Hayat ve ölüm yok. İki dünya yok. Hiçbir şey yok. Sadece O var. Hayat rüyadan ibaret. Ölüm bir rüya. Ötesi rüya. Sadece iki dünyayı kuşatan nur var. Hayatı, ölümü, dünyayı, öte dünyayı kaplayan görkemli nur... Başka bir şey yok. Azizim bir gün, varlıkla Hakk'ın arası yoktur, buyurmuştu. Allah, göklerin ve yerin nurudur. Bütün varlığı kuşatmıştır. Boşluk yok. Ara yok. Dara yok. Sadece O var. O'nun sonsuz maskelerinden ibaretiz."

Yaman Dede, iki dünya saadetinin anahtarını talebelerine şöyle dağıtıyor: ibadet ve muhabbet. Her ikisinin de ruhunun aşk olduğunu söylemeye gerek var mı? Bu durumda insanların daima kalplerine, kendi kalplerine bakmaları gerekiyor. Ahmed Avni Konuk'un "Sen başkalarını beğenmiyor ve onların gidişatını eğri görüp teessüfler ediyorsun; biraz otur da kendi hâline ağla ve teessüf et!" nasihati burada mühim ama bir anekdot daha var. Şems-i Tebrîzî, zahirî ilimlerle meşgul olan bir meclise uğradığında talebelere şöyle demiş: "Yaptığınız şey çok büyük, çok güzel ama ne zaman siz 'Kalbim Rabbimden rivayet etti' diyeceksiniz?"

Yetmiş beş senelik ömrümün hülasası şudur evladım, diyor Yaman Dede: Aşk imiş her ne var âlemde... O, Mevlânâ dizeleriyle tanıştığı gün yanmaya başlamış, başka bir âleme gözlerini açmış. Sadık Yalsızuçanlar'ın harikulade eseri Diyamandi'de okuyanın ayaklarını yerden kesecek biçimde anlatılmaya çalışılan 'o âlem'den bizlere bir nefes getirir belki diye, Yaman Dede'nin yazdığı "Yak Sînemi Âteşlere Efgânıma Bakma" kasidesini merhum Emin Işık hocamızdan dinlemenizi istirham ederim. Ne güzel demiş hazret: "Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın / ateşle yaşar yaşla değil yâresi aşkın."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

13 Ekim 2020 Salı

Bir çöküşün romanı: Osman

Ayfer Tunç’un son romanı Osman eylül ayında okuyucusuyla buluştu. Can Yayınları'ndan çıkan kitap 504 sayfadan oluşuyor, yazar her zamanki gibi güzel bir kurgu ve üslupla size bu sayfaları hızlıca okutuyor.

Kitabın adı, romanda da bahsi geçen ana karakterimiz elbette: Osman. Öyle güçlü bir karakter ki kitaba tek başına ismini verebiliyor. Bu da yazarın yarattığı karaktere ne denli güvendiğinin göstergesi. Elbette anlatı boyunca tek bir karakteri, onun iç dünyasını, yaşamın farklı zamanlarındaki gelişimini göstermesi de bu isimde önemli bir etken. Öte yandan Ayfer Tunç kitaplarının en sevdiğim tarafı, anlatıyı 3-5 karakterle sınırlandırmaması, ana karaktere dokunan herkesi anlatının bir parçası haline getirmesi. Üstelik bunu öyle büyük bir ustalıkla yapıyor ki siz o yan karakterleri de unutmuyorsunuz. Yol boyunca aklınızda kalıyor, kitabın ilerleyen sayfalarında tekrar karşınıza çıktığında daha ilk sayfalarda okuduğunuz o karakteri hatırlıyorsunuz. Hatta yarattığı tüm bu karakterlere de öyle değer veriyor ve özeniyor ki istense o karakterlerin bile ayrı ayrı öyküleri, romanları yazılabilir.

Osman’da da yine karşımıza çok fazla karakterle geliyor Ayfer Tunç. Her biri de romanın akışında vazgeçilemez unsurlar gibi, birini çekseniz o kurgu yıkılacak sanki, her biri Osman’a öyle güçlü bağlı. Bu karakterlerden biri de Şebnem. Şebnem’i biz, yazarın daha önce yayınlanmış Kapak Kızı ve Yeşil Peri Gecesi kitaplarından tanıyoruz. Osman’ı da öyle aslında. Daha önce Şebnem’in kocası olarak görmüştük, burada onun dünyasının derinliklerine iniyoruz. Bu bahsedilen kitaplar bir üçleme gibi okunabilir ama hepsinin birbirine bağlı olduğunu da düşünmemek gerekir. Kurgusal anlamda bir devam söz konusu değil. Her biri bağımsız olarak da ayrı ayrı okunabilir kitaplar. Hatta Ayfer Tunç bir söyleşisinde önce Osman’ı ardından Yeşil Gece Perisi’ni okumanın, Osman’ı tanımak ve içinde bulunduğu koşullarda değerlendirebilmek için faydalı olabileceğini söylüyor. Ben, yazımın genelinde Osman’ı bağımsız bir kitap gibi değerlendirmeye başladım, öyle de devam edeceğimi belirteyim.

Bir romandan beklediğimiz şey, klasik anlamda bir giriş bölümü, ardından olayların zirve yaptığı bir düğüm bölümü ve okuyucuya oh dedirten bir sonuç bölümüdür. Ayfer Tunç, Osman’da bu yapıya da kafa tutuyor gibi. Zira anlatı boyunca belirgin bir zirve bölümü söz konusu değil. Bilakis anlatının tonu kitap boyunca aynı seyirde devam ediyor. Yazar, buna rağmen okuyucusunu kitaba tam anlamıyla bağlıyor. Merak duygusunu zirvede tutmayı başarıyor. Üstelik sadece ana karakterimiz Osman’ı değil, kimi zaman Gazi’yi, kimi zaman Gün ve Kubilay’ı, kimi zaman babası Necmi Bey’i de merak ederken buluyorsunuz kendinizi.

Yapısal olarak da farkları var bu kitabın. Örneğin belirgin bir anlatıcı yok kitapta. Osman’ın günlüklerini okuyoruz. Haliyle üslubun ağır olduğunu söyleyemiyoruz. Aksine, bir insan günlüğüne yazarken nasıl sanat yapma güdüsünden uzak, samimi ve içtense, bu kitap da öyle. Ben anlatıcının olması ve günlük gibi bir aracın kullanılması, Osman’ı önyargısız, olduğu gibi ve bazen de empati kurarak tanımamızı sağlıyor. Günlük dışında bir de röportajlar var. Osman’ın ölümünün ardından onun hayatına değmiş herkese dokunan bir gazeteci. Osman’ın öyküsünü yazabilmek için çıkmış bu yola. Dolayısıyla bizler, kendi dilinden Osman’ı dinlerken, çevresindekilerin de ona nasıl baktığını görebiliyoruz. Böylece Osman’ı kendi günlüklerinden tarafsızca dinlerken, etrafındakilerin bakış açısıyla karakteri derinleştirebiliyor, eleştirebiliyoruz.

Yapısal anlamda Osman’a değindikten sonra biraz da içeriğine değinmek istiyorum. Edebiyatın ana konularından biri olan erkek çocuğun babayı öldürmesi ya da babanın altında yok olması sorunu bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Osman, babası Necmi Bey’i, Necmi Bey de kendi babasını öldürmeye çalışıyor anlatıda. Necmi Bey bunu içten içe belki de utandığı babasına yeni bir öykü yaratarak yapıyordu:

Senin öyküne göre Kastamonulu, köklü bir ailenin tek erkek evladı olan baban dönümlerce çiftin çubuğun başına geçmesini isteyen dedene, ben burada kalıp körelmek değil, önemli işler başarmak istiyorum diye isyan ederek İstanbul’a gelmiş, bir Yahudi dostunun önayak olmasıyla ayakkabı işine girmiş ve küçük bir imalathaneden büyük bir deri işleme fabrikası yaratarak memleket sanayisine çok önemli katkılarda bulunmuş, değerli bir adamdı. Oysa anne tarafımın sitem ve nefret karışık bir tonla anlattıklarına göre yoksul bir köy çocuğuydu senin baban. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşıtları cephede çarpışırlarken samanlıklarda saklanan bir asker kaçağıydı.” (syf. 186)

Osman ise babasını defalarca mecazen öldürmeye, en sonunda ise farkında olmadan da olsa gerçekten öldürmeye sebep olsa da o, babasını yenememiş, onun gölgesi altında sürekli ezilmiş bir adam. Annesini kaybettiğinde yaptığı ilk iş mirastan kendine düşen payı alarak baba evinden ayrılmak oluyor. Babasına ilk okutunu atıyor böylece ama aslında bu oku atan Osman değil. Osman’ın avukat olan bir akrabası zira Osman’ın böyle bir adım atmayı göze alacak cesaretinin olmadığını anlatı boyunca görüyoruz. Bunun gibi restleşmeler devam ediyor ancak asıl öldürme daha sonra gerçekleşiyor. Babası hasta olduğu bir gece Teoman’a (Osman’ın kardeşi, babasının aramalarda ilk tercihi) ulaşamayınca Osman’ı arıyor. Osman ise uykusuz ve yorgun, biraz uyuyup giderim, ne olabilir ki diye düşünüp uykuya dalıyor. Sabah bir telefonla uyanıyor, babasının ölüm haberi geliyor. Bu ölüm karşısında son derece duygusuz, bu hali kitapta şöyle ifade ediyor:

Aslında vicdan azabı duymak istiyorum baba, gerçekten. Seni öldürmüş sayılırım çünkü. Ama öyle garip ki sözcükler, BABA, VİCDAN, ÖLÜM, hepsi ANLAMSIZ sesler gibi geliyor.” (syf. 200)

Tabi aslında Osman’ın babasını (hatta hiç kimseyi) öldürecek cesareti de yok. Bu olay tamamen tesadüften ibaret. Ancak Osman, babasını hiç sevmediği ve belki de içten içe bu cinayeti istediği için katil rolünü bir hırka gibi kolayca üstüne giyiyor. Bu ölüme rağmen babasından kurtulamıyor insan. Bir insanın öldükten sonra bile etkisi devam ediyorsa, kişi iç dünyasında hala hesaplaşıyorsa, iç sesinde onun sözlerini tekrar ediyorsa, o babaya ölmüş denebilir mi?

Bir başka noktadan Osman romanı, bir entelektüelin çöküşü ve bir ağustos böceğinin anlatısı gibi de okunabilir. Osman, son derece varlıklı bir ailenin içine doğmuş, hayatı boyunca bir şeyi alabilmek için parayı dert etmemiş. Aslında kitabın ilk yarısında karşımıza çıkan arkadaş çevresi de böyle. Biri yalıda doğmuş, ünlü bir cerrahın oğlu, bir diğeri başarılı bir mühendisin çocuğu gibi. Ancak burada bahsedilen babaların yaptığı bir şey var: bu parayı elde edebilmek için çalışmak. Osman ise annesinin ölümü ile birlikte kendi payına düşen parayı alarak, kendi hayatını kurmak, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir mirasyedi. Ataların sözü tecelli ediyor Osman’ın yaşamında: hazıra kar dayanmıyor. Öyle ki karısı Şebnem’in başka bir adamla olma şüphesini bile göz ardı edebilecek duruma geliyor çünkü artık meteliğe kurşun atıyor, artık çaresiz. Böylesine edilgen ve işe yaramaz bir eş karşısında romanda bombayı patlatan da Şebnem oluyor ve böylece Osman’ın çöküşü ivme kazanıyor. (Şebnem’in hikayesini merak edenler için tekrar edelim, Yeşil Peri Gecesi kitabını okuyabilirsiniz.) Osman aslında başarılı olabilirdi, iyi okullarda okumuştu, network’ü ailesi sayesinde oldukça genişti, iyi bir üniversitede eğitim alıyordu, dil biliyordu, sanattan anlıyordu, babası onu iyi bir şirkete yerleştirmişti ve CEO’dan torpilliydi. Günümüzde bunlar sıradan nitelikler olabilir ancak anlatının geçtiği yıllarda her biri insana müthiş bir başarı ve varlık getirebilecek özellikler. Ancak Osman bunları kullanmayı bilmiyor, bunlardan faydalanmıyor, bir besteci, müzisyen olmak istiyor. Bu hayali için de çabaladığını göremiyoruz Osman’ın ne yazık ki… İsteği bir hayal olarak kalıyor. Her şeyin hız kazandığı günümüze doğru gelirken de Osman’ın saydığımız nitelikleri artık değerini yitiriyor. Onun sevdiği sanat, popüler kültür altında eziliyor, Osman ise çağa ayak uyduramıyor. Yok oluyor Osman.

Kitabı üçlüden bağımsız bir roman gibi okuduğumuzda, açık kalan bazı noktalar var. Osman’ın intihar mı ettiğini yoksa doğal olarak mı öldüğünü öğrenemiyoruz. Şebnem’in her şeyi daha da kötü hale getiren bombanın pimini neden çektiğini ve şu an nerede, ne yaptığını hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz. Ancak bu açık kalan bu noktalar, özellikle tanrısal bir anlatıcının olmaması nedeniyle bizi asla rahatsız etmiyor. Aksine anlatıya güç katan, inandırıcılığını arttıran bir etki bırakıyor muhatabın zihninde.

Osman, Ayfer Tunç’un hem yapısal anlamda hem de içerik anlamında başarısına başarı kattığı bir eser. Son derece sade bir günlük dili ile, bir röportaj ile bizi nasıl kurguya bağlayabileceğinin ispatı. İçeriğin katman katman, bambaşka perspektiflerden nasıl okunabileceğinin göstergesi. Geçmişten günümüze farklı sosyal çevrelerin yaşantılarına konuk olabileceğimiz, biraz Nişantaşı camiasının biraz da Türkiye’nin durumunu gözlemleyebileceğimiz, içinde hem gündelik yaşamların hem sanatın ve sanat çevresinin hem siyasetin ve iktidarın yer aldığı muazzam bir eser.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

Medeniyet ruhumuzun acı kaybı: Bursa

Bursa dendiğinde gönlümüze hangi kelimeler düşer? Osman Gazi, Orhan Gazi, Ulu Cami, Türk evleri, dergâhlar, mezar taşları, mahalleler, bayırlar, kaldırımlar ve yeşil. Yaşadığı coğrafyaya ve geçmişe kendini uzak tutmamış bir insanın evvela bu kelimeleri düşlemesi elzemdir. Coğrafyamızın ruhaniyeti, maneviyatı, insaniyeti en yoğun şehirlerinden biri olan Bursa, herkesin malumudur ki betonlaşmadan kendine düşen payı aldı.

Üslubuyla, estetiğiyle, ahengiyle yalnız bizim için değil batıdan doğuya şehirle ilgilenen herkes için bir ilham kaynağı olan Bursa'nın bozguna uğraması çok yeni değil. Bozgun, tekkelerin kapatılmasıyla başladı. Asırlarca insanımız için güzellik terazisi işlevi görmüş tekkeler ya farklı işler için kullandı, ya kaderine bırakıldı ya da yıkıldı. Bu vaziyetin hemen peşinden asırlık asalet ve zarafet timsali eserlerimiz de göz göre toprak oldu. Ancak nice şehrimizde olduğu gibi Bursa'da da bir gönül eri canını dişine taktı, birçok eserin kaybını önledi ve hatta fiilen tamirinde bulundu. Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri'nin torunlarından Mehmed Safiyüddîn Erhan Beyefendi, Bursa'daki 'eser kurtarma' gayretlerinin tümünü bir kitapta topladı: Bir Zamanlar Bursa'ydı.

Sufi Kitap tarafından Mart 2016'da neşredilen eser ciltli, fotoğraflı ve evladiyelik cinsten. 272 sayfalık bu eser tabir-i caizse can acıtıyor. Televizyon dizilerinden reklam panolarına, belediyelerin kültür faaliyetlerinden futbol takımlarına kadar geçmişini her fırsatta ululayan bizler, nasıl oluyor da koskoca bir payitahtın vedasına göz yummuşuz? Neler yitip gitmiş ve neler son anda kurtarılmış? İlk sayfasından son sayfasına insanın göğüs kafesini zorlayan, üstelik bunu yaparken de o asırlık iklimin dilini, üslubunu ve şahsiyetini kalemiyle, fotoğraflarıyla bizlere hatırlatan büyük gönül eri Mehmed Safiyüddîn Erhan Beyefendi'ye borcumuzun ne olduğunun ispatıdır bu kitap. Maalesef bu borç, ödenebilecek bir borç da değildir. Biraz utanabiliyorsak, biraz vicdanımız sızlıyorsa ne âlâ...

Safiyüddîn Erhan Beyefendi, Bursa'nın en eski ahşap tekkelerinden birinde yetişmiş. Pederi, Tarîk-i Kâdiriyye'nin Eşrefiyye kolunun son postnişini. Dolayısıyla kendileri de nesiller boyu Türk tasavvuf ve vakıf geleneğini sürdürmüş Numaniyye Dergâhı'nın son temsilcisi. Düşünün ki bir restoratör bu iklimde yetişiyor. O kadar nadirattan bir durum ki işte kitap aslında muazzam tahsilin neticelerini anlatıyor. Elbette Safiyüddîn Erhan Beyefendi'nin yaşadığı zorlukları, çaresizlikleri ve yenilgileri de. Peki nerelerde emekleriyle iz bırakmış, nerelerin bedbaht vaziyetine şahitlik etmiş? Birkaçı şöyle: Yeşil Camii, Ulu Camii, Şihabüddin Lâla Şahin Paşa Külliyesi, Deveciler Kabristanı, Emir Sultan Külliyesi, Seyyid Usûl Dergâhı, İznik Eşrefzâde Âsitanesi, Üftâde Hazretleri Külliyesi, Bursa Mevlevihanesi, Niyâzî-i Mısrî Asitânesi, İsmail Hakkı Bursevî Dergâhı ve Hikmetîzâde Tekkesi, Karabaş Dergâhı, Şabanî Dergâhı, Nakkaş Ali Paşa Zaviyesi, Selâmi Dergâhı, Karagâdi Dergâhı, Pars Bey Türbe ve Zaviyesi, İlâhizâde Zâviyesi, Süleyman Çelebi Hazretleri Türbesi.

Bina edilmiş her şeye zevk-i selimlerini nakşetmiş eskiler şüphesiz ki taştan ahşaba kadar hiçbir eseri cansız bir varlık olarak görmemiş, onların sesini ve nefesini hayatlarına bir ahenk unsuru olarak işlemişlerdi. Bu sebeple yaptıkları her eser benzersiz bir estetiğe, üsluba sahipti. Onlara bakan bir daha bakmak ister, yanlarına ve çevrelerine bu nispeti bozmayacak yenilerini eklerlerdi. Anlatmaya gayret ettiğim bu ortam kendini en güzel biçimde Bursa'da insanlığa sunmuştur. Bunun için Abdülbaki Gölpınarlı, Bursa'yı "tarihi dile getiren, bir devleti kuran, derdini dermanıyla beraber bağışlayan, varlığı yıkayan, arıtan" bir şehir olarak görür. Bunun için Hasan Ali Yücel, Yaradan ve insanın birbirine en çok ve en derinden karıştığı yer için Bursa der. Ona göre Bursa'nın ölüleri insana diri gelir. Sadece onun için değil, Bursa'nın manevi lezzetini tatmış herkes için. Peki Bursa denince akla muhakkak gelmesi gereken bilge mimarımız Turgut Cansever ne der? Buyurun: "Bursa, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin yaşandığı şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş cennetti."

Mehmed Safiyüddîn Erhan Beyefendi, Bir Zamanlar Bursa'ydı kitabında ne bu sütuna ne de sayfalara, kitaplara sığdırılamayacak bir büyük hikâyeyi anlatıyor. Bursa'nın nereden gelip nereye gittiğine hepimizi tanık tutuyor, herkesin bu dertten nasiplenmesini istiyor, iyinin ve güzelliğin kaybı karşısındaki endişesine bizi de ortak kılıyor. Kitabın medhal yazısındaki şu sözler, hepimizin durup silkelenmesine vesile olmalıdır, pür dikkatle okuyalım lütfen: "Üslûp ve asaletinden zevk aldığımız değerlerimizden gelecek nesillerin de bozulmamış asli örneklerini görerek istifade edebilmelerine ilavede bulunabilmek için en güzel senelerimizi bu eserlerin tamirinde fiilen çalışarak değerlendirme gayreti içinde olduk. (...) Bu kabil çalışma ve takiplere dinî ve millî hislere sahip bütün sanatseverleri davet ederek içerisinde bulunduğumuz vahim gidişâtı tespitle tarihe mal ediyoruz."

Bu yazıya nasıl bir son vermem gerektiğini düşünürken bir Bursalı olarak çok zorlandığımı belirtmek isterim, tıpkı yazıya konu ettiğim kitabı bitirirken olduğu gibi. Baktım ki gönlüm ve dilim işin içinden çıkamıyor, Hasan Ali Yücel'in Bursa'yı kendince anlattığı, Bir Zamanlar Bursa'ydı kitabının fakir için en sarsıcı metninden bir paragraf imdadıma yetişti. Mehmed Safiyüddîn Erhan Beyefendi'ye en içten selâmlarımı ve hürmetlerimi sunar, sizleri şu nefis cümlelerle baş başa bırakırım: "Bursa benim için bir "dış" değil bir "iç"tir. Zevksiz eller ona kıyabildiği kadar kıysın, gözümde ve gönlümde hiçbir değeri değişmez. Bu yurt bucağı, bu vatan köşesi, her vakit yüreğimdedir. Bursa, hakikati hayal yapan kutsal bir diyardır. Bursa, bir coğrafya gerçeği olmaktan çok bir tarih, hattâ tarih olmaktan da ileri bir şeydir. Bursa, Türklüğün, Konya gibi, beşiklerinden biridir. Her Türk, biraz Bursa'da doğar, onun için Bursalı olmayan Türk yoktur; diyebiliriz."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

9 Ekim 2020 Cuma

Acıdan ve hüzünden korkmadan bağımsız ve bilgece bir huzura kavuşmak

Her görüş değerlidir. Bize en kabul edilemez gelen ya da sınırlarımızı fazlasıyla zorlayanlar da dahil olmak üzere bütün görüşler, insanın karşı konulamaz zihinsel işleyişinin zorunlu sonuçlarıdır. Bize değersiz ya da hassasiyetlerimize saldırı gibi gelen görüş ve düşüncelerse aslında çoğu zaman henüz düşünce haline gelememiş, üzerinde yeterince düşünülmemiş, öfkesine yenik düşmüş duyguların düşünce gibi gösterilmesi ya da görülmesinden kaynaklanır.

Yeterince iyi işlendiğinde, yeterli zihinsel emek ve çaba sarf edildiğinde her görüş ve düşünce, içeriği ne olursa olsun aynileşir çünkü; bizi kızdırmaktan ve öfkelendirmekten önce düşündürür. Diğer bir ifadeyle, herhangi bir düşünce ya da görüş bizi üzerine düşünmekten önce kızdırıyor ya da öfkelendiriyorsa henüz düşünce katına ulaşamamış demektir. Ya da biz henüz zihinsel bir üretimi, gereği gibi alıp işleyecek düzeyde değilizdir.

Gerçek bir düşüncenin, bizi düşündürdükten sonra kızdırıp öfkelendirmesinde ise hiçbir sakınca yoktur. Bu bizim, henüz o düşünce ya da görüşle baş edecek bir yetkinliğe ya da donanıma sahip olmadığımız anlamına gelir. Gerçek bir düşünceyle karşılaşmak sevebileceğimiz yeni biriyle karşılaşmak gibidir çünkü ve buradaki öfke, birini sevmemek için kendimize engel olmaya çalışmak türü bir çatışmanın tezahürüdür. Hayranlık karşı konulamaz bir duygudur ve en çok düşünce, hayranlık uyandırıcıdır. Açığa çıktığı yerde hayranlık da kaçınılmazdır.

Bunları düşünmemin sebebi, André Comte-Sponville’in yakın zamanda İletişim Yayınları’ndan çıkan Hayat Yaşamaya Değer kitabındaki görüşleri, tarzı ve kendi düşüncelerine olan sevgisi. François L’Yvonnet ile yapılan söyleşilerin toplamından oluşan kitap, özellikle bizim gibi ülkelerde tartışılamaz addedilen ne varsa tartışılabileceğini ve her fikrin neden ve nasıl değerli olabileceğini göstermesi bakımından derslerle dolu. Özellikle de bizdeki temel sorunlardan birinin ötekinin duygu ve düşüncelerini anlamak yerine hiçe saymak ve en ufak bir çaba sarf etmeden kolayca alt etmek için karikatürize ederek değersizleştirmek olduğu düşünüldüğünde, Comte-Sponville’in kitabı, Müslüman mahallesinde salyangoz satılamayışının yarattığı eksikliği anlamamız açısından hayli kritik bir önem taşıyor. İnsana keşke satılsaydı dedirtiyor!

Hayat Yaşamaya Değer, felsefe yapmanın gerçekte ne olduğunu da çok iyi anlatan bir kitap. Bu derslerin en çarpıcıları ise herhalde ateizm, materyalizm ve komünizm üzerine olanları. Gerçi pek çok başka başlıkta oldukça çarpıcı ve bir an duraklamadan anlayamayacağınız derinlikte çok değerli görüşleri var. Örneğin, ‘Filozof Olmak’ başlıklı ilk bölümde nasıl filozof olduğunu anlatırken Malraux’un “Resim yapmak müzelerde öğrenilir.” sözüne atıfla kendisinin de felsefeyi felsefe kitaplarından öğrendiğini yazar; “Büyük filozofları okuyarak, tekrar tekrar okuyarak ve onlar üzerine derin derin düşünerek…” (s.9). Filozof olmak için düşüncelerle karşılaşmak ve onlara hayran olmak, tutkuyla bağlanmak gerekir.

Bu cevap üzerine, L’Yvonnet’in “Ancak herkes felsefe okumuyor…Kişisel olarak sizi felsefeye iten neydi?” sorusuna verdiği cevap bütün kişisel hikâyesinin özeti gibidir: “Yaşamdaki zorluklar, düşünme tutkusu…” (s.9). Ne kadar da evrensel bir cevap! Yaşamdaki zorluklarla baş etmeye çalışmadan ve düşünme tutkusu olmadan düşüncenin de olamayacağını da anlıyoruz buradan. En azından ben öyle anlıyorum. Kolay yaşamlardan düşünce de çıkmıyor tutku da.

Kolay yaşam nedir peki? Kolay yaşamın en basit tarifi, sizin hayatınız üzerinde başkalarının belirleyici olmasına izin vererek yaşamak. Kolay yaşam! Bırakın sizin yerinize başkaları düşünsün, başkaları üretsin ve başkaları belirlesin. Uyun ve itaat edin! Herkes gibi olun! Geleneklere bağlı kalın, söyleneni yapın, en bilindik yollardan gidin ve size benzeyenlerle birlikte hareket edin. Ne kolay yaşam! Zorlukları (ve tabii ki tutkuları da!) alınmış bir kolay yaşam cemaati…Kısaca, kendisini düşünce adamı yapanın böyle bir yaşamda olmayan iki şey olduğunu söylüyor Comte-Sponville: zorluklar ve tutku (bunlar aynı zamanda bizim gibi ülkelerde gençlere tavsiyeler vermeyi pek seven kitaplarda da en az bulunan şeylerden değil midir?).

Comte-Sponville, bugünkü düşüncelerdense bugünü var eden geçmişin düşüncelerine gitmeyi tercih eder. Klasikleri ve “büyükleri” yeğler. Düşüncenin, yenilikten çok birikim olduğunu ima eder. Kendi ülkesini ve dünyanın pek çok yerini teslim almış bir “şimdiciliğe” karşı çıkar. “Düşünme tek başına gerçekleşemez ya da bomboş bir levhadan hareketle de mümkün değildir. Başkalarıyla ve başkalarına karşı düşünürüz ve bunların çoğu, örneğin büyük yazarlar, uzun zaman önce bu dünyadan göçmüştür. Bu bize çağdaşlarımızla tartışmalardan, küçük ego uyuşmazlıklarından kurtulma imkânı da verir! Aristoteles veya Epikuros’tan, Montaigne ve Pascal’dan, Spinoza ve Kant’tan alıntı yapmak, bugünün düşünce çalışmasının içine uzun erimli bir ruhu dahil etmektir. Bu şimdiki modanın, daima yenilik arayışının, ‘şimdiciliğin’ tam tersidir; ki bunların entelektüel ve sanatsal hayatımıza çok zararı dokunmuştur.” (s.22).

Biraz “eski kafalı” bir adamdır Comte-Sponville. Sinemayı büyük sanat olarak görmez. Hatta, “küçük sanat” diye niteler. Sinemanın haksız ve abartılı bir statüye sahip olduğunu belirtir ve “Ben sanatta kendini tek başına ve yalnız ifade edenleri severim” diyerek noktayı koyar. Bu kadar açık ve net konuştuğu için de özür dileyerek “mış gibi yapamadığını” söyler. Düşünce, mış gibi bir şey değildir çünkü. Ya, tam olarak düşünce haline gelmiştir ya da gelmemiştir. Arası ve birazı olmayan bir üretim biçimidir. Bu netlik, sertlik de getirir beraberinde. Sözünü sakınmaz. Örneğin, bizde de epeyce rağbet gören bir “düşünür” olan Cioran için, “Parlak bir yazardır, ama filozof tarafı yok denecek kadar azdır. Kavramlardan ziyade kelimelerle çalışır.” (s.41) deyiverir.

Hayran olduğu Montaigne’in Denemeler’i için söyledikleriyse onun ölümsüzlüğünün sırrını verir: “Denemeler’in yarısı felsefe, yarısı edebiyat değildir. Şayet böyle olsaydı Montaigne’in vasat bir filozof ve kötü bir edebiyatçı olmasından korkulurdu. Hayır, Denemeler’in tamamı felsefedir, tamamı edebiyattır…” (s.45). Üç büyük hayran olduğu isim, Montaigne, Pascal ve Spinoza’dır.

Asıl onu ilginç ve önemli hale getiren düşüncelerine gelirsek, örneğin materyalizmle ilgili söyledikleri fazla bilindik gibi gelse de son derece önemli ve derindir. Her iyi fikir gibi bilindik zannederken düşündükçe farklılaşan anlamları içkindir. Materyalizmi işte böyle tartışmak gerekir dedirten türdendir söyledikleri: “Felsefi anlamda materyalist olmak, her şeyin madde ya da maddenin bir ürünü olduğunu, maddi olmayan hiçbir gerçeğin (ne ruh, ne akıl, ne de fikirler) olmadığını düşünmek demektir. Açıkçası bu durum, düşünce diye bir şeyin var olmadığını (materyalizm bir düşüncedir) veya ideallerimizden vazgeçmemiz gerektiğini…ima etmez; lakin fikirlerin ve ideallerin ancak ikincil ve belirlenmiş bir gerçekliğe sahip olduklarını düşünmeye zorlar. Örneğin adalet, ‘kendi kendine bir şey değildir’ der Epikuros; o bizim şekillendirdiğimiz bir fikir, amaçladığımız bir ideal, bazen başımıza gelen bir deneyimdir (sık sık olumsuz olsa da). Dolayısıyla bir varlık ya da mutlak değil, bir düşünce ya da arzunun bağıntısıdır -oluşumunun biyolojik, sosyal, tarihsel…koşullarıyla bağlıdır…yalnızca bireyler gerçektir; genellikler ya da soyutlamaların ancak ikincil bir mevcudiyeti vardır -ancak dil sayesinde ve dilde vücut bulurlar” (s.60).

Felsefi anlamda madde ise, düşüncenin dışında ve ondan bağımsız olan her şeydir. Diğer bir deyişle, var olması için düşünmek zorunda olmadığımız her şey. Materyalist olmak, pratikte imkânsız olsa bile fiziğin her şeyi açıklayabilir olduğunu düşünmektir. Adalet, eşitlik ve özgürlüğü iyi ve yüce değerler oldukları için arzulamayız, arzuladığımız için iyi ve yüce olurlar. Hakikat, geçerli olmak için bize ihtiyaç duyar. Rasyonalist olmak, irrasyonel olanın var olmadığını düşünmektir. Yani, aklın her şeyi açıklayabilir olduğunu kabul etmektir.

Comte-Sponville’ye göre hayatta yaşadığımız acıların ve mutsuzluğumuzun başlıca kaynağı ummaktır. Ummak, elimizde olmayan koşullardan medet ummaktır ve her zaman acı vericidir. Genellikle zaaflardan ve zayıflıklardan kaynaklandığı için güçlendirici de değildir. O nedenle, bilgeliğe giden yol, ummamaktan geçer. Ummamak Budizm’deki arzusuzluk da değildir. Arzu vardır ama meçhul bir geleceğin dışımızdaki koşullarına değil elimizdeki imkânlara bağlanmıştır. Acı, üzüntü ve hüzün ise zannedildiği kadar kötü ve mutsuzluk verici değildir. “Gerçek bir üzüntü, sahte bir sevinçten iyidir. Belki de ‘felsefeyi ‘kişisel gelişim’den ayıran budur; bu ikisi bazen birbirine karıştırılıyor…hoş olmayan veya kaygı verici olabilecek her şeyden kaçma söz konusu olmadığı gibi en kısa yoldan mutluluğa ulaşmak da söz konusu olamaz. Felsefe ne teskin edici ne de mutluluk veren bir şeydir.” (s.147).

Ateizm ve komünizm üzerine görüşlerine kısaca değinmeden küçük bir parantez açarak, evcil hayvanlarla olan ilişkimize dair görüşlerine yer vermezsek çok eksik kalabilir. Onun için evcil hayvanlarla ilişki kurmama, “farklı bir sevgi deneyimi eksikliği, radikal öteki ile yaşama eksikliği”dir (s.87). Söylemek lazım ki radikal ötekiyle yaşama eksikliği ise pek çok başka toplumsal eksikliğin kökündeki neden olduğundan, hayvan sevgisi aslında bize hiç benzemeyeni sevebilmenin eşsiz bir deneyimidir ve en çok insanlar için gereklidir.

Ateizmle ilgili görüşlerinin ise en kısa özeti, ummamak ve ümit duymamaktır. Gelecekten ve bilinmezliklerden ümide kapılmama, dünyanın acılarını dünyada bırakma, insanlara yani kanlı canlı maddi olarak var olan bireylere tutunarak yaşamadır. Bununla birlikte, hümanizm onun için bir din değil bir ahlaktır. Ateizm ona göre insanın korkularından kurtulmadır çünkü ümit etmek her zaman için korkuyla karışık bir beklenti halidir. Comte-sponville için “Dikkatten, odaklanmadan başka ibadet yoktur.” (s.113).

Komünizmle ilgili görüşlerini, oldukça yakınında bulunduğu Louis Althusser’le olan bir konuşmasından hareketle anlatır. Hayli güzel ve anlamlı bir konuşmadır bu. Şöyledir: “Bir gün, siyasetten söz ederken, ‘komünizm’ kelimesini telaffuz ettiğini duydum. Partiyi [Fransız Kominist Partisi] birkaç yıl önce terk etmiştim. ‘Hâlâ inanıyor musun?’ diye sordum. ‘Ben inanmıyorum, Louis, o hikâye artık bitti…’ dedim. Bana verdiği yanıtı asla unutmayacağım: ‘Komünizm sosyal ya da politik bir sistem olarak, evet, elbette bitti. Ama sadece o değil ki! Temelde, komünizm nedir? Tüm ticari ilişkilerden kurtulmuş insan ilişkileridir. Bak, seninle benim aramda: Bana satacak veya benden satın alacak hiçbir şeyin yok, benim de senden satın alacağım ne de sana satacağım bir şeyim yok. Seninle benim aramda komünizm burada ve şimdi!’

Bu dura dura, sindire sindire zevkle okunan kitap, en sevmediğimiz fikir ve görüşlerin neden ve nasıl sevilebilir olduğunu anlamak açısından çok değerli geliyor bana. Ötekiyle kuramadığımız ilişkilerimizi anlamak, kolay hayatlardan vazgeçip acıdan ve hüzünden korkmadan, bağımsız ve bilgece bir huzura kavuşmak açısından da bulunmaz düşüncelerle dolu.

Hayatı yaşamaya değer yapan şeyin tam da korkularımızdan kurtularak hakikate kendimizi açmak ve bunu yaparken en büyük yardımcımızın en karşı olduğumuz düşüncelerden öğrendiklerimiz olduğunu bilmek için zorunlu bir okuma.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

8 Ekim 2020 Perşembe

Onat Kutlar bir şenliktir

Yeniden giriyorum yazıya. Ülkeme, çocukluğumun kentine döner gibiyim. Kâğıtların ak denizine, esinlerle ürperen çayırına harflerin, anlamın derin vadilerine, kitapların kalabalık sokaklarına… Doyulmaz bir rahatlık, güven. Kendi dilimi konuşuyorum çünkü. Küçük bir kaygı yok değil. Müsrif oğlunu nasıl karşılayacak yazının pîri?

Tam on yedi yıl sonra, İshak’ın ikinci basımının ön sözüne böyle yazmış Onat Kutlar. One For The Road şiirinin son mısralarında ise “Hiçbir şey yazmaksızın, nicedir / geliştirilemeyen bir şiir / yaşam tutkusu” diye dillendirmiş yazıya verdiği uzun soluklu molaları. Zaman zaman yazıya küsse de dostlarının teşvik edici tutumu, aradan geçen onca yıla rağmen, kaleme kâğıda aynı hevesle sarılmasına vesile olmuş. Yazıdan uzak kaldığı dönemlerde ise yazdıklarını yayımlatma düşüncesinde olmadığını yine kendi ifadelerinden öğrenmekteyiz. İshak’ın Ülkü Tamer’in ısrarlı teşvik ve gayretleri neticesinde tekrar okurla buluştuğunu bilmek, yayımlatma konusundaki isteksizliği bir kez daha göstermesi açısından önemlidir.

Çocukluğunu Gaziantep’te geçiren Kutlar için bu şehir önemlidir. Şehri tanıma ve şehrin insanını anlamaya uğraşı, öykülerine hem tema hem de dil yönüyle yansır. Bilhassa İshak’taki öykülere bu minvalde bakılması, Antep’in, dahası Anadolu’nun bir fotoğrafı olması yönüyle önemlidir. Sofrada ezanı bekleyen oruçlular, akan bir çatı ve kiremitli suyun doldurduğu çanak çömlekler, sedirler, duvarlara gerilen küçük halılar, kahveler, at cambazları, sele karışan buğdaylar, ölümler, ölümün düştüğü evler… Hep bir Anadolu fotoğrafı sunar okuyucusuna. Bu yönüyle Kutlar’ın burnunun ucundaki gerçekliği anlatan bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu, tıpkı büyülü gerçekçilikte olduğu gibi, değiştirilmiş bir gerçekliktir. Günlük hayatın realitesine ait bir anlatı okurken birdenbire gerçekliği yansıtmayan, hayal gücü ve imgeyle sıradan gerçekliğe farklı bir boyut getirerek okuyucuyu reelin içinde düşle bırakan bir anlatı evrenine gireriz. İshak’taki bazı öyküler işte bu havayı içinde barındıran metinlerdir.

Türk edebiyatının önemli eleştirmenlerinden Fethi Naci'ye göre de İshak, dünya edebiyatında büyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Gerçekten de öykülerdeki realite, nesnelliğin değiştirilmesiyle büyülü gerçekçiliğe yaklaşan bir havaya bürünmüştür. Kediler isimli öyküsü bu akımın izlerinin en net hissedildiği öykülerden biridir.

Karakter ve yer isimlendirmelerinin yapılmadığı Kediler öyküsü, İshak’ın en muğlak ve en rahatsız edici öykülerden biri. Üstelik biçim ve zamanın işlenişi yönüyle okura kusursuz bir iskelet sunuyor, desek abartmış sayılmayız. Zamanlar arasındaki geliş gidişler öyle hissettirilmeden ve öyle yumuşak bir şekilde yapılmış ki öykü, tek bir anın içindeymiş hissi uyandırıyor.

Bir sürü ölmüş kedi ile bir arada yaşamayı seven o eski dostumuzu uzun uzun hatırlatmakta ne yarar var,” cümlesiyle birlikte büyülü gerçekçiliğin ayak seslerini ilk andan itibaren hissedebiliyoruz. Okuma sürdürüldüğüneyse, gerçeğin değiştirilmiş hali büsbütün açığa çıkıyor. Uda gömülen ölü kediler, bakınca dağılan, tavanda garip şekiller çizerek uçan kediler, yıllardır güneş yüzü görmeden yaşamış ve hınçla bilenmiş kediler… Esasında bu tuhaflıklar, dokuz yıldır uysallıkla gittiği memuriyetine o sabah gitmek istemeyen birini ve onun ölmüş kedilerle birlikte yaşayan dostunu anlatmak için kurgulanmış detaylar olarak görülmelidir. Hemen soralım: Gerçekten böyle mi görülmelidir? Öykülerde özellikle işaret edilen belli bir nokta var mıdır?

Onat Kutlar’ın öykülerini izah etmeye çalışmak ve görünenin altında farklı bir gerçeklik aramak, yalnızca okuru yanıltmış olmakla kalmaz; öykülerindeki imgesel dilden ve var olan gerçeklikten de okurunu uzaklaştırır. Kutlar’ın öyküleri imgenin, dilin, metaforun öyküleridir ve bunlar, öykülerde tek gerçekliğe dönüşmüştür. Okunan üst metinler, aslında onun öykülerinde var olandır. Bunun altında farklı alt akışlar arama uğraşı, Onat Kutlar öykülerinden uzaklaşmak anlamına geleceği için beyhude bir çabadan ibarettir.

Kediler öyküsündeki isimsiz karakter, her gün alışılmış düzen içinde işine gidip gelirken bir gün bir şey olur ve dostunun evinde yaşamaya başlar. Bu yeni hayata çok çabuk adapte olur ve bu kez de oradan ayrılmak istemez, başka bir düzene uyum sağlar. Kahraman artık farklı bir mekân ve başka başka alışkanlıklar içindedir. Öykünün finalinde ise kahramanı yine farklı bir mekânda görürüz, bir kır kahvesinde. Onu peyderpey bitirecek bir bekleyişin ve alışkanlıkların ağındadır. Kaçıp kurtulmayacak hatta denemeyecektir bile. Böylece kurmaca, farklı mekânlarda farklı gerçeklik boyutları yaratan bir sanata dönüştürülür. Öyküdeki udcunun tutkuyla bağlandığı kedilerinin ölmesiyle birlikte kendisinin de ölüşü, Gogol’ün meşhur kahramanı Akaki Akakiyeviç’i ve onun tutkuyla bağlandığı paltosunu anımsattığı; yer yer Kafka’nın Gregor Samsa’sına göz kırptığı düşünülse de Kutlar’ın buna cevabı net, “Alabeyi’nin udcusunu Kafka’nın Prag’ından, Horozlar’ın büyükannesini Mansfield’nin Yeni Zelanda’sından, Hacıköprü’nün çiftçisini Camus’nün Oran’ından getirilmiş sandılar. Ne kadar kötü okuyorlar Yunus’u; Orhan Kemal’i Yaşar’ı…

ABD’deki Grand Street dergisinde de yayımlanan Yunus’ta ise karanlık ve uyku imgelerinin içine yerleştirilmiş ölüm, daha ilk satırlardan itibaren kendini hissettirir. Ay ışığı, uykulu iki kürek, uyku cinlerinin uçuştuğu mermer denizlik ve ölüm kuşları… Hepsi ölümün ayak seslerinin doldurduğu bir evi ve dört insanı anlatmak için yan yana getirilmiş imgelerdir. Bunu, “Yunus amcam hâlâ öksürüyordu. Uzun donunu çekerek kalktı. Tam lamba düğmesine uzanırken gözümü kapadım. Açtığımda o tuhaf sınır geçilmiş, sabah başlamıştı. İşte ölümü gömdük,” sözlerinden anlayabilmekteyiz. Öykünün sonuna doğru ölen amca, sabahın ölümü gizleyen ışıklarından hemen önce, karanlıkta ölür. “Mum eriyip sonuna kadar yandı,” diye ifade eder Kutlar ışığın uzağındaki ölümü. Okur, kısacık anlarına şahit olduğu kahramanlara ve onların hikâyelerine dair sorularla başbaşa kalır. Belirsizlikler, sorular, imgeler, yanılsamalar, kırılmış gerçeklikler Onat Kutlar öykülerinin kimliğidir bir bakıma.

Öykülerinin yanında yazdığı denemeler ve mektuplarla da anmak gerek Onat Kutlar’ı. 1982’den itibaren yazdığı mektup ve denemeler, bir ozanın gözünden doğuya, içinde bulunduğu çağın gerçeklerine bakışı yansıtan metinlerdir. Ancak okur; umudu, mücadeleyi, sinemayı, yoksulluğu, hayatı ve edebiyatı ihtiva eden bu yazıları özümseyebilmek için yoğun ve katmanlı bir dilin kapılarını aralamalıdır ilkin. Kısa cümleler, nesrin içindeki şiir, sözcüklerle çizilen resim hep bu kapının ardındadır. Kutlar, dilin merdivenlerine tırmanabildiği kadar tırmanmış ve ne yazdıysa şair kimliğinin içinde, şiire yaslanarak yazmıştır. Hadiselere bir ozan gözüyle bakış onun metinlerinin birincil özelliğidir. Yusuf ile Kenan, Hakkâri'de Bir Mevsim, Deli Kan ve Hazal isimli filmlerin senaryolarını yazan ve pek çok ödüle layık görülen Kutlar’ın sinemaya dair yazıları Sinema Bir Şenliktir’de toplanmıştır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi sinemaya bakışı da yazdığı senaryolar da şiirinden ve şair kimliğinden parçalar taşır. Kutlar’a göre yaşamın gizlerine bile şiirle ulaşılır, “Unutulmuş ozanlara ulaşmanın şiirden başka yolu yoktur. Herhangi bir şiirden. Çünkü her şiirde biraz aşk vardır ve biraz isyan. Kim bilir, belki bir gün biri, şiirler okuya okuya, unutulmuş on iki ozana ulaşır. Hatta yaşamın gizlerine bile.

7 Ekim 2020 Çarşamba

"Ömür, Temmuz güneşine mâruz kalan kardır"

"Bir deste gül ne işine yarar
Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al
Gül ancak beş altı gün yaşar
Bu gülistan daima ter-ü tâze durur."

- Sadî

Geçtiğimiz ay yayınlanan kitabında Sâdi’yi, “Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi” olarak betimlemiş İranlı tarihçi Homa Katouzian. Bu tanımlama büyük şairi tam manasıyla anlamak için eksik bir tanımlama bana göre. O, aynı zamanda yaşadığı dönemden günümüze hikmetin, insan-ı kâmilin de en önemli temsilcilerinden birisi. Farsça ile veya hikmet ilmi olan tasavvufla yolu kesişip de Bostan ve Gülistan adlarını taşıyan eserlerini okumayan yoktur herhalde. Bu meşhur eserlerinin de tesiriyle, hemen herkesin zihninde Sâdi’ye dair bir şeyler çağrışsa da gerçekte kim olduğu, nasıl bir hayat sürdüğü hatta hangi yüzyılda yaşadığını bile pek kimse bilmez. Pek çok insan için o, aşkı ve tutkuyu öne çıkaran şiirler yazan, hikmetli hikayeler anlatan bir isimden ötesi değildir. Ülkemizde bu büyük şairin hayatını konu edinen biyografik bir eser yok bildiğim kadarıyla.

İşte, Homa Katouzian’ın kaleme aldığı, Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından neşredilen Sâdi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şâiri başlıklı biyografi bu büyük şairin çok daha iyi tanınıp anlaşılmasını, tarihsel perspektife daha iyi oturtulmasını mümkün kılıyor. Bu arada tarih ve edebiyat literatüründe Sâdi’ye dair yapılan bütün çalışmalara da derli toplu bir şekilde bakmamızı sağlıyor. Eserlerinde anlatılan hikayelerin gerçekten ona ait olup olmadıklarını değerlendiriyor. Bugüne kadar onun hayatına dair verilen pek çok bilgiye ciddi itirazlar getiriyor ve okuyucuya farklı perspektifler sunuyor. Mesela, bugüne kadar Sâdi hakkında ileri sürülenin aksine, seyahatlerinin sınırlı bir alanda kaldığı ve Cuveynî kardeşler ile karşılaşma ihtimalinin çok zayıf olduğu kitapta ileri sürülen iddialar arasında.

Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren, Sâdî’nin o çile dolu, İslam dünyasının Moğol istilası ile perişan hale geldiği dönemin havasını soluyor, onun kendine has yaşamının içerisinde kendinize dair bir şeyler de buluyorsunuz.

Sâdî’nin yazdığı her satır muhtemelen kendi hayatının derinliklerinin yansımalarıydı. Küçük yaşta babasını kaybedince, anne tarafından dedesinin himayesinde yetişti. 1223 senesinde Bağdat’a giderek Nizamiye Medreseleri’nde okudu, burada tanıştığı Şeyh Sühreverdî’nin meclisine katıldı. Sühreverdî gençlik yıllarında Sâdî’yi etkileyen en önemli isimdi. Bağdat’ta bir hayli kaldıktan sonra, kendisinden yaklaşık 200 yıl kadar önce okuduğu medresenin başmüderrisliğini üstlenen Muhammed Gazzâlî’nin yaptığı gibi insanlardan uzaklaşıp kendisini yollara vurdu. Medreseyi terk ederek, dünyaya ve dünya nimetlerine sırt çevirdi. O, “dünyaya râm olanın gözünü ya kanaat ya kara toprak doyurur” diyerek dünyanın fâniliğini dile getiriyor, bir anlamda yaşadığı ruh halini satırlara yansıtıyordu.

Sâdî ellili yaşlarını aştığı yıllarda önce Bostan’ı, ertesi yıl ise İlhanlı hükümdarı Hülagü’nün, Abbasi Halifeliği’nin başkenti Bağdat’ı ele geçirip, Halife’yi atların ayakları altında çiğnettiği 1258 senesinde, en meşhur eseri olan Gülistan’ı kaleme aldı. Birer yıl arayla yazdığı bu eserlerinde erdemli, iyi bir insan olmanın gerekliliği ve bunun nasıl elde edileceği üzerinde durmuş, pek çok tasavvufi hikâye ile vermek istediği mesajı desteklemişti. Bunlar belki de sufi kimliği ile tanınan büyük yazarın mensubu olduğu tasavvuf düşüncesinin yıllar içerisinden süzülüp satırların yansımış ifadeleri belki de Moğol İstilası altında inleyen İslam toplumuna bir çeşit sabır ve teslimiyet mesajıydı. Bu eserleri belki de: “Be adam, elli yaş yaşadın, hâlâ uykudasın, bu kalan beş günün mü kıymetini idrak edeceksin” cümleleriyle betimlediği gibi; olgun bir insanın, geriye bakarak geçip giden hayatını sorgulaması ve hayatın anlamsızlığını kendisinden sonra gelen nesillere anlatma gayreti, bir anlamda hayatını belli erdemlerle süslenerek, dünyaya itibar etmeyerek geçirmeleri yönündeki tavsiyeler bütünüydü. Sebebi her ne olursa olsun hem Bostan hem de Gülistan yüzyıllar boyunca pek çok insan tarafından okundu. Şerhleri yapıldı, kütüphanelerin en değerli köşesini süsledi. Bazen bir babaannenin torununa öğüt vesilesi, bazen bir şeyhin talebelerine dersi, bazen bir dostun dostuna en kıymetli hediyesi oldu.

Sâdî çocukluğundan itibaren kuru cehaletin karşısındaydı. Cahilliği her zaman eleştirdi. O, cahillerin en belirgin özelliğini, muhataplarına karşı verecekleri bir cevapları yahut söylediklerini ispatlayacak delilleri kalmadığında saldırıya geçmeleri şeklinde tanımlamış, hiç değişmeyen bu tavrı yüzyıllar öncesinden satırlara dökmüştü. O her zaman âlimleri, hikmeti, sadeliği övüp, âlimlerle dostluk kurmayı tercih etti. Bu arada anlattığı hikayeler üzerinden devrinin siyaset adamlarına üstü kapalı mesajlar göndermeyi de ihmal etmedi.

Sadi, eserlerinde ve yazdığı küçük risalelerinde her zaman mutasavvıf kimliğini yansıtan bir şair ve şeyh olarak insanı, insanın kendisiyle ve nefsiyle yüzleşmesini öne çıkardı. Ona göre, insan olmanın asli unsuru olarak birbirine saygı duymak ve insanı sevmekti. Kendisinden yaklaşık elli yıl sonra yaşayan Yûnus Emre’nin de dillendireceği “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü hoş görme” düşüncesi Sâdî’nin de temel düsturlarından birisiydi. Onun: “Âdemoğulları bir vücudun azâları gibidir, çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmıştır, vücudun bir yerinde bir ağrı hâsıl olursa, diğer azanın kararı kalmaz, onlar da rahatsız olur, sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsan, sana da insan adını vermek yakışmaz” cümleleri, Hz. Peygamber’in: “Her kim kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istememiş ise iman etmiş olamaz” sözünün yansımasından başka bir şey değildi.

Homa Katuzian’ın da belirttiği gibi, “Sâdî, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonraki zamanlarda Fars dünyasının en çok okunan şairlerinden birisi oldu. O, Firdevsî, Rûmî ve Hâfız ile birlikte İran şiirinin dört büyük temsilcisinden birisi olarak kabul edildi. Şiirleri okuma yazma bilmeyen insanlar tarafından bile ezbere biliniyordu”.

Haşim Şahin
twitter.com/pelitcikli
* Bu yazı daha evvel SabitFikir dergisinde yayınlanmıştır.

Kitaba olan heyecanı ve inancı kaybetmemek üzerine

Kitapların tarihi, şu anki vaziyeti, geleceği üzerine konuşmak, tartışmak, yazmak bilhassa çocuklar ve gençler için çok önemli. Çocukların kitapla olan ilişkisi ayrı, kitapla iletişimi ayrı olarak değerlendirilmeli. Özellikle kitap okuyan ebeveynleri hem heyecanlandıran hem de endişelendiren bir durum: oğlum/kızım kitap okuyacak mı? Bu sorudan sonraki aşama da şöyle: oğlum/kızım iyi kitaplar okuyabilecek mi?

Kitabın iyisini seçmenin zorlaştığı şu zamanlarda, iyi bir okur olmaya çalışmak da ayrı bir problem. Hatta ikisi bir aradayken ciddi bir krizle karşı karşıya olabiliriz. Bir çocuğa kitap sevdirmek, çocuk yetiştirme dönemi için gerçekten stresli ama sıra dışı bir eylem. Temel bir kurtuluş reçetesi belki yok ama sırları, ipuçları var.

Daniel Pennac kitaplara ve okumaya dair yazdığı 134 sayfalık kitabı Roman Gibi'de çocukları önceliyor. Bir pedagog edasıyla çocuklarla kitap arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini tıpkı kitabın ismi gibi, yani roman gibi anlatıyor. Bu anlatımda hakiki bir kitap tutkununun kitapla kurduğu bağ hakkında önemli incelikler de keşfedebiliyoruz. Bir kitabın insan hayatında gerek zaman gerek mekân olarak nasıl ve nerede durduğuna değiniyor Pennac. Ona göre eğer bir ebeveyn kitap tutkunuysa, bunda muhakkak ailesinden gelen bir hikâye vardır. Nitekim bir söyleşisinde "Sanırım edebiyat zevk olarak hayatımıza ebeveynlerin çocuklarına akşam onları uyuturken anlattıkları, okudukları hikâyelerle giriyor" diyor.

Pennac 1973 yılında başlayan yazarlık kariyerinde "anlamlı kitaplar" yazmayı 1982 yılında bırakıyor ve çocuklara yönelik kitaplar yazma kararı alıyor. Çocuk kitapları, polisiyeler ve Benjamin Malaussène'in maceralarından oluşan dizi romanlarla adından sıkça söz ettiriyor. Yazdığı polisiyelerle Reims Kenti Polisiye Roman Ödülü'nü (1985), Grenoble Kenti Polisiye Roman Ödülü'nü (1987), Küçük Yazı Satıcısı kitabıyla Inter Kitap Ödülü'nü (1990) aldı. Eğitim sistemine klişe eleştirilerde bulunmaktan ziyade, okulların temel okuma yöntemi olan mahkûm etmenin yerine, rol vermeyi tercih ediyor. Yani okulun da okumanın da hayatında bir rolü var, o rolü keşfet diyor. Özellikle çocukların okumayı 'söktükleri' evreyi çok önemsiyor. Yine bir röportajında şöyle söylüyor: "Bilmem siz, küçükken okumayı ilk öğrendiğinizde duyduğunuz heyecanı hatırlıyor musunuz? Çocuklar her şeyi yüksek sesle okumaya başlarlar, sokaktaki bütün afişleri, gazete başlıklarını, ne görürlerse her şeyi! Okumak gerçek bir heyecan. İşte tam o sırada ebeveynler çocuklarına hikâye okumayı, anlatmayı kesiyorlar. Okuma artık çocuğa sadece öğrenme ve anlama çabası açısından sunuluyor, bu da bir kopuş yaratıyor."

Çocuklar ve kitaplar üzerine ciddiyetle eğilmesi, klişelerin üzerine hem mizahını hem de zekasını kullanarak yürümesi Pennac'ı görmemi sağladı. Birkaç söyleşisiyle birlikte hemen kitaplarına yöneldim. Elbette bir ebeveyn olarak Roman Gibi'yle buluştum, küçük molalarla iki saat içinde kitabı bitirdim. Beynimde fişekler çaktıran metinler vardı ve bu metinler öylesine güzel akıyordu ki dönüp baktığımda hiçbir paragrafı yuvarlak içine almadığımı, bazı kelimelerin çevresini diktörtgenle belirginleştirmediğimi, hiçbir cümlenin altını çizmediğimi fark ettim. Çocuk ve kitap; bu iki leziz konu beni benden almıştı. Bunun belki de ilk sebebi, Mustafa Kandemir'in Fransızcadan yaptığı nefis çevirisi.

Simyacının Doğuşu, Okumak Gerek (Dogma), Okuma Ödevi Vermek, El Âlem Ne Okur? ya da Okurun Zamanaşımına Uğramayan Hakları başlıklarıyla dört bölüm var kitapta. Sondan başlayalım. Pennac'ın tüm okurlara sunduğu ve gerçekten güzel anlamlar ifade eden, gittikçe meşhur olan 'okuma hakları' şöyle:

1) Okumama hakkı 2) Sayfa atlama hakkı 3) Bir kitabı bitirmeme hakkı 4) Tekrar okuma hakkı 5) Canının istediğini okuma hakkı 6) ''Bovarizm'' hakkı 7) Canının istediği yerde okuma hakkı 8) Çöplenme hakkı 9) Yüksek sesle okuma hakkı 10) Susma hakkı.

Pennac'ın kim olduğuna ve bu kitapla neyi hedeflediğine dair bir girişten sonra Roman Gibi, bizi küçük bir romanın, belki de masalın içine çekiyor. Okumanın emir kabul etmediğini, sevgiyle olabileceğini söylüyor ki üzerine çok düşünülmesi gerek. Düşüncede kalmayıp harekete geçmek ise en doğrusu. Sevgiyle okumak ve sevgiyle okutmak. Dille, sesle, gözle, elle. Severek. Çünkü: "Okuduğumuz en güzel şeyleri, genellikle sevdiğimiz bir kişiye borçluyuzdur. Ve ondan, sevdiğimiz birine bahsederiz öncelikle. Belki de, duygunun kendine has mahiyeti, tıpkı okuma arzusu gibi, 'tercihten' ibaret olduğu için. Sevmek, nihayetinde, tercih ettiğimiz şeyleri tercih ettiğimiz birilerine bağışlamaktır. Ve bu paylaşmalar hürriyetimizin görünmez kalesini kalabalıklaştırırlar. İçimizde sürekli olarak kitaplar ve dostlar bulunur."

Çocuğu okuma yolculuğuna çıkarırken karşımızda dev bir bariyer var. Sık sık bu bariyerle karşılaşırız: televizyon. Her yerde, her anda vardır o. Hep açıktır. Etrafı görüntüye ve sese boğar. Çoğu zaman, hatta her zaman anlamsızdır. Peki bu televizyon ne ara ödül oldu? Pennac buna değiniyor. Aman ha diyor, kitap okursan televizyon izlemene izin veririm demek gibi bir hataya düşmeyin. Televizyon bir ödül olmamalı, hatta mümkünse hiç olmamalı!

Aceleci olmak da büyük bir kriz. Çocuğu kitaba yönlendirirken acele etmemeli. "Genellikle, ulaşmakta acelecilik göstermediğimiz bir şey çok daha güvenli ve hızlı elde edilir" sözünü hatırlatıyor yazar. Bir konuda ne kadar kendimizden emin, yavaş ve doğal hareket edersek aslında ulaşmak istediğimize de o kadar sağlıklı ve hızlı yolla ulaşmış oluruz. Çocuğun gözüne kitap sokmak bu anlamda tedirginlik verici. Bambaşka bir etki yaratabilir, soğutabilir. Ufak ufak göstermek, hissettirmek ise çok tesir edici, kuvvetli.

Çocukların 'acımasız ve kusursuz' bir okur kitlesi olduğunu hatırlatan yazar, her türlü kültürel öğrenmenin bedelsizliğini keşfettiğinde çocuğun çok iyi bir okuyucu olacağını öne sürüyor. Bu zevke varmanın, yani vardırmanın, iyi okur olma yolunda çocuğun gelecek yaşamını etki altına alacağına inanıyor. Ve ne güzel yazmış: "Evet, bu zevk çok yakındadır. Bulunması kolaydır. Senelerin akıp geçmesine izin vermemek yeterlidir. Karanlığın çökmesini beklememiz, odasının kapısını yeniden açmamız, başucuna oturmamız ve alışılagelen okumamıza yeniden başlamamız yeterlidir."

Doğrudan doğruya bir iletişimden ziyade okumanın bir paylaşma konusu olduğu; Pennac'ın üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu. Biz bu işi çok sonraya bırakmakla büyük bir hata yapıyoruz, yanılgıya düşüyoruz. Oysa bir sesin, bir sözün, bir hareketin çocuğun hayatında neleri değiştirebileceğini umursamıyoruz. Belki de önemsemiyoruz ya da abartılı buluyoruz. Oysa Georges Perros ne güzel söylemiş: "Okumak (...) kelimelerin mezar taşını kaldırmak.". Zaten Cemil Meriç de "Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır" dememiş miydi?

Yüksek sesle okumak, kitabı yükseklere koymak çocuğun ilgisini çeker. Ne çok yaklaşmak ister ne de uzaklaşmak. Arada bir ona rastlamak ister, görmek, dokunmak ve hatta onunla konuşmak. Bu yüzden sevgili ebeveynler bir an önce bu meseleye gömülmeli. Öte yandan şu da unutulmamalı: Çocuklara "kitap alışkanlığı kazandırma" diye bir yöntem yoktur. Çocuk evde kitap okuyan birilerini görürse "Böyle bir nesne var ve benim annem-babam bunu çok seviyor, benim de aklımda olsun bir ara bakarım" der, zamanla severse sever. Sözle değil, hâlle öğretilir güzel şeyler.

Yağız Gönüler

6 Ekim 2020 Salı

Zirvede bir dağcı ya da Max Frisch'in arayışı

Bir arayış içinde olmak bazen dinî bazen farklı sebepler içerebilir. Mesela insan Allah’ı arar, bunun için belki de toplumdan uzaklaşması gerekebilir. Sonunda vardığı yer ise yine Allah ve kendi arasındadır. Bulur veya bulamaz. Aramakla bulunmaz demiştir Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri. Fakat bulanlar ancak arayanlardır. 

Dinî veya mistik arayışın dışında bir de modern hayattan başka bir yol/çıkış arayanlar vardır. Bu tür kişiler yaşadığı çağa ayak uyduramamış, içinde hep bir şeyler eksikmiş gibi hisseden kişilerdir. Belki de bu konuda şöyle bir itiraz gelecektir; aslında onlar da içindeki Tanrı eksikliği için bir arayış içindedirler diye. Ancak bu duruma katılmıyorum. İçinde Tanrı aşkı veya sevgisi tam olup da bu çağa, dünyaya, yaşadığı zaman dilimine ayak uyduramamış kişiler mevcuttur. Bu durumu mistik tarafın dışına çıkarıp bir filmden örnek vermek istiyorum: Into the Wild filminden. Ünlü bir filmdir. İzleyenler bilir, üniversiteyi bitiren kahramanımız önündeki bütün imkânları elinin tersiyle iter, kredi kartlarını kesip atar, ailesini de karşısına almak pahasına kendini dağlara, yaban hayatına vurur. Gerçek bir hikâyeden uyarlanmış bir filmdir ve sonu da oldukça etkileyicidir. Film nasıl biterse bitsin, kahramanımız mutlu ve huzurludur. Max Frisch’in Sessizliğin Yanıtı adıyla yayımlanan romanını okuduğumda aklıma direkt bu film geldi. Frisch, romanında Yolcu diye bahsettiği karakter üzerinden bir arayış rotası çiziyor. Bu arayış yer yer dünyevi bir hâl alsa da aslında karakterin, belki de yazarın varoluşunun peşinden gitmesinin baskın olduğu bir durum hâlini alıyor. Çünkü Sessizliğin Yanıtı otobiyografik ögeler de taşıyan bir roman ve ben bu ögelerin tahmin edilenden daha fazla olduğuna inanıyorum.

Dağa giden, dağlarda yaşamayı seçen, arkasında bir nişanlı ve bir meslek bırakan 30 yaşındaki dağcı, hem yürüyüp hem de ağabeyiyle 13 yıl önce aynı rotada yaptığı geziyi düşünür. Kitabın genelinde olduğu gibi, sorgulamalarla devam eden bir yürüyüştür bu. Dağcı, gençliğin verdiği fütursuz bir özgüvenle hem ağabeyini küçümser hem de kendini sorgular. Dağcının sıradan olmama, olumsuz bir şekilde de olsa farklı olma arzusu hep baskındır. Zaten kendini de bu arayışa bir bakıma bu bakış açısı yönlendirmiştir. Umutla umutsuzluk arasında, umuda tutunup dağlara kaçar, kimselere haber vermeden:

…Gerçek yaşam öyle başka ki, diyor dağcı… En azından kendi hayatının öyle olduğunu düşünüyor: Onun hayatında net bir akış ya da hayatı boyunca ona eşlik eden temel bir düşünce yok; süreçler ya da eylemler olmaksızın eriyip kayboluyor hayatı, tutku solup bir ruh haline dönüyor, kararları da kum misali parmaklarının arasından kayıp gidiyor, her seferinde bir avuç dolusu kum alsa da elini her açtığında bir şey kalmadığını görüyor, ümitsizliğe kapılsa ümitsizlik de yitip gidiyor tıpkı umut gibi, sevinç çığlıkları gibi, acı gibi ve her şey gibi, yaşamın tamamı gibi.

Bu uğurda bir hedefi vardır dağcının: Hiç çıkılmayan Nordgrat’a çıkmak. Fakat bu hedef bile onu kendine getiremez, sorgulama ve anlamlandırma çabalarından sıyrılamaz: “…Olur da dağa tırmanmayı başarırsa başka biri mi olacak?

Bu uğurda dağcıya, kaldığı pansiyon tarzı yerdeki bir kadın da eşlik eder. Dağcının tek başına olduğunda ve yanında biri olduğundaki davranışları, umutla umutsuzluğu arasındaki farkı kadar çok bence.

Kitaba bir arayış romanı demiştik. İnsanın kendisiyle çıktığı yolda kendine varma çabası da diyebiliriz. Dağcı adım adım zirveye tırmandığı yolda, kararlar da alır ve attığı her adım ve çıktığı her yükseklikte bu kararlar da zirveye yaklaşır. Tepe ise karar noktasıdır. Her şey en tepededir. Yazar burada eylem-düşünce sürekliliğini ve paralelliğini başarılı bir şekilde sembolize etmiş.

Kolektif Kitap’tan 2019 yılında neşredildi Sessizliğin Yanıtı. Dilimiz için yeni bir kitap sayılabilir. Aynı zamanda bir sonsöz içerir roman. Bir başka yazar Peter von Matt tarafından yazılan 16 sayfalık sonsöz hem kitabı daha iyi anlamlandırmamızı hem de Max Frisch’i daha iyi tanımamızı sağlar. Çünkü Peter von Matt yazarın hem edebî hem de kişisel yönünü başlıklar halinde inceleyerek kitapla bağlar kurmuş, kitaptaki sembolik ögeleri de açıklayıcı bir şekilde bir bağlama oturtmuştur. Aslında kitaplarda sonsöz gibi yazıları çok sevmem ama Sessizliğin Yanıtı için iyi olmuş diyebilirim. Örneğin, Peter von Matt’e göre bu kitap, burjuva dünya görüşünün hayata geçirilmesi fikriyle uzlaşmanın peşi sıra gelecek krizi daha başından ele alır. Evet, bu cümle kitabı tam anlamıyla tanımlayan cümledir aslında. Von Matt bu cümlesini destekleyecek olaylar ve sözler de bulur kitabın içinden ve bu durum okuyucu için bir kolaylık sağlar. Ancak bu sonsöz olmasaydı da, Frisch’in rahatsızlığını ve kaçış duygusunu hemen her okur hissederdi. Nasıl Henry David Thoreau’yla bağ kuruyorsa okur, Frisch’in dağcısıyla da (yoksa kendisi mi?) kuracaktı. Fakat şunu söyleyeyim, yaşadığı modern hayattan gayet memnun olanlar için (her anlamda) bu kitap basit bir macera romanından öteye gitmeyebilir.

Gayet başarılı bir üslûp ve iyi bir çeviriyle (Saliha Yeniyol) yayımlanan Sessizliğin Yanıtı yazarı tanımayanlar için iyi bir başlangıç kitabı olabilir. Frisch hayattayken, bu kitabı yoğun eleştiri almış, alay edilmiştir. O da bu eleştirilerden etkilenip eseriyle arasına mesafe koymuş ve bu kitabı toplu eserleri arasına almamıştır. Ancak iyi bir kitap olduğu su götürmez bir gerçektir. Hele ki bir arayış derdinde olanlar için.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10