7 Mart 2018 Çarşamba

Seferberlik günleri gelip çattı!

2017 Ekim’inde yayımlanan "Şey Alırlar Şey Satarlar"ın şu zamana kadar yirmi-otuz baskı yapmamış olmasını yadırgadığımı bildirmeliyim. Maalesef! "Turna ve Gayda" demiyorum, "Beethoven’in Gözleri" de demiyorum. Haddimin, hududumun farkındayım. Şey Alırlar Şey Satarlar için söylüyorum bunu. Zira kitabın, 15 Temmuz 2016’dan bu yana, herkes tarafından konuşulan, hakkında türlü tezvirat yapılan hususlara dair yazılmış ufuk açıcı bir eser olma özelliği taşıdığı, dedikodudan ibaret olan çoğu yayının aksine işin aslına dönük can alıcı çözümlemeleri içerdiği gün gibi aşikar. Ancak, geçen süre zarfında birinci baskının tükenmemiş, kitaba dair kayda değer bir yazının yazılmamış olması meselelerin hangi düzeyde ele alındığını göstermesi açısından bir fikir vermesi yanında sürekli şikâyet konusu edilen belaların başımızdan niye eksik olmadığının da izahı yerine geçmektedir. Yazarın durumun farkında olduğu; kitabı okurken hissediliyor. Kitabın layık görüldüğü muameleye şaşırdığını ise, sanmıyorum. Ne var ki bu fevkalade durum ve ilginç saydığım tutum karşısında kimse hayrete düşmememi, esef etmememi beklemesin benden. Bu cümleler, beni bu yazıyı yazmaya sevk eden sebepleri izah kapsamındadır. Kitabın yayımlandığı günden bugüne bekledim; boşuna beklediğimi anladığımda da harekete geçtim. Bu bakımdan okuduğunuz salt tanıtıcı bir yazı olmaktan uzaktır ve hakikate riayetin üzerime yüklediği ödevin gereğidir.

Şey Alırlar Şey Satarlar, 2012 Eylül’ü ile 2017 Şubat’ı arasında yayımlanmış yazılardan oluşmakta. Kitapta belirtilen tarihler arasında aynı konular etrafında düzenlenmiş tam yetmiş sekiz farklı başlığa yer verilmiş. Bu bakımdan bir fikri takip içerdiği görülüyor. İlk yazıdan itibaren ‘paralel’ olgusunun etraflı bir izahına girişen kitap; söz konusu yapılanmanın niye çete sayılması gerektiği ve hangi özelikleri bakımından paralel olduğunu şüpheye yer bırakmaksızın tarif edip açıklıyor. Bu arada aynı konuda yazılmış çeşitli kitapları okuyup inceleme fırsatı da buldum. Hem 15 Temmuzdan önce yazılanları hem de sonrasında kaleme alınanları. Bunların çoğu ‘paralel’ hakkında malumat veren; olaylar ve kişilere dair anekdotlar aktaran bir tarzda kaleme alınmıştı. Sözgelimi, şebekenin elemanlarının belli bir kurum içinde nasıl örgütlendiklerini, organize bir biçimde bu kurumları hangi usullerle ele geçirmeye çalıştıklarını kişiler ve olaylar üzerinden hikâye eden sansasyonel haberler şeklinde düzenlenmişlerdi. Şey Alırlar Şey Satarlar'ın baskı üstüne baskı yapan bu tür yayınlarla aynı rafta yer almadığını söyleyelim. Nitekim bu alanda da bir piyasanın, bir Fetö ve 15 Temmuz piyasasının oluştuğu malum. Muhtemeldir ki bu piyasada asıl mevzuu dikkatimizden kaçırmaya, meseleyi sulandırmaya dönük kripto güçlerin dolaşıma soktuğu yayın ziyadesiyle mevcuttur. İster halisane niyetlerle ister kripto amaçlarla kotarılmış olsunlar; bu yayınlarda daha çok siyasi, askeri, bürokratik yönleriyle ve manipülatif biçimde bir ajanlar köşe kapmacası olarak sunulan, adeta bir macera filmi gibi aks ettirilerek gerçeklik duygumuzu ifsat eden olgu Şey Alırlar Şey Satarlar'da gündelik hayata etki eden tezahürleri, toplumun en küçük birimlerinde görünürlüğü olan iktidar ve güç ilişkileri mercek altına alınarak çözümlenmeye çalışılmaktadır. Konunun kriminolojik yönü ihmal edilemezse de inanç unsurlarını bir suç şebekesine lojistik destek sağlar haline getiren patolojinin teşhisi daha önemli ve daha aslidir. Şey Alırlar Şey Satarlar'ın konumlandığı yer tam da burası.‘Niye böyle oldu?’ deyip şaşıranlarla ‘nasıl bir daha böyle olmaz’ı dert edinenlerin sorularına tatminkâr yanıtlar bulacağı bir vasattan söz ettiğim anlaşılmıştır umarım. Kitap; okurken, daha ilk sayfadan itibaren farkını fark ettiren, gündelik siyaset algısının ötesinde bir perspektifle ve salt hamasetle -vatanseverlik duygusunun yönlendirdiği çıkar gözetmez bir fikir namusuyla- kanon’la yazıldığı anlaşılan sıkı örülmüş, içerikçe hayli zengin, ilişkili ve birbirine bağlı metinlerden oluşuyor. Bu yönüyle ne bir ihbar metnine ne de bir şikâyetnameye asla benzemiyor. Semptom ve arızaları mümkün kılan sosyal-kültürel ortamı, siyasi ve ekonomik koşulları insan malzemesi ve zihniyet iklimi perspektifinde esaslı bir biçimde analiz edebilen ve bu alanda henüz benzeri kaleme alınmamış ayırıcı vasıflara sahip. Kitabı okurken, roman okuduğum hissine kapıldığım anlar da oldu. Bu da onun şebeke trafiğini gerçeklikten ve gerçekliğin yarattığı gerilimden uzaklaşmadan ustalıklı tasvir etme başarısının sonucu olmalı. Yazarının, paralel yapıdan kopup anılarını kaleme alan ve bir vakitler mensubu bulundukları çeteyi ispiyonlayan çoğundan farklı olarak, bunların muteber sayıldığı yıllarda bile patolojiyi fark etmiş bir mevzide konumlandığı unutulmasın. Bu sebepten akademisyen, gazeteci ve yazar vasfıyla çetenin gadrine de uğramıştır. Ancak Berat Demirci’nin şebekeye sardırması kendisiyle uğraşılmasından değil. Gerçi, öyle de olabilirdi; o takdirde çabası yine meşru olurdu. Nitekim bu çetenin tepesine çöktüğü kimi asker ve sivil görevlilerin mücadelelerini aktarmalarının kamuoyu üzerinde olumlu tesirler meydana getirdiğine şahit olmaktayız. Şey Alırlar Şey Satarlar'ın her satırında hesaplaşma motivasyonuyla izah edilemeyecek soylu bir tavır, ahlaki bir seviyeden ve kişilik özeliklerinden neşet eden bir hasbilik hissediliyor. Üzerinde yaşadığı toprakların asaletini ve irfani birikimini içselleştirmiş bir alimin bilgi ve kişilik düzeyinin mecbur kıldığı sorumluluk olarak yorumluyorum. Tuzağa düşenleri tuzağa düşüren amiller buralardaki fukaralığın tezahürlerinden doğmakta zaten. Tüm bu noksanlıklar içinde bilgi noksanlığı en az etkili olanıdır. Ancak kişilik arızaları ve irfan yoksunluğu dediğimiz, hem tuzağın kurulduğu koşulları hem de tuzağın başarısını açıklayan başlıca sebeplerdendir.

Bir Müslüman olarak kendimi bağlayan ve önemli gördüğüm temel önermem şudur: İslam muamelat ve muaşereti açık/zahiri ilkelerle sınırlar; İslam toplumu da özü gereği ‘Açık Toplum’ özelliğine sahiptir. Kapalı ama kendi dışındakilerin hayatını etkilemeyen bir örgüt, bana hoş gözükmez; mesafeli dururum hepsi o kadar.” (sf. 79)

Hükümetler, vatandaşlarının hukukunu korumada, kolonlanmış örgütler karşısında yetersiz kalabilmektedir.” (sf. 115)

Doksanlı yılların başlarından itibaren sivil toplum denilen ne kadar da muteberdi aslında. Mekteplerde bunların öneminden sürekli söz edilirdi. Sivil toplum devlete karşı milletin can suyuydu. Olmazsa olmazdı, falan. Hoca, sosyal bilim çevrelerinin öne çıkarıp altını çizdiği bu gibi nosyonlara karşı uyanık olunması gerektiğini söylüyordu. O yıllarda yayımlanmış "Makine Cücükleri" adlı deneme zoolojik ve zoo-biyolojik bir içeriğe sahip değildiyse bizi bugünlere ulaştıran bela ve tehlikeleri işaret eden bir ikaz niteliğindeydi. Keşke yazı yayımlandığı sırada bir karşılık bulsa ve metaforik yönü ve göndermeleriyle değil de lafzen, literal seviyede anlaşılsaydı. Belki bu, beslenme rejimimiz üzerinde yıllardır yürütülen operasyona dair bir uyanıklık sağlardı. Ancak o, makine civcivleri metaforuyla, konumu gereği kültürel, entelektüel ve manevi beslenmemize dair olanları öne çıkarmayı seçmişti. Sivil toplum oluşumlarının küçük devletçikler olmaya yönelmesi ihtimali yanında Türkiye’nin düşmanlarının bu yapılar üzerinden Türkiye’ye oyun kurabileceği gibi risklerin de farkındaydı.

Batılıların konusu ve konumu Türkiye olan hiçbir kimse ile iş tuttuğu görülmemiştir.” (sf. 117)

Dolayısıyla cemaat denilenin bu yöndeki etkinliğinin onun dikkatinden kaçması beklenemezdi. Berat Demirci’nin etkinliği de şebekenin gözünden kaçmayacaktı doğal olarak. “PKK Kürtlerin ahlaki genetiğini bozmak üzere görevlendirilmiş bir Haçlı kuruluşudur… Fethullah Gülen örgütü de Türklerin ahlaki genetiğini bozmak üzere aynı mihraklarca kullanılmaktadır.” (sf. 99)

Biz bunları ahlaklarından tanımak zorundayız.” (sf. 173)

…ortakyaşar bir şebeke kurmuştular.” (sf. 186)

Sahipsiz şehirlerde 5 kişilik muktedir bir çete; dilediğini batırır, dilediğini kaldırır.” (sf. 188)

FETÖ, son haliyle terör örgütü olarak işaretlenmiştir ve iflah olması mümkün değildir ama METÖ ayaktadır.” (sf. 175)

İslam dinini istismar ederek iktidarı ele geçirmek için, çok basit bir mantık keşfetmiştir. Dilencilik… Dilenciliğin teknik haline gelişinde izlenen en önemli ve etkili usullerden biri dilencinin cami önünde beklemeyip, cemaatle beraber saf tutmasıdır.” (sf. 177)

Bu ülkenin Fetö’den kurtulması mümkündür ama bu sahtekârca kurgulanmış teolojik zihniyetten, bu teoloji mühendislerinden dinimizi kurtarmadıkça kurtulmuş sayılmayız.” (sf. 161)

Şey Alırlar Şey Satarlar, son yıllarda yayınlanmış en önemli kitaplardan biri olarak anılmayı hak ediyor. Zira yalnızca bir tehlikeyi işaret etmekle yetinmiyor, söz konusu tehlikeyi bertaraf etmeye matuf imkânları da haber veriyor. Yirmi yıl kadar evvel "Son Seferberlikten Önce Söylenmesi Gerekenler"i neşretmiş şairin, sefer bilinci içinde ömür sürmüş bir mütefekkirin duyurduğu o sefer günleri gelip çattı nihayet. Geçip gitti, demiyorum; gelip çattı! Berat Demirci, bu kitapla yıllar içindeki amansız sefer hazırlığını, kendi seyrü seferi üzerinden paylaşıyor okuyucuyla. Yaşananlar, şairin niçin ‘son seferberlik’ dediğinin idrak edilmesini mümkün kılan bir mecrada cereyan etmiştir. Zira memlekete tasallut eden ve işlerliğini sürdüren küresel bela seferi mümkün kılacak ve beraberliği tesis edecek varlığı ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Bir kez daha…

Hasan Yurtoğlu
twitter.com/hasusi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme