16 Mart 2018 Cuma

Ancak yaralanmış olan anlar yaralananı

"İnsan yalnızca acıyla büyür. Bunun farkında olmak ve başa gelen talihsizliği kabul etmek iyidir. Böylece insan isteyerek sırtlandığı yükleri hafifletir."
- Lev Tolstoy, 1909

"İnsan kendi kişisel düşüncesinin işleyişini susturmalı, kalbindeki huzursuzluğu, kendisine rahatsızlık veren uğultuları, her türlü dalgınlığı dindirmelidir. Sessizlik ile söz arasındaki karşılıklı ilişkiyi en iyi şekilde anlamamızı sağlayan şey dinleme, gerçek dinlemedir."
- Giovanni Pozzi

Hepimizin yeni bir kitabı dilimize kavuşsun diye beklediği yazarları vardır. Yazarları diyorum çünkü bilhassa felsefe, psikoloji gibi alanlara ait metinler; aslında beklediğimiz yani ihtiyacımız olan metinlerdir. Eugenio Borgna benim için böyle bir yazar. Çünkü onda tıpkı kitaplarının isimleri gibi bekleyişlerime, umutlarıma, melankolime, ruhumun yalnızlığına ve nihayet kırılganlıklarıma dair çok şey bulabiliyorum. Onunla beraber çıktığım bu yolculuklar kendimi daha derinlemesine keşfetmeme imkân tanıyor. İyi ki yazıyor diyorum 1930 Borgomanero (Novara) doğumlu bu psikiyatrist için.

Bekleyiş ve Umut, Melankoli, Ruhun Yalnızlığı; harikulade kitaplardı. Şu Bizim Kırılganlığımız onlar kadar uzun bir metin taşımıyor ama onlar kadar hassas bir meseleye eğiliyor: kırılganlıklarımıza. Sadece 76 sayfalık bu kitap hem 'kendini tanıma işi'nin meraklısına hem de bu işin profesyoneline seslenen bir manifesto. Bu manifestoyu açmaya başlarken, dünyada hâkim olan sloganların ve işleyişin kırılganlığı alaya aldığını, oysa kırılganlıkta hem kendimizi hem de başkalarını anlayabilmek adına kuvvetli bir sezgi ilhamı olduğunu söylüyor Borgna. Kırılganlıkların farkına varan insanın başkalarının ruh halleriyle, duygularıyla, varoluş tarzlarıyla daha kolay ve şevkle özleşme imkânı kazanabileceğini söylüyor. Kırılganlığı enine boyuna yorumlarken, incinebilirlik ve duyarlılık gibi 'uçları birbirine değen' alanları da ele alıyor.

Sözcüklerle yola çıkıyor Borgna: "Sözcükler: Soğuk ve sönük, acımasız ve taşlaşmış, aşkınlıktan yoksun ve içkinliğe dalmış ya da hafif ve derin, ışık saçan ve ölçülü, narin ve umuda açık, kırılgan ve ufalanır, karşılaşma ve diyaloga, ruh hali değişimlerine ve durumlara açık olan sözcükler, her birimizin hayatıyla ama özellikle de psikiyatriyle ilişki içindedir."

Bu konuya sonraki sayfalarda sık sık temas eden yazar sarsıcı bir örnek veriyor. Mesela tıbben ömrünü tamamlamasına altı ay kalmış bir hasta düşünülim. Onun karşısına geçip "altı ayın kaldı, geriye kalan günlerini dilediğin gibi yaşamaya bak!" demenin hiçbir faydası olmadığı, aksine kişinin içinde bulunduğu durumu yeniden hatırlatıp son derece yıkıcı bir sona götürdüğü oldukça kritik bir gerçek. Bunun yerine "sen bu hayatta birçok insanın kalbine dokundun, harikulade hatıraların var, iz bıraktın, anılar bıraktın, bunu sakın unutma ve daima hatırla!" demek; o kişiye yaşıyor oluşunu hissettirdiği gibi, süreci sapasağlam bir ruhla geçmesini sağlayabilir. Hatta tedavinin ansızın 'tuhaf' bir gelişim göstermesine de kapı aralayabilir. Çünkü sözcükler hayat verir, hayat alabildiği gibi. Şöyle diyor Borgna: "Hastalıktan yara almış ne çok kişi, doktorların kendilerine yönelttiği fazla şiddet içeren, fazla katı, insancıllıktan yoksun sözcükler yüzünden yıpranır. Koridorda ayaküstü söylenmiş ya da telesekretere bırakılmış bir teşhis, kayıtsızlık ya da endişe izlenimi uyandıran belli belirsiz bir hareket, bir soru karşısında kaçırılan bir bakış, her şey ama her şey kaygı ve umutsuzluğa neden olabilir. Bu nedenle de hemen anlaşılabilecek ve yaralamayacak sözcükler bulmak gereklidir. Bu, tedavi eden kişilerin, kolay olmamakla birlikte zaruri olan görevidir: Hastalara anlaşıldıklarını, kırılganlıklarının ve zayıflıklarının kabul edildiğini hissettiren insani ilişkiler kurmalıdırlar."

Kırılırsak çekinmeye başlarız. Kırılma devam ettikçe ucu bucağı olmayan bir çekingenliğe dalmış oluruz. Bir hareketten çok, almadığımız bir tebessüm ve teşekkür bizi kırabilir. Duyduğumuz sözcükler bizi kırgınlık ormanında yalnız bırakabilir. Açık yaralar daima hırpalar. Kırgınlık; çocuklukta, ergenlikte, gençlikte ve ihtiyarlıkta olduğu gibi erkek ve kadın ruhunda ayrı ayrı tepkiler çıkarır ortaya. Borgna bilhassa kadınlarda kırgınlığın daha içsel bir süreç olduğunu söylüyor. Bu durum kadınların daha güçlü olmalarını sağlayabiliyor. Nitekim kadınlar sıkıntılara daha güçlü göğüs gerebiliyor ve yeniden ayağa kalkmayı daha doğal biçimde yaşayabiliyor: "Kadın, içe dönme, içsel hayatında kesintisiz olarak olup bitenleri daha kolay tanır ve onları görmezden gelip reddetmez, cesaret ve kararlılıkla kabul eder. Ancak bu yaralara ve onlara eşlik eden acılı deneyimlere adını koymak kolay değildir ve kadın bunda, bunda da, daha başarılıdır: Ne hissettiğini sözcüklerin, sesin ve çehrenin, bakışların ve gözyaşlarının, tebessümün ve sessizliğin dili olan yaşayan bedenin diliyle ifade etmekte ustadır. Aynı şekilde, kadın kendi ruhunun yaralarını göstermekten, yardım istemekten ve de gerekli olduğu takdirde, tedaviyi kabul etmekten utanmaz."

Kırılganlık, acı çekmiş olmak mıdır? Elbette öyledir. Acı çekmişseniz bir kere dahi olsa kırılmışsınızdır. Bu acı çekmiş olma hâli her ne kadar sizi kırgınlaştırsa da yaşam tecrübesi anlamında sizi geliştirmiştir. Kişisel değil, tam manasıyla ruhsal bir gelişim. Tıpkı bağışıklık sistemini güçlendirmek gibi. Yeniden aynı durumla karşılaşıldığında hemen yara almamak gibi. Yazar, kendimizi içimizdeki ve başkalarının içindeki kırılganlığı tanıma konusunda daima eğitmemiz gerektiğini savunuyor. "Bu, herkesin çağrılı olduğu ahlaki bir görevdir" diyor ve şöyle devam ediyor: "Sadece gündelik karşılaşmalarımızda değil, özellikle de kırılganlık, güvensizlik, zayıflık ve kalbin Agustinusçu anlamdaki huzursuzluğu tarafından yutulmuş hastalarla olan karşılaşmalarımızda da, sessizlik içinde diyalog kurmanın gizemli anlamına kulak vermeli ve onu yorumlayabilmeliyiz; bunu, karşımızdaki kişinin ne ve nasıl hissettiği, ne gibi umutları ve huzursuzlukları olduğunu, hayatının ufuklarına inen gölgelerin neler olduğunu sezmek için yapmalıyız."

Kitabın son makale başlığı, tedavi ekibine yönelik. Nasıl bir tedavi ekibiyle kırılganlık daha kolay onarılabilir sorusunun cevabı yatıyor bu kısa makalede. Oldukça açık. Borgna her şeyden önce sadece profesyonel bir ekiple ve profesyonel düşüncelerle bu işin çözümlenemeyeceğini ifade ediyor. Çünkü ona göre tedavi ekibinde olmak, bir hayat biçimini de beraberinde getiriyor. Herkesin davetli olduğu bir biçim bu. Umut ancak böyle bir toplulukla yeniden yeşerebilir yazara göre.

Borgna'nın son cümlesi, bu yazının başındaki Tolstoy sözünü hem destekleyen hem de belki daha derinleştiren bir sözü içeriyor: "Ancak gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerin görebileceği bir imge yeniden filizlenir" diyor o. Yani ancak yaralanmış olan anlar yaralananı...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme