18 Mayıs 2022 Çarşamba

Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir

Bir kelimenin izini sürerek başlayalım. Kelimemiz: heybe. Kubbealtı Lügatı şöyle tarif ediyor: Yolculukta binek hayvanlarının eyerine geçirilerek iki yana sarkıtılan veya omuzda taşınan, kilim, deri, kıl veya meşinden, içine öteberi koymaya mahsus iki taraflı torba. Gün geçtikçe meşakkatli bir hâl alan okuma serüvenimizde, heybemizin ne kadar dolduğu değil, nelerle dolu olduğunun önem arz ettiğini unutmamak lâzım. Sanırım, kitap fiyatlarındaki ciddi artışlardan sonra bu konuya biraz daha dikkat edecek okurlar. Her önümüze geleni ya da her ilgimizi çekeni değil, sahiden ihtiyacımız olanı okumamız daha güvenli yollarda seyretmemizi sağlayacaktır elbette. Nitekim, 2021 yılında okuduğum en güzel kitaplardan biri olan Varoluşun Tınısı hemen her sayfasında bu hissiyatı yaşattı.

Bir kitabın alt başlığı, o kitabın hangi konuda bize fikirler verip yorumlarda bulunacağını açık eder. “Modernite ve Yaşama Sanatının Yitimi”, pazarlama diliyle konuşacak olursak hedef kitlesi belirgin bir konu. Bu kitabı sepetine ekleyip kütüphanesine kazandıran bir kimse Zygmunt Bauman’ın Yaşam Sanatı, Terry Eagleton’ın Hayatın Anlamı, Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız, James Hollis’in Yaşamın İkinci Yarısında Anlam Arayışı ve Svend Brinkmann’ın Kişisel Gelişim Çılgınlığında Kendiniz Kalabilmek adlı kitaplarını da muhtemelen daha önce okumuş, sevmiş yahut hiç değilse göz gezdirmiş, “param olunca alırım” demiş bir kimsedir. Çünkü Adem İnce’nin kitabı bir yönüyle de İsmet Özel’in Neyi Kaybettiğini Hatırla’daki şu nefis cümlelerini hatırlatıyor: “Okumayı ciddiye alan kişiler neden ‘Ne okumamı tavsiye edersiniz?’ sorusunu sormazlar? Çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. Kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. Okumanın rehberi okumaktır.

Modern dünyanın insana yapıp ettiği her şeyi tek bir cümlede özetlemek mümkünse, Adem İnce’ye göre bu cümle şöyle: insan tınısını yitirdi. Tını, ahenk, sadâ; bunlar ilk bakışta mûsıkîye ait kavramlar gibi görünse de insanın hem dünyayla hem de başkalarıyla kurduğu ilişkisi, hatta belki kendisiyle kurduğu ilişkiyi de en güzel ifade edebilecek kelimeler. Zira bu kelimeler hakkında düşünüp de insan duygularını bir kenara bırakmak, onun yeryüzündeki yürüyüşüne dair izahlarda bulunmamak mümkün değil. Bizim geleneğimizde insan, bir enstrümana benzetilir. Dolayısıyla türlü sebeplerle akordu bozulabilir. İşte yazarın kitabın başından sonuna dek yürüdüğü patikalar, bu akort bozumunun kaynaklarına işaret ederken aynı zamanda çözüm yollarını da olabildiğince doğal yollardan anlatıyor. İnsanın ilk akort bozumu ne zaman ve nerede gerçekleşmiştir? İnce, şöyle söylüyor: “Âdem ve Havva’nın ağaca yönelik merakları, ilahi olanın (Yaratıcı’nın vazettiğinin) haricine (aşkın olmayan / profan) bir bilgiye muttali olmayı arzulama durumuna tekabül etmektedir. Dolayısıyla tınısını dikey boyutta (ilahi olanla ilişkisinde) edinmiş olan ve mevcut tınısıyla da taltife mazhar olmuş insan, ilahi olan sınırların dışına (müteal olmayana) çıkmaya tevessül ederek ilk akort bozumu ile karşı karşıya kalmıştır.

Peki ikinci akort bozumu nedir? Orada günümüze yaklaşıyor Adem İnce; Âdem ile Havva’dan ziyade Doktor Faust’un akıbetine benzetiyor şimdinin insanını. “Modern birey, kendi elleriyle öldürdüğü Tanrı’dan geriye kalan boşluğu ve insana anlam katan dikey boyuttaki ilişkisinin yerini ne yaparsa yapsın dolduramaz” diyor. Kaygının insanı ele geçirmesi yahut özgürlüğün baş dönmesi. Keyif çıkarma üzerine kurulu, anı yaşamaktansa anı yakalamanın vazgeçilmez olduğu, sürekli putların üretildiği bir düzen. Daima yurdunu arayan ama yersiz, mekân tutsa da sükunete eremeyen yeni insanların yeni dünyası. “Bu dünya insan için gerçek anlamda bir ‘yurt’ olabilir mi?” diye soruyor yazar ve şöyle devam ediyor: “Merhum Neşet Ertaş, Yolcu türküsüne ‘Bir anadan dünyaya gelen yolcu / görünce dünyaya gönül verdin mi?’ diye sual ederek başlar. Yolcu olmak, misafir olmaktır zira; gönül vermek ise bağlanmaktır oysaki ve bağlanmak yolcu için anlamsız, garip bir ilişkiyi gündeme getirir. Nitekim bu garipliğe de atıf yaparak ozanımız türkünün sonunda terennümünü şöyle hitama erdirir: ‘Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz / dünya senin vatanın mı yurdun mu?’ İnsan için en temel suallerden birisidir bu: Dünya bizim tam olarak neyimiz olur?

Bu soruyu cevaplandırmak için hepimizin yitirdiği şeylere dönüp bakması gerekiyor, tabi nelerin yitirildiği biliniyorsa. İşte şimdi bizi boşluğa düşürecek derken yazar merhamet ediyor ve sıralıyor: Varlıkla olan ilişkini yitirdin. Mahremiyetini ve mesafeni yitirdin. Güzelin ancak güzelden sadır olduğu bilgisini yitirdin. Kendini gerçekleştirme rüzgârına fazla kapılıp şahsiyet meseleni yitirdin. Bir türlü eğitemeyen eğitimle hem zamanını hem zihnini yitirdin. Şifalı meşguliyetler yerine işkolikler ordusuna katılıp ruhunun temel yakıtlarından biri olan sükûneti yitirdin. “Bir gerçeğe bel bağladım erenler” türküsüne burun kıvırdın; hem ârifi hem de irfânı yitirdin. Tam da burada bir anekdot paylaşmak isterim. 2008 yılında düzenlenen Modern Çağ ve İbn Arabî Uluslararası Sempozyumu’nda Mahmud Erol Kılıç hoca, şöyle demişti kürsüde: “Yüksek irfan, kabul edileceği yere doğru akar. Kabul edicilerin, alıcıların uygun olmadığı yerde kendini setreder, örter.

Örtüyü nasıl kaldıracağız? Adem İnce’nin önerileri arasında, zaman zaman acaba çözüm olabilir mi diye düşündüğüm bir öneriyle karşılaşınca, pek sevinmiştim. Bugün asgari yaşam şartlarını temin etmekle boğuşan bizler için ne derece önem teşkil eder bilmiyorum ama yazmaktan geri durmak da istemiyorum: Asr suresini bol bol okumalı ve Allah’ın boyası ile boyanmayı niyaz etmeliyiz. İşin en acısı, dua etmenin Allah’ın en sevdiği ibadet olduğu bilgisini de yitirdik. Kula acizliğini hatırlatan duaya sığınmanın güzelliğini yitirdik. Hadi tembellik demeyelim ama bir isteksizlik var, böylece istemeyi de yitirdik. Faust’un “Fani göğsünü yıka ve işe koyul” öğüdüyle bitiyor kitap. Bendeniz bu öğüde Atâullah İskenderî’nin Hikemü’l-Atâiyye'sinden bir sual ekleyeyim: “Sen kendi nefsinin âdetlerini değiştirmeyince, senin için âdetler nasıl değiştirilebilir?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Postmodernizm ve Bab-ı Esrar

Romanda babası Türk, annesi İngiliz bir kadının yangın soruşturması için geldiği Konya’da yaşadığı olağanüstü durumlar anlatılır. Ana merkezdeki karakterimiz Karen Kimya Grenwood’dur. Karen Grenwood, İngiltere’de annesiyle yaşar. Küçük yaşta babası tarafından terk edilir. Patronu Simon tarafından Türkiye’ye gönderilir. Otel yangını için ödenecek tutar fazladır. Karen’in amacı, yangının kendiliğinden mi yoksa bilerek mi çıkartıldığını araştırmaktır. Babasının onları küçük yaşta terk etmesinden dolayı büyük üzüntü duyan Karen, Konya’nın kendisine babasını hatırlatacak olmasından dolayı üzgündür. Ayrıca hamile olup bebeği doğurup doğurmama noktasında tereddütleri vardır. Sevgilisi Nigel, kalp cerrahisidir. Kendince sebeplerden dolayı bebeği istememektedir. Konya’ya ayak basar basmaz onu ilk karşılayan Menan Fidan’dır. Menan, Miss Karen’in çalıştığı sigorta şirketinin Konya temsilcisi olup saf, iyi, yardımsever bir adamdır. Konuşkan ve fazla sıcak davranışlarından dolayı Karen ilkin hoşlanmaz. Olaylar genişledikçe aralarındaki ilişki sıcak arkadaşlık ilişkisine dönüşecektir. Konya’da tüm süreçlerde Karen’i yalnız bırakmayan tek kişidir. İkili yolda ilerlerken Karen çocukken geldiği Konya’ya dair zihninde yer edinen yerleri hatırlar. Eski yapılar, dar sokaklar, camiler, sarıklı mezar taşlarını gözünde canlandırır. Gözleri babasıyla beraber geldiği evi arar. Menan, evi bulmak için direksiyonu kırar ara sokaklara girerler. Bu esnada tekerlek patlar. Tekerleğin patladığı yerse Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi’dir. Menan tekerlekle uğraşırken Karen’in karşısına siyah giyimli biri çıkar. Sağ eline bir yüzük bırakır ve ortadan kaybolur. Böylece mistik olayların fitili yakılır. Karen bugün, geçmiş ve İngiltere arasında gidip gelmeye başlar.

Roman, postmodernizm akımıyla kaleme alınmıştır. Romandan önce bu akımdan biraz bahsetmek gerekirse postmodernizm 20.yüzyılda modernizmin karşıtı olarak karşımıza çıkar. İsmet Emre, Postmodernizm ve Edebiyat adlı eserinde “Postmodernizm kavramı, modernin sonu, modernden sonra doğmuş, onun devamı, içerdiği boyutlardan birinin süreği yahut anti-modernizm anlamlarında da kullanılmaktadır” der. Bu akım birçok alanında kendini gösterir fakat bilhassa romanda öne çıkmaktadır. Postmodern bir romanı incelerken belli kavramlara dikkat edilir. Bu akımla yazılan eser; üstkurmaca, metinlerarasılık, ironi, parodi, kolaj, imgesel anlatım, simgesellik üzerine inşa edilir.

Bab-ı Esrar, Mevlana ve Şems üzerine inşa edilmiş bir romandır. Ortada bir ceset vardır ve bu ceset Şems’tir. Mevlana ve Şems üzerine yazılan onca eserden sonra yazar, ikilinin hikâyesini kurgulayarak anlatır. Bunu yaparken kullandığı bilgiler kesinlikle dayanağı olan bilgilerdir.

Günümüzde Mevlana’yı araştıran veya merak eden kişinin karşısına şu sorular çıkar: Hangi Mevlana? Hak eri mi, tarikat şeyhi mi, âşık mı, aile reisi mi, din âlimi mi, şair mi veya yazar mı? Okuyucu romanda Rumi’nin âşıklık halini görür. Mevlana’nın hayatı Şems’ten önce ve Şems’ten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor. Romanda yazar, Şems’ten önceki haline biraz değinir. Romanın varlık sebebi olansa Şems’ten sonra yaşananlardır. Yazarın ilhamı da buradan gelir. Çünkü ortada tarih için bile muamma olan bir cinayet vardır.

Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar.” Romana bu satırlarla başlayan yazar, henüz ilk satırlarda okuyucunun suratına çarpan ifadeleri sıralar. Romanın girişi bir cinayetle başlar. Yedi kişi gecenin alacasında bir kişiye saldırırlar. Bu öldürülen kişinin kimliğini romanın sonunda öğreniyoruz. Bu kişi Şems-i Tebrizi’dir. Postmodern türün özelliği olan tarihle iç içe olma durumu kitabın girişinde okuyucuya sunulur. Miss Karen Kimya olarak karşımıza çıkan karakter, babasını anımsattığı için Kimya ismini kullanmaktan hoşlanmaz. Aynı zamanda Kimya, Şems-i Tebrizi’nin eşidir. İsimlerin tesadüfen seçilmediğini olaylar çözüldükçe okuyucuya aktarılır.

Romanda birçok sembol bulunmaktadır. Miss Karen, Londra’dan gelir gelmez eline bir yüzük geçer. Bu yüzüğü veren kişi, verilen mekân semboller barındırır. Zira yüzük, romanın düğümünü çözecek en önemli sembollerden biridir. Miss Karen her ne kadar yangını araştırıyor gibi görünse de esas peşinden gittiği mesele yüzüğün sırrı ve dolayısıyla babasıdır. Karen’in babası Poyraz Efendi, Mevlevidir. Annesiz babasız büyümüştür. Susan’a (Karen’in annesi) âşık olunca Konya’dan Londra’ya taşınır. Kendisiyle çatışma halindedir. Şah Nesim’le tanışınca her şeyi bırakıp Pakistan’a yerleşir. Zira Poyraz Efendi ile Şah Nesim’in ilişkisi Mevlana ve Şems’in ilişkisine benzerdir. “… Şems’in arayışının Mevlana Celaleddin Rumi’yle karşılaşıncaya kadar sürdüğü” olarak belirtilen romanda, Poyraz Efendi’nin de arayışının karşılığı Şah Nesim’dir.

Ziya Kuyumcuzade, Yakut Otel'in sahibi, hırslı, açgözlü bir adamdır. Babasıyla çatışma halindedir. Babası İzzet Efendi, Poyraz Efendi’nin eski arkadaşıdır. Mevlevidir. Karen, babasının arkadaşı olduğunu tesadüfen öğrenir. Âlimden zalim, zalimden âlim doğar düsturunu destekleyen Ziya, babasına tamamen ters biridir. Tek isteği paradır. Bunun için legal olmayan yollara sapar. Serhad Gökgöz, Ziya’nın yanında çalışır. Eski bir sabıkalıdır. Ziya ile işbirliği yapar. Kadir Gemelek, Menan’ın çocukluk arkadaşıdır. Otel yangınından yara alarak kurtulmuştur. Yangının tek şahididir. Solak Kamil, eski sabıkalıdır. Bir şirkette şoförlük yapmaktadır. Yasadışı işlerle uğraşır. Öldürülür. Komiser Zeynep, kitabın ilerleyen sayfalarında karşımıza çıkar. Cinayet masası komiseridir. İstanbul’dan yeni tayin olmuştur.

Roman iç içe geçmiş olaylardan meydana gelmiştir. İlkin yangın meselesi karşımıza çıkar. Ardından Şems’in ve karısı Kimya’nın sırlı ölümü. Poyraz Efendi’nin durumu da meçhuldür. Öte yandan yüzük vardır. Tüm olaylar zamansal geçişlerle okuyucuya sunulur. Bu durum postmodern anlatının tipik özelliğidir. Sadece bir konu ve bakış açısı yoktur. Karen, babasını anımsadığında çocukluğuna iner. Sıklıkla geçmişe inmesi saplantılarının ne zaman meydana geldiğini gösterir. Bu durum yazarın psikolojiden bilhassa Freud’dan beslendiğini gösterir. Şu cümleler bu açıdan önemlidir, “Hayır, gerçekten hatırlamıyordu, galiba bilinçaltım babama ait kimi bilgileri silip atmıştı.” Öte yandan Karen’in babasıyla çatışması Oedipus sendromuna sahip olduğunu gösterir. Miss Karen’in kendiyle barışmasının yegâne yolu babasıyla barışmasından geçer. Baba ve kız iç içe geçmişlerdir. Hatta babanın özgür kalmasının yolu Karen’den geçer. Baba için dünyadaki gölge kendi kızıdır. Bu yüzden göğe yükselemez yani ölemez. Karen’de rüya ve gerçeklik iç içedir. İç monolog karakterde en belirgin özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ahmet Ümit bir röportajında Konya’ya gittiğini söyler. Roman boyunca şehir hakkında verilen bilgiler bu durumu gösterir niteliktedir. Kitapta okuyucu adım adım Konya’yı gezer. Yazar, neredeyse seyahatname türünde yazıyormuşçasına şehir hakkında birçok bilgi verir. Karen’in otelde kaldığı oda Mevlana Türbesi’ne bakar. “131 numaralı oda Sultan Selim Camii’ne bakıyor. Balkonunuzdan Mevlana Türbesi’ni de görebilirsiniz.” Alaeddin Tepesi, Merec- el Bahreyn, Dervişan Kapısı, Karatay Medresesi, Üçler Mezarlığı gibi Konya’nın en gözde mekanlarına değinilir. Şehrin lezzetleri için de şunları söyler, “Fırın kebabı oldukça lezzetliydi; bamya çorbası gibi Konya’nın özel yemeklerindenmiş… Dumanı üstünde, köpüğü yerinde, telvesi kıvamında, zarif bir fincanın içinde, yanında çifte kavrulmuş lokumla, akşam yemeğinin gerçek bir armağanı gibiydi.

Kitapta sosyolojik tespitler de önemli unsur olarak karşımıza çıkar. “Türklerin karşılaştıkları insanlarla öyle ölçüp biçmeden kısa sürede samimi olma özellikleri…”, “Türkler, özellikle de erkekler konuşurken birbirlerine dokunmadan yapamıyorlardı galiba” şeklinde bilgi verilir.

Üstkurmacının üst düzeyde olduğu romanda Karen, hayali karakteri Sunny ve bedenine büründüğü Şems arasında gidip gelir. “Ölmeden önce ölünüz” hadisi ile Araf ve Maide suresine yapılan atıflarla iktibasa başvurulmuştur. Ahmed Eflaki’ye ait Ariflerin Menkıbeleri kitabından yapılan alıntılar metinlerarasılığı gösterir. Yazar, Şems’in Makalat'ına, Mevlana’nın eserlerine değinir. Tasavvuf hakkında verilen bilgilerse yazarın bir sufi değil iyi bir postmodern yazarı olduğunu gösterir. Roman birçok ayrıntıyı barındırmasıyla beraber içeriğinde şiir, müzik ve hat vardır. “Bu makam âşıkların kābesidir / buraya noksan gelen tamamlanır.”. Molla Cami’ye ait olduğu belirtilen bu sözlerin “Ünlü hattatlardan Yeserizade Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkmış” olduğu belirtilir. Romanda “sokrandı” ifadesi ile de Konya’nın ağız özelliği verilir. Roman başlangıç ve sonun birliği kuralına uygun olarak biter. Kitabın ilk sayfalarında verilen yüzük ve Şems’in ölüm sebebi sonda aydınlanır.

Cemile Evin Öztep
twitter.com/evin_oztepp

4 Mayıs 2022 Çarşamba

Bir tevazu ve aşk erinin hatıraları

Türk tasavvuf tarihi için en nadide bilgiler, hiç şüphe yok ki hatıraların arasında gizlidir. Mana sultanlarını daha yakından tanımak adına eşsiz birer imkân olan hatıra kitapları; onların yetiştikleri muhiti, dönemin manevi iklimini, toplumun düşünce dünyasını ve hatta siyasi tansiyonu öğrenmek adına da pek kıymetlidir. Okuduğum müddet boyunca her sayfasında ayrı lezzet almam münasebetiyle fakire belgesel zevki yaşatmış bir kitaptan söz açmak istiyorum: Şefik Can Hatıralar. Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin âşığı, ömrünü Mesnevî çalışmalarına ve bu çalışmaları insanlığa sunmaya adamış, sertarîk mesnevîhan Şefik Can Dede’nin uzun yıllar hizmetinde bulunmuş sevgili Hayat Nur Artıran hocamızın hazırladığı bu hatırat; muhibbân-ı kütüb için bulunmaz bir ilaç.

Vaktiyle Hayat Nur hoca, yedi yıl boyunca gece-gündüz dizinin dibinde olduğu hocasını iki kelimeyle anlatmıştı: tevazu ve mahviyet. Günümüz toplumunda, bilhassa gençlerin ciddi bir anlam arayışı içinde olduğunu gözlemliyoruz. Hayatını adayacak bir şey bulamamanın neticesinin hüsran olduğunu büyükler bizlere daima öğütlemiştir. İşte, “Bir insan ömrünü neye vermeli?” sorusuna bir cevap olarak Şefik Can Dede’nin bereketli ömrü şimdi sayfalara dizilmiş bir hâlde önümüzde duruyor. Ne görüyoruz bu ömürde? Evvela yüksek bir ilim aşkı. Her türlü zarurete rağmen öğrenmenin, öğrendiğini derinleştirmenin, bu derinliği giderek özümsemenin ve dolayısıyla başkalarına da “rol model” olmanın hikâyesini görüyoruz. Kuleli Askeri Lisesi, Pangaltı Harp Okulu ve Kara Levazım Okulu sonrasında uzun askerlik yılları boyunca Şefik Can Dede her ne olursa olsun insanlık yolunun adımlarını takip etmiş. Elbette bu yol, tek başına yürünmesi mümkün olmayan, muhakkak bir rehberin gözetiminde sürdürülmesi gereken bir yol. Dedemizin rehberi ise Tâhirü’l Mevlevî Efendi. Peki tanış olma hadisesi nasıl gerçekleşiyor? Şefik Can Dede, Süleyman Nazif Bey’in Bataryayla Ateş kitabını okuyor ve Şeyh Şamil hakkında yazılmış olan iki buçuk sayfalık yazı vesilesiyle büyüleniyor. Şeyh Şamil’i daha yakından tanımak için sahhaflara gidiyor. Kitapçı Hulusi Efendi, “Tâhirü’l Mevlevî hazretleri, Şeyh Şamil hakkında bir eser yazdı fakat o eser Enver Paşa tarafından toplatılıp Kafkasya’ya gönderildi. Kitapçılarda bulamazsın. Sen bu eseri git Tâhirü’l Mevlevî’den iste, ancak kendisinde vardır” diyor. Dedemiz sora sora evi buluyor ve Tâhirü’l Mevlevî’de kitabın bir nüshası olduğunu öğreniyor. Hatta Tâhirü’l Mevlevî, “Yukarı çıkıp okuyabilirsin” diyor. Bunun üzerine Şefik Can Dede ta Çengelköy’den geldiğini, yatılı bir talebe olduğunu, vaktinde okula dönmesi gerektiğini söyleyerek kitabı bir haftalığına rica ediyor. Tâhirü’l Mevlevî’nin cevabı “Oğlum, kusura bakma, ben kimseye kitap veremem. İstiyorsan gelir yukarda okursun” olunca, oradan kırgın olarak ayrılıyor.

Aradan yıllar geçiyor, 1935 senesinde Kuleli’ye öğretmen olarak tayin ediliyor Şefik Can Dede ve staj görmesi için Tâhirü’l Mevlevî’nin himayesine veriliyor. Canı sıkılıyor bu duruma; küçücük bir kitabı bile kendisine güvenip vermeyen bu kişi ona öğretmenlik yapabilir belgesi nasıl verecektir? Şefik Can Dede’nin Farsçaya ve Hz. Mevlânâ’nın şiirlerine olan merakı, hocasına saygılı davranışları, nöbetlerini tutuşu ve onu daima rahat ettirmeye çalışması Tâhirü’l Mevlevî tarafından sevilmesine vesile oluyor. Sonradan evine gittiğinde, ilk tanışma hadisesini anlattığında Tâhirü’l Mevlevî şaşırıp, “Sen o muydun?” diyor ve bu hadiseden dolayı yaşanan hüznü ortadan kaldıracak bir işaret veriyor. Bu işaret, Tâhirü’l Mevlevî’nin kütüphanesinde, kitapların üzerinde büyükçe bir kartona yazılmış Arapça bir beyti gösteriyor. Türkçe meali “Benim dünyadaki sevgilim kitaplardır. İnsan sevgilisini, bir zaman için bile olsa, başka birine verebilir mi?” olan bu beyti okuduktan sonra “Çok haklısınız” diyor Şefik Can Dede ve hocasının elini öpüyor, daha sonra ise kendisinden el alarak manevî talebesi oluyor. “Onunla geçirdiğim her zaman ibadet gibidir” diyor ve şunları ekliyor: “Allah’ın en büyük lütfu, keremi olarak maddi ve manevi öğretmenlik icazetimi Tâhirü’l Mevlevî gibi büyük bir velinin elinden almak bu naçiz kula nasip oldu.

Şefik Can Dede’nin babası, son nefesini verirken bile kitaplarını düşünen, oğlunun rüyalarına girip kitap hususunda telkinde bulunacak kadar kuvvetli bir kitap sevdalısı. Burada bir anı var: Şefik Can Dede, babasından kendisine kalan kıymetli bir yazma eseri, ehil gördüğü bir kimseye hediye ediyor. O gece babası rüyasına giriyor ve kitabı yanlış kişiye verdiğini söylüyor. Böylece anı içinde bir anı daha açılıyor: Şefik Can Dede’nin babası da bir Hz. Mevlânâ ve Tâhirü’l Mevlevî hayranı. “Kendisi müftü idi, din adamıydı ama sanat, tarih, edebiyat ve şiire çok meraklıydı. Daha küçük bir çocukken bana Mevlânâ’dan, Hâfız’dan, Sadi’den şiirler öğretirdi. Özellikle Tâhirü’l Mevlevî’nin yazılarını ve şiirlerini yakından takip ederdi.” diyerek belki de “evlat babanın sırrıdır” sözüne tarihi bir vesika sunmuş oluyor.

Ben her zaman nerede bir Allah dostunun ismini duysam hep gidip kendileriyle tanışmak dualarına nail olmak isterdim.” diyen Şefik Can Dede, bizlerin ancak kitaplardan isimlerini ve hayatlarının küçük bir bölümünü öğrenebileceğimiz nice mana sultanıyla tanış olmuş. Midhat Bahârî, Ahmed Avni Konuk, Osman Kemalî Efendi, Abdülaziz Mecdi Tolun, Yaman Dede, Ahmed Remzi Akyürek, Mahmud Sadettin Bilginer, Hasan Lütfi Şuşut, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Ladikli Ahmet Ağa, Muhammed Raşit Erol… Bendeniz bu zenginlik içinden bir hatıra aktarmak zorunda olduğumun farkındayım. Hem bu yazıyı yazdığım gece vuslat sene-i devriyeleri olması hem de teferruatı fakirde olan hususi muhabbetim sebebiyle, Muzaffer Ozak Efendi’yle Şefik Can Dede arasındaki pek güzel hatıralardan bir bölüm nakletmek isterim: “Kitap sevgisi, beni her hafta Sahhaflara uğratırdı. Eskiden Cuma günleri tatildi. Böylelikle her Cuma günü büyük bir camiye giderdim. Bazen Sultanahmet’e, bazen Ayasofya’ya, bazen Süleymaniye’ye, bazen de Fatih’e… Fatih Camii’ne gittiğim zamanlar, oradaki merdivenden camiye çıkarken, merdivenlerin kenarında, yerlere dizilmiş kitaplar görür ve gayriihtiyarî bakardım. Kimi zaman da bu kitaplar musalla taşının üzerinde sergilenirdi. Bazen arzu ettiğim dinî içerikli kitaplar olurdu ve onlardan alırdım. Orayla çok genç, zayıfça, temiz yüzlü bir delikanlı ilgilenirdi. İşte bu genç Muzaffer Bey’di… Kuleli’de öğrenci iken tanıştığım Muzaffer Ozak Efendiyle albay emeklisi olduğum zaman bile görüşüyorduk, birbirimizi hiç bırakmadık. Dükkânına gittiğim zamanlarda, bana layık olmadığım itibarı, sevgiyi, ilgiyi gösterirdi. Bir gün bana; Hz. Mevlânâ’ya çok şeyler borçlu olduğunu, onun Mesnevî’sini okuyarak manen çok dereceler aldığını ve böylelikle gönlünün açıldığını söyledi… Bendeniz Tâhirü’l Mevlevî’nin Mesnevî’nin eksik kalan ciltlerini tamamlamaya çalıştığım sıralarda, Hacı Muzaffer Bey Amerika’ya gitmişti. Oradan dahi bana telefon edip bu şerhi tamamlamamı ısrarla beyan ederek söz konusu çalışmanın Tâhirü’l Mevlevî tarafından Türkçeye yapılan şerhini tamamlayacak çok mübarek bir kitap olacağını söyledi… Birkaç ömre sığdırılacak şeyleri kısa sayılabilecek mübarek hayatına sığdırmıştı.

23 Ocak 2005’te âlem-i cemâle doğdu Şefik Can Dede. Şişli Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından gazetecilerin “Hocanız hakkında ne söylemek istersiniz?” sualine Hayat Nur Artıran şu cevabı vermişti: “Benim hocam bir hiçti”… Şefik Can Hatıralar, hiçliğe adanmış aziz bir ömrün vesikası olarak yalnız kütüphanelerimizde değil, gönüllerimizde de çok ayrı bir yerde bulunacak.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Bu yazı daha evvel Muhit dergisinin 28. sayısında yayınlanmıştır.

Veliliğin sınırı nerede başlar, nerede biter?

Velayet Mührü tabiri kulağa hoş geliyor; sanki Allah dostluğu tescillenmiş evliyanın elindeki bir çeşit kaşe gibi… Vülgarize etmeyi ve basitleştirmeyi itiyat haline getiren insan zihni ne şekilde algılarsa algılasın, 2020 senesinde ahirete irtihal eden mühtedi Michel, nâm-ı diğer Ali Chodkiewicz’in yıllardır Türkçeye çevrilmesi beklenen pek mühim eserinin adı aslında; Velayet Mührü ve Sufi Kitap tarafından yayımlandı.

Chodkiewicz’in kızı Claude Addas’ın La Maison Muhameddienne isimli eserini geçtiğimiz yıl Ehl-i Beyt-i Muhammedî adıyla Türkçeye çeviren Birol Biçer, bu kez Velayet Mührü’nü tercüme etti. Bir kişinin hem Fransızcayı iyi bilmesi hem de tasavvufun, eski ifadesiyle söyleyelim, “gavamızına vâkıf olması” büyük bir mazhariyet; Birol Biçer bu iki hususu cem eden bir şahıs. Bu yönüyle eseri okuduğunuz zaman sanki orijinal dilin Türkçe olduğunu zannediyorsunuz ki bu çevirinin nitelikli olduğuna işaret eder.

Miladi 873 senesinde velayet kavramı üzerine yazmış ve konuşmuş, bir arada “mütenebbilikle” itham edilmiş Hakim-i Tirmizî, Hatmü’l-Velâye adlı eserinde 157 adet soru sorar ve sorulara cevap vermez. Bu sırlı suallere üç asır sonra Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî cevap verecektir. İşte Chodkiewicz, bu olayı vurguladığı çalışmasında, İbn Arabî’nin en temel eserlerinde “velayet”in izini sürer. On başlığa ayırdığı her bir bölümde veli olmanın ne şekilde tanımlandığı, ne tür tasniflerin ve tariflerin olduğunu enlemesine ve boylamasına ele alır.

Tasavvufta velayet kavramına dair okuma yapan herkesin karşılaştığı en çetrefil mesele nebiler ve veliler arasındaki mukayese ya da faikıyet sorunudur. Nübüvvetin velayetten üstün olduğu sorusu ortalama bir zihin için zaid görünse de derununa dahil olunca işin çok daha farklı bir mahiyeti tezahür eder. İbn Arabî’nin bakış açısıyla nübüvvetin hususi ve umumi cihetleri bilindiği takdirde zihinlerdeki olası karışıklık ve zıddiyet ortadan kalkmış oluyor.

Kitap bir velinin iç ve dış özelliklerinden, manevi menzillerinden, makamlarından ve mertebelerinden bahsederken, zengin çeşitlilik insanı gerçekten şaşırtıyor. Kutup, veted, rical, gavs, nukeba, nüceba, havariyyun, müheyyemun ve hatta Racep aylarında ortaya çıkan recebiyyun gibi evliya türleri, “veliyyullah”ın her zaman ve her mekânda mevcut olduğunu gösteriyor. Hem zahiri hem de batıni hilafeti elinde tutanlar ya da sadece batıni hilafete sahip olanlar kimlerdir?

Veliler çeşit çeşit gerçekten… Hz. Peygamber’in ceddinde var olan “Nur-i Muhammedî”nin sonraki yüzyıllarda ehlullallahın mübarek veçhinde parıldamasının ilginç örnekleri var; örneğin bu nurun yakıcılığı bazı evliyanın yüzünü örtmesine sebep olmuş! Her velinin varisi olduğu bir nebi ve o nebinin temayüz eden özelliklerinin velideki tezahürleri… Tabir-i diğerle; Musevî-meşrep, İsevî-meşrep, Hûdî-meşrep velilerin ne şekilde hususiyetlere mazhar olduklarının ilginç örnekleri gösterilmekte… Velinin kerametleri her ne kadar onların makam ya da menzillerine dair bir fikir verse de asıl büyük evliyaullahın kerametlerinin sıradan insanlar tarafından müşahede edilememesi öyle ince bir nükte ile anlatılmış ki hayran olmamak ve şaşırmamak kabil değil. Hiç şüphesiz ki Chodkiewicz bütün bu çıkarımları ağırlıklı olarak İbn Arabî’den istifade ederek yapıyor. “Sıfat-ı İlahiyyeye mazhar bu büyük evliya gözlerden saklıdır.” Kerametleri müşahede edilen ehlullah ise ancak birkaç esmâ-i İlahiyeye mazhardır.

Veliler “boyunsuz yüze” sahiptirler, nereye dönerlerse dönsünler Allah’ın veçhini müşahede ederler. Altı cihetten ve yönden âzâdedir. Beş duyu hassaları da birbirlerinin görevlerini ifa edebilir, kokuları görebilir; görülenleri koklayabilir.

Bir Resul, sırasıyla nebi, veli ve mümindir. Ama her mümin veli, her veli nebi, her nebi de resul değildir. İbn Arabî’ye göre, Hz. Peygamber’den sonra Allah, üç resulü bu dünyada muhafaza etmiş ve farklı bir hayat mertebesinde onları canlı kılmıştır. Hz. İdris, Hz. İlyas ve Hz. İsa. Buna kimileri de Hz. Hızır’ı ekler ki bu sonuncusu resul kategorisinde değerlendirilmez. Bu dört zat mevcudiyetlerini bedenen sürdürmekte ve bu dünyanın evtâdı; yani direkleri olarak vasıflandırılmaktadır.

Chodkiewicz’in bu emek mahsulü parlak eserinde çok ilginç değerlendirmeler ve İbn Arabî’ye dayandırılan son derece dikkat çekici tespitler mevcut. Neden müşrik ya da kafir, Müslümanın üzerinde galebe çalar, ona tahakküm eder? Sıradan bir mümin bu olayı Müslümanların günahlarıyla açıklama eğilimi gösterir, ama İbn Arabî düşüncesine mensup olanlar ise bunu çok daha farklı ve ilginç bir şekilde yorumlarlar. Ya da İsevî gelenekte suret neden tecviz edilmiş? Hele kitabın son kısımlarında İbn Arabî’nin yaşadığı “miraç” tecrübesi ise gerçekten metafizik alemin baş döndürücü atmosferini gayet güzel açıklıyor. Daha genelde tasavvufta velâyet, özelde ise İbn Arabî düşüncesini ve metafiziğini merak edenler, bu eseri muhakkak elinin altında bulundurmalılar.

Fatih Çarşambalı

13 Nisan 2022 Çarşamba

Kara Hikâye: Aynaya yansıyan ayna

“Bir aynaya yansıyan ayna ne gösterir?”

Bitmeyecek Öykü’de, Michael Ende böyle bir soru atar ortaya. Ayna, karşısındakine göre konumlandırır kendini. Doğrudan bir varlığı hem vardır hem yoktur. Ayna, karşılıklı ilişki içindedir. Gösterdiği ile var olur. Kendi varlığı, eğer karşısında bir görünen yoksa esasında pek de önemli değildir. Ancak karşısında bir görünen olduğunda onu gösterebilmesi için de kendine ait bir varlığa sahip olmak zorundadır. Ayna, berraktır. Görüneni, olduğu gibi gösterir. Bazen farklı şekiller alabilir ama yine de özü hırpalamaz. Hırpalanan olacak mıdır? Belki bakan!

Kürşat Çelik, Kara Hikâye’de okuyucusuna ayna işlevi yapmıyor, bize hayatı doğrudan göstermiyor. Kara Hikâye, aynanın karşısında yer alan ayna olarak çıkıyor karşımıza. Görüneni gösteren aynaya, kendine has tarzıyla, yeniden ayna oluyor ve biz görüneni, yazarın gördüğü açıdan görüyoruz. Hırpalanan var mıdır? Okuyucu elbette ancak yazarın hiç hırpalanmadığını kim iddia edebilir?

Çelik’in öyküleri bir hastanın odasına da sızsa, bir dergâha da sızsa, hiç gelmeyen rüyalara da sızsa başından sonuna, parçadan bütüne insanın bitimsiz derdini, dert denen olguyu, bekleyişi, tedirginliği anlatıyor. Bazen sarpa sarmış, bazen ise aşikâr bir tedirginlik. O yüzden Çelik’in öykülerinde bir ses çekip gidebilir, bir insan çığlık olabilir, bir elma alınmadan da yaratılış başlayabilir…

Çünkü insan bir öykü kahramanı değildir, bizatihi öyküdür.

Evet, insan, yaşar ve ölür. Arasında geçen zamana yaşam denir. Yaşam kimilerine göre son derece keskin bir gerçektir, bıçağın sivri ucudur, kıldan ince kılıçtan keskindir; kimilerine göre ise rüyadır, gerçek değildir ve rüyanın doğru tabir edilmesi gerekmektedir. Kürşat Çelik gerçeği tahlil ederken, rüyayı tabir ediyor, aynı zamanda da okuyucuya tahlil/tabir payı bırakıyor. İnsan, yaşar ve ölür. Acı hep yanı başındadır. İnsan doğar, emekler, yürür, (belki yürüyemez, aklı zayıfçadır, olmadık yerlere pisler), konuşur, (belki kendi kendine, belki giden/ölen birinin ardından), yazar, bekler, sevinir, üzülür, heyecanlanır, korkar, yanılır, zanneder, ferahlar, yanar (bazen ateşle kucaklaşır, bazen bile isteye yanar, bazen de ateşi, alevi deniz sanır, su sanır), koşar, yorulur, ölerek dinlenir. Acı hep yanı başındadır. Acı hep oralardadır. Acı sayfanın bir yerlerinde kendini göstermek için beklemektedir. Kalem istese de istemese de, acı kendini gösterecektir.

Bizim maksadımız yazarın ne anlattığı değildir. Biz yazarın nasıl anlattığıyla ilgileniyoruz. (Hep öyle yaptık.) O yüzden de aynadan geçemiyoruz. Nedir bir ayna ile ayna karşısındaki aynanın farkı? İnsan, yaşar ve ölür. Ayna, insanın arkasından sela okunduğunu gösterir. Aynanın karşısındaki ayna ise o selanın tam üç kez okunduğunu gösterir. Katletmenin büyüsünü pekâlâ bir ayna yansıtabilir ama “çok nazikçe katledildiğini” birinin ancak aynanın karşısındaki ayna ile görebiliriz.

Görebiliriz diyoruz çünkü yazarın görevi görüneni göstermek değildir, görmek okuyucunun işidir. Yazar soluğunda bile soru barındıran, yaşamın ne olduğunun peşinde koşarken kendi yaşamını bazen ıskalayan kişidir ve o okuyucuya acının ne olduğunu veya nasıl geçeceğini göstermez, acıyı gösterir sadece. Acıyı görmek okuyucunun görevidir. Yazar, okuyucunun kendine sormaktan kaçındığı soruları sorabilen kişidir. Ancak eser, yazarı öldürür. Okuyucu eser ile baş başadır, yazar ile bir hesabı kalmamıştır. Yazar da böyle olması için çabalamıştır. Yazarın gösterdiği kendisi değildir çünkü başlı başına yaşamdır. Açığa çıkmaz. Cevapları sunmaz. (Belki kendi de bilmez!) “Çünkü cevap vermek açığa çıkmaktır.

Acı hep oradadır ve insan sıklıkla yüzleşmek istemez, kaçar acıdan. Karşısına bir ayna çıkacak ve kaçtıklarına ona gösterecek diye korkar. Belki de aynadan kaçmanın bir yolu da aynanın karşısına başka bir ayna ile çıkmaktır. Kürşat Çelik’in dediği gibi: “İnsan kendisini boşluğa bırakınca, boşluğa düşmekten kurtulabilir.

Yasin Taçar
twitter.com/muharrirbey_

Süheyl Ünver’le unutulmayan sohbetler

Ahmed Güner Sayar’ın Türk kültür ve sanatına ömrünü veren hocası A. Süheyl Ünver'le 1968’de tanışmalarından 1985’de vefatına kadarki sohbetlerinde ve görüşmelerinde kaydettiği notları A. Süheyl Ünver’le Sohbetler başlığıyla yayınlandı. Eserde Ünver ve Sayar’ın hoca talebe mahiyetinde 17 sene boyunca devam eden görüşmeleri ve Süheyl Ünver’in kültür muhiti, hocaları, tanıdığı şahsiyetler, öğrencileri, çalışmalarının konu edildiği pek çok anlatım ve hatıraya yer veriliyor.

Süheyl Ünver’le 7 Aralık 1968’de İ.Ü. Merkez Binası’nda Tıp Tarihi Enstitüsü’nde tanışan Ahmed Güner Sayar, vefatına kadar onun yakın çevresinde bulunmuş ve sohbetlerine iştirak ederek bunları kaydetmiştir. Güner Sayar, dedesi Yozgatlı Emekli Hakim Yusuf Bahri Nefesli’nin bağlı olduğu Fatih’in türbedarı Tırnovalı Ahmed Amiş Efendi’yi tanımak gayesiyle Süheyl Ünver’e gider. Süheyl Ünver, Güner Bey’i kabul eder ve “Kalem kağıdınız var mı?” der. Güner Bey’in “Yok Efendim” cevabı üzerine kendisine kağıt kalem verilir. Ardından Süheyl Ünver Amiş Efendi’nin sözlerini Amişnâme isimli bir deftere kaydettiğini anlatarak o defterden bir söz yazdırır. Daha sonra Süheyl Ünver, “Ressam Ali Rıza Bey’e Göre Yarım Asır Önce Kahvehanelerimiz ve Eşyası” başlıklı kitabını armağan eder. Güner Bey’i İ.Ü. Tıp Tarihi Enstitüsü’nde her Cuma günü tezhip ve minyatür öğrencilerinin çalıştıkları dershanedeki sohbetlere davet eder. Güner Bey de bu tarihten itibaren Süheyl Ünver’in sohbet meclislerinde her zaman hazır bulunur. Bu sohbetlerde Süheyl Ünver’in Türk kültüre dair hiç duymadığı bilgiler aktardığına şahit olur ve kırık dökük de olsa bu sohbetleri hocasının isteği üzerine kaydetmeye başlar.

1969-1975 yılları arasında Güner Sayar yüksek tahsil için İngiltere’de bulunduğu yıllarda yüzyüze sohbetlere iştirak edememekle birlikte Süheyl Ünver’le mektuplaşır ve tatillerde İstanbul’a geldiğinde muhakkak hocasının ziyaretine gider.

Güner Sayar, genellikle Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’nde ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde Süheyl Beyle sohbetlerinin yanı sıra eşi Neslipir Hanım’la nişanlanmaları, nikahları, kayın pederi Celaleddin Çelebi’nin Süheyl Ünver’le olan dostluğu gibi ailesinin de dahil olduğu görüşme ve hatırları da günü gününe kaydetmiştir. Güner Sayar eşi Neslipir Hanım’ın nişan merasimlerine Süheyl Ünver ve kızı Gülbün Mesera da katılır ve nişan yüzüklerini Süheyl hoca takar. 8 Aralık 1983’de Güner Sayar ve Neslipir Hanım’ın Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde kıyılan nikahlarında da Süheyl Ünver ve Aykut Kazancıgil şahit olarak hazır bulunur. Güner Bey Süheyl Ünver’e olan bağlılığını evlendikten sonra eşiyle birlikte sürdürmüş bayramlarda Süheyl Ünver’i Kalamış’taki evinde ziyaret etmiş, doğum günü ve yılbaşı gibi günlerde hocasını iyi dileklerini ileterek hayır duasını almıştır.

Süheyl Ünver zaman içinde yakın dostlarıyla Ahmed Güner Sayar’ı tanıştırmıştır. Bu tanışma ve görüşmeleri de Güner Sayar’ın notlarından okumak mümkündür. Mesela 7 Ocak 1969 günü Süheyl Ünver, Güner Sayar’ı ressam Feyhaman Duran’ın Vezneciler’deki evine götürür. Ünver ve Sayar, Feyhaman Bey ve eşi Güzin hanım tarafından misafir edilir. O günkü hatıra ve intibalarını heyecanla defterine kaydeden Güner Sayar, Duranların evinin adeta bir hat ve resim müzesi olduğu notlarında yazmaktadır.

Amiş Efendi’nin “Allah yolunda ve indinde talebe hocadan büyüktür” sözünü benimseyen Süheyl Ünver’in talebeleriyle yakından ilgilenmiş ve Türk sanatına devam etmeleri için onları teşvik etmiştir. Ahmed Güner Sayar ise iktisatçı olmasına rağmen Süheyl Ünver’in sohbetlerinde bulunmuş onun Türk sanatı ve kültürüne dair eşsiz bilgi birikiminden istifade etme imkânına erişmiştir. Sayar’ın notlarında Süheyl Ünver’le tanışıp görüşmüş öğrencisi yahut çağdaşı olan pek çok ilim, kültür ve sanat dünyasından isimler hakkında bahisler yer alıyor.

Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’da mutad olarak devam eden sohbetleri onun 12 Kasım 1985’de evinde hafif bir felç geçirmesi neticesinde hastahaneye kaldırıldığı günlere kadar devam eder. Cerrahpaşa’da Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniği’nde tedavisi sürmekteyken Güner Bey eşi ile birlikte Süheyl Ünver’i ziyaretlerde bulunmayı ihmal etmez. Süheyl Ünver, 25 Kasım’da hastanede yanına gelen Güner Sayar’a hastalığının tesiri ile “Ben artık bittim. Bu iş bitti. Bana oku” der ve son defa vedalaşırlar. Süheyl Ünver, bu görüşmeden üç ay sonra 14 Şubat 1986’da evinde vefat eder.

Ahmed Güner Sayar, Süheyl Ünver’in son zamanlarına kadar yanında bulunmuş az sayıda isimden biri olarak hocasıyla sohbet ve hatırlarını kaydederek çoğu zaman şifahi olduğundan dolayı kaybolan bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasına vesile olmuştur.

27 Şubat 1981 günü Süheyl Ünver talebeleriyle bir sohbet esnasında not tutan Ahmed Güner Sayar için, “Güner Bey’in bir hastalığı var! Benden işittiğini yazıyor. Çünkü bunları ileride neşredecek” dediğini aktaran Güner Bey, tuttuğu bu notları yayınlayarak hocasına vefa borcunu yerine getirmiş olur.

Bu kadar ilginç ve faydalı anekdotların yer aldığı kitapta daha fazla görsel olması ve el yazısı notlardan örneklerin eserde yer alması da ayrıca beklenirdi.

Ruveyda Okumuş
twitter.com/ruveyda_okumus
* Bu yazı daha evvel Yenişafak'ta yayınlanmıştır.

4 Nisan 2022 Pazartesi

Aslan Asker Şvayk Türkler’den ne ister?

Bir vakitler kıymetli bir dostuma neden kitap okumadığını sorduğumda, bir gün başlamaya çok niyetlendiğini ama sonra okuması gereken kitapları düşündüğünde hiç başlamamayı daha kolaycı bir çözüm olarak gördüğünü ifade etmişti. İlk anda çok mantıksız gelse de sonraları kendi içerisinde tutarlı bir tavır gibi de gelmeye başladı bu çözüm. Zira zaman zaman ve çok kere tevafukken öyle kitaplarla tanışıyorum ki; yahu onca okumaya hala bu metinleri tanımıyor olmak büyük bir yeisi bende de oluşturuyor. Bakınız Jaroslav Hasek ve Aslan Asker Şvayk’ı…

Çek Edebiyatı… Kafka’dan sonrasına bakmaya bile tenezzül etmez çoğu okuyucu. Çekya, Prag, Kafka’dır. Lakin Kundera, Roman Sanatı’nda Kafka ile bizde görece çok da bilinmeyen bir yazarı kıyaslar, Hasek’i. Birinin bürokrasi diğerinin de ordusu ile yaptıklarını karşılaştırır. Bilir miyiz çoğumuz, pek zannetmiyorum. Bana da bir öğrencim, kitabı hediye edene dek bunu bilmiyordum. Hiç de öğrenemezdim. Ki şu an bu gecikmeli tanışma sebebi ile sadece bir tarihçi akademisyen olarak dahi büyük pişmanlık yaşıyorum.

Bakmayın bizde bilinmez dediğime, 60’lı yıllardan itibaren Türk tiyatrosu, Hasek 1923’te ölünce yarım kalan bu esere pek yakın duruyor. Bu tarihlerde genç bir tiyatrocu olan Genco Erkal’a cuk oturuyor anlatılanlara göre bu karakter. Sonraları peyderpey devam ediyor uyarlamaları ile sahnelenmesi. Hatta Antalya Devlet Tiyatrosu’nda 2000’ler başında da sahnelendiğini öğreniyorum sonraları, ki bu kronoloji kitabın girişindeki harika çevirinin sahibi Celal Üster’in kaleminde de bize aktarılıyor. Hasek 19. yüzyıl sonlarında doğmuş bir entelektüel, sonraları da anarşist. Gazeteci ve edebiyatçı. Hiç istemese de I. Dünya Savaşı’na katılıp savaşın her yüzünü görmek zorunda kalıyor. Sonrası oldukça karışık ama tutarlı. Merak eden Can Yayınları’ndan çıkan Celal Üster çevirisini edinip girişindeki uzun izahı okumalı derim ben. Peki Hasek’in Şvayk’ı ne anlatır?

Aslan Asker Şvayk’ın alt başlığı “Dünya Savaşı’nda Başına Gelenler”. Dolayısı ile eser de tam olarak buna odaklanmış. Bir yandan savaşa dair somut ve gerçek bilgiler sunarken bir yandan da Şvayk’ın groteks aklı ve karakteri ile muazzam bir hicive soyunuyor. Savaş olgusunun böğrüne garip bir mizahi anlayışla yalın kılıç dalıyor. Bu arada Josef Lada’nın çizimleri de kitabı ayrıca keyifli kılmış, bir selamı hak ediyor o da.

Kitabı okuyanlar Hasek’in Şvayk’ın karakteri üzerinden yaptığı anlatıyı hemen fark edecektir. Yani olaylardan çok karakter tipinin düşündürdükleri çok daha etkin dolayısı ile okuyucu kendi kendine bir sürü soru soracaktır. Şvayk çok mu akıllı? Çok mu aptal? Amiyane tabirle salağa mı yatıyor yoksa bilinçli olarak deli taklidi mi yapıyor? Anlamak güç ama Hasek’in ustalığı da biraz buradan geliyor. Ve fakat Türk okuyucusu için çok başka bir anlamı var bu eserin. Hasek’in birçok noktada atıf yaptığı Türkler ve savaştaki konumları. Bir tarihçi olarak özellikle bu konuya dair ciddi bir analiz yazmak büyük hayal olacak ama şimdilik bu yazı ile iktifa edilsin.

Şvayk, I. Dünya Savaşı’nın müsebbibi Saraybosna suikastını öğrenince ilginç bir tepki veriyor: “Mutlaka Türklerin parmağı vardır bu işte. Bana sorarsanız Bosna Hersek’i Türklerden hiç almayacaktık.” Bu çıkış ilginç ve Hasek mi konuşuyor yoksa bu bir hiciv mi hiç bilemeyeceğiz. Ama Hasek bu suikastta bir Türk parmağı olduğu fikrinde ısrarcı. Birkaç sayfa sonra Şvayk yeniden açıyor konuyu: “Bana sorarsanız, mutlaka Türklerin başının altından çıkmıştır bu iş…. 1912’de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’a karşı giriştikleri savaşta yenilgiye uğrayan Türkler, Avusturya’nın kendilerinden yana çıkmasını istemişler, Avusturya böyle bir şeye yanaşmayınca da Ferdinand’ı vurmuşlardı. …. Türkleri sever misiniz? O kuduz kafirleri sever misiniz? Mümkün mü sevmeniz? ”. Bu kısımda sertleşiyor Şvayk üzerinden Hasek. Avrupa için güçlü bir öteki olarak bilhassa da Balkanlar üzerinden Türkler’e dair mühim bir bakış ortaya koyuyor. Ve bununla da yetinmiyor, nerede ise savaşın Avusturya üzerinden gayesini bunun üzerine kuruyor. Hatırlatmakta fayda var Hasek bu savaş sırasında Avusturya Macaristan adına silahaltında. Sarhoş Şvayk şöyle anlatıyor durumu: “Mutlaka savaş açacağız Türkler’e. İmparatorumuz onlara diyecek ki: “siz benim amcamı öldürdünüz. Ben bunun hesabını sormaz mıyım?” Tabi bir korkuyu da ekliyor devamında:

Türklerle savaşa girersek Almanlar bize saldırabilir. Almanlarla Türkler birbirine arka çıkar. Dünya yüzünde onlardan fırlaması yoktur.

Hasek 1923’te öldüğünde kitabın ancak yarısına gelmişti. 6 ciltlik bir plan 4. cilt yazılırken sona erer. Devam etse ne derdi ne anlatırdı, muamma. Ancak şu bir gerçek ki Hasek büyük bir kalem ve bir okuma aralığını hak ediyor. Tarzı da, bakış açısı da ayrıcalıklı. İyi bir okuyucunun kaçırmaması gereken çok teatral bir anlatım ve zekice kurgulanmış bir propaganda metni. Şvayk’ın bir tespiti ile bitirelim yazıyı:

"Saçları dimdik olan adam: “Ben suçsuzum, ben suçsuzum,” diye yineledi gene. Şvayk, “Hazret-i İsa’nın bir suçu yoktu, ama gene de çarmıha gerdiler” dedi. “Hiç kimse masumun derdinden anlamaz zaten.

Galip Çağ
twitter.com/caggalip