3 Ağustos 2020 Pazartesi

Kalp kalbi çekermiş, aramadan da bulurmuş

"Ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
Elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
Çiçekleri sulamak, çocukları sevmek..."

- Ahmet Erhan, Milattan Önceki Şiirler, VI

Temmuz ayının sonlarına doğru elimde iki kitap vardı. Biri Haluk Dursun hocamızın Boğaziçi'nde Kırk Yılım'ı. Diğeri Sâmiha Ayverdi annemizin Yusufcuk'u. Biri okura oturduğu yerden Boğaz havası aldırıyor, diğeri "istediğin kadar gez sonunda kendinle kalacaksın" hatırlatması yapıyor. Ruhları şâd olsun. Gezi yazılarının ve gezi kitaplarının nasıl bir elden çıktığı çok önemlidir. Bir tarihçinin, bir şairin, bir âşığın yazacakları elbette farklı olacaktır. Şair ve yazar İbrahim Tenekeci'nin Geldik Sayılır'ı işte bu farklı kitaplardan. Gezerken, keşfederken, koklarken ve tadarken kendiyle kalabilmiş bir insanın, kendiyle kalabilme sanatını en doğal yollarla izah ettiği bir kitap.

Nedir bu doğal yollar? Suyla, çiçekle, dağlarla, taşlarla olan münasebeti kuvvetlendirmek. Bu münasebetler tevazuyla kurulduğunda insanın içindeki kimi cevherleri de ortaya çıkabilir aynı zamanda. "Tevazuyla varırsan meydan senindir / cevher senden çıkar maden senindir" diyen Yûnus EmreRisâletü’n-nushiyye'de. Neden 'büyükler' dediğimiz sırlı kimseler hayatlarında hep doğal olanı tercih ettiler? Geldik Sayılır'a Yalova, Esenköy'de başlamış ve orada bitirmiş, öyle İstanbul'a dönmüştüm. Bu vesileyle şunu düşünmüştüm: Şerafeddin Dağıstanî hazretlerini Güneyköy, Yalova'ya çeken neydi? İnsansız hava sahası' olarak anlatılabilecek dağlık arazileri mi? İnsanı hem fiziksel hem de ruhsal olarak rahatlatan yeşilliği mi? O yeşilliğin zirvesinden görülebilecek deniz mi? Sorular sorular, ama güzel sorular.

Muhit dergisinin Ağustos 2020 sayısında Hüseyin Atlansoy'un bir şiiri var. "Dağ başına gideceğim diyorum evdekilere / bir dağ yükselir bir dağı görmek isteyince" demiş şair. Geldik Sayılır'ın ilk sayfaları dağlarla başlıyor. Dağa çıkmak, dağlardaki kar sesine kulak vermek, o karı ayaklarla çiğnemek, üşümek, zirvedeyken bir hiç olduğunu hissetmek... Oradan gökyüzünün sakinleri olan kuşlarla olan ilişkisini anlatıyor Tenekeci uzun uzun. Derken ağaçlar, çiçekler ve sular. Kiraza gitmek, çileğe çıkmak, su gibi aziz olmak. Bilhassa 'su işleri' sandığımızdan çok daha önemli. Çayın harareti alması, akarsuyun âşıkların gamını hafifletmesi ataların dillerinden bugünlere gelmiş. Ancak bir de içme suyu meselesi var ve bendeniz bu meseleye epey meraklıyım. Küçüklüğüm Bursa'da, Kumsaz'da geçti. Cam şişelerde içtiğimiz suların tadını hâlâ unutamıyorum. O tadı bir tek Çorlulu Ali Paşa Medresesi'ndeki Erenler Nargile'de bulabildiğimiz Taşdelen suyunda bulabiliyorum. İbrahim ağabey de Taşdelen'cilerden. Şu satırlar önemli: "Her insan yol-yordam bilmez. Fakat her su yol-yordam bilir. Yetenekli ve sabırlıdır. Önceden, insanlar suyun ayağına giderdi. Şimdi ise su insanların ayağına geliyor. Bu ikisi arasındaki fark, sanıldığından daha büyük. Biri suya azizlik payesi veriyor, diğeri vermiyor."

Bahar, her şairde olduğu gibi İbrahim Tenekeci'de de özel bir yer tutuyor: yeniden başlamanın adı. Baharı karşılamak ne kadar güzel olursa olsun, 'bir insan bir insana kışın bakmalı' diyenlerdenim. Nitekim şair de şöyle söylüyor: "Yaşadığımız şehirlerde, kar, yetişkinlerin tek ortak düşmanı gibi. Onu adı anılınca, millî davalarda bile hemfikir olamayanlar, hemen ittifak kurabiliyor. Gerçekten de ilginç. Oysa karın, herkesi çocukluğuna götürüyor olması lazım. Bundan daha kıymetli ne olabilir? Çocukluğuna gitmeyi kim istemez? Kar yağışının güzelliklerinden biri de kartopu oynayan çocukların kıpkırmızı yanakları. Bu nasıl yazılır, anlatılır? Şiir bu değilse, nedir?"

Seyahatlerin yeri de çok kitapta. Gidilen yerler ancak bir haritayla anlatılabilir. "Beni heyecanlandıran varmak, ulaşmak, kavuşmak değil, yolda olmak duygusudur. Yolda olmak güzeldir. Akıp giden tarlalar, ağaçlar, insanlar, evler: Her şey akar. Bu size fâniliği, gelip geçiciliği hatırlatır." diyor şair. Buna katılmayacak insanın doğal meselelerle olduğu kadar kendi ruhuyla da pek ilgisi yoktur denebilir. Neticede gitmek için geldik ve bu gidişimize dek nasip yurdu olan dünyadan bilhassa insanlık adına ne kadar nasibimiz varsa almalıyız. Bunun için ille de kuşlar, sular, çiçekler ve toprak... Ama insanı unutmadan. İnsan, daima insan. Ama hangi insan? Temiz yüz, güzel mizaç, iyi huy, samimi davranış, kendine has tavır, yolcu misali takip mesafesi. Dünyadan göçtüğümüzde geriye bunlardan birini bırakabilirsek ne mutlu. Diğer her şey dünyada kalacak, yani yalan olacak.

Bir ağacın gölgesini, bir kuşun dala konmasını, bir köy insanının dalıp gitmelerini en güzel şairler izah eder. Edebiyat ve tabiat, insanın hâlini anlatır. Canlılar âleminden bahsederken kalbimizi, ruhumuzu unutuyoruz. Geldik Sayılır bunları hatırlattı, Mevlâ unutturmasın.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İstanbul'a dair okumayı sevenlere not: Haluk Dursun'un İstanbul'da Yaşama Sanatı ve Sâmiha Ayverdi'nin İstanbul Geceleri, harikulade kitaplardır. Bir de Beşir Ayvazoğlu'nun Geceleyin Dersaadet kitabı vardır ki okuyan safâ bulur.

Kendime not: Eksik kalan tüm Sâmiha Ayverdi kitaplarını tamamlamalı. Dil zarafeti insanın ruhunu güzelleştirir zira.

1 yorum:

  1. Bir insan bir insana kışın bakmalı. Hakikatli bir cümle. Insanlara hep kış olan ancak onlardan bahar çiçekleri bekleyen insanoğluna ne güzel nasihat... Teşekkür ederiz, kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil