4 Ocak 2021 Pazartesi

Sırtlarında abalar, yokluğa talip oldular

"Bir gün felek cana kıyar
Bizi kaptan kaba koyar
Eller atlas libas giyer
Şükür bize aba düştü."
- Kul Yusuf

Manevî dereceleri elde edenlerin hayatlarını okuduğumuzda hep büyük bir sorunun peşinden gittiklerini görürüz. O soruya bir cevap ararlar ve bu arayış son derece sancılı olur. Vazgeçmeleri gereken şeyler vardır, değiştirmeleri gereken davranışlar, kazanmaları gereken bilinç, idrak ve tefekkür seviyesi... Esasında onların beklentileri elle avuçla tutulabilir, parmakla gösterilebilir şeyler değildir. Bir gönülleri vardır ve bu gönüllerinin Hakk ile safa bulmasını isterler. Çünkü o soruyu soran Hakk'tır. O işaret, nida, ses ya da her ne denirse; Hakk'tan gelmiştir. Soruyu soran, kuluna "Bil, bul, ol!" diyen O'dur. Bilmeden bulunmaz, bulmadan olunmaz derler. Hatta bir de şöyle söylerler: Ruhlar ilk yaratıldığında herkes işin aslını biliyordu. Fakat sonra perdeler inmeye başladı. Ana rahmine düşene kadar perdeler inmesi sürdü. Sonra yeryüzüne cismen doğuş esnasında bu ayrılık, bu perdeler, kocaman bir çığlık olarak ağlayışları duyuldu. Evet, bebekler doğar doğmaz ağlarlar. Sufiler bu ağlayışı hakikatten kopmanın bir bedeli olarak yorumlarlar. Bu yüzden bir bebekten daima doğar doğmaz ağlaması beklenir.

İbrâhim b. Edhem, zühd yoluna girenler arasında, Belh'ten parlayan bir incidir. Peki bu yola nasıl girmiştir? Menkıbe şöyledir: Gençlik yaşlarında bir gün ava çıkar. Olabildiğince sessiz ve yavaş adımlarla avını gözler. En doğru zamanda onu vurup yakalayacaktır. Tam bu esnada gaipten bir ses duyar: "Sen bunun için mi var oldun?" Bu sesle birlikte Edhem'in kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ne yöne bakacağını şaşırdı. "Kimsin?" diye biraz ürkek biraz meraklı, sordu. Cevap yoktu. Kısa bir süre sonra yine bir ses duydu: "Bunu yapmakla mı emrolundun?" Hiç unutmadı bu soruları Edhem. Bildiği şeyleri yerine getirmedikten sonra yeni şeyler öğrenmenin hiçbir önemi olmadığını fark etti. "İnsan, öğrendiklerini yerine getirmesin diye yaratılmamıştı", bunu anladı. Sonra babasının kendisine anlattığı bir menkıbe geldi aklına. Bir adam, Allah'ın elçisine gelerek "Bana öyle bir yol göster ki onu yaptığımda beni Allah da sevsin, insanlar da, nedir bu yol?" diye sorar. Allah'ın elçisi, "Allah'ın seni sevmesini istiyorsan dünyadan tiksin, insanların seni sevmesi içinse mal varlığından onlara dağıt" diye nasihat verir. Edhem, kendini yoklar. Kendini yoklarken kalbini de yoklar. Kararını verir: Dünyadan tiksin, biriktirmeyip elden çıkar.

Abdullah b. Mübarek, kendini öğrenmeye ve malından dağıtmaya adamış bir başka inci. Dönemin en büyük kültür merkezi Merv'de, bir gece vakti çok sevdiği bir kadının peşine düştü. Hava oldukça soğuk olmasına rağmen kadının kapısından hiç ayrılmadı. Vakit iyice ilerledi. Önce evin ışığı kayboldu, sonra bacanın dumanı. Derken bir ses işitti. "Artık değişme ve kendine çeki düzen verme zamanı gelmedi mi?" Yüreği ağzına geldi. Telaşa düştü. Kısa bir süre sonra korkuyu unuttu, sesin sahibini sorgulamadı ve derhal ona sorulan soruyu kalbiyle yanıtladı: "Geldi." O geceden sonra bir daha eskisi gibi olmadı. Kendisini ilme adadı. Hz. Peygamber'in binlerce sözünü ezberledi. Yine bir gün kendisine "Daha ne zamana kadar öğreneceksin?" diye sorulduğunda, "Son nefesime kadar" diye cevapladı. Geçimini şehir şehir gezip ticaret yaparak sağladı. Özellikle bir yıl, yüklü miktarda gelir elde edip bunu darda kalanlara dağıttı. Başka bir yıl mızrağını alıp sınır boylarında nöbet tuttu. Bir gece Merv'den Nişabur'a giden bir kervandaydı. Develerin ve yüklerin çoğu ona aitti. Yorgundu. Yaslandığı hayvandan bedenine sıcaklık yayıldı, biraz olsun rahatladı. Derken yolculardan biri, "Hem münzevi bir yaşam istiyorsun hem de büyük gelirlerin peşinden gidiyorsun, bu nasıl tutarsızlık?" diye sorunca şöyle cevap verdi: "Ben varlıklılar gibi kazanmak ve yoksullar gibi ölmek istiyorum."

Fudayl b. İyâz, Horasan'ın ilk büyük sufilerinden. Sufi olmadan önceki yaşamı, Merv kırsalındaki kervanlara yok kesici olarak dadanmak, yani soygunculuk. Bu işi görürken, namazlarını kılmaya ve orucunu tutmaya da devam ediyor. Asla bir tutarsızlık görmüyor ve hatta bu konuda kendisiyle tartışan bir adama "Onlardan bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Ve iyi bir amelle kötü bir ameli karıştırdılar. Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir." ayetini (Tevbe, 102) gösteriyor. Adamda bile kuşku oluşturuyor. Derken bir gün, "Artık şu yanlış işleri bırakma zamanı gelmedi mi?" diye bir ses işitiyor. Sesle birlikte bütün yaşamını değiştiriyor. Kâbe'ye yakın, küçücük bir evde yaşamayı tercih ediyor. Sufilerin incilerinden biri olma yolunda diline bir duayı doluyor. Bir zikr gibi, acılı bir iç çekişle şöyle yakarıyor: "Beni, Sana uymakla yücelt. Başkaldıranlar gibi aşağılık bir duruma düşürme."

Bişr el-Hâfî, sayılı hadis bilgininden ve ilk dönem sufilerinden bir inci. Abdullah b. Mübârek'ten hadis öğreniyor, Fudayl b. İyâz gibi nice sufiyle görüşüyor. Gençlik yıllarında kendini hiç önemsemiyor, ilimle ilgilenmiyor, tabiri caizse yaşayıp gidiyor. Bir gün, insanların ayaklarının altında çiğnenen bir kâğıt dikkatini çekiyor. Tuhaf biçimde, içinde kâğıdı görme arzusu uyanıyor. Bazı rivayetlere göre Allah, bazılarına göre besmele yazılı olan bu kâğıdı alıyor, "Üzerimde taşımayı hak etmiyorum" diyerek ve korunaklı bir yerde olması gerektiğini düşünerek bir duvarın oyuğuna saklıyor. O gece rüyasında "Hiç kuşkun olmasın ki senin ismi bu dünyada ve ahirette hep güzel bir şekilde anılacak" nidasını duyuyor. Şimdiye dek kendini hiç hayırlı görmeyen Bişr'in ruhunu o günden itibaren daimi bir müşâhede (Allah’ın zuhur ve tecellilerini görme) hâli kaplıyor. Kendisine el-Hâfî, yani yalınayak denmesi konusunda üç rivayet var. Hücvîrî’ye göre müşâhede hâli sebebiyle hiçbir zaman ayağına bir şey giymemiştir. Ferîdüddin Attâr'a göre "O, sizin için yeryüzünü bir döşek kıldı" ayetine (Bakara, 2) işaretle "Allah tarafından döşek kılınmış yeryüzünde ayakkabı ile gezilmez" diyerek yalınayak gezmeyi tercih etmiştir. İbnü’l-Mülakkın'a göre ise bir ayakkabı tamircisinin kendisine "Ayakkabını tamir ettirmek için insanlara ne çok sıkıntı veriyorsun!" demesi üzerine ayakkabısını fırlatıp atmış, bir daha da giymemiştir.

Sayfalar arasında ilerlerken bu dört inciyle birlikte Mâlik b. DînârŞakīk-ı Belhî ve Süfyân es-Sevrî gibi ilk dönem zahitlerinin yürüdüğü yolları da görmüş oluyoruz. Onlar, türküde söylendiği gibi atlas libasa değil abaya talip oldular. Bu yolda kınanmayı hoş karşıladılar, şöhreti bir kenara bırakıp nefsleriyle savaşmayı göze aldılar. Yük olmadılar, yâr oldular. Böylece hakikat arayışlarında nice kimselerin ulaşamadığı manevi makamlara ulaştılar. Bunu da özellikle bir meselenin üzerinde yoğunlaşarak başardılar:

"Mescitte namazı en ön sırada kılmanın sevap diye alınacak karşılığı nedir?
- Sen en önce ekmeğini nasıl kazandığını gözden geçir. Helal kazancı başar. Sonra namazı istediğin yerde kıl; önde, arkada olsun artık önemli değildir."

"- Ben geçimimi pazarcılık yaparak sağlayan birisiyim; her zaman tezgâhımı bırakıp toplulukla namaza katılamıyorum. Toplulukla namaz mı, yoksa tezgâhı mı öncelemeliyim?
- Helal kazandığın sürece namaz topluluğuyla birliktesin.
"

"- Allah'a yakın bir insan olabilmek için ne yapmalıyım; çok mu ibadet etmeliyim?
- Hayır, çok dürüst ol ve kazandığın ekmek tertemiz olsun.
"

Bekir Şamil Potur, Abalar Giyinmek'te bizlere inanç sahibi olmanın, kişinin kendi kalbine sahip çıkabilmesiyle ne kadar ilgili olduğunu gösteriyor. Sadıkların önce ve daima kendi kalplerine bakan, başkalarına ancak yardım için koşan kimseler olduğunu hatırlatıyor. 

Son olarak, 'abayı yakmak' deyimi günümüzde ne kadar 'âşık olmak' gibi kullanılsa da aslında dervişin son eylemidir. O, hakikate vasıl olmak üzereyken, Hakk'a vuslatına adım adım yaklaşırken sırtındaki 'önü açık kaba kumaş' parçasını yakıverir. Zira kendi artık yanacağı kadar yanmıştır, aba mı kalır?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme