16 Haziran 2020 Salı

Yabancılaşma ve yalnızlaşma arasında "normal" insanlar

Kitaplar da insanlar gibidir, onlarla tanışmadan önce haklarında çok şey öğreniriz. Bu öğrendiklerimiz onlara karşı olumlu veya olumsuz bir önyargı şeklinde kendini gösterir. Bu önyargı, insanlarla tanıştığımızda ya da kitapları okuduğumuzda edindiğimiz izlenimi ciddi derecede etkiler. Kitapların ticari birer nesne kabul edildiği günümüzde çeşitli çok satanlar listesinde yer almak, internet sitelerinde reklam vermek ve sosyal medyada çeşitli sebeplerle hakkında yorum yapılmış olmak kitapların satışını olumlu yönde etkiliyor. Çok satmanın edebi bir ölçüt olmadığını bildiğimden popüler kitaplara karşı biraz mesafeli olduğumu kabul etmeliyim.

Sally Rooney’nin Normal İnsanlar'ı ülkemizde ve dünyada ciddi bir ilgiyle karşılanmış ve hakkında olumlu-olumsuz pek çok değerlendirme yapılmış, “bestseller” listelerinde kendine yer bulmuş bir roman. Bütün bunlar kitabı büyük bir beklenti içinde okumama sebep oldu. İyi insanlar ve iyi kitapların birer kaldıraç görevi görmesi gerektiğini düşünürüm hep. Bizi kendisinden çok daha uzağa götürmeli, ilerletmeli. Normal İnsanlar, insan ilişkilerinin yüzeyselliği karşısında insanın ruhsal derinliğini gözler önüne seriyor. Y kuşağı olarak ifade edilen neslin; din, felsefe, ahlak, siyaset ve aile kavramlarına bakış açılarını işlerken bu gençlerin varoluş süreçlerindeki çalkantılarını da irdeliyor. Bu yönüyle roman, yeni bir şey söylemekten ziyade okuyucuyu kendi içsel gerçekliğiyle cesur bir yüzleşmeye davet ediyor.

Romanın başkahramanı Marianne adında bir genç kız. Roman, Marianne’in kişiliğini tamamlama serüveni olarak okunabilir. Romanın başında lise son sınıfta okuyan Marianne, ailesi ve arkadaşları tarafından sevilmeyen, kendini gerçekleştirememiş bir kızdır. Romanın sonuna gelindiğinde ise gerçek iyiliği yakaladığını öğreniyoruz. Marianne, bu süreçte pek çok ruhsal acıya katlanarak kendi varoluşunu tamamlıyor. Romanın diğer başkahramanı Connell dahi Marianne’in kendini tamamlama sürecinde bir figüran olarak öne çıkıyor. Sadece Marianne değil, romanın diğer kahramanları da roman boyunca ruhsal olarak belli olgunluğu yakalıyor. Roman, erkek egemen anlayışa bir eleştiri de getiriyor. Marianne ve Connell’in babaları yok, Marianne’in abisi silik bir karakter ve romandaki diğer erkek karakterler de olumsuz özellikleriyle öne çıkıyor. Marianne’in babası şiddete eğilimli bir adam ve annesinden uzun zaman önce ayrılmış. Marianne’in, erkeklerin kendisine şiddet uygulamasına izin vermesinde hatta bunu istemesinde babasının şiddet eğiliminin bir etkisi olabilir. Marianne de ruhunun bir yerinde erkek egemen ilişkiye teslim olmuş durumda.

Marianne, roman boyunca savruluyor ve her boşlukta Connell’a tutunuyor. Connell dışında bütün erkekler Marianne’e şiddet uyguluyor ve onu aşağılıyor. Connell’in annesi bir temizlik işçisi. Bu nedenle Connell işçi sınıfını temsil ediyor. Marianne’in diğer bütün sevgilileri zengin aile çocukları olmaları sebebiyle burjuva olarak kabul edilebilir. Marianne’in de sermaye olduğunu düşündüğümüzde romanı bir çeşit sermaye savaşı olarak da okuyabiliyoruz. Ancak bu sefer bu savaşı sermayenin kendisi veriyor. Her seferinde patronun hışmına uğrayıp işçi tarafından teselli edilse de işçiye ait olmayı bir türlü kabullenemiyor.

Roman, Avrupa toplumunun yozluğunu da gözler önüne seriyor. Aile kavramının ortadan kalktığı, etik değerlerin yok sayıldığı, tensel hazların ve günlük kaygıların yaşamın merkezine konduğu bir gençlikle karşılaşıyor okuyucu. Din, hayatlarında nerdeyse hiç yer edinmezken siyaset, sanat, edebiyat gibi konular sarhoş masalarının dedikodularını oluşturuyor sadece. Connell’in ağzından şunları söylüyor yazar: “Ortadoğu’yu bir ev partisinde konuşarak kurtaracak değiliz.

Yazar, Connell üzerinden roman boyunca iki kez normal bir insanın bir anda şiddet ve cinnete yönelebileceğini sorguluyor. Özellikle Marianne’e karşı oldukça şefkatle davrandığı bir anda aklına ona vurma fikrinin gelmesi erkeklerdeki şiddetin insan ruhunun çok derininde, karşı konulması zor bir dürtü olduğunu düşündürüyor.

Marianne, bir itaat arayışı içinde. Sadece hoşuna giden şeylere değil, hoşuna gitmeyen şeylere de itaat etmek istiyor. Bu sayede varoluşunu gerçekleştirmeyi amaçlıyor ki Marianne’in sermayi temsil ettiğini düşündüğümüzde bu durum mantıklı görünüyor.

Normal İnsanlar, kahramanların birbirleriyle ilişkileri bakımından Kinyas ve Kayra ile Kumral Ada Mavi Tuna romanlarını hatırlatıyor. Roman kahramanlarının hepsinde ruhsal bir boşluk görülüyor. Aidiyet hissi roman boyunca neredeyse hiç görülmüyor. İnsanların bir araya geldikleri çeşitli etkinlikler dahi sahte. Bütün kahramanlar birbirlerine çeşitli sebeplerle katlanıyor. Ruhsal boşluklarını tensel hazlarla doldurmaya çalışıyorlar.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme