25 Mayıs 2020 Pazartesi

Hikâyelerimiz bizi birbirimize bağlar

Biz Türkler hikâye anlatmayı, masal söylemeyi, destanlarla hemhâl olmayı ötelerden beri sevmişizdir. İster halk hikâyelerimiz ister masallarımız isterse destanlarımız olsun, bizi birbirimize bağlayan önemli kültürel mayalardır. Hani neredeyse dünya kalkıp kopsa, dağlar düzleşse ve seller ortalığı yıkıp geçse masal ve hikâyelerimizle ve elbette şiirimizle bu dünyayı yine kurarız.

Nedir peki hikâye veya masal? Sadece olağanüstü karakterlerin inanılmayacak şeyler yaptığı, ejderhaların ağızlarından saldığı ateşle dünyayı küle çevirdiği, devlerin ay yüzlü kızları kaçırdığı, sonunda ise iyilerin kazanıp kötülerin kaybettiği uydurma şeyler midir? Yoksa bir kültür macunu mudur? Gecelerin, artık belki de o çok uzaklarda kalan gecelerin, birer alaturka sinemaları mıdır? Ya da birçoklarımızın yaptığı gibi burun kıvrılacak ve yerlerini çok daha önemli (!) ‘şey’lerin aldığı, eskilerde kalmış hoş şeyler midir? Herkes kendi dünya görüşünce veya kültüre verdiği öneme göre bu soruyu cevaplayacaktır; fakat benim için halk hikâyesi veya masal, etkisi hiçbir zaman sönmeyecek, anlatıcısı kalmasa da kitaplarda yaşamaya devam edecek ve dahi ölmeyecek bir ögedir. Bu mayaya tutunmamızın bilinciyle halk hikâyelerine ve elbette Türk şiirine verdiğimiz önemle, çizginin dışında tutabiliriz kendimizi. Evet, çizginin dışında olmak iyidir. Birçok unsurla tektipleştirildiğimiz bu dünyada, dışta durup nefes almamızı sağlar. Bunu bazen Dede Korkut’la yaparız bazen Yunus Emre’yle, bazen de Karacaoğlan’la. Ve elbette bazen de Türk Halk Hikâyeleri’yle. Kırgızistan, Tuva, Nogay, Kazakistan vb. halk hikâyeleriyle.

Türk Halk Hikayeleri’ne sadece Türk mitolojisi adı altında bakmamak lazım. Evet, olağanüstü özellikleri olağan özelliklerinden fazladır ama bu hikâyeleri mitolojik birer anlatı deyip bir kenara koymamamız gerekir. Batı nasıl ki Yunan mitolojisine sahip çıkıyorsa, bizim de en az bu seviyede önem vermemiz ve bu hikâyeleri nesilden nesle aktarmamız gerekir. Zeus’u herkes bilirken Dede Korkut’tan bir hikâye bilmemek ne kadar acı. Yeni bir kitapla tanıştık geçtiğimiz yıl: Bozkır Hikâyeleri. Emrah Ece’nin bu kitabı Ötüken Neşriyat etiketi taşıyor. Aslında kitabı okumadan önce adına baktığımızda İç Anadolu’da geçen, orasının özelliklerini, insanını anlatan hikâyeler içerdiğini düşünebiliriz. Ancak kapağına bakınca başka bir dünyanın kapısından gireceğimizi de anlayabiliriz. Emrah Ece bizi bu kitapta birçok halk hikâyesiyle tanıştırıyor. Yoktan var edilemeyeceğini, sadece yeniden anlatılabileceğini söylediği halk hikâyelerini bize yeni bir versiyonla sunuyor. Yazarın yaptığı kısaca şu: Akademik makale ve tezlerdeki hikâyeleri okuyup yeniden yorumlamış ve bizlere anlatmış. Ve fikirlerime uygun olarak da şunu ekliyor kitabının Mukaddime bölümünde: “Bu hikâyelerin yeniden ve yeniden anlatıldıkça Anka kuşu gibi küllerinden doğacaklarını ve ata yurtlar ile aramızdaki zayıf köprüleri perçinleyeceklerini ümit ediyorum sevgili kaari…

Emrah Ece neden bizim hikâyelerimiz de bir Rapunzel bir Pamuk Prenses veya Külkedisi kadar bilinmesin ki diyerek çıktığı bu yolda kitabına elli altı hikâye sığdırmış. Bu hikâyelerin biri Kurgu Hikâye, biri Manzum Hikâye, biri Tatar Halk Anlatısı ve biri de Nogay Halk Masalı. Bunların dışında kalan elli iki hikâye Türk Halk Hikâyesi kategorisinde yer alıyor. En çok yer verdiği ise Kırgızistan Halk Hikâyeleri. Yanlış anımsamıyorsam kitabın dörtte biri Kırgızistan Halk Hikâyesinden oluşuyor. Daha sonra ise Tataristan, Tuva, Nogay Türkleri, Başkurdistan, Çuvaşistan, Kazakistan, Karakalpak Türkleri, Özbekistan, Türkmenistan, Altay Türkleri ve Doğu Türkistan Halk Hikâyeleri geliyor.

Halk hikâyelerinin özelliklerine uygun, son derece yalın bir dil ve üslûpla oluşturulan bu hikâyelerin ilki bir Çuvaşistan Halk Hikâyesi olan Alplerin Göçü adını taşıyor. Bu hikâyedeki birçok unsur ve kitabın nasıl bir kitap olduğu, bütün hikâyelere genellenebilir aslında. Ergenekon Destanı’yla da benzer özellikler gösteren bu hikâyede Türklerin yiğit, kahraman, korkusuz ve aynı zamanda merhametli oldukları işlenmiş. Olağanüstü ögelerin, olayların ve dini motiflerin kullanıldığı hikâyede seçilen kelimeler de tam bir Türk Halk Hikâyesi’nin özelliklerine sahip.

Kitapta Kambarkan ezgisi ve Kırgız komuzunun nasıl bulunduğundan dombıranın keşfine kadar birçok müzik türü ve aletinin nasıl bulunduğu da anlatılıyor. Şu fark edilebilir ki müzik aletlerinin veya bir ezginin bulunması genelde acı olayların sonunda gerçekleşiyor. Zaten biz Türklerin bir özelliği değil midir acımızı yakıcı bir türküyle dile getirip sazımızı tıngırdatmak?

Biz Türkler rüyalara önem veririz. Rüya yorumlar veya yorumlatırız. Gördüğümüz bir rüya günümüzü iyi veya kötü devam ettirmemize bile etki edebilir. Hayal kurmanın uçarılığındansa rüyanın mistikliğine ve belki de eminliğine güveniriz. Tıpkı bir Kırgızistan Halk Hikâyesi’ndeki bahadırların da rüyaya önem vermesi gibi: “…Rüyasında gördüğü bahadır da meğer başka bir hanın oğluymuş. O da nicedir ki Kambarkan’ı rüyasında görüp onu özlemle aramaktaymış. İkisi birbirini arayıp sonunda bulmuşlar…

Hikâyelerin ortak özelliklerinden birinin, olağanüstü olay veya kişileri içerdiğini söylemiştim. Üç gün üç gece ejderhayla dövüşen bahadırlardan bir devi rahatça deviren cücelere, denizleri içen devlerden konuşan hayvanlara kadar birçok özellik görüyoruz. Hatta bazı hikâyeler konuşan hayvanları öne çıkararak bir fabla dönüşmüş diyebilirim. Hayvanlardan da en çok geyik ve kurt motifleri kullanılmış. Fakat yazar beklendiği üzere kurda özel bir anlam atfetmemiş. Bazen çok kötü durumlarda dahi görebiliyoruz kurdu.

Türk Halk Hikâyesi dediğimizde akla en önce Dede Korkut gelebilir. Bu kitapta da Dede Korkut Hikâyeleri’ne anlatım ve tema açısından benzer bir hikâye var. Hikâyelerin çeşitli olması bu benzerliği ortadan kaldırsa da, benzerlik yakaladığımızda okurun yüzünde bir gülümseme belirebiliyor Dede Korkut sevgimizden ötürü: “…Küçük alp tez zamanda büyüdü, at koşturup pusatlandı. Dokuzuna bastığında yaban öküzünü, on ikisine bastığında ise en zorlu bahadırları alt etti, yirmisinde dağları sıkıp suyunu çıkarmaya başladı. Dedesi Tivlet Han, bu alp çocuğa yaraşır ismin Ulıp olduğuna karar vererek ona erlik adını bağışladı. Artık kemâle erdiğini ve soyunu devam ettirebilmek için evlenmesi gerektiğini hatırlattı.

Üç Avcı ve Orman Ruhu hikâyesi ise diğer hikâyelerden zamansal yönden ayrılıyor. İkinci Dünya Savaşı Sovyetlerinde geçen hikâye çok örtülü de olsa politik göndermeler içeriyor.

Keyifle ve gururla okunan bir kitap Bozkır Hikâyeleri. Yazarını kutlamak lazım böyle bir çalışmaya imza attığı için. Yanlış hatırlamıyorsam en son ikinci baskısını yaptı kitap. Umarım okur yazarın ve kitabın hakkını daha fazla verir.

Biz Türkler hikâye anlatmayı severiz demiştim en başta. Çevremizde hikâye anlatacak bir büyüğümüz kaldı mı bilmem. Yoksa da biz bu kitaptaki hikâyeleri küçük çocuklara veya çevremizdekilere anlatarak hikâyelerin anlatarak sürme geleneğine katkıda bulunabiliriz. Bu kitaptaki kahramanlıkları, yardımseverliği veya kötülüğün sonunun ne olacağını onlara aktarabiliriz, tabii hâlâ hikâye dinlemek isteyecek birileri kaldıysa. Örümcek Adam’ı, Herkül’ü, Süperman’i ya da günümüz Amerikan ‘kahramanlarını’ bilen çocuklar/büyükler niçin Alp Baatır’ı, Tivet Han’ı, Ata Korkut’u bilmesin?

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder