21 Mayıs 2020 Perşembe

Algı her şeydir! - III

"Kurumlar güçlerini, sorgulanmamış meşruiyetin devamlılığından alırlar."
- Peter L. Berger, Thomas Luckman (Modernite, Çoğulculuk ve Anlam Krizi)

Hakikatin bizler için bir anlamı var mı? Örneğin hakikat bizler için ne ifade ediyor ya da hayatımızın tam olarak neresinde yer alıyor? Açıkcası bu sorular karşısında iyimser olamıyorum. Zira bizi hakikatten ziyade manipüle edilenin ilgilendirdiğini gözlemliyorum. Hatta daha da ötesi ve ilginci, hakikatin kendisi değil; ‘çarpıtılmış olmasının bilgisi’ ilgimizi çekiyor. Bugün kolay ulaşıldığından mıdır bilemiyorum ama bilginin hiçbir önemi yok. Önemli nokta şu: Herhangi bir konunun dezenformatif hâlinden çok ‘dezenformasyona uğratılmış olması ihtimali’ heyecanlandırıyor bizi. Artık sansasyon ve spekülasyon hayatımızın vazgeçilmezleri arasında. Kadim kültürün hayret makamını popülist tavırla bir şaşırma-eğlenme arası ritüele indirgeyen insan ciddi anlamda patolojik vakıa. En kötüsü, bu şaşkınlık histerisini bağımlılığa dönüştürmüş durumdayız.

Kısa süre önce hakkında yazdığım Yalanın Siyaseti’nde ele alınan konulardan biri safsata, diğeri yazarın “hakikatin önemsizleşmesi” dediği ‘post-truth’ idi. Türkçe’de ‘post-truth’ kavramının farklı kullanımları var. Tellekt Yayınları’nın konuyu ele alan ve kitaba da adını veren Hakikat-Sonrası o kavramlardan biri. Lee Mcintyre imzalı eserin çevirisi Mehmet Fahrettin Biçici tarafından yapılmış. Çevirinin son derece başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yüz altmış sekiz sayfalık kitap yedi bölümden oluşuyor. ABD’li olan yazar ülkesinden yaşanmış örnekler vererek hakikatin nasıl önemsiz ve değersiz hâle geldiğini, daha doğrusu getirildiğini göstermeye çalışıyor. Lee Mcintyre bir yandan işleyişle ilgili teknik analizler yaparken diğer yandan -her ne cılız kalsa da- bazı çözüm önerileri sunuyor.

Kitapta ilk olarak siyaset kurumunun yalanla olan ilişkisine değiniliyor. Kurulan bu ilişki tarihsel örneklerle destekleniyor. Ortaya çıkan sonuç, yalanın bir zamanların korkutucu keşfi olan propagandayı geçtiğini ve bir anlamda siyaseten kurumsallaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında yalanın artık kullanılması kanıksanan hatta zorunlu hâle gelen bir siyaset diline evrildiği görülüyor. Kitapta hakikat-sonrası ile propaganda arasındaki farkı; propagandanın içinde gerçek barındırmasa bile amacının ikna etmek, hakikat-sonrasının ise direkt aldatmak olarak tanımlanıyor.

Yazarın hakikat-sonrasının teknik özellikleriyle ilgili söyledikleri teknolojinin geldiği noktayla örtüşüyor. Hız ve ulaşılabilirlik açısından geleneksel medyadan farklı olan sanal ortamın dezavantajları bulunuyor. Bunlardan birkaçını tekzip yapılamaması, binde bir ihtimal tekzip yapılsa bile yalanın etkisinin geri döndürülememesi, gerçeğin artık geçmişin konusu olması sebebiyle önemi kalmaması ve uğranılan zararın telafisinin olması bunlardan birkaçı.

Kitabın genelinde insanların yalan söyleme ihtiyacı ve istediğine değiniliyor ve bu durum, psiko-bilişsel süreçler ile hakikat-sonrası olguları ilişkilendirilerek açıklanmaya çalışılıyor. Burada zihnin yapısı ve işleyişine dikkat çeken yazar, insanın akla değil duyguya önem vermesi, nesnellik aramaması, öznelliği abartması, kişisel inançlarını her şeyin önüne koyması gibi gerekçeler sıralıyor ve psiko-bilişsel acıklamalara yer veriyor. Genellikle, ‘hayatında kendini yeterince meşgul eden gerçeği olduğu’ düşüncesiyle hareket eden insanın, sıkıcı ya da gereksiz bulduğu gerçeğin ilgisini çekmemesi nedeniyle bilgiyi kontrol etmeden ve/veya yalan olduğunu bile bile kullanıma sunmaktan çekinmediği belirtiliyor. Bunun yanında insanın yapısal olarak her zaman zeki olduğu düşüncesi yanlışını kabul etmemesi konusunda meşrulaştırma işlevi gördüğünün altı çiziliyor. Bu tutumu irrasyonel hareket olarak tanımlayan yazar, söz konusu çelişkiyi insanın bir konudaki inanç ve uyum arayışı olduğunu yapılmış deneylerle açıklıyor. Deney örneklerinde mahalle baskısı, kitleye uyma, önyargı ve partizanlık gibi parametrelerin de kullanıldığı ve benzer sonuçlar verdiği görülüyor. Bu çalışmalardan inanç ve duygunun aklın üzerini örterek bilinci teslimiyete ve güdülenmiş akılla hareket etmeye sevk ettiği sonucu çıkıyor.

Kitapta ele alınanları psikolojik ve sosyolojik süreçler dışında siyaset, sermaye, medya ve bilim başlıklarında sıralamak mümkün. Genel olarak bu dört alanın birbiriyle olan gizli ve çıkar amaçlı ilişkileri üzerinde duruluyor. Bu dörtlü çetenin verileri nasıl manipüle ederek kitleleri yanılttığı gösterilmeye çalışılıyor.

Yazar, siyaset kurumunun bir yandan politikalarını yalan üzerinden kurgulayıp toplumu yanılttığını bir yandan da devlet eliyle verileri çıkar amaçlı ve keyfi kullandığını iddia ediyor. Tüm bu süreçlerde devletin yanıbaşında olan sermaye maddi destek sağlarken aslında kazancını büyütmenin peşindedir. Gerekirse bilimsellik olgusunun ağırlığı kullanılarak toplumların yönlendirilmesi sağlanıyor. Bu ağda en bariz görünenin medyanın işleyişi olduğunu söylemek mümkün. Zira medya kendisine verilen aldatma görevini layıkıyla yerine getiriyor. Konuya önce geleneksel medya açısından bakan yazar tarihsel olaylara değinerek medyanın gerçeğin peşinden gitmek yerine kâr için sansasyon haberciliğini keşfine odaklanıyor. Bu keşif, günümüz reyting medyasının temel mantığını da oluşturan ‘gerçeğin değil kitlenin duymak istediğinin verilmesi gerektiği’ anlayışını meydana getiriyor.

Geleneksel işleyiş böyle iken yeni medyanın işin içine girmesi durumu başka bir boyuta taşıdığı görülüyor. Oyuna artık insanların bireysel olarak girebildiği bu aşamada yalanın eskisi gibi planlanarak söylenmesine gerek kalmıyor. Hız ve erişilebilirliğin üst seviyede oluşu plansız hareket etmeyi kolaylaştırıyor. Zira planlama, bir şeyin gerçek veya yalan oluşunu önemsizleştiren üretim ve tüketimin hızıyla yarışamayacak durumdadır. Geleneksel medyanın mücadele etmede oldukça zorlandığı sosyal medya meselenin köpürtme tarafındadır. Gerçek ya da yalan, doğru ya da yanlış ne kadar enformasyon kullanılırsa o kadar iyidir. Sosyal medyanın kontrolsüz yükselişi değişen haberciliği ortaya çıkarmıştır. ‘Tık avcılığına’ dayalı denetimsiz, özensiz, niteliksiz içerik ‘kullan-at’ mantığıyla işlemektedir. Yapılan araştırmalar yalan haberin gerçek haberden daha çok paylaşıldığını ve ses getirdiğini göstermiştir. Kitleye istediğini vermek için sınırsız manipülasyon yapılmaktadır. Son kertede sosyal medyanın algoritmatik ve filtreli yapısı önem kazanmaktadır. Bu yapı sayesinde istenilen enformasyon seçilebilen kişinin alanına yönlendirilebilmektedir. Algoritma ve filtre yöntemi, hakikat-sonrası olgusunun ticaretten siyasete kadar kullanılabilir uçsuz bir alanın kapılarını açmıştır.

Yazar kısa bir bölümde postmodernizm ve içeriğine değinerek hakikat-sonrası kavramıyla aralarındaki yakınlığa dikkat çekiyor. Teknik özellikleri açısından bağ kurduğu analizini “postmodernizm hakikat-sonrasının atasıdır” şeklinde yorumluyor.

Kitapta karşı kaşıya olduğumuz bu yıkıcı süreci engellemeye yönelik önerilere yer veriliyor. Yazarın en fazla öne çıkardığı ‘eğitim’ ve ‘geleneksel medyayı destekleme’ önerileri, ‘hakikat-sonrasının eğitimli insanların ürünü’ olduğu, geleneksel medyanın da ‘piyasaya tutunmak adına sosyal medyayı fütursuzca taklit ettiği’ tespitleriyle yazar tarafından geçersiz hâle getiriliyor.

Hakikat-Sonrası’nda gerçeğin öneminin ve değerinin kaybedildiği günümüz dünyasının analizi yapılıyor. Bu bağlamda özellikle sermaye, siyaset, bilim ve medyanın perde arkasındaki çıkar ilişkilerine dikkat çekiliyor. Kitap konuyu anlama ve farkındalığı arttırma adına önemli bir ufuk açsa da çözüm açısından günümüz insanının sistem karşısındaki çaresizliğinin ilamı oluyor.

Hamiş: Konuya ilgi duyanların Pasajlar dergisinin ‘post-truth’ sayısını kaçırmamaları tavsiye olunur.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme