5 Haziran 2020 Cuma

Emek vermeye gönüllü öğretmenler için bir rehber

Dünyayı emek verdiğimiz çocuklar güzelleştirecek.

Her mesleğin başka başka zorunlulukları ve sorumlulukları var hiç şüphesiz ve bunda bütün insanlık olarak hem-fikiriz. Öğretmenlik ise sorumluluk noktasında bana göre başı çekiyor. Bir bina yanlış yapıldığında zor da olsa maddi zarar kapatılabilir, bir çizim hatalıysa yeniden çizilebilir. Fakat aynı durum öğretmenlikte geçerli değildir. Bir öğretmenin yaptığı ufacık hata yıllara bedel olabilir ve bu hatanın farkına varıldığında genellikle her şey için çok geçtir. Atatürk, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” demiş ve eklemiştir: “Eserinizin kıymeti, yaptığınız fedakârlığın derecesi ile orantılı olacaktır.”. Bir nesli yetiştirmek isteyen kişinin derdi sadece para kazanmak ya da işsiz kalmamak olmamalıdır. Eğer öyleyse çok daha iyi para kazanılacak meslekler vardır. Öğretmenin derdi, insan yetiştirmek olmalıdır. Bir neslin sorumluluğunu almak; paradan puldan, makamdan mevkiden daha değerlidir. Sırf Atatürk’ün bu sözünü okuduğunda bile insan omzunda o sorumluluğu hissetmeli ve bu mesleğe başlamadan önce bir kere daha düşünmelidir.

Müjdat Ataman, Açılın Ben Öğretmenim kitabında emek vermeye gönüllü öğretmenlere kendi deneyimlerini anlatıyor. Giriş kısmında “Herkes iyi öğretmen arayadursun, kimse iyi bir öğretmen nasıl olunur bunu konuşmuyor” diyerek biz öğretmenlere daha iyi öğretmenler olmaya adım atmak için bazı yöntemlerin kapısını aralıyor. İçeriye adım atmak ise bize düşüyor.

Üniversitede öğrendiklerimizi ne kadar ezberlersek ezberleyelim, o sınıfa girdiğimiz anda asıl macera başlıyor ve çocukların bazı söylemleri karşısında insan tüm bildiklerini unutabiliyor. Bu yüzden ezberlemek ve ezberletmek yerine düşünmek ve düşündürmek yazarın bize işaret ettiği nokta oluyor. “Yanıtı hemen verilebilecek sorular yerine, yanıtı düşündürecek sorular sormayı deneyin demek için Bloom’un taksonomisini ezberletmeme gerek yoktu.” diyen Müjdat Ataman, ezber yerine düşünmenin önemini vurguluyor.

Müjdat Öğretmen, geçmişteki eğitimle şimdikini karşılaştırarak şöyle diyor: “Biz öğrenciyken bilgiyi temsil eden öğretmeni can kulağıyla dinlemek zorundaydık çünkü anlatılacak bilgiye başka türlü erişme şansımız yoktu.” diyor. Bilgiye bu kadar kolay erişilebilen bir çağda öğretmen olan bizlere ise şu cümlelerle bir yol gösteriyor: “Beni dinlemiyorlar, demek aynayı karşı tarafa tutmaktı. ‘Beni dinlemeleri için ne yapıyorum?’ sorusu ise aynayı kendimize tutmak olacaktı. Ne yazık ki aynayı karşı tarafa tutmak hepimizin düştüğü bir yanılgı oysa aynayı kendimize tuttuğumuzda gelişim için ilk adımı atmış olacağız.” Bu sözleriyle Müjdat Ataman, önemli bir gerçeği yüzümüze vurmuş. İlkokul yıllarımda evimde bilgisayar yoktu. Yani benim o bilgiyi okulda öğretmenimden almam gerekiyordu. Elimizin altında akıllı telefonlarımız da yoktu. Anlayamadığımız bir konuya ya da çözemediğimiz bir sorunun cevabına istediğimiz zaman ulaşamıyorduk. Şimdi öyle değil. Öğrenci konuyu bizden dinlemek istemezse, ilgisini bir şekilde çekemezsek akşam gidip bir video açarak bizden dinlemek istemediği konuyu rahatlıkla öğrenebilir. Artık bilgiye ulaşmak bu kadar kolay. Bu noktada biz öğretmenlere daha büyük görevler ve sorumluluklar düşüyor. Sürekli düşünmek, araştırmak ve farklı öğretim yöntemleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bu çağda bizi dinlemedikleri için öğrencileri suçlayamayız. İşte bu kitapta da çeşitli yöntemler sunuyor bize yazar. Bu yöntemlerden uzaktan eğitimde kullanabileceğim çok basit bir yöntemi derslerimde uygulamaya başladım ve ilk günden “Hocam ders ne çabuk bitti” gibi muhteşem bir geri dönüş aldım. Bir öğretmen için öğrencilerinden duyabileceği en güzel cümlelerden birisi olabilir bence bu cümle. Derse gelirken ayakları geri geri giden öğrenciler yerine, dersin çabuk bitmesinden yakınan öğrenciler görmek öğretmene de iyi gelecektir elbette.

Kitaptaki yöntemlere değinmeyi burada gerekli bulmuyorum, meraklısı açıp okuyacaktır. Fakat bir noktaya özellikle değinmek istiyorum. Kitabın sonunda yazar, devletteki bir okuldan istifa edip özel sektörde çalışma kararı aldığını söylüyor. Başka alanlarda devletten istifa edip özel sektörde çalışmaya başlayanlara rastlamıştım. Öğretmenlikte ise bu durumla ilk kez bu kitapta karşılaştım. Günümüzdeki özel sektör şartlarını düşününce ise bu duruma hayret etmeden geçemedim. Zira özel sektörde “tecrübe” diye bir şart var ki buna sahip değilseniz sizin bu mesleği ne kadar sevdiğinizle, çalışma hevesinizle, yeni şeyler öğrenip kendinizi geliştirme gayretinizle, yöntemlerinizle ya da tekniklerinizle çoğunlukla ilgilenilmiyor. Bu durum da ister istemez heves kırıyor. Fakat kişi işini seviyorsa aramaktan vazgeçmiyor.

Yazımı bitirirken “Sevgiyle başlamayınca yol alamıyoruz” diyen yazara kulak veriyorum ve özellikle bu meslekte sevgiyle yol alırsak zorlukların da üstesinden geleceğimize tüm kalbimle inanıyorum. Bir öğretmen bir çocuğu yetiştirir, bir çocuk ise dünyayı değiştirebilir. Bu yüzden yaptığımız işin ciddiyetinin farkında olmalı ve dünyaya sevgi tohumları ekecek öğrencileri nasıl yetiştireceğimizi arayıp bulmalıyız. Öğretmenlik işsiz kalmamak için tercih edilebilecek bir meslek değildir ve bu meslek gerçekten emek vermeye gönüllü olanlara emanet edilmelidir.

Nur Özyörük
twitter.com/nurozyoruk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme