6 Aralık 2021 Pazartesi

Kendine sığınanların öyküleri

Bir yazarın ilk kitabını okumak, okur için yeni bir heyecan anlamını taşıyor. Yeni bir dille, dünyayla, yepyeni kahramanlar ve onların hikayeleriyle tanışmak büyük şans. Günümüzde çok sayıda yeni kitap yayımlandığı için her birine yetişmek zor ancak bu yazıda söz edeceğim kitapla tanışabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Çerçialan, Gamze Arslan’ın ilk kitabı. Arslan, Çerçialan’la 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nün sahibi oldu.

Arslan’ın dilindeki farklılık, daha ilk öyküden dikkat çekmeye başlıyor. Bu kitapta çemberin dışında kaldığı için değil, çemberin dışına itildiği için deliren kadınlar var. Yazar, kadınların iç dünyasını anlatma nedenini şöyle açıklıyor: “Bir tür isyan duygusu şeklinde bir karşılığı var aslında. Kadınların kadınlarla olan ilişkisini merak ediyorum, o bakış, seviş, görüşteki iktidarı… İki kadının arasında erkin, toplumsal ilişkilerin zorlamalarının ve sevme biçimlerinin yarattığı ilişkileri sorgulamak galiba maksadım.”*

Ancak Çerçialan’daki öyküler, yalnızca insanı merkeze almıyor, varlığın ve varoluşun tümüne dokunan bir anlatı söz konusu. Okur, bir anda kendini içinde bulduğu hal ile şaşıran ve devam edebilmek için deliliğe sığınan karakterlerin hayatlarına tanıklık ediyor. Leylâ Erbil’in, Mine Söğüt’ün karakterleri karşısında hissedilen türden bir ürkme ve sürüklenişin hâkim olduğu bu öyküler, karakterlerin birbirinden bağımsız gibi görünen ortak yazgılarına işaret ediyor gibi. Gamze Arslan’ın öyküleri okuru sürüklüyor; yazar, okura varacağı yeri telkin etmiyor, herkes kendi penceresinden, kendi tanıklığının inşasına koyuluyor.

Çerçialan’ın karakterleri de karakterlerinin hikayeleri de alıştığımız gibi değil. Nasırına kul olan parmaklar, canavara dönüşen anneler, sevgisiyle öldürenler, acısıyla yaşatanlar; sözün özü, Gamze Arslan’ın mahallesi epey kalabalık.

Northop Erye, Eleştirinin Anatomisi’nde eserlerin üç önemli unsuru olduğunu söyler: dianoia (anlamla ilgili), mythos (anlatıyla ilgili) ve ethos (karakterizasyonla ilgili). Erye’ye göre dianoia’nın mümkün olan en iyi anlamı temadır. Aslında kavram, metni okuduktan sonra okurun varacağı sonuç anlamını da taşır. Yani yazar tarafından, okur için belirlenmiş bir izlek ve okurun varacağı son anlamına gönderimde bulunur. Peki Çerçialan’da yazar bizi kendi yolundan ve kendi seçtiği sona sürüklemek istiyor mu, sanmıyorum. Yazarın da vardığı bir son anlam var elbet ancak çoksesli ve yeniden üretilmeye açık bir son anlamdan söz edildiğini söylemek gerekir.

Öykülerdeki şiddeti karakterler için bir çıkış olarak okumak mümkün. Bunu bir şiddet güzellemesi yorumuyla okumak yanlış olur. Öykülerdeki şiddeti, kapana kıstırılmış, zihinleri-bedenleri ele geçirilmiş kadınların sesinin çığlığa dönüşmesi ve kendileri için bir tür erginleşme töreni yaratmaları olarak yorumlayabiliriz. Karakterlerin geçmişlerinde, şimdilerinde ve geleceklerinde çeşitli kayıplar söz konusu ancak bu erginlenme töreniyle birlikte belki de ilk defa kendi seslerinin yankısını da duyurmuş oluyorlar.

Çerçialan’daki öykülerin sonları hep umulmadık şekilde bitiyor. Kederi, umutsuzluğu, kimsesizliği sırtlanan öyküler ironiyle buluşuyor; okur, sanki hayatı okuyormuş hissine kapılıp sürpriz sonlara teslim oluyor. Arslan’ın dilindeki ironi, öykülerdeki kederin telafisini fısıldıyor gibi. Her şey öylesine iç içe ve kendisine özgü ilerliyor ki bu yazıda tek tek öykülerden bahsetmemin imkânı yok. Şimdilik bize düşen Arslan’ın yeni öykülerini ve umulmadık sonlarını merakla beklemek.

Özge Uysal
twitter.com/ozgelerinuysal
* “Soner Sert, ‘Çok fazla ses birikti zihnimde”, Gazete Duvar
* Bu yazı daha önce sabitfikir'de yayınlanmıştır.

5 Aralık 2021 Pazar

Şebeklik öncesi son çıkış

Sadece senarist olarak sinemaya yaptığı katkılarla değil, yaşam serüveni ve kişiliğiyle de entelektüel dünyamızın en şahsına münhasır isimlerinden biridir Ayşe Şasa (1941-2014). Onun hakkında bir şeyler öğrenmeye başladığınızda yaşamöyküsü bir girdap gibi içine çeker ve her aşamasında şaşırmaya devam edersiniz. Laik ya da seküler görüşün kutsadığı bir dünyada imkânlar içinde büyümüş ve maneviyatı materyalizmle sınırlandıran sanat anlayışının hâkim olduğu piyasanın içinde bulmuştur kendini. Yaşadığı bunalım sonucu başladığı işten elini eteğini çekmesi de bu alana girişi gibi sert olmuştur. Uzun yıllar mücadele ettikten sonra aydınlık bir muhayyile ve temiz bir dil ile çıkmıştır kendi zindanından. Manevi ortamın içine modernitenin en kesif yerinden yaşayarak kopup gelmiştir. Fazla söze hacet yoktur aslında; yeteneği, birikimi, karakteri ve üslubuyla ayrı bir yeri vardır.

Ayşe Şasa’nın 1960’larda dâhil olduğu Yeşilçam Sineması’nda onlarca filmde senarist olarak emeği vardır. Psikolojik sorunları nedeniyle 1960’ların sonunda ara verdiği yazma eylemine 1980’lerde yeniden döndüğünde senaryonun yanında deneme, otobiyografi ve roman türünde de eserler vermiştir. O, tek romanı olan Şebek Romanı’nda edebiyat dünyamızda pek rastlanılmayan bir kurguyla karşımıza çıkar. Felsefi açıdan tipik bir distopya ve fütürizm edebiyatı diyebileceğimiz Şebek Romanı içerdiği bilim-kurgu ve nahif mizahi üslubuyla özgünlüğünü kanıtlıyor. Romanın muhtemelen Ayşe Şasa’nın senaristliğinden kaynaklanan bir diğer özelliği sinematografik yönünün olması. Akıcı, zorlamayan ve detaylarla boğmayan metni okurken anlatılanlar film şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor. Film şeridi demişken, kitabın yazarına yakışan kendine has bir özelliği var. Yüz yirmi dört sayfalık eserin sağ sayfasında roman kendi hâlinde akarken sol sayfası metinle ilgili bir çizim yer alıyor. Çizimlerle düşünce dünyası derinleşen okur romanı bir nevi fotoroman gibi okuyor.

Şebek Romanı gelecekte geçiyor: Sene 2075 ve mekân artık kod adla anılan Viyana. Romanın birden çok kahramanı var ve kahramanlara verilen isimler, romanın felsefesiyle örtüşecek biçimde özel olarak seçilmiş. Böylesi kısa bir yazıda isimlerin detayına girmemenin daha doğru olduğu düşüncesindeyim. Zira romanın bütünselliği açısından alegorik olarak seçilen her bir ismi özel olarak ele almak gerekir. Benzer şekilde mekânın Viyana olarak seçilmesi üzerine de tahminler yapılabilir. Bu bağlamda seçilen sembolik isimlerin Batı kültürü ve felsefesinin bizde kök salmış yansımalarından oluştuğunu söylemekle iktifa etmiş olayım.

Sene 2075 ve orangutan-insan çatışması, daha doğrusu savaşı söz konusu. Elbette bir de şebekler var. Şebekliği nihai hedef, varılacak nokta veya tekâmülün ya da evrimin son aşaması şeklinde niteleyebiliriz. Romanda bu durum “Maymundan geldik, şebeği arıyoruz. Maymundan geldik, şebeğe gidiyoruz.” şeklinde veciz hâle getirilmiş. Şehir merkezinde lüks içinde yaşayan şebekler sanat, edebiyat, eğlence ve bilimle ilgilendikleri steril bir hayata sahipler. Romanda göçmen denilen üçüncü bir grup daha var. Göçmenler şebekler tarafından ilkel olarak tanımlanıyor ve onlardan şebekliğe giden evrimsel süreci kabul etmeleri isteniyor. Aralarında şebekliği kabul edenler olduğu gibi şebekliğe uyum sağlayamayanlar da bulunuyor. Şebekliğe uyum sağlayamayanlar deney merkezlerine götürülerek cyborg’e (robot-insana) dönüştürülüyor. Diğer yandan güven tesis eden göçmenler temizlikçilik ya da kapıcılık gibi işlerde şebeklerin hizmetinde çalıştırılıyor.

Şehrin dışında kendi bölgelerinde yaşayan göçmenlerin büyük çoğunluğu şebek değil, insan oldukları iddiasını sürdürüyor. Buna karşın şehrin her yeri denetim altında ve yönetime göre aşırılık yanlısı göçmenlerin taşkınlıklarına karşı sıkıyönetim uygulanıyor. Alınan tüm önlemlere rağmen şehirde insan olma propagandası yapıldığı görülüyor. Bunu din tebliği olarak niteleyen yönetim orangutanlar aracılığıyla gün aşırı operasyon düzenliyor. Medya üzerinden tüm dünyanın tehlike altında olduğuna yönelik korku pompalayan yayınlarla yapılan baskın, tutuklama ve öldürmeler meşrulaştırılıyor. Yönetim şebeklerin karşı karşıya olduğu tehlikeyi göçmenlerle sınırlı tutmayıp uzun süreli depremler ve salgınlarla da pekiştiriyor. Depremlerin başlangıç ve bitiş zamanlarının alarm ile bildirilmesi bir plan olduğu izlenimi verse de şebekler boyun eğiyor. Diğer yandan salgınlardan korunmak için sık sık aşı olmaları gerekiyor. Bu küçük ayrıntı yaşadığımız pandemi dönemi açısından ilginç bir tevafuk.

Yönetimin tabiriyle göçmenler ya da kendi tanımlarıyla Allah’ın kendilerini insan olarak yarattığını söyleyen bu topluluk kimlik ve ibadetlerini gizleyerek yaşamaktadır. Bu topluluğu Müslümanlar olarak tanımlayan Ayşe Şasa’nın, onları anlatırken kendi hayatından kesitlerle izdüşümlü kurguladığını görüyoruz. Şasa’nın değişiminde -ya da iyileşmesinde- tasavvufun hayati bir yeri vardır. Romanda da yozlaşarak şebeğe dönüşmüş insan için tek kurtuluş yoldur tasavvuf. Şehir ve göçmenlerin arasında bulunan tampon bölgede ihtiyaç duyanlara himmet eden bir keçi çobanı vardır. Bu keçi çobanı tasavvuf ehli bir zattır. Ayrıca şehirde şebek olarak bilinen birkaç kişi bu zatla ilişki hâlindedir ve ruhsal açıdan hazır olduğunu düşündükleri şebekleri bir yolunu bularak onun yanına getirmektedir. İnziva ve ders sonrasında kurtuluşları sağlanır. İslam’la şereflenen şebek insanlaşmaktadır. Şasa 2000’li yıllarda yazdığı romanda geleceği tahayyül ederken otomasyonun üst düzey olduğu bir dünya kurgulamış. Özellikle şebeklerin yaşadığı hayatı tanımlarken teknolojik cihazlar sayesinde kavuşulan sefahat göze çarpıyor. Burası şebeklerin rahatlamak için serebral masaj yaptırdığı, sanal gözlüklerle istedikleri yerde hissederek terapi uyguladıkları bir dünyadır. Benzer şekilde duygu ve haz için de teknoloji kullanılıyor. Bu aşamaya birden gelinmemiştir. Dolayısıyla şebekleşme de aniden ortaya çıkmış bir şey değildir. Kökleri asırlar öncesine dayanır. İnsanlık Rönesans ve Reform hareketleri sonrasında ortaya çıkan Aydınlanma ile metafizikten uzaklaştırılarak sekülerleştirilmiştir. Şasa bu gerçek üzerinden kurguladığı romanını 2000’lerden itibaren başlattığı “İkinci Aydınlanma” çağıyla devam ettiriyor. Onun “Neo-Darwinci Aydınlanma” dediği bu dönem Darwin, Pavlov, Marx ve Freud gibi sembol isimler üzerinden şekillenmiş ve insan biyolojik açıdan olmasa bile zihinsel ve psikolojik açıdan şebekleştirilmiştir.

Kitabın sonunda romana dair üç değerlendirmeye yer verilmiş. Nihat Dağlı, Berat Demirci ve Betül Özel’in değerlendirmeleri bugünün gerçekliği ile romanın kurgusu arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Modern bilimin metafiziği yok sayan anlayışının insan ruhunda bıraktığı derin yaralara dikkat çekiliyor. Ve son olarak otomasyona dayalı inşa edilen bugünün distopik dünyasında teknoloji ve bilimciliğin rolü vurgulanıyor. Her üç değerlendirmede de çare de yine Ayşe Şasa’nın işaret ettiği yerde, irfanî ve tasavvufi gelenekte aranıyor.

Şebek Romanı modernite eliyle insanlığın geçirdiği aşamayı eleştiren bir metin. Bir distopya ya da bilim-kurgu olarak nitelendirebileceğimiz eserde bugünün dünyasından çok fazla detaya rastlanıyor. Romanda yönetim tarafından ilkel ve tehlikeli olarak tanımlanan göçmen olgusu günümüz dünyasının göçmene bakışıyla birebir örtüşüyor. En önemlisi -belki de en korkuncu- artık bu oryantalist bakış açısı bir yere hasredilemeyecek derecede küreselleşmiş durumda. Materyalist evrime bel bağlayıp metafiziği hayattan soyutlayan insanlığın savrulduğu felaketi bile göre kabul etmeyişinin ise izahı yok. Ayşe Şasa bugün yaşadığımız dünyayı şekillendiren tekno-determinist anlayışın çok daha etkili olduğu bir dönemi resmediyor. Onun tabiriyle “sürekli hazzın bir hayat ideali olarak en yüksek ifade biçimlerine ulaştığı günümüzde” insanın şebekleşmesi ile dijitalleşmesi arasında sıkı bir bağ olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ezcümle, ilahi olanla bağını kesen insanın şebekleşmesi kaçınılmaz oluyor. Bu bağlamda şebek kelimesinin öylesine seçilmiş bir kelime olmadığının da altını çizmemiz gerekir. Bir maymun türüne karşılık gelmesinden öte çok daha metaforik anlamları bulunuyor şebek kelimesinin. Üzerine düşünülesi derin anlamlar.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

1 Aralık 2021 Çarşamba

Dünyanın zorlu yokuşlarında ruhu iyileştirme yolları

Sevgili dostum; dünyaya gelirken hiçbirimiz sonsuz mutluluk, daimi huzur, baht açıklığı ya da maddi rahatlık için bir sözleşme imzalamadık. Kimseden işlerin yolunda gideceğine dair bir garanti ya da söz almadık. Sadece doğduk. Geldiğimiz bu dünyada mutluluk kadar mutsuzluğa da yer vardı, hem de fazlasıyla. Ama biz hep kolaya kaçıp mutlu olmak istedik. Gülmek, sevilmek, kazanmak, başarmak, iyi hissetmek, güzel görünmek istedik. Oysa dünyada ağlamak, sevilmemek, kaybetmek, yitirmek, kötü hissetmek, güzel görünmemek de vardı. Ve mutluluk kadar mutsuzluk da bu dünyaya aitti, bu dünyanın parçasıydı...

Ruhu İyileştirme Yolları kitabının kapağını görür görmez bana çağrıştırdığı ilk şey Peygamber Efendimizin (sav) hadîs-i şerifi oldu: "Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.” (Tirmizî, Zühd 44).

Dünya daima içinde iyiyi ve kötüyü barından hüzünler yurdu oldu insana. Bir güzellik bir sevinç kondurduysa kalplere bin keder yaşatmıştır karşılığında. En çok da mazlum insanları kenara yitmiştir. Onları bir gölge gibi arkada bırakmıştır. Yaralı ve çaresiz...

Gökhan Ergür’ün yazılarını ve şiirlerini okurken dünyanın sadece iyi yönlerini değil daha çok gerçek yüzünü görmüşümdür her zaman. Süslü kelimelerden, kulağa alışılagelmiş motivasyon cümlelerinden ziyade insanların hâlini gerçekten anlayacak sözler okumuşumdur satırlarında. Bu sebeple kalemi bana çok samimi ve kalbi gelmiştir.

Kimi yazarlar psikolojik sorunları sadece teknik bir hâlde ele alırken, o, hatıralarıyla birlikte okuyucularının gönlüne misafir olmuş, sevinçlerin, mutluluklar kadar acılarında ortak olduğunu bir kez daha hatırlatarak, yaşadıklarıyla muhatabının kalbine tesir etmiş, yalnızlığımızı bir toz gibi üzerimizden alıp kelâmı ile bizi uzun uzun düşündürmeye, içsel yolculuğa çıkmamıza vesile olmuştur. Benim ise okumalarımda en çok önemsediğim şey tam olarak bu. Bir cümlenin üzerinde durup düşünmek, iç dünyama dönüp muhasebe etmemdir ki yazarın kalemini okurken sık sık bu halet-i ruhiyeye büründüğümü hissediyorum ve diyorum ki ne kadar benzer düşünceler... Aslında bunu yalnızca benim yaşadığımı da zannetmiyorum okuyan herkesin bu duyguları hissettiğini, kalbindeki eksik parçaları yeniden keşfettiğini düşünüyorum. Nitekim satırların arasında geçen güzel alıntılar, film replikleri, şiirler, alimlerin sözleri ve edebi anlatım, kapalı olan pencerelerimizin tekrar açılmasına vesile olduğunu biliyorum.

Hem nasıl ki çiçeğe can suyunu verdikten sonra rengarenk çiçekler açıyorsa, kalbi yazarların kalemini okuduktan sonra da ruhumuzda çiçeklerin yeniden açıp hayatımızın neşvünema bulduğuna inanıyorum. Ayrıca Gökhan Ergür, klişe sözlerden uzak bizi mutlu eden değerlerin sadece başarıdan ya da dünyadan ibaret olmadığını da gözler önüne seriyor Ruhu İyileştirme Yolları'nda... İnsanın kusurlu bir varlık olduğunu, unutmanın, kaybetmenin ve hata yapanın doğal olduğunu bunun için kendimizi suçlamayıp, eksik görmememizi sıklıkla zihinlerimize hatırlatıyor. Aynı zamanda her zaman mükemmeliyetçi olmaya çalışmanın da hayatımızda nedenli sorunlar haline geldiğini satırlarında detaylı olarak yer veriyor . Bu bağlamda şu alıntıyı yazmadan geçmek istemem.

İnsan sadece başarılı olduğunda değil; başarısız olduğunda, her işi eline yüzüne bulaştırdığında, derslerden kaldığında, işten kovulduğunda, terk edildiğinde, beceriksizliğinde, yanlışlarında ve bir dikiş tutturamaması halinde de insandır ve değer görmeye, ilgi görmeye, sevilmeye, kabul edilmeye layıktır.

Bir sonraki yazılarda ise güncel konulara değiniliyor. Örneğin; “Terapi Odaklı Diziler Bizi İyileştirebilir mi?", "Çağın Vebası: Instagram Anneliği", "Z Kuşağı Bize Ne Söylüyor?” Gibi... Daha sonra modern dünyanın üzerimizde nasıl hakimiyet kurduğu, kapitalist düzenin bizleri nasıl etkileyip ruhlarımızı her gün azar azar sömürdüğü, sosyal medyaların giderek insanî değerlerimizi nasıl yıprattığı anlatılıyor. Ayrıca “Spider-Man ve Tanıdık Travmalar” yazısında Peter Parker’ın hayatı konu ediniliyor. Açıkçası filmi severek izleyenlerden biri olarak karakteri hiç böyle düşünmemiştim daha çok filmin o fantastik dünyası ilgimi çekmişti. Fakat şimdi Örümcek Adam'la ilgili daha kapsamlı ve farklı bir bakış açısına sahip oldum yazarın vesilesiyle...

Pandemi sürecinde ise değişen çalışma hayatı, sevdiklerimizden uzak kalma, yeni edindiğimiz hobiler, ölüm endişesi ve yas süreci geniş bir çerçevede ele alınmış. Yaşadığımız iç sıkıntılara bir nevi ayna tutularak hepimizin o zor zamanlarda sokağa çıkmadan, evimizin içinde neler yaşadığımıza dahil önemli anlatımlarda bulunulmuş. Yazıyı bitirmeden son olarak söylemek istediğim şey ise hepimizin aslında en çok bu zamanda sakinleşmeye, dünyanın zorlu yokuşlarında nefes almaya, içimize dönüp, kalbimizin kıyısında dinlenmeye ihtiyacı olduğudur ki ben, Ruhu İyileştirme Yolları kitabının buna en güzel vesilelerden biri olacağına inanıyorum. Bu sebeple kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederek, keyifli okumalar diliyorum.

Kitaptan sevdiğim birkaç alıntı:

"İnsan inanmadan nasıl yaşar ki? Ötekine güvenmeden, sözüne itimat etmeden nasıl anlamlı bir hâle getirebilir ki dünyayı?"

"İnsanın kalbi dünyayı seyrettiği aynadır, kalbi nasılsa dünyayı da öyle görmeye meyillidir."

"Fakat sana düşen yeniden bahçeni temizlemek, is tutmuş gönlünün duvarlarını yeniden beyaza boyamak, pencereleri ardına kadar açıp baharın içine dolmasına müsaade etmek."

"İnsan aklını dinlemediğinde bir, kalbini dinlemediğinde bin kaybediyor."

"Yaralarımdan çiçekler filizleniyor, görüyorum. Renk renk sümbüller, gelincikler, menekşeler. Görünen o ki güzel bir bahçeye sahip olacağım."

Fatma Saldıran
twitter.com/Fatmasldrn_

30 Kasım 2021 Salı

Başkasının talihsizliği bizi neden keyiflendirir?

Duygular tarihi üzerine çalışan Tiffany Watt Smith'in kitaplarının dilimize kazandırılması çok önemli bir çaba. Önce Duygular Sözlüğü adlı çalışmasıyla bizi birçok duygunun ve dolayısıyla kelimenin tarihinde yolculuğa çıkarmıştı. Hemen birkaçını hatırlatmak isterim.

Papua Yeni Gine'nin dağlarında yaşayan Baining halkı, evlerine gelen misafirlerin bir ağırlık bıraktıklarına inanırlarmış. Bunun için evin dışına bir kâse su koyarlarmış. Ağırlığın ve kötü düşüncelerin bu su sayesinde evden çekileceğini düşünürlermiş. Buna da "awumbuk" derlermiş. Yıkık dökük binalara ve terk edilmiş yerlere karşı çekim duyma hissine Almancada "ruinenlust" denirmiş. 17. yüzyılda evlerinden uzakta savaşan İsviçreli paralı askerler arasında gizemli bir hastalık yayılmış. Tıp öğrencisi Johannes Hofer, "ineklerin boyunlarındaki öanların uzaktan gelen sesleriyle tetiklenen" bu hastalığı iki kelimeyi birleştirerek tanımlamış: Yunanca nostos (eve dönüş) ve algos (acı). Yani nostalgia. İngilizcedeki "happiness" sözcüğü Eski İskandinav dilindeki "happ" (fırsat, şans veya başarı) kökünden gelirmiş. 18. yüzyıldan önce "Tanrı'nın nuru üzerine olsun" demek için kullanılırmış. Guatama Buddha için sevinç, şanslı birkaç kişiye uğrayan bir duygu değil; sınırsız bir kaynakmış. Onun için "mudita" sözcüğü başkasının iyi talihi karşısında yaşanan sevinç anlamına gelirmiş. Mudita'yı hissettiğinizde başkasının mutluluğu sizin deponuzdaki mutluluğu azaltmaz, aksine artırırmış. Rönesans hekimleri, herkesin içinde biraz kara safra olduğunu ve bunun tüm hayatı etkileyeceğini düşünürmüş. Kara safra, MÖ 5. yüzyılda Hipokrat okulu tarafından ortaya çıkarılmış, adı da şöyle: melania chole (melankoli). Sabahları huysuz uyanmanın bir duygusu var: matutolypea. Romalı şafak tanrıçası Mater Matuta ile Yunanca keyifsizlik anlamına gelen "lype" sözcüğünün birleşiminden oluşuyor ve "sabah hüznü" anlamına geliyor. Bazen olmak istediğimiz yerden sıkılıp hiç bilmediğimiz bir yerde olmayı düşleriz. Finler bu duyguya "kaukokaipuu" demişler. Kauko (uzak diyarlar) ve kaipuu (hasret) sözcüklerinden oluşuyor. Tayland'da "greng jai" diye bir duygu var. Çok tanıdık: Karşımızdaki bize yardım etmek istediğinde, ona zahmet vermemek adına bu yardımı kabul etme isteksizliği. Endişeli olmak eski İngilizcede "wyrgan" kelimesinden gelirmiş. Anlamı: öldürmek ya da boğazlamak. Aşırı endişenin insana yaptığı da bu zaten.

Smith, Kolektif Kitap tarafından yayınlanan ikinci kitabında, işte bu duygulardan birini irdeliyor. Başkasının talihsizliğinden duyulan keyif: Schadenfreude. Bir politikacının korkunç biçimde dili sürçtüğünde, hırsız elindekini düşürüp paramparça ettiğinde, rakip takımın oyuncusu -ne acımasız ki- sakatlandığında, yakın bir arkadaşımızın -sanki ekmeğimize ortakmış gibi- işsiz kaldığını öğrendiğimizde, etrafına akıl vermekle ünlü birinin yaşlandığında aklını kaybetmesiyle, komşunun şov yaptığı arabası doluya tutulup kevgire döndüğünde, yarışmacının sabıkalı olduğuna vurgu yaparak onu rezil etmeye kalkışan jüri üyesi seneler sonra cezaevine girdiğinde, cani bir mafya liderinin karanlıktan korktuğunu okuduğumuzda, nice suçsuz insanı idama götüren hakimin boğularak öldüğünü işittiğimizde hep aynı duygu belirir içimizde: biraz şaşkınlık ama ağır basan ve hatta ferahlık veren bir neşe.

Peki neden? Yazar, bu duygunun çoğu zaman utanç verici bir his olduğunu söylese de oldukça insani olduğunu belirtiyor. Verdiği örnekler ve hikayeler insanın çok boyutlu yaşamını ve ruh halini aydınlatıyor: "Schadenfreude, ahlaki katılığın aksine duygusal esneklik kapasitemizin ve birbiriyle çelişkili görülen düşünce ve hisleri aynı anda zihnimizde tutma yeteneğimizin bir delilidir. Başka birinin başına gelen talihsizlik haberini duyduğumuzda bizi neşelendiren şey, hüsranlarımızda yalnız olmadığımızın, başarısızlar topluluğunun bir parçası olduğumuzun keşfidir. Schadenfreude bir kusur olabilir, kabul. Fakat ona muhtacız."

İnsan kendi 'Schadenfreude' duygusunu terbiye edebilir mi? Belki de gözden geçirmeye başlamak bile faydalar getirebilir. Smith, bu konuda birkaç öneride bulunuyor. Evvela Schadenfreude faydalıdır: Durduk yerde kendini değersiz hisseden bir insana bir anda şanslı hissettirebilir. Yaşamın absürtlüğünü görmeyi sağlar. Küçük bir üstünlük hissiyle yaşama yeniden tutundurur. Schadenfreude insanı etiketlemez: Birini teselli etmek isterken aynı zamanda kahkaha atmak da insana mahsustur. Duygusal esneklik hayatidir zira. Schadenfreude bilmek istemediğimiz şeyleri önümüze getirebilir: Kişinin başına gelenden neden zevk aldınız? Acıma duygunuzda zedelenme mi var? Kendinizi yetersiz ya da savunmasız mı hissediyorsunuz? Buyurun, kişisel terapi süreciniz başladı. Schadenfreude bazen itiraf ettirir: Sevdiğiniz bir kimsenin yaşadığı talihsizliğe gülüyorsanız, ona güvendiğiniz kadar durumu açıklayabilir böylece karşılıklı bir yüzleşme ve insanlığın köklerini keşfetme yolculuğu başlatabilirsiniz. Bazen itiraf etmek müthiş bir iyileşme sağlayabilir, hiç değilse iyi hissettirir zira dürüstlük nefis bir şeydir. Schadenfreude iki yönlüdür: Yani siz bir kişinin kötü anına gülümserken, o da sizin kötü bir anınıza gülümseyebilir. Bu durumda ya siz onun istediği bir şeye sahipsinizdir ya da geçmişte sahip olmuşsunuzdur. Demek ki ortada daha önce farkına varılmamış bir rekabet var. Tatlı bir rekabet, yaşama sevinci verebilir. Duyguları yeniden tanımanın ve onlar üzerine düşünmenin en güzel yanı, yaşamda orta yolu tutturmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlatmasıdır belki de.

"Zaman zaman, mükemmellik peşinde koşan bir dünyada, hatalarımızın terbiye edilmesi hatta idealde kökünün kurutulması gereken şeyler olduğu bir dünyada yaşıyormuşuz gibi hissedebiliriz. Schadenfreude'ya daha yakından bakmaksa farklı bir hikâye anlatır; başka insanların hatalarında -ve kendi hatalarımızda- bulabileceğimiz neşe ve rahatlamanın hikâyesi" diyor Smith ve şöyle devam ediyor: "Schadenfreude şeytanca görünebilir, fakat yakından baktığımızda çok daha karmaşık bir duygusal manzara ortaya çıkar. Üstünlük taslayan bir sırıtışın bir zafiyet emaresi olduğu meydana çıkar. Nefretmiş gibi görünebilen şey aslında çatışmalı bir tür sevgi ve aidiyet arzusudur. Başka birinin başına gelen talihsizlik haberini duyduğumuzda bizi neşelendiren şey, hüsranlarımızda yalnız olmadığımızın, başarısızlar topluluğunun bir parçası olduğumuzun keşfidir."

Yere kapaklanan birini gördüğümüzde, biz de kahkaha tufanına kapılabiliriz ama şunu da önemsememiz gerekiyor: yaşam yolunda her zaman dümdüz gidilemiyor. Düşe kalka yürünüyor ve bunu öğrenmek dahi huzur veriyor O hâlde schadenfreude için selamet diyebilir miyiz? Neden olmasın.

Yağız Gönüler

Gönülleri terbiye eden kaynak: Müzekki'n Nüfûs

"Gönül penceresine can kulağımı koydum
Dudak görmedim ammâ konuşulanı duydum."
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Bir eseri değerli kılan, zamanının ötesine seslenebilmesinin ötesinde yüzünü kendi zamanının sorunlarına çevirmesidir. Aynı şekilde bir yazarı güçlü ve değerli kılan esas unsur tanık olduğu sorunlara kayıtsız kalmaması ve dahi çözüm önerilerinde bulunması yani toplumu olumlu yönde dönüştürmeye dair bir planı olmasıdır. 15. yüzyıl Anadolu’su Eşrefoğlu Rûmî’nin kendi ifadesiyle, “… münafıkların çoğaldığı, meşâyihe ve meşâyih sözüne itibar edilmediği, beylerin zalim, kadıların rüşvetçi ve müderrislerin fâsık olduğu, vâizlerin dünya için vaaz edip akçe biriktirdikleri…” bir yer haline gelmiştir. Eşrefoğlu Rûmî, böyle bir toplumsal ortamda halkı doğru yola sevk etmek amacıyla özellikle Türkçe olarak kaleme aldığı Müzekki’n Nüfûs'ta; ayet ve hadisler ışığında ahlaki anlayışını temellendirmiş, pek çok sûfînin menkıbelerinden örnekler vermiştir; toplumsal hayattaki huzurun, insanın nefsini eğitmekten geçtiğini vurgulamıştır. Anadolu sahasında bu alanda verilen ilk eserlerden biri olan Müzekki’n Nüfûs dilinin Türkçe olması ve anlatımındaki samimiyet sayesinde Türk halkı tarafından kısa zamanda benimsenmiş ve toplumun din ve ahlâk anlayışına tesir etmiştir.

Bir mukaddimenin ardından iki bölüme ayrılan eserin ilk bölümünde; dünya sevgisi, cimrilik ve cömertlik, nefsi emmarenin ilacı, ölümün tarifi, kabirden önceki sual, kıyamet, sırat, cennet, cehennem, sabır ve tevekkül gibi daha çok teorik sayılabilecek alt başlıklara ayrılırken ikinci bölümde gönüllerin terbiyesi, velilik, cemiyetten kaçıp uzaklaşma, zikir, mürşid-i kâmil, teslim, güzel ahlâk, âdâb-ı meşayih, zikrin telkini, halvet ve nasihat gibi gündelik ve toplumsal hayatı düzenlemeye yönelik konular ele alınmıştır. Her bölümde çeşitli hikâyeler (menkıbeler), ayet ve hadislerle mesele izah edildikten sonra bölümlerin sonunda müellifin kendine ait şiirlere de yer verilmiştir.

Eseri yayıma hazırlayan Abdullah Uçman, Eşrefoğlu’nun eseri;“Cemî hayrın başı korku üzerine olmaktır ve cemî şerrin başı korkusuz olmaktır, kimde kim korku varsa o eminliktedir!” düsturundan hareketle daha çok halkın korku damarına yönelerek…” kaleme aldığını belirtiyor. Buradaki korku Allah’tan korkmaktır zira Allah’tan korkan gayrıdan korkusuz olur. Gayrıdan korkusuz olmak, Allah’tan başka dost aramamaktır; bu da tevhide giden en kısa yolu bulmayı sağlar. “Sen çıkarsan aradan kalır şeksiz Yaradan” diyen Lütfi Filiz’in de aynı yolu başka bir açıdan tarif ettiğini söyleyebiliriz. Bu, gönül aynasını cilalamaktan yani dünyaya dair bütün sevgilerden arındırmakla mümkün olur. Cilalanmış bir gönül, Mevlânâ’nın “Gönül penceresine can kulağımı koydum / dudak görmedim ammâ konuşulanı duydum” beytinin sırrına erebilir.

Eşrefoğlu Rûmî, eserini bir sohbet havasında kaleme almış ve okuyucusuna genellikle “ey aziz” şeklinde hitap etmiştir. Bu ifade hem insanın yaradılışındaki yüce sırrı işaret etmesi hem de muhatabının az çok tasavvuf terbiyesinden geçmiş olduğunu var sayması bakımlarından önemlidir. Kitabın mukaddime bölümünde uyarı mahiyetinde şunları söylüyor: “Ey aziz, bir söz kim, Tanrı’dan, ya Resûl’den, ya sahabîden, ya meşâyihten söylenile, sen inanıcı ol! Zira inanmak kişiyi saadete iletir. İnkârı koy, İnkâr eden kişiler bu kitabın saadetinden mahrumdur.” Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in sohbetlerini (sav) Mekke’li müşrikler de dinlemişler ama istifade edememişlerdir. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.” ayetinin hükmünce nasipsiz kalmışlardır. Eşrefoğlu Rûmî, “ey aziz” diye hitap ettiği okuyucusunun kitaba açık bir kalple yaklaşmasını ve kitaptan istifade etmesini istiyor.

Peygamber Efendimiz’in (sav) bir hadisini dönemin diliyle şöyle aktarıyor: “Dünya ıssına âhiret haramdır ve âhiret ıssına dünya haramdır ve Allahu Teâlâ hazretin ıssına ikisi bile haramdır.” Yani dünyayı isteyene ahiret, ahireti isteyene dünya, Allah’ı isteyene ise her ikisi haramdır. Bu hadis, riyakâr din adamlarına ve tasavvuf yolunun başında bulunanlara bir uyarı niteliğindedir. Cimrilik bahsinde örnek verdiği bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav): “Cimri zâhid bile olsa cennete giremez.” buyuruyor. Cimrilik; nefsin iştahını kabartan ve gönlü dünyaya bağlayan bir haslettir. Bu nedenle nefsini terbiye etmek isteyenin evvela cömert olması gerekir. “Bir hayırlı amelle gelene, onun on katı karşılık vardır.” ayetinin sırrınca cömert olup cömertlik bulmak gerekir. Fukaraya karşı eli açık olmanın önemini vurgulayan Eşrefoğlu Rûmî, “Çün fukaraya vermek Allah’a vermektir ve fukara eli Allah elidir. Pes minnet etmek hatadır.” diyor.

Eşrefoğlu Rûmî, cimrilik ve cömertlik bahsinde Yüce Allah’ın Musa (as) hitaben şöyle söylediğini belirtiyor: “Fakir midir ol kim ben onun Mevlâsı olam? Garip midir ol kim ben onun mûnisi olam? Hasta mıdır ol kim ben onun tabibi olam? Allah’a kul olan dünyadan hür olur. Gönlünden dünya sevgisini, dünya korkusunu, dünya telaşını atabilen kişi boynundan yularını da kurtarmış olur."

Tasavvuf eğitiminin temelinde az yemek, az uyumak, az konuşmak ve uzlet yatar. Bütün bunlar nefsi uyandırmamak ve bu suretle gönül otağını temizlemek içindir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde; “Şeytan insanoğlunun damarları içinde kan gibi dolaşır; onun dolaşmasına engel olmak ve damarları daraltmak ise ancak açlık ve susuzlukla mümkündür.” buyurmuştur. Cenab-ı Hak, yüce Kur’an’da insanın gaflette olduğunu ifade ediyor. İnsan dünyanın geçici bir gölgelik olduğunu idrak edebilse ebedi yurdu için azık biriktirmekten bir an bile gafil olmazdı. Bu nedenle tövbe kapısı açıktır. Lakin samimi ve halis bir tövbe olmayınca şeytan insanı tövbeyle dahi kandırır.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

29 Kasım 2021 Pazartesi

Hayat denen karnavalın neresindesiniz?

Doğuyoruz, ailemizin bizim için hayal ettiklerini öğrenerek ve kabullenerek büyüyoruz. Sonrasında, onların hayalleri bizim hayallerimize dönüşüyor, ulaşmamız gereken hedefler ediniyoruz. Okulda başarı, ilişkilerde başarı, kariyerde başarı, aşkta başarı; başardığımızı düşündüğümüz her şey için listeye bir tik atıyoruz. Hedeflerimiz, isteklerimiz ve sahip olmak istediklerimizle ilgili bitmeyen listelerimizle hayat bir karnaval gibi görünüyor. Peki, sahiden öyle mi? Tik attıklarımızın bize neler kazandırdığını düşünürken sevinen kim? Aileniz? Patronunuz? Ölüler Nasıl Düşler aracılığıyla Lydia Millet şunu soruyor: Siz bu karnavalın neresindesiniz?

T.’nin hayatını şöyle özetleyebiliriz: Her gün işe gidiyor, başarılı olmak için gerekli hamleleri yapıyor, hep daha fazlasını istiyor, varması gerektiği yerden emin, genellikle sonucu çıkarlarına yönelik olanlar dışında hiçbir şeyi sorgulamıyor ve daha çok para kazanmak için kaybettiklerini ya da hiç ulaşamadıklarını umursamıyor. T.’nin hayatının özeti, kapitalist sistemin değer yargılarına göre yetiştirilen, başarıya odaklanan, doğadan kopan ve güce bağımlı hale getirilen bizlerin hayatının da özeti gibi okunabilir aslında. Lydia Millet, belki de bu yüzden karakterinin ismini vurgulamaktan geri duruyor çünkü ne yazık ki T.’nin yerine herhangi birinin ismi yazılabilir. Mevcut sisteme entegre olmuş yaşamlarıyla çoğu insan, aynı bu romanın baş kahramanı T. gibi sahip olmak, fethetmek ve bunun keyfini çıkarmak üzerine inşa ettiği hayatlar sürdürüyor.

T., her kariyerist ve güç peşinde koşan birey gibi, yola ve ilerlemeye inanıyor. Doğduğun yerden uzaklara gitmek, doğduğun kişi olarak kalmamak, sürekli ilerlemek ve birilerini arkada bırakmak güce doğru yapılan yolculuğunun olmazsa olmazları. Onun için durmak, felaket anlamına geliyor. Durmak, güce giden yolun tıkanması, başkaları güce adım adım yaklaşıyorken onun yerinde sayması anlamına geliyor. "Yolların olmadığı bir dünya neye benzerdi acaba? Düşününce bile ürkütücüydü. Yolların olmadığı bir dünya! O zaman hiçbir yere gidemezdi ki. Olduğu yerden ayrılamaz, bütün ömrünü doğduğu yerde geçirirdi."

Kahramanımızın hayatında dört eşik var; paraya, güce olan inancını derinden sarsan ve hem kendi doğasına hem de evrene doğru yolculuğa çıktığı dört durak: Arabasıyla çarparak öldürdüğü kır kurdu, Beth’in ölümü, Casey’le yollarının kesişmesi ve hayvanat bahçelerini ziyaretleri. T.’nin hayatındaki bu eşikler, onun kendi içine dönmesini ve doğayla kopan bağını yeniden örmesini tetikliyor. Beklemediği zamanlarda yitirmekle tanışan T., bu kayıplarla birlikte yıllardır yola devam ettiği kimliğini de yitiriyor. Kendini bulma yolculuğuna başlayan T., yüzünü doğaya dönüyor: "On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’nin vahşi doğasına olan da buydu: şehirlere, çiftliklere, kirliliğe kurban gitmeden önce horlanıp göz ardı edilen doğa, ondan geriye hemen hiçbir şey kalmadığında, şiirlere resimlere konu olmuş, maneviyata çıkan en kestirme yol haline gelmişti."

Ölüler Nasıl Düşler, insanın hayatındaki anlam arayışının, öğrenilmiş anlamlara tutunmasının ve kendisine öğretilen bu anlamları yitirmesinin sınırlarında geziniyor. Yavaş ve derinden ilerleyen monologlar, okuru, uzun süren ve iz bırakan sorgulamalara vardırabilir. Kimim? Ne istiyorum? Olmak istediğim yerde miyim yoksa bana olmamı söyledikleri yerde mi?

Kitabın akışı, T.’nin evrimi olarak da yorumlanabilir. Aslında son zamanlarda sıkça duyduğumuz doğaya dönüş hikayelerini bile anımsayabilirsiniz. Kahramanımız T.’nin, aslında mevcut sistemde yaşayan herkesin, hayatındaki akış benzer: Doğuyoruz, yürüyoruz, okumayı öğreniyoruz, üniversiteyi bitiriyoruz, işe başlıyoruz, orta sınıf imkanlarına kavuşuyoruz, daha fazlasını istiyoruz, stres nedeniyle hasta oluyoruz, istifa etme cesareti gösteriyoruz ve doğaya dönüp büyük şehirleri terk ediyoruz. Ölüler Nasıl Düşler, T.’nin kapitalizmin çarkına dahil oluşuna tanıklık ettiğimiz ve sonrasında, kendisini kır kurduyla özdeşleştirdiği bambaşka bir kimlik kurma çabasına şaştığımız, okurun da bu yolculuğa kendi kimliği ve hayatla ilişkisi üzerine düşüncelere dalarak eşlik ettiği zengin bir anlatı. Ancak bu anlatıda süslü cümleler, büyüt öğütler yok: kitabı bitirdiğimiz de anlıyoruz ki olan, olduğu şekliyle anlatıldığında da hayli öğretici ve sarsıcı.

Özge Uysal

Bir Filistin kadar uzak

“Düşmanlıklar zamanında işinizin, her şeyden önce gelen erdeminizi korumak, yani hayatta kalmak olduğunu varsayalım. Geri kalan her şey ikinci plandadır. Ancak, kesintisiz bir düşmanlıklar zamanında hiçbir şey ikinci planda olmaz. Her şey birinci gelir.”
- Gassan Kanafani, Filistin’in Çocukları: Hayfa’ya Dönüş

Kitabın lükse dönüştüğü bugünlerde sırtını yağlı kapıya dayamayan yayınevlerine şaşırıyorum. Hem butik yayınevi olacaksınız hem de okunmayacağını, dolayısıyla satmayacağını bile bile nitelikli kitaplar neşredeceksiniz. Bir okur olarak bu yayınevlerinin aldıkları riski takdir ederken kültür dünyamıza yaptıkları katkıdan dolayı müteşekkir olmamız gerektiğini düşünüyorum. O yayınevlerinden biri de nitelikli kitaplarıyla dikkat çeken Zoom Kitap. Yayınevinin ilgiyle takip ettiğim “not defterleri” serisinin üçüncüsü olan Düşmanlıklar Zamanı’nda görünüşte pek yabancısı olmadığımızı zannettiğimiz ama biraz dikkatli bakınca pek de aşina olmadığımız bir durumu ele alıyor: Filistin direnişi. Yabancısı olmadığımızı zannettiğimiz tabirine muhtemelen itiraz edilecektir. Zira bu ülkede İslamî hassasiyeti olan her birey bu konunun içinde kendine mutlaka bir konum bulur. Genelde de bu konum hamasi söylemi ağır basan bir ve hatta konforlu bir yerdir. Bizde mutat olduğu üzere Sünni (başka yerlerde başka) bakış açısına sahip bu konum imanî boyutta ele alınır. Düşüncenin alışık olduğumuz seyrini burada durdurarak kitaba gelirsek, Düşmanlıklar Zamanı meseleyi bu konuyla ilişkili ama farklı bir zaviyeden ele alıyor. Gassan Kanafani ve Filistin Direniş Edebiyatı alt başlığını taşıyan eser Filistin sorununa bir edebiyatçı olan Kanafani özelinde bakmaya çalışıyor.

Yazar Filistin sorununu İsrail’in bölgeyi işgal edişinin öncesinden başlayarak işgal sürecini, sonrasını ve Arap coğrafyasının verdiği tepkileri birlikte ele alıyor. Bu yönüyle yüz otuz iki sayfalık metin bir yandan Gassan Kanafani’yi (1936-1972) tanıtırken bir yandan da tarihsel süreci eşsüremli olarak okumaya imkân tanıyor. Kitap üç bölüm ve Kanafani’nin ABD’deki bir dostuna yazdığı duygu dolu bir mektubun yer aldığı Ek’ten oluşuyor. Bölümler sırasıyla Düşmanlıklar Zamanı, Mağlup ve Güneş, Umut ve Varlık Sebebi Olarak “Hata” isimlerini taşıyor. Müellif Ali Çakmak, Düşmanlıklar Zamanı adlı ilk bölümde Kanafani’nin kim olduğuna değinmiş ve onun içinde doğarak yetiştiği atmosferi gösterebilmek için sosyal, siyasi ve askeri gelişmeleri kronolojik şekilde aktarmış. İkinci bölüm olan Mağlup Güneş’te Kanafani’nin edebiyatı nasıl ve niçin kullandığını göstermeye çalışmış. Umut ve Varlık Sebebi Olarak “Hata” adlı üçüncü bölümde ise özellikle Kanafani sonrasında Filistin direnişinin geçirdiği aşamaları daha geniş bir perspektif ile değerlendirerek başta Edward Said (1935-2003) olmak üzere bir kısmı Yahudi olan birçok entelektüelin Filistin-İsrail sorunuyla ilgili eleştiri ve özeleştirilerine “hata” vurgusuyla yer vermiş. Ali Çakmak’ın her üç bölümde de Kanafani’nin gerçekliğe dayanan eserlerinde yaptığı alıntılarla onun edebiyat anlayışını açığa çıkarmayı denediğini söyleyebiliriz. Diğer yandan Kanafani’nin eserlerinde ele aldığı konuların kendi hayatındaki yaşanmışlıklardan örüntüler taşıdığını bir dipnot olarak belirtelim. Burada bir noktanın altını çizmek gerektiği kanaatindeyim. Yukarıda değindiğim üzere, Filistin’i ele alış biçimimizden dolayı pek bilmediğimiz yönlerinin ve kahramanlarının olduğunu ancak kapsamlı okumalar yaptığımızda anlayabiliyoruz. Gassam Kanafani onlardan birisi ve bu durum Filistin ile sınırla değil. Bu coğrafyada önemli işler yapmış birçok ismi tanımıyor olmamızın en önemli sebebi mezhep kutuplaşması ya da ideolojik saplantılarımız olduğu bir gerçek. Bu bağlamda Kanafani’ye Filistin ile ilgili sol, sosyalist literatür karıştırıldığında rastlanması tesadüf olmuyor. Söz konusu kutuplaşma ya da saplantıyı kısa süre önce ebediyete göç eden Sezai Karakoç’un (1933-2021) ardından konuşulanlar kanıtladı diye düşünüyorum. Hâsılı görmeme, aşağılama ya da indirgeme eğilimimiz bir kesimle sınırlı değil. Sağ, sol, laik, milliyetçi, dindar, muhafazakâr, seküler fark etmiyor. Farklı olduğumuzu düşünüp, söyleyip aynı tavrı takınıyoruz.

Tekrar konuya dönersek, kitapta ele alınan dönemle ilgili ‘karşılaştırmalı’ birkaç okuma yaptığınızda Kanafani’yi solun sahiplenmesinin nedenini de görüyorsunuz. Öncelikle Kanafani’nin katledilmeden birkaç yıl önce tümüyle sol, sosyalist, Marksist düşünceyi benimseyen bir isim olması bunun asıl nedenidir. Bununla birlikte sol literatürün vurgulayarak aktardığı bazı detaylar ilgi da ilginç. Bunların arasında Kanafani’nin Hıristiyan asıllı olduğu, misyoner okulunda okuduğu, Danimarkalı bir çocuk hakları savunucuyla evlendiği, dünyanın farklı yerlerindeki marjinal sol örgütlenmelerle dirsek temasında bulunduğu gibi değini ve vurguların maksatlı olduğu açıkça görülüyor. Diğer yandan Kanafani’nin Müslüman olduğu, babası tarafından misyoner okuluna gönderildiği ve Marksist düşünceye kayışıyla eşzamanlı olarak Tanrı inancında değişimler görüldüğünü aktaran kaynaklar da yok değil. Hangisinin doğru olduğundan ziyade söylemin kimin tezgâhından geçtiğiyle ilgileniyorum ve sonuç Cemil Meriç’in deyimiyle “aklımıza giydirdiğimiz deli gömlekleriyle” yaklaşıldığının kanıtı oluyor.

Eser her ne kadar biyografik bir metin olsa da Kanafani’nin eserlerinde yapılan alıntılar sayesinde farklı konuma yerleşiyor. Zaten kitabın amacı Kanafani üzerinden Filistin özelinde genel anlamda direniş edebiyatını örneği sunmak. Bu bağlamda Kanafani’nin eserlerinde sadece Filistin’deki işgal ve mücadele durumunun yer almadığını söyleyebiliriz. Zira Filistin’i çevreleyen Arap coğrafyasındaki değişimler de net şekilde görülür. Zaten Ali Çakmak Kanafani’yi değerlendirirken Filistin’deki siyasi, askeri ve sosyal seyir ile onun edebiyatının seyrinin etkileşim içinde olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla kitap bugün Filistin’in simgesi hâline gelen savaş, saldırı, gerilla, bombalama gibi doğrudan yok edici, zarar verici şiddete yönelik fiili eylemlerin ötesinde daha felsefi ve edebi şeyleri konu ediniyor. Bu yönüyle Düşmanlıklar Zamanı’nın konuyu başka bir boyuta taşıyıp entelektüel seviyeyi yukarıya çektiğini söyleyebiliriz. Elbette bu eğilime ve yoruma pasifliğe yol açması nedeniyle karşı çıkanlar çoğunlukta olacaktır deyip konuyu kapatayım.

1936 yılında dönemin İngiliz Mandası olan Filistin’de dünyaya gelen Gassan Kanafani gençlik yıllarında Arap milliyetçiliğini benimsemiştir. On iki yaşında İsrail’in kuruluşuna ve sonrasında yaşananlara bakıldığında Kanafani’nin seçiminin mantığı anlaşılır. Zaten o dönem sadece Filistin’de değil Arapların arasında da Mısır’ın başını çektiği Arap milliyetçiliğinin kurtuluş sunacağı düşüncesi oldukça yaygındır. Mısır’ı 1956-1970 yılları arasında yöneten Cemal Abdünnasır (1918-1970) 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olur. Amacı bütün Arap ulusları tek bir devlet altında birleştirmek olan bu girişim üç yıl sonra, 1961’de sona ermiştir. Arap Birliği idealinin önderi olan Abdünnasır’ın popülaritesinin sona ermesi ise 1967 Arap-İsrail Savaşı’yla (Altı Gün Savaşı) olmuştur. İsrail altı günde, aralarında Mısır, Suriye ve Ürdün’ün doğrudan, Suudi Arabistan, Irak, Cezayir, Tunus ve Fas’ın dolaylı olarak katıldığı Arap ittifakını yenilgiye uğratmıştır.

1948’den beri çatışmalar nedeniyle evini terk eden Filistinlilere geri dönmeleri için imkân tanıyan İsrail hükümeti, onların mülklerine yerleştirdiği Yahudiler üzerinden, altı günde elde ettiği askeri zaferi psikolojik üstünlüğe dönüştürmek amacındadır. Buna karşın yıllar süren işgal, sürgün ve yenilgiye Arapların sessiz kalması ve hiçbir şey yapamaması Kanafani’yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Mülteci olarak gidenlerden geri dönüşler yaşansa bile bulunan yer bırakılan yer değildir. İsrail’in dünyanın farklı yerlerinden getirdiği Yahudiler yurdundan edilen Filistinlilerin mülklerinin sahibidir artık. Mağdur Filistinlileri savunacak, onlara destek olacak hiç kimsenin olmadığını gören Kanafani Arap milliyetçiliğinden Marksizm’e doğru bir kayma yaşamıştır. Artık düşman başta Siyonizm olmak üzere emperyalizm, kolonyalizm ve Arap gericiliğidir. Ona göre Arap liderleri Arap toplumlarının arzusu yerine Siyonist İsrail ile işbirliği içinde hareket etmektedir. Kanafani 1968’den itibaren Arap ulusçuluğundan tamamen koparak Marksist görüşü benimsemiştir. Bu değişim Altı Gün Savaşı sonrasında ortaya çıkan Filistin gerilla örgütlenmesiyle de yakından ilgilidir. Sonraki yıllarda sosyalist bir örgüt olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) sözcüsü ve uluslararası ilişkiler sorumlusu olmuştur. 1972 yılında henüz otuz altı yaşındayken Beyrut’ta MOSSAD tarafından yapılan bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Kısa hayatını işgal, sürgün, kaçış ve savaş içinde yaşayan Kanafani direniş mücadelesini edebiyat eserleri ve sanatsal çalışmalarıyla vermiştir. Lübnan’da yayınlanan The Daily Star gazetesi Kanafani katledildiğinde onun edebiyat ve sanatla yaptığı direniş mücadelesini "Hiç ateş etmemiş bir komando." şeklinde vurgulamıştır. Ali Çakmak Kanafani’nin edebiyatını adil bir düzlemde oluşturmaya gayret ettiğini belirtiyor. Yahudi imgesini doğrudan düşman olarak belirlemeyen ve öyle tanımlamaktan kaçınan Kanafani adil ve önyargısız bir dil oluşturmuştur. Eserlerinde empati kurarak ya da kahramanlarının iç seslerini aktararak aslında yapmak istemedikleri şeyleri yaptıklarını ya da yapmak zorunda bırakıldıklarını işlemiştir. Bir yanıyla onlar da sürgün yaşamaktadır ve bir kurtuluş umuduyla geldikleri topraklar onların muhayyilelerindeki Yahudilikten çok farklı çıkmıştır. Benzer bir yaşanmışlığı Yahudi asıllı Zygmunt Bauman’ın (1925-2017) hayatında da görürüz. Kendisi de sosyalist olan Bauman sosyalist devletinin politikalarını eleştirdiği için dışlandığı ülkesinden (Polonya) gitmek zorunda bırakıldığında (1969) ilk yer “ata yurdu” İsrail olur. Fakat İsrail devletinin uygulamalarını onaylamaması yüzünden orada da barınamaz ve kısa süre sonra (1971) İngiltere’ye gitmek zorunda kalır. Kanafani’nin de üzerinde durduğu konularda görüldüğü üzere o dönem Filistin’e göç ettirilen bazı Yahudilerin de aynı süreçleri yaşadığı anlaşılıyor.

Kitabın özellikle ikinci bölümümde Kanafani’nin edebiyat anlayışı üzerine duruluyor. Yazılanlara göre Kanafani öykülerinde Filistin-Yahudi ‘savaşını’ anlatır fakat bunu hamasi üslupla yapmamaya özen gösterir. Öncelikle toptancılıkla tüm Yahudileri düşman olarak betimleme kolaycılığı yerine o toplumun içinde insani yaşanmışlıkları olan bireyleri göstermeyi seçer. Filistin topraklarına göç eden -ya da ettirilen- Yahudileri yaşam süreçleriyle birlikte değerlendirmeye çalışır. Asırlardır Avrupa’da yaşadıkları yersiz-yurtsuzluk psikolojisini yanlarında getiren bu insanlar inandıkları ilkelere uygun ya da alışık oldukları veya arzuladıkları yaşam biçimi oluşmamıştır. Hatta Kanafani’nin eserlerindeki Yahudi karakterler kültür ve değerlerinin hızla yok olduğu korkusuyla yaşar ve aralarında bu gidişata karşı koymak isteyenler çıksa da egemen olan işgalci siyasi kesime boyun eğmek zorunda kalır.

Ali Çakmak, Gassan Kanafani için Filistin direniş edebiyatının ilkidir diyor. Kanafani’ye göre direniş edebiyatı Filistin toplumunun önemli bir dinamiğidir ve Filistin direnişi 1920’lerden beri buradan güç almaktadır. Bu direniş damarı Siyonist işgalin öncesine, İngiliz kolonyalizmine kadar uzanmaktadır. Kanafani’nin edebiyatı metaforlar ve alegoriler içermektedir. Bireysel hikâyelerin detaylarındaki muazzam yaşanmışlıklar ulusa teşmil etmektedir. Ali Çakmak Kanafani’nin edebiyatını Frederic Jameson’ı referans göstererek yorumluyor. Jameson’a göre bütün Üçüncü Dünya metinleri alegoriktir ve bu örnekler ulusal alegoriler olarak okunmalıdır. Bireysel deneyimi kolektif durumun başarı ölçütü olarak kullanarak anlatmak Üçüncü Dünya edebiyatının en önemli özelliklerindendir. Çakmak Kanafani’nin özellikle Güneşteki Adamlar’ının aynı kategoriye girdiğini belirtiyor. Romandaki sessizlik ve iktidarsızlık olgularıyla toprağından koparılarak mülksüzleştirilen Filistinlilerin hesap soramayışı anlatılmaktadır.

Kanafani’nin eserlerinde buruk bir her zaman ümit vardır ve özellikle bu bağlamda çocuklar ile gelecek önemli yer teşkil etmektedir. Fakat geç dönem eserlerinde görülen karamsar üslup Arap toplumunun parçalanmışlığına işaret eder. Filistin soyut anlamda da parçalanmış ve dağılmıştır. Kanafani yersiz yurtsuz bireylerden oluşan kahramanları üzerinden mülteci psikolojisini ele almıştır. Zaten onun yazdıkları yaşadıklarıdır ve eserleri en nihayetinde Filistin’in hikâyesidir. Kanafani romanlarında evrensel mutluluk ve üzüntüyü Filistin ve Filistinliler üzerinden göstermeyi dener. O, siyasi kimliğin edebiyatı değil, edebiyatın siyasi faaliyetleri belirlediğini vurgulamak için yazmaktadır. İşgal sonrasını konu alan yazılarında Filistinli artık kim diye sorar ve yanıtlar bulmaya çalışır. Bütün amacı güzel ve huzurlu geçmişinden kovulan Filistin halkına geleceğe dair birleştirici ümit vermektir. Onun edebiyatı birleştirici bir güçtür.

Kanafani’nin eserlerinde etik, estetik ve politik arasındaki ilişki zorlama değil gerçek ve doğaldır. Onun bazı eserlerindeki geçmiş-gelecek arasındaki dalgalanmaya dayalı kurmaca tekniği bilinçakışı yöntemini kullanan Batılı romancılarla bir arada anılmasını yol açmış, onlardan oldukça etkilendiği şeklinde yorumlanmıştır. Zaten kendisi de özellikle William Faulkner’ı kendisine yakın bulduğunu söylemiştir. Yazar yirminci yüzyıl Batı edebiyatının genelde Arap, özelde Kanafani’nin eserlerindeki etkisine değinerek konuyu detaylandırıyor.

Yazının sonunda bir şerh düşmek istiyorum. Ali Çakmak, İsrail’in yaptıklarını yanlış bulan isimler arasında Yahudi asıllı entelektüelleri de sayıyor. Bu isimler İsrail’in yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da maruz kaldıkları her ne varsa Filistin halkına uygulayarak Avrupa’nın oryantalist ve sömürgeci özelliklerini barındıran bir görürüm arz ettiğini belirtiyor. Farklı isimlere atıfla yapılan alıntı ve tartışmaları “Yahudilere Auschwitz’de yapılanlar, İsrail’in Filistin’de Filistin’e ve Filistinlilere yaptığı yanlışları doğru ya da haklı yapmayacağı” şeklinde özetleyebiliriz. Bu özete katılmakla birlikte yazarın çok temel bir sorunu gösteren yorumuna katılmadığımı belirtmek isterim. Çakmak’a göre İsrail’in giderek sağcılaşan ve saldırganlaşan tavrının izahını 1948’deki kuruluşunda, kuruluş politikaları ve felsefesinde aranması gerektiğini söylüyor. Bu tavrın köklerinin çok daha derinlere, eskilere gittiği, ortaya çıkışının kazanılan ya da verilen imkânlar ile ilişkili olduğu kanaatindeyim. Ayrıca Siyonist düşünceyi bu denli azgınlaştıran uğradıkları zulüm ve ötekileştirme değil bana göre. İsrailli olma idesi bir varoluş dinamiği olarak ‘şımarık’ hareket etmeyi kanıksamış bir eğilimdir. Zira etnisitelerini de belirleyen inançlarının bir dayatmasıdır bu. Belirli bir güce ve imkâna sahip olduklarında bugünün İsrail’i gibi davranmak zorundadırlar. Aksi hâlde yokturlar, yok olurlar. Bu yaklaşım Bauman’ın Holokost değerlendirmesiyle ilginç bir benzerlik gösteriyor. Bauman Holokost’un (katı) modernleşmenin zorunlu sonucu olduğunu ve onu Hitler güdümündeki Almanlar yapmasaydı yine de (birileri tarafından) yapılacağını söyler. İsrail’in kuruluşu ve sonrasındaki yaşananlar da Holokost’un ya da 1948 kuruluş felsefesinin sonucu değil, Yahudi kimliğinde içkin olan varoluş idesinin sonucudur. Siyonist düşünce öyle ya da böyle bir yolunu bulup yapacağını yapacaktı.

Dipnot:
1. Konu hakkında detaylı bir çalışma için Filistin'in Çocukları Hayfa'ya Dönüş ve Diğer Hikâyeler adlı eser tavsiye edilir.
2. Zoom Kitap’ın “not defterleri” serisinin ilk ikisi hakkında değerlendirmeler için aşağıdaki linklere bakılabilir:
- Ataç, Meriç, Caliban, Bandung
- Fransız Devrimi’nde Devrimci Olan Neydi?


Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp