13 Ekim 2020 Salı

Bir çöküşün romanı: Osman

Ayfer Tunç’un son romanı Osman eylül ayında okuyucusuyla buluştu. Can Yayınları'ndan çıkan kitap 504 sayfadan oluşuyor, yazar her zamanki gibi güzel bir kurgu ve üslupla size bu sayfaları hızlıca okutuyor.

Kitabın adı, romanda da bahsi geçen ana karakterimiz elbette: Osman. Öyle güçlü bir karakter ki kitaba tek başına ismini verebiliyor. Bu da yazarın yarattığı karaktere ne denli güvendiğinin göstergesi. Elbette anlatı boyunca tek bir karakteri, onun iç dünyasını, yaşamın farklı zamanlarındaki gelişimini göstermesi de bu isimde önemli bir etken. Öte yandan Ayfer Tunç kitaplarının en sevdiğim tarafı, anlatıyı 3-5 karakterle sınırlandırmaması, ana karaktere dokunan herkesi anlatının bir parçası haline getirmesi. Üstelik bunu öyle büyük bir ustalıkla yapıyor ki siz o yan karakterleri de unutmuyorsunuz. Yol boyunca aklınızda kalıyor, kitabın ilerleyen sayfalarında tekrar karşınıza çıktığında daha ilk sayfalarda okuduğunuz o karakteri hatırlıyorsunuz. Hatta yarattığı tüm bu karakterlere de öyle değer veriyor ve özeniyor ki istense o karakterlerin bile ayrı ayrı öyküleri, romanları yazılabilir.

Osman’da da yine karşımıza çok fazla karakterle geliyor Ayfer Tunç. Her biri de romanın akışında vazgeçilemez unsurlar gibi, birini çekseniz o kurgu yıkılacak sanki, her biri Osman’a öyle güçlü bağlı. Bu karakterlerden biri de Şebnem. Şebnem’i biz, yazarın daha önce yayınlanmış Kapak Kızı ve Yeşil Peri Gecesi kitaplarından tanıyoruz. Osman’ı da öyle aslında. Daha önce Şebnem’in kocası olarak görmüştük, burada onun dünyasının derinliklerine iniyoruz. Bu bahsedilen kitaplar bir üçleme gibi okunabilir ama hepsinin birbirine bağlı olduğunu da düşünmemek gerekir. Kurgusal anlamda bir devam söz konusu değil. Her biri bağımsız olarak da ayrı ayrı okunabilir kitaplar. Hatta Ayfer Tunç bir söyleşisinde önce Osman’ı ardından Yeşil Gece Perisi’ni okumanın, Osman’ı tanımak ve içinde bulunduğu koşullarda değerlendirebilmek için faydalı olabileceğini söylüyor. Ben, yazımın genelinde Osman’ı bağımsız bir kitap gibi değerlendirmeye başladım, öyle de devam edeceğimi belirteyim.

Bir romandan beklediğimiz şey, klasik anlamda bir giriş bölümü, ardından olayların zirve yaptığı bir düğüm bölümü ve okuyucuya oh dedirten bir sonuç bölümüdür. Ayfer Tunç, Osman’da bu yapıya da kafa tutuyor gibi. Zira anlatı boyunca belirgin bir zirve bölümü söz konusu değil. Bilakis anlatının tonu kitap boyunca aynı seyirde devam ediyor. Yazar, buna rağmen okuyucusunu kitaba tam anlamıyla bağlıyor. Merak duygusunu zirvede tutmayı başarıyor. Üstelik sadece ana karakterimiz Osman’ı değil, kimi zaman Gazi’yi, kimi zaman Gün ve Kubilay’ı, kimi zaman babası Necmi Bey’i de merak ederken buluyorsunuz kendinizi.

Yapısal olarak da farkları var bu kitabın. Örneğin belirgin bir anlatıcı yok kitapta. Osman’ın günlüklerini okuyoruz. Haliyle üslubun ağır olduğunu söyleyemiyoruz. Aksine, bir insan günlüğüne yazarken nasıl sanat yapma güdüsünden uzak, samimi ve içtense, bu kitap da öyle. Ben anlatıcının olması ve günlük gibi bir aracın kullanılması, Osman’ı önyargısız, olduğu gibi ve bazen de empati kurarak tanımamızı sağlıyor. Günlük dışında bir de röportajlar var. Osman’ın ölümünün ardından onun hayatına değmiş herkese dokunan bir gazeteci. Osman’ın öyküsünü yazabilmek için çıkmış bu yola. Dolayısıyla bizler, kendi dilinden Osman’ı dinlerken, çevresindekilerin de ona nasıl baktığını görebiliyoruz. Böylece Osman’ı kendi günlüklerinden tarafsızca dinlerken, etrafındakilerin bakış açısıyla karakteri derinleştirebiliyor, eleştirebiliyoruz.

Yapısal anlamda Osman’a değindikten sonra biraz da içeriğine değinmek istiyorum. Edebiyatın ana konularından biri olan erkek çocuğun babayı öldürmesi ya da babanın altında yok olması sorunu bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Osman, babası Necmi Bey’i, Necmi Bey de kendi babasını öldürmeye çalışıyor anlatıda. Necmi Bey bunu içten içe belki de utandığı babasına yeni bir öykü yaratarak yapıyordu:

Senin öyküne göre Kastamonulu, köklü bir ailenin tek erkek evladı olan baban dönümlerce çiftin çubuğun başına geçmesini isteyen dedene, ben burada kalıp körelmek değil, önemli işler başarmak istiyorum diye isyan ederek İstanbul’a gelmiş, bir Yahudi dostunun önayak olmasıyla ayakkabı işine girmiş ve küçük bir imalathaneden büyük bir deri işleme fabrikası yaratarak memleket sanayisine çok önemli katkılarda bulunmuş, değerli bir adamdı. Oysa anne tarafımın sitem ve nefret karışık bir tonla anlattıklarına göre yoksul bir köy çocuğuydu senin baban. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşıtları cephede çarpışırlarken samanlıklarda saklanan bir asker kaçağıydı.” (syf. 186)

Osman ise babasını defalarca mecazen öldürmeye, en sonunda ise farkında olmadan da olsa gerçekten öldürmeye sebep olsa da o, babasını yenememiş, onun gölgesi altında sürekli ezilmiş bir adam. Annesini kaybettiğinde yaptığı ilk iş mirastan kendine düşen payı alarak baba evinden ayrılmak oluyor. Babasına ilk okutunu atıyor böylece ama aslında bu oku atan Osman değil. Osman’ın avukat olan bir akrabası zira Osman’ın böyle bir adım atmayı göze alacak cesaretinin olmadığını anlatı boyunca görüyoruz. Bunun gibi restleşmeler devam ediyor ancak asıl öldürme daha sonra gerçekleşiyor. Babası hasta olduğu bir gece Teoman’a (Osman’ın kardeşi, babasının aramalarda ilk tercihi) ulaşamayınca Osman’ı arıyor. Osman ise uykusuz ve yorgun, biraz uyuyup giderim, ne olabilir ki diye düşünüp uykuya dalıyor. Sabah bir telefonla uyanıyor, babasının ölüm haberi geliyor. Bu ölüm karşısında son derece duygusuz, bu hali kitapta şöyle ifade ediyor:

Aslında vicdan azabı duymak istiyorum baba, gerçekten. Seni öldürmüş sayılırım çünkü. Ama öyle garip ki sözcükler, BABA, VİCDAN, ÖLÜM, hepsi ANLAMSIZ sesler gibi geliyor.” (syf. 200)

Tabi aslında Osman’ın babasını (hatta hiç kimseyi) öldürecek cesareti de yok. Bu olay tamamen tesadüften ibaret. Ancak Osman, babasını hiç sevmediği ve belki de içten içe bu cinayeti istediği için katil rolünü bir hırka gibi kolayca üstüne giyiyor. Bu ölüme rağmen babasından kurtulamıyor insan. Bir insanın öldükten sonra bile etkisi devam ediyorsa, kişi iç dünyasında hala hesaplaşıyorsa, iç sesinde onun sözlerini tekrar ediyorsa, o babaya ölmüş denebilir mi?

Bir başka noktadan Osman romanı, bir entelektüelin çöküşü ve bir ağustos böceğinin anlatısı gibi de okunabilir. Osman, son derece varlıklı bir ailenin içine doğmuş, hayatı boyunca bir şeyi alabilmek için parayı dert etmemiş. Aslında kitabın ilk yarısında karşımıza çıkan arkadaş çevresi de böyle. Biri yalıda doğmuş, ünlü bir cerrahın oğlu, bir diğeri başarılı bir mühendisin çocuğu gibi. Ancak burada bahsedilen babaların yaptığı bir şey var: bu parayı elde edebilmek için çalışmak. Osman ise annesinin ölümü ile birlikte kendi payına düşen parayı alarak, kendi hayatını kurmak, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir mirasyedi. Ataların sözü tecelli ediyor Osman’ın yaşamında: hazıra kar dayanmıyor. Öyle ki karısı Şebnem’in başka bir adamla olma şüphesini bile göz ardı edebilecek duruma geliyor çünkü artık meteliğe kurşun atıyor, artık çaresiz. Böylesine edilgen ve işe yaramaz bir eş karşısında romanda bombayı patlatan da Şebnem oluyor ve böylece Osman’ın çöküşü ivme kazanıyor. (Şebnem’in hikayesini merak edenler için tekrar edelim, Yeşil Peri Gecesi kitabını okuyabilirsiniz.) Osman aslında başarılı olabilirdi, iyi okullarda okumuştu, network’ü ailesi sayesinde oldukça genişti, iyi bir üniversitede eğitim alıyordu, dil biliyordu, sanattan anlıyordu, babası onu iyi bir şirkete yerleştirmişti ve CEO’dan torpilliydi. Günümüzde bunlar sıradan nitelikler olabilir ancak anlatının geçtiği yıllarda her biri insana müthiş bir başarı ve varlık getirebilecek özellikler. Ancak Osman bunları kullanmayı bilmiyor, bunlardan faydalanmıyor, bir besteci, müzisyen olmak istiyor. Bu hayali için de çabaladığını göremiyoruz Osman’ın ne yazık ki… İsteği bir hayal olarak kalıyor. Her şeyin hız kazandığı günümüze doğru gelirken de Osman’ın saydığımız nitelikleri artık değerini yitiriyor. Onun sevdiği sanat, popüler kültür altında eziliyor, Osman ise çağa ayak uyduramıyor. Yok oluyor Osman.

Kitabı üçlüden bağımsız bir roman gibi okuduğumuzda, açık kalan bazı noktalar var. Osman’ın intihar mı ettiğini yoksa doğal olarak mı öldüğünü öğrenemiyoruz. Şebnem’in her şeyi daha da kötü hale getiren bombanın pimini neden çektiğini ve şu an nerede, ne yaptığını hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz. Ancak bu açık kalan bu noktalar, özellikle tanrısal bir anlatıcının olmaması nedeniyle bizi asla rahatsız etmiyor. Aksine anlatıya güç katan, inandırıcılığını arttıran bir etki bırakıyor muhatabın zihninde.

Osman, Ayfer Tunç’un hem yapısal anlamda hem de içerik anlamında başarısına başarı kattığı bir eser. Son derece sade bir günlük dili ile, bir röportaj ile bizi nasıl kurguya bağlayabileceğinin ispatı. İçeriğin katman katman, bambaşka perspektiflerden nasıl okunabileceğinin göstergesi. Geçmişten günümüze farklı sosyal çevrelerin yaşantılarına konuk olabileceğimiz, biraz Nişantaşı camiasının biraz da Türkiye’nin durumunu gözlemleyebileceğimiz, içinde hem gündelik yaşamların hem sanatın ve sanat çevresinin hem siyasetin ve iktidarın yer aldığı muazzam bir eser.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme