5 Ocak 2021 Salı

Dünden bugüne yarım kalan bir destan

Romanların, öykülerin daima kesin bir sonuca bağlanmasını bekleriz, öyle değil mi? İçimizdeki bir refleksle iyilerin ödüllerini aldığı ve kötülerin cezalandırıldığı bir mahkeme isteriz okur olarak. Böyle olmadığında ağzımızda kekremsi bir tat kalır, taşlar yerine oturmamıştır, içimizden bir oh çekememişizdir. Oysa okur istediğini, istediği kadar okumakta nasıl özgürse, yazar da yine istediğin, ve istediği kadar yazmakta, anlatıcı istediği kadarını anlatmakta özgürdür belki ne dersiniz? 

Mustafa Kutlu’nun 2017 yılında Dergâh Yayınları'ndan çıkan Tarla Kuşunun Sesi kitabı da yarım kalan bir destan. Destan diyorum, çünkü anlatıda yer alan dinleyiciler ana karakter başından geçenleri anlatırken hep bu tabiri kullanmaya özen gösteriyorlar. Bir halk destanı gibi olayları heyecanla takip ediyorlar. Aslına bakarsanız, ana karakter Molla Murat da bu isimlendirmenin hakkını veriyor yaşadıklarında. Orta yolu bulup modern destan demek belki de en doğrusu. İki bölümden meydana geliyor anlatı ve ben ilk bölümü bitirdiğimde tam anlamıyla kalakaldım. Nasıl yani, devamı yok mu? Peki, bu kadar sayfayı neden okudum? Açıkça yazara biraz da kızdım. Yine de merak duyguma engel olamayıp ikinci bölüme devam ettim. İkinci yarım kalan bölümü de tamamladığımda, yazara kızmak bir yana kullandığı bu teknik oldukça hoşuma gitti. Bir okur olarak bu taktik beni mutlu etti, hatta bu yarım kalmışlıkları böyle güzel sonlandırdığı için anlatıcıyı taktir ettim.

Hikaye, Osmanlı Devleti’nin son ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde başlıyor. Önce Abdülhamit Han, sonra padişah Vahdettin, ardından Mustafa Kemal ve ara ara Enver Paşa, Çöl Aslanı Fahrettin Paşa, Kazım Karabekir ile devam ediyor. Bir yandan ana karakterimiz Molla Murat’ın destanını birinci tekil şahıs ağzından ve diyaloglardan dinlerken, diğer yandan Molla Murat’ın bakış açısından tarihi olaylara da şahitlik ediyoruz. Bu iki örgü öyle başarılı kurulmuş ki dip detayda anlatıya baktığımızda Molla Murat ve devlet arasında bir karşılaştırma yapılarak kurgunun oluşturulduğunu görebiliriz. Adeta bir Molla Murat-Osmanlı Devleti ve Molla Murat-Yeni Türkiye Cumhuriyeti karşılaştırması okuyoruz. Sanki birini daha iyi anlayabilmemiz için diğerini bir örneklem ya da yardımcı bir öge gibi kullanıyor anlatıcı. Ara ara Molla Murat’ın anlattıklarını yalanlayan bir Mustafendi karakterimiz de var. Tarih hakkında da konuşurken her zaman yalanlayanlar ve inananlar olarak ayrılmaz mı insanlar zaten?

Anlatıya siyasal tarih açısından baktığımızda, elbette oldukça yanlı bir okuma deneyimi yaşıyoruz. Anlatıcı objektif bir şekilde anlatmıyor olayları, sözleri son derece eleştirel yorumlar içeriyor. Örneğin son padişah Vahdettin’in kaçak tutumunu eleştirirken, bir yandan Abdülhamit Han’a koruyucu bir tavır sergiliyor. Mustafa Kemal’in bazı adımlarını desteklerken, şapka devrimi, harf inkılabı gibi sert değişimleri doğru bulmadığını ya da zamansız bulduğunu anlatıyor. Ancak bu yorumlara taraf ya da bertaraf olmanız değil önemli olan. Zaten kurgusal bir metinde yüzde yüz doğruluk payı aramak da doğru değil. Ancak anlatılanlara Molla Murat gözünden baktığınızda ve hatta anlatılanları da bu hikâyenin bir aracı gibi gördüğünüzde bence hikâyeyi çok da güçlendiriyor bu taraflılık. Bu tarihsel örgüye baktığımızda sadece siyasal hareketlenmeleri değil, bu siyasal hareketlerin Anadolu’yu, köyleri, şehirleri, memurları, çiftçiyi, sanayi adamlarını, askerleri, aileleri, kadınları nasıl etkilediğini de görüyoruz. Kaldı ki Molla Murat’ın destanını, Molla Murat Destanı yapan da tam da bu kurgu. Yaşadığı kaygan zeminde, dağ başında okuma-yazma bilmeyen bir yörükten nasıl kasabanın beyi hâline geldiğinin, yanında çalışanları, komşularını nasıl koruduğunun, kriz anlarında nasıl doğru adımlar atarak, ileri görüşlülük sergileyerek bugün olduğu yere geldiğinin anlatıldığı bir destan bu. Ancak Molla Murat’ın destanı bir yere bağlanmıyor hikâyede.

Peki bu destanı okuyan, dinleyen demeyecek mi? Arkadaş Molla’ya ne oldu? Mustafendi hastaneden çıktı mı? Saliha hâlâ hemşirelik yapıyor mu? Ya Titiz Hoca!
Ne bileyim ben! Her biri için bir destan mı söyleyeyim. İşte su üzerine bir yazı yazdık, geldik gidiyoruz. Şu gölgede bir miktar dinlendik.
Hepsi bu.
İdare edin.
Hoşça kalın.


İşte bu sözlerle kitabın ilk bölümü kapanıyor ve alıntıdan da anlaşıldığı üzere olaylar bir yere bağlanarak sonuçlanmıyor. Ardından Kayıp Tarih bölümü başlıyor kitapta ve biz Molla Murat’nın torunu Hamit’in yaşlandığı, çocuklarının her birinin büyüdüğü bir dünyaya geçiş yapıyor, şimdi de onların hikâyesini okumaya başlıyoruz.

Bu hikâyenin de anlatıda bir görevi var elbette. Molla Murat destanında siyasal, toplumsal, tarihsel bir değerlendirme yapan anlatıcı, Kayıp Tarih bölümü aracılığıyla hayatın ne kadar hızlı ve ne kadar kökten değiştiğini gösteriyor bize. Evet, biz Hamit’i, Hamit’in dört çocuğunun başından geçenleri, onların nasıl insanlar olduklarını okuyoruz ama başta da dediğim gibi anlatıcının bunları bize okutmasının sebebi yaşanan değişimi göstermek ve bunu “Vay be, aynı dededen bu kadar değişik torunlar da yaşıyor demek ki.” dedirtmek. Bunu sadece Molla Murat ve ailesi üzerinden değil, bir toplum okuması olarak yaptırabilmek.

Molla Murat dürüst bir adam, öte yandan torunun çocuğu Ziya tam bir dolandırıcı, hırsız. Dedeleri insanları ev, toprak sahibi yapmak için uğraşırken, torunu Ziya yalan dolanla insanların topraklarını ucuza kapatan bir fırsatçı. Ancak bu noktada dedesinden tamamen kopuk olduğunu da söyleyemeyiz. Mesela her ikisi de bey olmak, önemli olmak istiyor ancak Molla Murat bu yolu zekâsıyla, doğruluğuyla alırken, Ziya kurnazlık ve hilebazlık peşinde. Belki de bu yüzden Molla, bey oluyor ancak Ziya, bu yolda baba katili bile olmayı göze alırken kayıplara karışıyor, hırsının kurbanı oluyor.

Molla Murat dini bütün bir adam, ancak torunları genel anlamda böyle bir hassasiyet barındırmıyorlar. Mesela Kur’an-ı Kerim’in yasaklandığı dönemde Molla, kasabanın gençlerine dinlerini öğretebilmek için hocalarla iş birliği yapıyor. Namazından vazgeçmiyor, ilk iş kurduğu kasabaya bir cami yaptırıyor, öte köylerden Titiz Hoca’yı kasabaya davet ediyor. Kardeşlerden Yusuf dışında ise dini vecibelerini tatbik eden birini göremiyoruz. Aksine Yusuf kardeşi Sefa’ya namaz kılmasını öğütlerken, Sefa içten içe bunun doğru olduğunu biliyor ancak abisinden bu konuda üzerine gelmemesini istiyor.

Molla Murat, güçlü bir karakter, koruyucu, kollayıcı bir baba-abi-bey. Ancak kardeşlerin en büyüğü Yusuf mesela, babasının yanına sığınmış, birtakım atılımlar yapmış, yine de tüm bunları yaparken hep başkalarının desteği ve fikriyle hayata geçirmiş biri.

Bu özelliklerle ilgili örnekleri çoğaltabiliriz. Tabi bu karşılaştırmaları kurarken Molla karakterinin 1800’lerin sonu, 1900’lerin başını, torunlarının ise daha yakın dönemi temsil ettiklerini, dolayısıyla bu karakterleri daima bir toplumsal karşılaştırma figürleri olarak konumlandırmayı es geçmemeliyiz. Molla’nın toprağa olan tutkusu ve saygısı yeni dönemle beraber toprağın çok da önemsenmeyişi, hatta toprağın sadece otel zincirlerine, yazlıkçılara peşkeş çekilebilecek araziler olarak görülmesi bunlardan biri. Kadın-erkek ilişkilerindeki mesafe ve sahiplenmenin, yeni dönemle beraber daha rahatlamış bir boyuta taşınması, idealist ve hayata tutunmaya çabalayan gençlerin yerini, daha kaygısız bir hayat yaşamaya gayret eden gençlerin alması da ele alabileceğimiz başka örnekler.

Hikâye bir toplumsal değişim üzerine kurulmuş, bu da anlatıdaki karakterler kullanılarak yapılmış. Üslup ise, her zamanki Mustafa Kutlu. Son derece akıcı, merak ettiren, sizi sürükleyen bir anlatım. Anlatılar teknik olarak yarım bırakılmış, bence bu biraz da yaşayıp hep birlikte görelim demenin yolu. Son olarak Tarla Kuşunun Sesi için Batılılaşma öncesi Türk toplumunun ve Batılılaşma etkisinde Türk toplumu göstergelerinin bir kitapta kurguya yaslanmış hâli diyebiliriz.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme