16 Mart 2018 Cuma

Rus edebiyatının dönemi geçmeyen karakteri: "gereksiz insan"

XIX. yüzyıl Avrupası çevresindeki coğrafyaların sadece siyasi gidişatını değil oralarda yaşayan toplumların dünya algısı ve yaşayış biçimini de oldukça fazla etkilemiştir. Kendilerine Avrupalı diyebileceğimiz Doğu Avrupa toplumlarını saymazsak Osmanlı ve Rus toplumları bu dalgadan en çok nasibini alanlardır. O dönem için Avrupa görmüş olmak önemli bir ayrıcalık, bir statü meselesidir. Özellikle Paris’in havasını koklamak, kafe ve salonlarında bulunmak, gece hayatını deneyimlemek medeni olmanın alametidir. Fakat Avrupa’ya gidebilmek çok kolay olmadığı gibi içine girilen ortamlar da sıradan yerler değildir. Evvela kişinin maddiyat sorununun olmaması gerekir. Avrupa’ya yapılan geziler, kültür turizminin ötesinde biraz hovarda biraz entelektüel bir etkileşimdir. Bu açıdan ikinci lazım olan şey iyi bir eğitim görmüş olmaktır. Kısacası para, bilgi ve fikir sahibi olmayanın o meclislerde yeri yoktur. Avrupa’ya gidenler artık belirli bir seviyeyi yakalamış olarak geri döner. Medenilik rüştünü ispat etmiş bu kişiler Avrupalı ol(a)masalar bile ‘Avrupai’dirler. Bir anlamda kendi ülkesinde medeniliğin şubesi olmuşlardır. Yerli toplum eksiktir, eğitimsizdir, bilmemektedir, öğrenmemektedir. Avrupai bireyin çevresindeki insanları aydınlatmak gibi kendiliğinden oluşan bir misyonu vardır. Bu amaçla organizasyonlar tertiplenir, insanlara medeniyet öğretilir. Tuhaftır; Avrupa’ya gidemeyenler de onlara bu gözle bakar.

Edebiyatımızdaki ilk realist roman olarak tanımlanan Recaizade Mahmut Ekrem’in (1847-1914) Araba Sevdası adlı eserindeki Bihruz Bey alafranga bir karakterdir. Alafrangalık Avrupai olmaktır. Bihruz Bey, bir Osmanlı paşası olan babasının ölümünden sonra annesiyle birlikte İstanbul’daki yalılarında yaşamaya başlar. Ölmüş babasının nüfuzu sayesinde bulunan işe ara sıra uğrar. Babasından hatırı sayılır bir miras kalmıştır fakat o çalışmayarak para harcayan bir mirasyedidir. Zamanını arabasıyla seyfiye yerlerini gezmek, pahalı elbise ve ayakkabılar almak, berbere uğramak gibi faaliyetlere harcar. Avrupa’ya gitmemişse de babasının tuttuğu özel hocalardan ders almıştır. Biraz Fransızca bilir, gösterişi ve süsü hastalık derecesinde sever, son derece şımarıktır, ukaladır. En önemlisi kendini Batılı gibi görür ve öyle göstermek ister. Hıristiyanların sahibi olduğu işyerlerine uğrayarak az buçuk bildiği Fransızcasıyla konuşmaya çalışır. Ortaya Osmanlıca-Fransızca karışımı bir dil çıkar. Ona göre Osmanlı’da konuşulan dil yetersiz ve kabadır fakat kendisi ne Osmanlıcaya ne de Fransızcaya yeterince hâkimdir. Kim olduğunu bilmediği bir kadına zihninde bir imaj çizerek âşık olur. Uzun süre sonra tekrar karşılaştığında o kadının zihninde tasarlayıp âşık olduğu karakter olmadığını anlar ve dünyası yıkılır. Bu arada mirası da yemiş bitirmiştir. 1889’da yazımı tamamlanmasına karşın kitap olarak 1898’de basılan eserde hikâye 1870’lerin İstanbul’unda geçer. Recaizade Mahmut Ekrem dönemin anlayışını hicvetmiştir. Aynı zihniyete sahip olan aydınlardan ziyade özellikle yeni nesil üstünkörü bir alafrangalığa (Batılılaşmaya) özenmektedir. Roman hakkındaki genel kanaate göre eser, dönemin baskın eğilimi olan yanlış/sorunlu Batılılaşma biçiminin bir eleştirisidir.

XIX. yüzyıl Rus toplumu, Osmanlı gibi Avrupa kültüründen -teknik anlamda- benzer şekilde etkilenmiştir. Fakir olan bir toplumda durumu biraz iyi olanlar Avrupa’ya seyahati düşünür. Daha da önemlisi Avrupai bir yaşam biçimine özenir. Rus edebiyatının o döneme ait eserlerinde bu tip konulara sıkça rastlanır. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Akrabalar adlı Rus klasiği de onlardan. Ivan Ivanoviç Panayev’e (1812-1862) ait olan yüz kırk sayfalık eser Türkçeye Duygu İkisivri tarafından çevrilmiş. Sunuş kısmında Ivan Panayev’in "öne çıkan büyük Rus yazarlardan biri olmamasına rağmen ilgiye değer ve kendine özgü bir kişilik” olduğu söyleniyor. “1840-1860’lı yıllardaki toplumsal düşüncenin öncü akımlarıyla kopmaz bağlar kuran” biri olarak değerlendirilen Panayev, toplumda yaşanılanları, sınıfsal farklılıkları, köylüyü, taşrayı, manevi yozlaşmaları, insani ilişkileri, karakterleri ve adaletsiz töreyi “gerçekçi bir dille betimlemeye çalışmıştır” deniliyor. Ivan Panayev 1847 yılında yazdığı Akrabalar isimli eserini de benzer konular etrafında şekillendiriyor.

Kitapta, akrabalar arasındaki kıskançlık hatta düşmanlık derecesindeki çekişmeleri içinde bir aşk hikâyesi anlatılıyor. Rus edebiyatının o kendine has psikolojik-romantik tadı fazlasıyla mevcut. Zengin toprak sahiplerinin baskısı altında yaşamaya çalışan son derece fakir köylülerin çektiği sıkıntılara tanık oluyoruz. Fakir ailelerden birinin erkek çocuğu zengin bir toprak sahibi tarafından yetiştiriliyor. Çocuğun babasının ölümüyle başlayan eğitim süreci üniversiteye girecek seviyeye gelinceye kadar devam ediyor. Eğitimin yarıda kalmaması için zengin adam tarafından şehre getirilen genç burada yeni insanlarla tanışıyor. Edebiyat ve düşünce odaklı toplantılara katılıyor, tartışmalara giriyor. Bu toplantılarda aristokratlarla tanışıyor. Aralarına girmek istiyor lakin hiçbir açıdan gerekli yeterliliğe sahip olmadığını deneyimliyor. Geçmişinden gelen soylu olmama ve fakirlik yakasını bırakmıyor. Annesinin ölümüyle kendine miras kalan araziyi satarak Avrupa’ya seyahat ediyor. Bu geziyi toplantılarda tanıştığı bir aristokrat ile yapıyor. Avrupa’dan Rusya’ya döndüklerinde aristokrat dostu bir süre kendisiyle kalmasını teklif ediyor. Yapacak bir şeyi olmadığını düşünen genç kendini beklediğini düşündüğü felaketi ertelemek adına teklifi geri çevirmiyor ve aristokratın evine yerleşiyor. Onun akrabalarıyla tanıştığında kuzinlerinden birine âşık oluyor ve bir şekilde evlilik teklifi ediyor. Kızın annesi bu aşka en baştan tepkisini koyuyor. Kendinden emin kız ısrar ediyor, kafası karışık genç geri çekiliyor. Burada olay zengin kız-fakir oğlan hikâyesine dönse de Rus kültürünün kendine has özelliklerini fazlasıyla görebiliyoruz.

Kitap açısından en ilginç bölüm ‘Sonsöz’ bölümü diyebilirim. Eğer konulmasaymış epey bir eksiklik olurmuş. Zira eseri dönemin tartışmalarından bağımsız klasik bir eser olarak okumamak için hiçbir neden yok. Romandaki genç karakter Rus edebiyatında kullanılan “gereksiz insan” kavramının karşılığı olarak değerlendiriliyor. Gereksiz insan tabiri Rus yazarların hem kavram açıklamaları üzerinden hem de eserlerinde oluşturdukları tiplemelerin özellikleri açısından söyle tanımlanıyor: “Gereksiz insan ifadesi, 19. yüzyıl başlarındaki Rus toplumsal yaşamının doğurduğu bir tipi tanımlar. Söz konusu Rus insanının değerleri ve özellikleri aracılığıyla, 19. yüzyılda Rus edebiyatında öne çıkan bir tipin örneği temsil edilir.../… “gereksiz insan” soyluların genç temsilcisidir. Rus kültüründen uzak bir şekilde, farklı Avrupa ekolleri ile eğitim alır. Edebiyat, felsefe ve Avrupa dilleri ile ilgilenir. Birey, toplum, aşk, eylem, inanç gibi temel yaşam konuları üzerine düşünür. Ancak çok büyük çelişkilere düşer. Bu çelişkileri yaşamında eylem haline getirip çözememe sorunu yaşar. Düşüncelerini uygulamaya geçirme aşamasında edindiği bilgiler, güzel konuşma yeteneği ve iradesi yetersiz kalır.../… “gereksiz insan”, aşka karşı bile yeteneksizdir. Ne âşık olduğu insanı mutlu edebilir ne de kendi mutlu olabilir. Herhangi bir alandaki işe yöneliminin daimi sonucu bellidir: başarısızlık. Kendi hayatı için bir amaç belirlememiştir. Öyle ki, kendini tabi olduğu soylular sınıfına bile ait hissetmez. Sonuç olarak “gereksiz insan”, yabancı bir kültürden gelen bilgisi, çelişkileri, iradesizliği, eylemden yoksunluğu, aşka yeteneksizliği, aidiyet duygusunun doymamışlığı, amaçsızlığı ve karamsarlığıyla mutsuz ya da uzaklaşacağı yaşamından selam çakarak oradan ayrılır.” (sf.138-139)

Gerek Akrabalar’da gerekse Araba Sevdası’nda benzer bir sorunsal mevcut. Farklı kültürlere dâhil olmuş olsalar da burada söz konusu olan çalışma hayatından uzak, aristokratlığa özenen ve kendi toplumu içinde barınamayarak boşlukta savrulan pasif karakterlerdir. Öz değerlerine yabancılaşan bu karakter özgüvenini yitirmiş, insani kapasitesini ve iş yapabilme kabiliyetini de kaybetmiştir. Dönemsel olarak her iki eserin Avrupa’nın etkinliğinin çok fazla olduğu bir tarihe denk geldiğini görüyoruz. Bu yanıyla okuyucuya edebi zevkin yanında siyasi ve sosyo-kültürel analiz sunuyor diyebiliriz. Diğer yandan söz konusu anlayışın günümüzdeki yansımaları bakımından önemli açılımlar sunduğu görülebilir.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme