9 Ocak 2021 Cumartesi

Sezai Karakoç'un gönlündeki Yunus Emre

"Sorun Tapduk'lu Yûnus'a bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın kararı yok sen neyimiş ben neyimiş
"

Her evin, her mahallenin, şehrin ve ülkenin şüphe yok ki bir rehberi, kılavuzu vardır. Kimileri yalnız belirli dönem aralıklarını etkileyip fikirleriyle birlikte ölmüştür, kimileriyse fizikî ve ruhî etkisini hiç yitirmemiş, yani ölmemiştir. Kadim geleneğimizdeki "âşıklar ölmez" sözü buradan gelir. Her âşık bir rehberdir. Bazısı bize ayakkabının nasıl yapılması gerektiğini öğretir, bazısı da iyi çorba kaynatmanın yollarını. Onlar bu dünyevî işlerini yürütürken aslında birer metafor kullanırlar. Esas olanın ayakkabı değil yürümek, çorba değil sabretmek olduğunu söylemiş olurlar. Rehber yalnız danışılan değildir, o hiç umulmadık bir anda ortaya çıkabilir ve diliyle eylemini öylesine birleştirir ki bu birlik tevhidi anlamamıza, bilmemize, görmemize, işitmemize ve hatta nesilden nesile aktarmamıza vesile olur. Türk topraklarını kuran ateşin adı tevhid ise o ateşi harlayan ilk nefesi üflemiş ululardan biri de Yunus Emre'dir.

Biz, topraklarımızdan bahsederken vatan ve ocak kelimelerini kullanırız. İki kelimeyi de çok severiz, kutsal biliriz. Türkülerimizde, şiirlerimizde ve dualarımızda muhakkak bu iki kelimeye yer veririz. "Allah'ım vatanıma birlik ver, ocağıma bereket ver" deriz. Ocağımız, vatanımızın içinde olduğu için ocaktır ve vatanımız, birçok ocağa sahip olduğundan vatandır. Bu kuvvetli birliğin ardına bakabilmek için bilhassa XI. ve XIII. yüzyıl arasında bol bol seyahat etmemiz gerekir. Peki evvela ne görürüz? Elbette henüz kuvvetli ideal bağlarından yani varoluş tasavvurundan uzak bir iklim görürüz. Coğrafya karışıktır; kan, savaş, kayıp, yas, mücadele. Yani ciddi bir kopukluk vardır. Birbirinden ayrı olan birçok karakter sanki birbirini bulmak için oradan oraya sürüklenmektedir. Onların en büyük yoldaşı duadır bu dönemde. Kavuşmak, bağlanmak ve birlik için dua. Diğer yanda bu kopukluğu fiziken olmasa da manen onaran, ören nefesler vardır. Onlar için her gönül bir ocaktır. Dolayısıyla evvela gönüllere üflemek gerekir o tevhidî nefesi. Ateşi gönlünde hisseden her karakter ufak ufak yakınlaşmaya başlar birbirine. Ben'den biz'e, yani bir'e doğru giden bir yol kurulur. İşte Yunus Emre bu yolu şu 'dua'sıyla kuranlardandır: "Özenirsen gardaş tevhide özen / tevhiddir nefsinin kal'asın bozan / hiç kendi kendine kaynar mı kazan / çevre yanın ateş eylemeyince."

Yol kurulur dedik, bu yolun tasavvuftaki karşılığının tarikat olduğu herkesçe bilinir. Tarikatların vücut bulduğu fiziki yerlerin yani mekânların adı da dergâhtır. Edebiyatımızda dergâh, kapı olarak da nitelendirilir. Kapı aramak, kapıya varmak sözleri buradan gelir. Başa dönersek, rehber dediğimiz karakterin tarikattaki karşılığı olan mürşit (şeyh) işte bu kapılarda dervişlerini yetiştirir, zaman zaman da halkasına yeni dervişler katar. Bu halkalar genişledikçe tarikatlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar muazzam bir kültür iklimini ortaya çıkarır. Şiir, mûsıkî, mimarî buralardan neşet eder. Yunus Emre, kendisini yetiştiren Tapduk Emre'nin dervişi olabilmek, yani bir kapıya varabilmek için nefsini bir kenara bırakmış, yıllarca odun kesip taşımıştır. Zamanla şeyhi, onun kestiği odunların gayet muntazam olduğunu fark etmiştir. Bu muntazamlıkta tevhid sırrı vardır. Benzer olmak değil, bir olmak. Diğer yandan birliğin lezzeti, bereketi, estetiği de beraberinde gelir. Yunus aslında bu kapıya varmak için dimdik olmak lazım, eğri olmamak lazım demek ister. Efendisi de bunu hemen anladığından onu dervişi olarak kabul eder. İşte açılmış olan yol Yunus Emre'yle iyice genişleyiverir. Çünkü o yalnız kendi yolunun yolcusu olmakla kalmamış, birçok yola da ışık (ışk/aşk) tutmuştur. Bundandır ki Türk toprağının birçok yerinde mezarı bulunur. Çünkü Yunus Emre'nin üflediği nefes, yaşadığı çağlardan itibaren birçok gönlü yakmıştır, yakmaya da devam etmektedir. Yukarıda geçen dizelerinin devamında tevhid, tarikat, aşk üçgenini şöyle tamamlar Yunus: "Değme kişi gönül evin düzemez / Hakk'ın taktirini kimse bozamaz / tarikat ummandır dalıp yüzemez / aşkın deryasını boylamayınca."

Kimlik, hareketlerle birlikte tanımlanan bir şeydir. Kimliğin derininde aksiyon vardır, daha derininde ontolojik mücadele vardır. Dolayısıyla tarih bilimi hem kronolojik hem de antropolojik deryada gidip geldikçe kimliği tanımlamakta zorlanıyor, en çok da eksik kalıyor. Bazen bu eksiklik ya hamaset edebiyatıyla yahut da hiçe sayan bir edebiyatla doldurulmaya çalışılıyor ki işte tam bu devrede Yunus Emre gibi ulusların söylediklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Yunus Emre, Türk kimliğini ve dolayısıyla varlığını ontolojik bağlamda net biçimde tanımlamış bir ulu zattır. Onun şiirleri Türk karakterinde dualara, türkülere, hikâyelere dönüşmüştür. Her zamanda, her açmazda Türkler ona başvurmuş ve sorularına cevap bulmuştur, bulamadığında dahi sadece arama eylemiyle bile kendini, kimliğini yeniden keşfetmiştir. Bu toprakların hamurunu mayalayan erlerden, erenlerden kimisi sözü, kimisi de özü söylemiştir. Yunus özü söyleyendir, özümüzü.

Sadık Yalsızuçanlar ağabey, 28 Aralık 2020 akşamı sevgili dost Orhan Gazi Gökçe ile iki saate yakın bir muhabbet eyledi. 2020 içinde dinlediğim-izlediğim en güzel muhabbet oldu. Sıkça not aldım, koşup kitaplıktan birçok kitabı yeniden indirdim. Söz Sezai Karakoç'a geldiğinde "Azizler yaşar, şairler yazar. Aziz-şairler ise yaşadıklarını yazar." demişti Sadık ağabey. Böylece raftan seneler sonra bir kitap yeniden indi. O kitap, Sezai Karakoç'un Yunus Emre'siydi. Anadolu topraklarını bereketlendirmeyi fasılasız sürdüren Yunus'umuzu Türkçenin bir başka büyük şairi Sezai Karakoç'un dilinden, gönlünden okumak bambaşka bir zevk. Şimdiye kadar yazılmış belki onlarca Yunus Emre kitabı var. Çünkü herkesin kendi gönlüne göre bir Yunus'u var. Karakoç kitabında Yunus'un şiirini izah ederken onun nerelerden beslendiğini, hangi duygu ve düşünceler eşliğinde o dizeleri döktüğünü, o dizelerin neden halk tarafından çok sevildiğini ve kıyamete ulaşacak kuvvette olduğunu, son derece yalın biçimde anlatıyor. Bunu yaparken kuram veya teknik değil, tıpkı Yunus gibi aşk ve gönül konuşturuyor. 

"Derdim vardır inilerim" demiş Yunus. "İnsan bir türlü dünyaya alışamayan, bu şartlarla uyuşamayan, ona daima yabancı, dertli bir dolaptır. İnleyen bir dolaptır. İnsan ve şair bir dertli dolaptır. Dolabın iniltisi de şiir." demiş Karakoç.

"Başları ucunda hece taşları / ne söylerler ne bir haber verirler" demiş Yunus. "Büyük sanatçılar, gerçeğin üzerine eğilir ve onu, aslıyla bulmaya çalışır. O, yavaş yavaş keşfedilir. Parça parça. Yunus da böyle. Ölüm sırrı aranırken, eşya bile susar ve merhametsizdir." demiş Karakoç.

"Süleyman kuş dili bilir dediler / Süleyman var Süleyman'dan içerû" demiş Yunus. "Aslında hilkat sırrı bir kuş dilidir ve kuşlar, balıklar, Süleyman içinde Süleymandırlar. Ve eşya, iç içe açılan kırk kapı gibidir, iç içe açılan Süleymanlardır. Ve Yunus'un şiiri, eşyadan ve akıştan Süleymanlar devşirir" demiş Karakoç.

Okullarda okutulması, ailelerde konuşulması, dostluklarda çözülmesi gereken bir sır bu kitap.

"Ne beslersin bu teni
Sinde kuş kurt yer gider"

Bir nasihat olarak, bir kuvvet olarak okunmalı. Hepimize yakıt olmalı.

"Gir gönüle bulasın Tûr
Sen-ben dimek defterin dür"

Çünkü Yunus'un tek gayreti sevmek, en büyük mesleğiyse birleştirmek...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme