24 Mayıs 2021 Pazartesi

Peygamber'in tevazuundan bahsediyorlar ama her şeyi "büyük" düşünüyorlar

Kitap Dergisi, Bilgi Hikmet, Gelecek, İlim ve Sanat, Köprü, Birikim, Rıhle, Özgün Düşünce, Bilge Adamlar, Nida ve Umran dergilerinde yayımlanan yazılarını ve mülakatlarını göz önüne alırsak, Abdurrahman Arslan için mütedeyyin (muhafazakâr değil) camianın en esaslı düşünürlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Sosyoloji ihtisası yapmış olan Arslan'ın ağırlıklı olarak çalışma alanlarını sosyal teori, modernlik, devlet, iktidar, akıl, sekülarizm, postmodernizm ve İslâm dünyasındaki dönüşüm süreçleri oluşturuyor. 2000 yılında İletişim Yayınları'ndan neşredilen Modern Dünyada Müslümanlar kitabı Ekim 2017'te 9. baskısını yapmıştı. Bu durum kitabın hâlâ kuvvetini koruduğunu gösteriyor ki söz konusu alanlarda çalışmalar yapan kimseler için el'an istifade edilmesi 'zorunlu' görülebilecek eserlerden biridir. Diğeri için de İsmet Özel'in Üç Mesele’sini söylemek elzemdir...

Okuyucu için güzel bir gelişme olarak Beyan Yayınları 2016 biterken Abdurrahman Arslan'ın üç kitabını neşretti: Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm, Dünyaya Müslümanca Bakmak ve Nehri Geçerken. Kitapların hepsi Arslan'ın mülakatlarından oluşuyor. Okuyucunun ilgili düşünce çemberi etrafında rahatça gezebilmesi için bu tip mülakat kitapları çok 'kullanışlı' olabiliyor. Öte yandan mevzuların derinliğine inebilmek ve yeni okumalar yapabilmek için de mülakatlar oldukça zengin. Son 200 yıllık hayatımızda İslâmcılık, muhafazakârlık, dönüşüm, modernleşme gibi kavramların görünmeyen taraflarını görmek ve üzerine farklı düşünceler geliştirmek için Abdurrahman Arslan'ın cevapları üzerinden yeni yollar keşfedilebilir. Sözü daha fazla uzatmadan, Asım Öz'ün hazırladığı ve Ekim 2016'ta neşrolunan Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm'den söz açalım.

278 sayfalık kitap, söyleşiler ve soruşturmalar olarak iki bölüme ayrılıyor. Abdurrahman Arslan, söyleşilerinde yaşadığımız zihinsel travmaları, 28 Şubat ve sonrasını, İslâm'ın bir cemaat dini olduğunu, Kemalizm’in tıkanması karşısında dindarların tuttuğu safı, dinin devletleşmesini, Ortadoğu’daki zalimlikle beraber Arap Baharı ve demokrasiyi, kapitalizm neticesinde hali pürmelalimizi, medrese geleneğinin yeniden ihya edilmesi ihtiyacını, özgürlük ve hak arayışlarındaki çıkmazları, Müslümanların adaleti dillendirmesi gerektiğini, modernliği, kenti ve mahremiyeti yorumluyor.

Evvela "medeniyet" kelimesinin tam karşısında duran bir adam olarak tanımlayabiliriz Abdurrahman Arslan'ı. Medeniyet'ten bahsedildiği an İslâm'dan çıkıldığını, medeniyetin İslâmî bir terim olamayacağını, modernlik dediğimiz mefhumla medeniyet arasındaki ilişkinin zihinlerimizde ve bilgimizde bir kırılma yaşattığını şöyle ifade ediyor: "İslâm'ın medeniyet şeklinde kavramsallaştırılamayacağına inanmaktayım. Başka bir ifadeyle, modern düşüncenin kavramsallaştırdığı 'medeniyet' sözcüğünün muhtevasının İslâm tarafından kabulü mümkün değildir. Buna çoğu kimsenin itiraz edeceğini biliyorum. Zira burada unutulmaması gereken önemli bir nokta bulunmakta; 'medeniyet'in karşıtı 'barbarlık' olarak tanımlandığından, medeniyet kavramına getirilecek herhangi bir eleştiri, barbarlığın lehine olarak anlaşılmaktadır. Mesele medeniyet ve barbarlık gibi iki kutuplu bir düzleme oturtulmuş olduğundan zihinler bu çemberin dışına çıkmakta zorlanmaktadır. Bir kere medeniyet kavramı her şeyden önce ve fazlasıyla Batı merkezli bir muhtevaya sahip değer yüklü bir kavramsallaştırmadır. Üstelik kendi muhtevası içinde Batılı insanın kendi dinî/kültürel/tarihsel tecrübesiyle doldurulmuştur. Kavram kendi içinde barbarlıktan kurtuluşu içeren bir anlayış taşımaktadır. Dolayısı ile kavram öncelikle 'ilerleme' düşüncesi üzerine inşa edilmiştir. Hâlbuki İslâm cahiliyeden bir kurtuluş olma özelliği taşır, barbarlıktan değil."

Türkiye'nin gerçek ve güçlü bir sola, sosyal demokrasiye ihtiyacı olduğunu vurguluyor yazar. CHP'nin işinin bittiğini, dönüştürmenin dahi mümkün olmadığını söylüyor. Adaletin hem dilimizde sık sık yer almasını hem de iktidarla beraber topluma da hatırlatılması gerektiğini, bunu yapacak partilere ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Müslümanların adalet kavramını ne topluma ne de iktidara hatırlatmamasının büyük bir ayıbımız olduğunu yazarken de meseleyi şöyle açıyor: "Müslümanların karmaşık süreçlerde edindikleri yeni zihin dünyasının, İslâm'ın kurmak istediği zihin dünyasından ciddi şekilde bir ayrılmaya ve kopuşa işaret ettiğini düşünüyorum. Biz, Müslümanlar dünyaya gerektiği kadar Müslümanca bakamıyoruz. Çünkü Müslüman olmakla dünyaya Müslümanca bakmak arasında fark vardır. Bu bilinç halinin düzeltilmesi gerekir. Günümüz dünyasında haramlar yaklaştırılıp helaller uzaklaştırılmıştır. Böyle bir durumda Müslümanların değerlerinin iç dünyaları çoraklaşmaktadır. Bu özgürlük, birçok şeyin mahiyetini başkalaştırıyor. Tabir caizse çoğu şeyin anlam dünyası farklılaşıyor. Bundan dolayı her şey anlamını yitiriyor."

Evlerimizin birer yuva olmaktan çıkıp konutlara dönüşmesiyle birlikte ailenin birçok özelliğini yitirdiğini, burada bilhassa Müslüman annelere büyük bir iş düştüğünü söylüyor Abdurrahman Arslan. Aliya İzzetbegoviç'in "Babam da dindardı, namaz kılıyordu fakat ben dindarlığımı annemden aldım" sözünü hatırlatarak; sabah namazına kalktığında çocuklarını da namaza kaldıran, evde harama ve helale keskin çizgilerle dikkat eden, çocuklarına İslâm'ı aktaran bir tip olarak Müslüman anneyi tarif ediyor. "Erkek bence her zaman ailenin misafiridir, kadının misafiridir. Kadının rahminde erkek misafirdir, yatağında misafirdir ve evinde misafirdir. Ev kadına aittir." diyerek Müslüman kadınların çocuklarını tam bir Müslüman gibi yetiştirmede üstün role sahip olduklarının üzerinde duruyor.

Müslümanların bir an evvel devlet kavramı üzerine eğilmelerinin topluma sıhhat kazandıracağını ilginç örneklerle anlatan Arslan, "Hem Foucault'yu hem de Marksist bazı kaynakları okumalarında fayda var" diyerek, devletin son dönemde aile üzerinde ciddi bir baskı kurmasının, aileye müdahale etmesinin çok büyük bir tehlike olduğunu belirtiyor: "Devlet ilk defa dindar insan yetiştirme adına doğrudan doğruya aileye müdahale ediyor. Uzun zamandan beri devlet aileye din adına, dindarlık adına müdahale etmektedir. Ben hiçbir şekilde bunu kabul etmiyorum. Kimin ailesi olursa olsun, Müslüman olsun olmasın aileye devletin müdahalesi kabul edilir bir şey değil. Çünkü İslâm bunu kabul etmiyor. Bunu bilmekte fayda var. Dindarlık bizim hoşumuza gidebilir ama Müslüman ailenin görevi dindar çocuk yetiştirmektir, devletin değil."

Üniversitelerde okuyup mimar ve mühendis diye ortada gezen fakat başkalarının yaptığı planları olduğu gibi taklit eden, sonra da "Müslüman mimar" unvanıyla geçinenlerin, toplumda ciddi zihin kaymalarına sebep verdiğini uzun uzadıya anlatan Abdurrahman Arslan, Müslüman şehri diye bir şeyin artık kalmadığını, Müslümanların dahi artık balkonlu apartmanlara koştuğunu beyan ediyor.

Şehir üzerinde düşünülmemesinin yanında her yapının bir felsefesinin olduğunun unutulmasının da özellikle ileride Müslüman gençler için büyük toplumsal, ruhsal sorunlara yol açacağını anlatıyor. Bu kısım oldukça önemli, okuyalım: "Mahremiyet bir değerdir. Kız ve erkek çocuklarını aynı odada yatıramamanın getirdiği şeyler vardır. Kapitalizm bütün bunları hiçe sayarak kenti kuruyor. Şu anda bu işimize geliyor. Niye derseniz, şu anda ekonomiyi canlı tutan nedir? Konut sektörüdür. Yağmalanan bir yerle karşı karşıyayız, görmüyor musunuz? Yirmi yıl önce rastlamadığımız gökdelenlerle doldu ülke. Niye insanlar bina ile zinanın çok olduğu kıyamet üzerine hadisler okuyorlar? Bu bir kader midir? Kaderse eğer, Müslümanların elinde tecellî etmemeliydi. Gökdelen dikmek gerçekten de İslâm'a uygun bir şey değildi. Ama kanaatime göre, Müslüman zihin rahatsızdır. Peygamber'in tevazuundan bahsediyorlar ama her şeyi ‘büyük’ düşünüyorlar. Türkiye'de ne kadar görkemli bir şey tasarlarsanız, bunu marifet sayıyorsunuz. Zaten Türkiye'de yıkım, şehirlerin yıkımı Demokrat Parti ile başlamıştı. Dolayısıyla muhafazakâr kesim kendisinin bu haliyle ne kadar yıkıcı bir etki yaptığını, yani ne kadar da çok Amerika öyle olmadığı halde Amerikanvari düşündüğünün bence artık farkına varmalıdır."

Büyük şairin "Be hey Yunus sana söyleme derler / ya ben öleyim mi söylemeyince" dizelerini hatırlatan bir tavrı, duruşu ve üslubu var Abdurrahman Arslan'ın. Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm'ün sayfaları boyunca hiçbir soruya kaçak göçek cevap vermediği gibi esasen 'tam yerine rast gelen' ifadeleriyle, kendisiyle aynı fikre sahip okuyucuların yüreğine su serpiyor. Günümüzde Müslüman camiayı böylesine Müslümanca eleştiren şahsiyetlerin azlığıdır belki de bizim zihnimizdeki ölü olma hâli. Üstelik ölmeden evvel ölme değil bizimkisi, bariz yaşarken ölme.

Bozulan, bozulmuş zihniyetlerin yaşattıklarını yazarın dilinden dinlemeye devam edelim: "Bugün bütün sarsıntılar içinde kendine göre şekil bulmuş Müslüman zihniyetinden artık korkuyorum. Bence bu zihniyet başta İslâm'ı sonra da Müslümanları tehdit ediyor. Çünkü bu zihin yaşadığı sarsıntının farkında değil. Ciddi şekilde İslâm'dan kopmuş, İslâmî kaygıları ertelemiş bir zihindir. Eğer bu böyle olmasaydı insanlar ahlakî kaygıları öne çıkartır, belki de TOKİ gibi gökdelenler yapmayı düşünmezdi. Ben bu zihniyetten korkuyorum. Bu zihniyet Anadolu'da hiç toprak ihtiyacı olmadığı hâlde gökdelen dikiyor. Ya da Suudi Arabistan'da ya da Malezya'da... Bu genelde yaşadığımız bir sıkıntıdır. Ondan dolayı da ne derseniz deyin, 'Batı karşısındaki aşağılık duygusu' deyin, 'büyüklük duygusu' deyin, bu İslâm dünyasında genel bir hastalıktır bence. Ben hicap duyarım, Kâbe'nin üstüne çıkacak bir ev nasıl olabilir? Orada nasıl bir devremülk alabilirim? Bu, hayâya, edebe her şeye aykırıdır."

İslâm adına önce İslâm'ı sonra da Müslümanları tehdit eden fakat bunun hiç de farkında olunmayan zihniyetin özellikle camilerde Diyanet’in hutbelerini dinletmekten, camilere güvenlik görevlileri sokmaktan, özellikle büyük camileri belirli gruplara, cemaatlere yakın olan imamları atamaktan ve hatta en önemlisi olarak cami yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor Arslan'a göre. "İslâm'da camiyi devlet yapmaz; cemaat yapar, korur, bakar, geliştirir" anlayışının fıkha dayandığını ve asırlarca böyle sürdüğünü, ne zaman ki cemaatin gücü yetmez ise devletin o zaman baston görevi görebileceğini anlıyoruz soruların cevaplarından. "Caminin giderlerini kim ödeyecek?" sorusuna verdiği cevap ise oldukça basit ve nettir: "Cemaat, biz, hepimiz."

Bugün bir Müslüman, Sultanahmet Camii'ne girerken turist muamelesi görmekten hicap duymuyorsa vicdanını biraz yoklamalı, belki de Müslüman duruşunu gözden geçirmelidir hiç şüphesiz. Bu, yavaş yavaş camileri 'ibadet yeri' olmaktan, tefekkür yeri olmaktan da çıkarıyor. "İstanbul'un iki dindar semti vardı: Üsküdar ve Fatih. 40 senedir Fatih'te kalıyorum, bitirdiler buranın iç dünyasını" diyor Abdurrahman Arslan. Sahiden, iç dünyası yaşayan bir semt kaldı mı İstanbul'da? Yoksa iç dünyayı terk edip başka dünyaları taklit etmek de birer 'ihtiyaç' mıydı?

Abdurrahman Arslan'ın bazı mülakatlarında gençlere tavsiyeleri de var. Namaz kılmalarını, ahlaklı davranmalarını istiyor: "Müslüman olmanın bir bedeli var. Müslüman olmak her zaman para kazanmak, iyi bir mevki elde etmek, hayat standardını yükseltmek değildir. Müslümanlar İslâm'ı böyle anladılar. Son 30-40 yıl içinde Müslümanların anladığı bu. Müslüman olmak bugün risktir. Bu riski göze almalıyız. Risk derken eğer harama dikkat ediyorsanız, o zaman demek ki helalden az pay alacaksınız. O anlamda diyorum risktir. Bu çok güzel bir risktir. Avantajsız risktir. Sizi haramdan ve öbür dünyadaki cehennemden korur. Bundan daha güzel bir avantaj olabilir mi? Ama siz bugün diyebilir misiniz uygunsuzluğun, hırsızlığın olmadığı bir belediye var?"

İdareye ve halka ayrı ayrı eleştirileri var yazarın. Düşüncelerinde İslâmî kaygılarını üstün tutuyor. Bakış açısının temelinde Müslümanca yaşamak ve olana bitene Müslümanca bakmak, bakabilmek var. Bunun için gencinden yaşlısına herkesin bir bilince sahip olmasına, estetik ve ahlâkî değerleri gözetmesine imkân tanınmasını istiyor. Bu nasıl olabilir? Vicdan sahibi olan bir insanın, bu vicdandan ayrı nefes bile almaması gerektiğini bilerek. Okuyalım: "Müslümanların bir kısmı, yüzde yirmisini tenzih ederek söylüyorum, utanmayı unuttu. Bir yerde ihale kapayım falan. Köylü olarak, fakirlikte mi yaşayacağız? Evet. İnsanların temel ihtiyaçları vardır. Cemaat olsaydık, evi olmayan birine ev temin edebilirdik. Ama yardımlaşma yok. Gittik banka kredileri aldık. İnsanların temel ihtiyaçları tamamlandıktan sonra Müslümanca iyi davranma hakkımız vardır. Bir adam çocuğuna ekmek götüremiyorsa ‘hırsızlık yapma’ diyemezsin. Eğer götürüyorsa da yakasına yapışmalısın. İnsanlar gidip derviş gibi yaşasın demiyorum ama Müslümanların bu kadar dünya malı peşinde koşmasını anlamakta zorluk çekiyorum. Bunun bir ölçüsünün olması lâzım."

Kitabın ikinci bölümünü dolduran soruşturmalarında ise tercümeler, yayın dünyası, yoksulluk, yardım ve Müslümanlık, muhafazakârlık ve İslamcılık gibi konular yer alıyor. Özellikle "İslâmcılık nefsi müdafaadır" başlıklı soruşturma oldukça önemli. İslâmcılığı 1960'lara kadar ve 1960'lardan sonra olarak iki devire ayırıyor Abdurrahman Arslan. İlk devirde İslâmcılığa âlimler liderlik ederken ikincide mühendisler liderlik saflarını 'sıkıca' tutuyorlar ona göre. İlk devirde rantçılığın r'si bile yokken ikinci devirde rant, proje, ihale başı çekiyor. Dolayısıyla artık gerçek bir İslâmcılıktan bahsetmek de mümkün olmuyor. Abdurrahman Arslan'ın özellikle ikinci devir hakkındaki kritik yorumları şöyle: "Kanaatime göre İslâmcılığı müthiş şekilde cazip hâle getiren, fakat aynı zamanda da onun en büyük zaafını teşkil eden şey, siyasete en ön sırada yer vermesidir. Yani iktidara yaptığı sürekli vurgu ve taleptir. Öncelik anlamında başlangıçta İslâmcılığın böyle bir meselesi olduğu söylenemez. İslâmcılığı kısmen de olsa tanımlamaya, ama aynı zamanda da onda ciddi şekilde hedef sapmasına sebep olan bir hususun kanaatime göre en önemli sebebi hilafetin ilgası olmuştur. Hilafetin kaldırılmasıyla beraber kendilerini açıkta kalmış hisseden Müslümanlar için bu defa devlet ve siyaset öncelikli mesele halini almıştır. İslâm inanç olarak da, hayat tarzı olarak da, siyaset olarak da kendi kabının haricindeki başka bir kaba sığmaz."

Kitabın ismi, tüm içerikle olduğu kadar yaşadığımız son 200 yılın da özeti gibi. Bir sualle bitirmek isterim: Kıblemizi kaybedince mi dönüştük yoksa dönüşünce mi kıblemizi kaybettik?

Allah'tan hakkımızda her zaman hayırlı olanı vermesini temenni ederim.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

18 Mayıs 2021 Salı

Aşırılıklar Çağı'nda aşkın bir ruh: Simone Weil

Zeyl: James Last’ın ölümsüz bestesi Einsamer Hirte/The Lonely Shepherd’in (Yalnız Çoban) Zamfir yorumu eşlik edebilir bu yazıya.

Yıllar evvel, kendi küçük yörüngesinde dönen küçük bir benken keşfedilmeyi bekleyen incelikleri tanımlama hevesiyle yola çıkmış; kâşifi olduğumu sandığım şeylerin konuşamadığım dillerde karşılığı olduğunu öğrenmiş, üzülmüştüm. Ardından böylesi bir keşfin imkânsızlığını keşfetmiş, nihayetinde elimde kalan tek şeyin keşfi sevmek olduğuyla yüzleşmiş ve bari bu halin bir adı olsun, mahlasım olsun diye Keşfsever demiştim kendime. Sevmek anlamına gelen “phileo” ve bilgelik anlamına gelen “sophia” kelimelerinin kucaklaşıp içinde sevgi geçen tek öğreti olan felsefeyi adlandırması güzel bir rast olmuştu. Hemen her şeyin sahipliklerle adlandığı bir zamanda tanımlanışın sevilen şeyle yapılışının güzelliğindeydi bu rast. Peki ya başka rastlar?

Öncelik ve sonralıkla farkına vardığımız zaman algısı bizimle aynı şimdiyi paylaşmayan herkesi bizden ayırıp başka zamanların içine saklıyordu. Aramızda yıllar, yüzyıllar var diye uzak sandığımız, başkalarına satır bize ise iç ses olarak gelen cümlelerin sahipleri vardı bir de. Onlar uzakta değildi. Hepsi bir keşf mesafesinde hem kendilerini hem bizi zamansız, mekânsız ve sonsuz kılacak bakışlarımızı bekliyorlardı. O bakışların biriyle Simone Weil’le Haşmet Babaoğlu’nun “İki Simone” isimli yazısıyla rastlaştık. Yalnızca bize ait olan şeyleri tanıyan ve anında “ta kendisi” dedirtecek ve İsmet Özel’in “bize ait olan ne kadar uzakta?” sorusuna cevap olacak bir rastlaşmayla. Pekâlâ platonik bir rastlaşma olabilirdi bu çünkü Simone Weil’in ölüm tarihi doğum tarihime 47 yıl uzaktan bakıyordu. Neyse ki Weil’in bu sözü rastımızı platonik olmaktan çıkaran ‘bulunmuş bir mektup’ yapmıştı: “Bizler emeğimizde ve gündelik hayatımız içinde yaşanan şeylerin bize sunduğu sembolik anlatıyı bir mektubu okur gibi okumalıyız. Bu semboller keyfi şekilde karşımıza çıkmaz, onlar şeylerin doğasına çok evvelden ve Tanrı tarafından yazılmışlardır.

Bu süreçte Weil üzerine çeviriler yapıldıkça yapıldı, Yerçekimi ve İnayet, Kişi ve Kutsal, Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler olmak üzere birçok kitabı Türkçe okura ulaştı. Ardından Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler’den sonra Ketebe Yayınları, Weil üzerine Türkçe ilk biyografik eser olan Palle Yourgrau’nun Simone Weil kitabını Ümid Gurbanov’un çevirisi ile yayımladı. Yazdığı yazgısı, yazgısı yazdığı olan, yaşamı felsefesinin bizatihi pratiği olan fakat fazlasıyla soyut olan metinlerini idrak etmekte zorlananlar ve ruhunu daha yakından keşfetmek isteyenler için kitap biyografiden çok bir Simone Weil şerhi oldu.

Weil’in de çok beslendiği dönem olan Antik Yunan’da hakikati söylemenin risk taşıdığı durumlarda hakikati söyleme cesareti gösterene “parrhesiastes” denirdi, Weil tam olarak böyleydi. Jean Jack Rousseau’nun Yalnız Gezerin Düşleri’nde bir rahibin defterinden aldığı "Vitam Vero Impendenti" ifadesi en çok onun yazgısına yakışıyordu. Çünkü anlamı “hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi” demekti. İlginç bir şekilde Albert Camus, Nobel Ödülü'nü almaya gitmeden hemen önce bir azizi ziyaret eder gibi tıpkı Simone’nin Paris’teki eski apartman dairesine gitmişti. Belki de bu yüzden bir filozof mu, bir aktivist mi, bir yazar mı, bir mistik mi bunların hepsi onun gerçekten olduğu şeyi tanımlama noktasında eksik kalıyor. Ben onu filozof, mistik, aktivist gibi bütün bu dünyevi sıfatlardan azat edip, varlığını çağdaşlarından bir çırpıda ayırt eden ruhuyla ele alacağım ve Palle Yourgrau’nun kitabından seçtiğim bölümlerle onu daha yakından keşfetmek isteyenlere bir özet sunmuş olacağım.

Yourgrau’nun Simone Weil’i Üç Simone, Fransa ve Tanrı Arasındaki Fark, Çarmıha Gerilmenin Yeterliliği gibi enteresan başlıklarda toplam dokuz bölümden oluşuyor. Yazar, Weil’in felsefesini ve felsefesinin analizini Simone’un kişisel tarihine öyle güzel yediriyor ki kitap bir biyografi kitabi olmaktan çıkıp iyi bir Simone Weil yorumuna evriliyor.

Onu anlatmaya yeryüzüne değil, gökyüzüne ait oluşuyla ve bütünüyle 'başka bir dünyanın seyircisi' olmaklıktan ileri gelen sakarlığıyla başlamalı belki de. Ruhsal konulardaki inceliğine tezat olacak şekilde, eşyayla ilişki kurma biçiminde tuhaf bir sakarlığı vardı. Oğuz Atay'ın “hayatın acemisi” yakıştırması onun eşyayla kurduğu ilişkiyi izahı etmede ve ‘başka bir dünyanın seyircisi’ oluşuna uygun düşecek sanırım. Felsefe öğretmenliği yaptığı dönemde ona rast gelenler hırkasını ters giydiğini fark etmeyecek kadar sakar; elleri, eski püskü kıyafetleri, çorapsız sandaletleriyle Orta Çağ keşişi gibi göründüğünü düşünüyor ve onun için “Kızıl Bakire”, “La Simone”, “Weil Ana” diyorlardı. Ders verme konusunda başarılıydı ama burada da farklı metotlarıyla diğer meslektaşlarından ayrılıyordu. Amacı öğrencilerinin beyinlerini doldurmak değil –derslerinde en çok kullandığı kitaplardan biri olan Platon’un Devlet’inde de bahsedildiği gibi- onların ruhlarını dönüştürmekti. Çünkü Weil’e göre “ruh uyumaktadır.

Sis romanında “Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır” diyerek “kadınların hepsi bir ve aynı kadındır” diyen Miguel de Unamuno, Weil’i keşfetse onu tanımlayacak kelime bulamazdı herhalde. O, bir cümlede özetleyebileceği türden kadınlardan değildi. Değildi çünkü o varlığını cinsiyetiyle değil, bizatihi varlığıyla başlatmıştı. Yourgrau’nun güzel ifadesiyle kendi güzelliğini sırtında taşımayı istemediği bir haç olarak gören Weil, çağdaşı ve tanışığı Simone de Beauvior’ın tersine varlığını dişilliğinden tümüyle soyutlayarak var etme yolunu seçiyor; Beauvoir’ın burjuvalara karşı kullanmaktan asla çekinmediği ruju, makyajı ve süslü kıyafetleriyle kullandığı dişillik silahına ruhuyla karşılık veriyordu. Beauvoir’ın dişilliği yalnızca görünümünde değil, zekâsındaydı. Fakat eril tahakküme karşı verdiği mücadele Simone Weil’i etkileyemiyordu. Çünkü Weil, cinsiyetleri tümüyle aşan ontolojik, teolojik ve politik bir savaş veriyordu. Yourgrau bu durumu; “Weil gerçek bir köle olmayı amaç edinmişken Beauvoir’ın amacı kimsenin değil, kendisinin efendisi olmaktı” diyerek izah ediyor. Ve Beauvoir feminizmin annesiyken Weil’in bu tanımlamayı reddettiğinden, bir gruba liderlik etmesi istendiğinde ‘ben feminist değilim’ diye tepki gösterdiğinden bahis açıyor kitabında.

Beauvoir, Weil için; “zekâsı, sofuluğu, kendini adamışlığı ve saf cesareti tüm bunlar bende hayranlık uyandırıyordu yine de onu kendi evrenime çekemedim ve benim için belirsiz bir tehdit oluşturuyor gibi görünüyordu bu” demişti. Simone de Beauvoir’ın Weil’deki en büyük hayreti ise acı çekenlerle sadece bir duygudaşlık kurmakla kalmayıp onlarla kendisini özdeşleştirebilme kapasitesiydi. Onun için başkalarının acı çekişinden daha gerçek bir şey yoktu. Bu haddinden fazla empati duygusal değil, ontolojik bir sorundu hepsinden önce.

Güzel olan her şey, sonsuzluğu ifşa eder.” “Güzel olan Tanrı’nın deneysel kanıtıdır” diyecek kadar güzele meftunluğu güzellikle beslenecek kadar yemeğe duyarsız kılıyordu onu. Weil’in yaşamında yiyeceğin yerini alabilecek bir şey varsa o da güzellikti. “Güzellik, yenilecek bir şeydir” yazdı sonraları. Yourgrau’ya göre Simone ruhun ve ruhunun ebedi yanının açlıkla besleneceğini düşünüyordu. Yemekle kurduğu ilişki ve anoreksiyaya gidebilecek denli zayıflığı ve iştahsızlığı yemek ve güzellik arasındaki bağıntıyı iyice düşündürüyordu ona. “İnsan hayatındaki en büyük sorun bakmanın ve yemeğin iki farklı eylem olmasıdır.” diyerek benimsiyordu iyice bunu. “Kişi yalnızca yiyebileceği şeyi sever.” Ve sevdiği kitaplar için ‘okumam’ diyordu Weil, "yerim!

Yaşadığı döneme rast gelen birçok savaşa katılmak hevesi ve aktivistliği, sakarlığı düşünüldüğünde baltalanıyordu. İçindeki savaşçıyı her tür silahla teçhizatlandırmak istiyordu fakat silah kullanmayı bir türlü öğrenemeyişi ve yakın arkadaşı Simone Deitz’in ona araba kullanmayı öğretmek isteyişinin bile hüsranla sonuçlanması, içindeki savaşçının hevesini kırıyordu. Neyse ki cephe gerilerinde kendine bir yer bulabiliyordu. Tüm bu halleri Nietzsche’nin “savaşçı ruhlu biri barış zamanlarında kendisine saldırır” sözünü haklı çıkarıyordu. Nitekim savaşacak bir şey olmadığında savaşçı ruhlu Weil kendisi ile savaştı.

Şöyle yazmıştı Weil; "Keşke tehlikeli bir görevde hayatımı riske atabilsem. Ölümle göz göze gelebilsem, düzgün bir insan olma şansı edinirim.” “Ölüm insana verilen en değerli şeydir. Bu yüzden, onu kötü bir şekilde kullanmak en büyük küfürdür” Güzel ölmek, nihai noktaydı onun için. Ali Şeriati’nin meşhur sorusu “Senin İsmail’in kim?” muhatap kalsaydı Simone Weil pekâlâ bu soru ile yüzleşebilirdi. Bu yüzden de yaşamını, ona verilen canı tıpkı adaklık bir kurban gibi yaşamayı tercih etmişti. “Hakikat ölümün tarafındadır. Hakikat yalnızca çıplaklıkta açıklığa kavuşur ve bu çıplaklık da ölümdür” diyen Weil için Yourgrau, Weil’in “ölmek için doğduğunu” söyler.

Ona atfedilen tuhaf tüm ithamlar, ona gerçek bir bakışla bakanlar için bağlayıcı olmadı. Bunda Yourgrau’nun da katkısı büyük. Nitekim Yourgrau’nun kitabıyla ilgili enteresan yorumlardan birini yapan French Studies dergisi kitaptan şu şekilde bahsetti: “Kişinin kendi sınırlı kategorisine büyük bir zihin düşürmek, dâhilerin gizli kusurları olduğunu göstermek, her an hazırda bulunan psikolojik kategorileri kullanmaktan kaçınmamız için caziptir. Palle Yourgrau bu cazibeye direndi: her insanın kalbindeki gizeme saygı duyarken Simone Weil'i daha şeffaf yaptı. Amacı, daha önce araştırılmış bir hayata küçük detaylar ekleyerek başka bir biyografi yazmak değil, okuyucunun Weil'in düşüncesiyle yüzleşmesine izin vermekti. Bunu başardı. O genel olarak Weil'e atfedilen üç klişeyi: anoreksik, kendinden nefret eden bir Yahudi ve cinsel açıdan bastırılmış bir kadın imajını yıktı. Yougrau'nun Weil’in Yahudilik ile ilişkisini incelemesi muhtemelen onun en büyük ve ihtilaflı katkısı.

Eric Hobsbawm, 20. yy için “The Age of Extremes” (Aşırılıklar Çağı) der. Umutsuzluğun, çürümenin, savaşın ve maddenin çağında Weil, ıssız bir yolda tek başına Godot’unu bekledi. Yaşadığı yüzyılda rağbet göremedi. Yaşadığı yüzyılda rağbet, onun rağbet göstermedikleriydi. Yourgrau kitabında onun felsefesini “je veux, donc je suis” (olacağım, o hâlde varım) olarak geçiren bir bahis açar. Bu, ısrarlı bir ümidi barındırır. Yourgrau, onun pusulasız bir istikamette hayatı boyunca geri dönüş yolunu aradığını söyler. Ardından Marsilya’da kaleme aldığı mistik öyküsü Prologue’da olduğu gibi bir çatı katında hakikatleri bir bir gösterip ansızın ortadan kaybolan gizemli bir yabancıya rast gelmeyi ümit ettiğinden bahis açar. Yourgrau, kitabı bu yüzden olsa gerek şu cümleyle bitirir: “Daima dışarıda kaldı, hayatı boyunca davet edilmeyi bekledi, oradan davet asla gelmediyse bile, çağıran başka bir kapı olmadığı ne malum?

Aziz Augustinus, “Tanrı bizlere bir şeyler vermek ister ama veremez çünkü ellerimiz doludur, onları koyacak yer yoktur der” Weil, Tanrı’ya yer açmak için yalnız ellerini değil, gençliğini, kadınlığını, zekâsını, kariyerini, elde edeceklerini, her şeyini feda etti. Geriye ise var olduğundan beri dönüşmek ve olmak istediği ruhu kaldı.

Weil ve ruhunu daha yakından keşfetmek ve başka ruhlardaki yansımasını duymak isteyenler hakkındaki bu üç çalışmaya bakabilir: Belgesel: Doğumunun yüzüncü yılında Julia Haslet’in yönetmenliğini yaptığı “An Interview with Simone Weil"
Oratoryo: Kaija Saariaho / La Passion de Simone. Albüm: Darrell Katz / The Death of Simone Weil.


Zeynep Merdan
twitter.com/kesfsever

17 Mayıs 2021 Pazartesi

Murakami’ye göre iyi yazarlık kaçınılmaz olarak akıntıya karşı yapılan bir iştir

İmkânsızın Şarkısı, Rüzgârın Şarkısını Dinle ve Yaban Koyununun İzinde gibi kitaplarından tanıdığımız Japon yazar Haruki Murakami’nin her ikisi de Doğan Kitap’tan çıkan edebiyat dışı iki kitabı daha var Türkçe’de: Mesleğim Yazarlık ve Koşmasaydım Yazamazdım. Bunlar onun, kendisiyle yaşadıkları ve yazdıkları arasındaki mücadelenin ve “basit” hayat tecrübesinin nasıl yazıya ve yazarlığa dönüştüğünün hikâyeleridir. Yazarlığın insanın kendisini değil kendi tecrübesini önemsemeyle ilgili olduğunu anlamamızı sağlayan metinlerdir.

Her meslek erbabı gibi olgunluk gelip çattığında bütün bir ömür yapılan işin yanı sıra belli belirsiz ya da alttan alta sürekli düşünülmüş olan ne varsa açığa çıkmaya zorlar ve kendi başına bir varlık kazanma ihtiyacı duyar. Dolayısıyla her yazar bir gün gelir neden yazdığını yazar. Mesleğim Yazarlık da öyle bir kitap. Fakat okuyunca anlaşılacağı üzere ironik olan şu ki yazarlık ayrı bir meslek olamayacak kadar hayatın kendisine ait ve onun içinde olan bir iştir. Yaşarken bir yandan da hayat hikâyemizi yazarız, yazarlar bunu kağıda dökebilen ve yazıya geçerebilenlerdir sadece.

Yazmak için belki de ilk şart insanın basit hayatındaki sıradan tecrübelerini önemseyebilmesidir. Hayatın, dünyanın her yerinde çok benzer ve bir o kadar bambaşka yaşandığını bilerek aynılığın içindeki özgünlüğü ve farklılıktaki sıradanlığı bulabilmesi de bir o kadar önemlidir. Bu insanı hem çok özgün hem de fazlasıyla herkes gibi kılan şeydir ve çok değerlidir. Biri olmadan öteki anlamını yitirir çünkü. Bunun için kişinin kendini değil yaşadıklarını önemsemesi gerekir; yazmak için lazım olan şey kendi kendini şişirmiş bir ego değil sıradan olanla hiç düşünülmemiş olanın karışımından süzülüp gelen gösterişsiz düşüncedir. Gösterişsiz düşünce, olan biten her şey üzerine düşünmeye cüret etmenin kendiliğinden gelen hediyesidir.

Yazı, konuşmanın aksine düşünceyi gösterişsizleştirir, uçarılığına son verip ayaklarını yere bastırır ve kendi iç yolculuğuna çıkmaya hazır hale getirir. Hayata var olan görme biçimlerinden farklı bakabilmeyi gerektirir. Yaşananları bütünüyle bize ait bir edebiyata dönüştürür. Tam da bu nedenle, Ursula K. Le Guin’in harika kitabı Sözcüklerdir Bütün Derdim’de (hep kitap) dediği gibi, “Sahip olduğumuz en iyi el kitabıdır edebiyat. Ziyaret ettiğimiz ülkenin, yani hayatın en kullanışlı rehberidir.”. Yazabilenler yaşadıkları hayatı biraz da ziyaret edilen bir ülke gibi görebilenlerdir. Her şeyin çok farklı göründüğü ve çok farklı görülebildiği yabancı bir ülke…

Yazmak, hayatı kendine anlatmaktır bir bakıma ve bunun için illa yazıya dökmek de gerekmez. Pek çok insan hiç yazmadan bütün ömür bir yazar gibi yaşar. Diğer bir deyişle, hayatı kendimize anlatır gibi yaşamaktır yazmak ve bütünüyle kendi hayatımızın ürünüdür. Hiç kimse bir başkasını yazar yapamaz. Uzak ve ilginç diyarlara gitmek, enteresan insanlarla karşılaşmak ya da ilginç bir hayat yaşamak da gerekli değildir çoğu zaman, hatta hiç. Tıpkı Saramago’nun Nobel konuşmasında söylediği gibidir: “Toprağını işlediğim küçük arazimin ötesine geçmeye cüret etmek için pek heves etmediğimden, bana düşen tek şey derinlere inme, aşağıya, köklere doğru kazma ihtimaliydi. Kendimin ve böyle ölçüsüz bir gayeye müsaade edilirse dünyanın da köklerine doğru pek tabii.”. Yazmak, kişinin kendinden geçtiği bir yolculuktur; kendinden yola çıkıp yine kendine vardığı ama her defasında bambaşka birini bulduğu bir dönüşüm hikâyesi.

Murakami yazarlığın ayrı bir uzmanlığa dayalı bir meslek olmadığı için herkese açık olduğunu anlatır ilk olarak. “Dışarıdan” geleni içine almakta zorlanan, dar bir menfaat grubunun otoritesine tabi bir iş değildir (neyse ki ve bereket versin ki!). Yetenekli ve başarılı olan herkesin kendi yerini kendisinin belirleyebileceği, bir takım suni destekler ya da ödüllerle şişirilen insanlar olsa da asıl yaşam gücünün hiçbir zaman birileri tarafından bahşedilemeyeceği bir mecradır burası. Tam ona göredir! Japonya’da küçük bir bar işleten adamdan dünya çapında bir isim haline gelmesini sağlayan inanılmaz bir fırsatlar ülkesidir! Ancak görmesini bilene kendini açan bir sırlar ülkesi ya da.

Yazarlık, şeklin ve maddi dünyanın ötesine geçmeye imkân sunduğu için giderek artan bir çekiciliğe ve dıştan içe doğru sürekli bir ilerleme hissine sahiptir. Oysa insanlar şekilsizliği ve soyut olanı hem sevmez hem de kavramak için gerekli çabayı göstermek istemezler. Birilerinin söz konusu eseri parlatmasını, ondaki değerli olanı bulup söylemesini ve çok satmasını ya da ödüller kazanmasını isterler. Değerli görebilmek için bütün bunlara ihtiyaç duyarlar. Diğer bir deyişle okur, kendi yetersizliği nedeniyle yazarı aşağı çekmek ister ve buna kapılan yazar en hafif tabiriyle mesleğini kaybeder; “İnsanlar çoğu durumda somut olarak şekli olan şeylerden başkasına bakmazlar. Oysaki edebi eserin niteliği şekilsizliğidir; o esere bir ödül ya da madalya verildiğinde, orada somut bir şekil belirir. Ve insanlar bu ‘şekle’ bakar.

Murakami’ye göre, yazarlık, iyi yazarlık kaçınılmaz olarak akıntıya karşı yapılan bir iştir (hangi iyi iş öyle değil ki!). Polonyalı şair Zbigniew Herbert’in şu sözleri bununla ne kastettiğini çok iyi anlatır: “Kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzmeli. Akıntıyla yüzüp giden şey çöptür sadece.”. Akıntıya karşı durabilen insanın kim olduğuna ve nasıl bir hayat hikâyesinden geldiğine dair de önemli ipuçları yakalamak mümkündür söylediklerinde. Bu tür insanlar dışarıdan verilene değil kafalarının içindekine tabi ve kendi başlarına olmayı sevenler arasından çıkmaktadır genellikle. Dışardaki yaşam çekicidir, güzeldir, hareketlidir ve değişkendir ama hiçbir şey insanın bütün bunlardan geçtiğindeki kadar tarifsiz değildir. Onun Koşmasaydım Yazamazdım’da uzun bir koşunun sonunda yitirilen bilinç halinden hareketle söylediği şu cümle biraz da bu durumu anlatır: “Şuurunu kaybetmek üzere olan insanların hayalinden geçen çılgınca güzel şeyler, gerçek dünyanın hiçbir yerinde var olamaz.

Murakami’nin hayat hikâyesi de aslında tam bir akıntıya karşı kürek çekmek, daha doğru ifadesiyle akıntıya karşı koşmaktır. İstemediği okullarda, istemediği ortamlarda ve istemediği sayısız durumun içinde kala kala, yetmeyen realitenin içinden sıyrılıp gerçek dünyanın hiçbir yerinde var olamayacak kadar güzel olan kendi hayal ülkesini yaratmıştır: “‘Okuldan hoşlanıyorum, okula gitmezsem kendimi çok yalnız hissederim’ diyen insanlardan roman yazarı olmaz. Demek istediğim, roman yazarı kafasının içinde kendi dünyasını kuran kişidir. Ben ders sırasında hiç ders dinlemez, bin bir çeşit hayale dalardım. Eğer şimdiki zamanlarda çocuk olsaydım okulu kesinlikle benimseyemez, okula gitmeyi reddeden çocuklardan biri olurdum sanırım.

Murakami yazarlığın yetenek mi çalışmak mı olduğu konusuna da girer bir yerde (hangi yazar girmez ki!) ve bunu sevdiği bir anekdotla anlatır. Paul Valery, Albert Einstein’la bir söyleşisi esnasında, “Aklınıza aniden gelen iyi bir fikri yazmak için yanınızda not defteri taşıyor musunuz?” diye sorar. Bunun üzerine Einstein nezaketini kaybetmese de biraz şaşırır gibi olur ve şöyle der: “Yoo, öyle bir gereksinimim olmuyor. Aklıma aniden iyi bir fikir gelmiyor çünkü.

Murakami’nin aklına ise iyi fikirler çoğu zaman koşarken gelir. Bu her tarafından sefalet akan hayatın kıyısından ve bazen içinden, yanından yöresinden koşup giderken sanki her şey ona doğru koşar ve zihnine üşüşerek -kimi zaman ona rağmen- yeni bir dünya kurar; “Roman yazmak konusunda bildiklerimin çoğunu yollarda, sabahın erken saatlerinde koşarak öğrendim.” Hayat fazlasıyla yaralayıcı ve yıpratıcıdır belki ama koşmak aynı zamanda bütün bunlara rağmen ileri gidebilmek demektir. Ve “Yürekte açılan yaralar, bir insanın bağımsızlığı karşılığında dünyaya ödemek zorunda olduğu çok doğal bir bedel”dir.

Bir maratonu bitirmek, her defasında tam olarak ne için olduğu belli olmayan bir şeylerin bedelini ödemektir. Yol boyu hayatın tamamı bütün insanlar adına gözden geçirilir; “Dünyanın neresinde olursa olsun, uzun mesafe koşan insanların yüz hatları aşağı yukarı aynıdır. Hepsi koşarken bir şeyler düşünüyormuş gibi görünür. Hiçbir şey düşünmüyor da olabilirler, ama sanki son derece odaklanmış bir şekilde bir şey düşünüyormuş gibi dururlar.” Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmazken bile böyle görünen kişi yazar olmak üzeredir! Kısacası Murakami okumak yazar olmanın kendi koşusunu yapmayı öğretici bir tecrübe gibidir ve sadece koşarak bile olunabileceğini gösterdiği için değerlidir.

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca

Hilmi Yavuz’un Okuma Notları ve eleştirinin pişmanlığına dair

Hilmi Hoca ile bir sohbetimizde, ben ve yanımdaki gruba, merak ve tecessüsün farkına dair sanırım Cemil Meriç ile olan bir anısını aktarmıştı. Hatta Meriç’in kendisine bu iki kavramın farkını ortaya koyan tatlı sert bir tepkisini de tüm ayrıntısı ile anlatmaktan çekinmemişti. Bu, benim için ciddi bir ders olmuştu zira galiba farkına varmadan ben de merak ile tecessüsü karıştırıyordum. Özellikle de yazar ve düşünürlerin nerede ise özel hayatına dair birçok anekdotu, biyografilerinden ayırıp zihnimde tutacak kadar. Ancak insan zamanla değişip dönüşüyor. Hal böyle olunca da yazarın özel hayatından çok, düşünce tarzı, yazma alışkanlıkları, çalışma düzeni ve okudukları daha fazla ilgi çeker hale geliyor.

Hilmi Hoca’nın benim de bile isteye okumasını uzattığım Okuma Notları, aslında nerede ise 30 sene önce basıldı ilk kez. Kendi adıma geç çocukluğuma denk gelen bir dönem o tarih. Okumam mümkün değildi. Ama sonraki dönemlerde birçok Hilmi Yavuz kitabını okumak nasip oldu. Başka bir yazı vesilesi ile ifade ettiğim üzere, 1999 yılında ikinci baskısı çıkan Denemeler (Boyut Kitapları, 1. Baskı, 1996) kitabındaki Ya Kebikeç (imzalatmak da nasip olmuştu o yazıyı) yazısı da benim kitapla ilişkimi inşa eden en önemli teşvik kaynaklarından biri olacaktı. Konudan sapmayalım. Hilmi Hoca’nın okuma notlarını bir kitaptan azade, bahse konu bir merakla ve bile isteye geciktirerek okumak nasip olunca ona gelene kadar okuduğum aynı beklenti ve niyetli kitaplar bir yönlendirici olmuştu. Mesela Alberto Manguel’in Okumalar Okuması tam da buna dair bir örnek. Fakat belki daha sonraki bir yazıya konu olabileceği için uzatmamak niyeti ile o kitaba dair yorumumu kısa tutacağım. Manguel, beklentimin aksine, okumanın bir eylem olarak niteliğinin arttırılabilmesine dair tecrübelerini aktarırken herkes için bir kitap kaleme almıştı. Dolayısı ile Yavuz’un okuma notları ile benzeştirilecek ya da kıyaslanacak bir muhtevası yok. Dolayısı ile ve öncelikle belirtmek gerekir ki, Hoca’nın, kitabın girişinde de ifade ettiği pişmanlığının temelinde ancak kitap okunduğunda anlaşılabilecek bir cüret ve cesaret yatıyor. Ki onu tanıyan herkesin bildiği bir şey var ki Hilmi Yavuz bu çağın rüşvet-i kelamcı “hocalarından, üstatlarında, abilerinden” değil, hem de hiç. Bu tavrının ona kazandırdığı tek şey de kendi ifadesi ile düşman. Rahatsız mıdır bu durumdan, hiç zannetmiyorum.

Okuma Notları bir aydın sorumluluğu tavrı. Göreceli olana değil belgelenen, somut ve emek isteyen çabanın sonucunda varılan sonuçlara dair net bir döküm. Birçok puta bazen balyozla cepheden bazen de küçük bir keski ile ince ince yapılan müdahale. Düzelti. Ama öyle teklifsiz bir tenkidin tahrip ediciliğiyle değil, teklifi olan bir mizahi ve hicvî dil ile. Eski usul bazen. İncitmekten çok, fark ettirmek ve düzeltme şansı vermek gayesi ile. Babacan ama bazen oldukça sert ve çekilmez bir dost edası ile. Zaten bu kitabın yeniden ve eklemeli baskısının 30 sene bekleme sebebini de böyle izah ediyor Hoca. Onca eleştiri, tespit, teşhis… sonuç; edinilen düşmanlar ve düzelmeyen hatalar. Belki de bir kırgınlık da yaratıyor bu durum onda, kim bilir. Ben ise bunu bir şans olarak görüyorum. Keşke bugün de bir bütün olarak olmasa da her mahallenin Hilmi Hoca birikiminde ve babacanlığında bir taşlayanı, bilgesi, eleştirmeni olsa. Bu sadece bir kitabın teknik düzeltisi düzeyinde değil, bir entelektüel tavrın yeniden ve ideale giden inşası için de zarurî. Belki de bir türlü tespit edemediğimiz eksikliğimiz budur.

Yanlış anlaşılmasın, Hilmi Yavuz kitapta sadece bulduğu hatalara, yanlışlara, aksaklıklara değinmemiş. Bunun ötesinde, okumalarını, keşiflerini, düşüncelerini de aktarmış. Bu çağda artık alışkanlık haline gelen taassupların aksine kıyıda köşede kalmış bir yazıdan çıkardıkları, köşe yazılarını nasıl takip ettiğini, bazen duymadığınız bir mülakat ya da röportajın entelektüel birikime neler katabileceğini de anlatmış. Bu manada kışkırtıcı bir rehber olduğunu söylemek, bu eserin, çok da yanlış değil. Ki muhtevasına dair alınacak notlar belirli bir seviyenin üstü yeni okuma düzeni yaratabileceği gibi başlı başlına okuma düzeninizi şekillendirebilecek not alma alışkanlığının biçimine dair de fikirler vermiş. Ben bu manada Hilmi Hoca’nın eserini böyle bir birikime rağmen, bugün alışıla gelen “aydın” egosunun çok dışında bir tevazuun da ürünü olarak görüyorum.

Hilmi Hoca “genç” bir kalem bence. Gençleri çok seven bir kalem. Münevver. Bu bir övgü değil zira Hoca’nın her metni, konuşması bence ciddi manada tenvir ediyor. Hatta bazen sadece anıları dahi. Bu yüzden elimizdeki eser eklemeleri olan güncellenmiş bir sürüm olsa da bazen keşke Hilmi Hoca ve onun gibi birkaç kişi daha bu tip notlarını paylaşsa diyorum. Çünkü bu zamanın gençlerinin tecessüslerini besleyen magazinel bilgilerden çok, yazarın, düşünürün, münevverin zihin dünyasına, göz ucuna girmeye ihtiyacı var. Başka bir açıdan ifade edersek ısrarla bir muhite intibak edip “uymak”tan ve tâbi olmaktansa çekinmeden eleştirmenin -ama teklif ve emekle- yollarını bulmalı. Ben Okuma Notları’nı okurken sanırım tam olarak bu hisse kapıldım. Bizden olanı takdis etme alışkanlığına bağlı olarak bir türlü aşılamayan yazım arızaları, düzelmeyen alışkanlıklar, galat haline gelmiş kullanımlar evvela Türk diline zarar veriyor. Şu eleştiri elbette yerinde: o kadar çok ki, bir yerden sonra dışlanmak ve aynı Hilmi Hoca gibi düşman edinmek mukadder. Ve elbette bugünün düşmanları eskiye göre çok daha acımasız ve niteliksiz. Lakin bunun kolay olduğunu da söylemiyoruz.

Hülasa Okuma Notları içeriği ile bugün belirli düzeyde bir okuyucu kitlesini ilgilendiriyor gibi dursa da biçim ve tavır olarak ortaya koydukları zamanımızın genç okurunun çok fazla aradığı bir metin. Güncel bir tartışma olarak Z kuşağının birçoklarını korkutan usanmaz eleştirel tavrı göz önüne alındığında Hilmi Hoca bu çağa da öğretmen olmaya devam ediyor. Eminim ki Hoca bu yazıyı da okuyacak, o yüzden son olarak ona da seslenmek de fayda var. Israrla korkuya hapsedilen ve eleştiri yetenekleri törpülenen bir kuşağın bu notlara daha fazla ihtiyacı var. Dileriz ki başta Hilmi Hoca olmak üzere hala gençlerin düşünmesinden ve eleştirmesinden rahatsız olmayan büyüklerimiz gençleri kışkırtmaya devam etsinler. Çünkü gençler; Hoca’nın dediği gibi külli câhilûn cesûrûn. O zaman siz onlardan daha cesur olun!

Galiğ Çağ
twitter.com/caggalip

14 Mayıs 2021 Cuma

Kim bu barbar?

barbar
1. Gürültücü, patırtıcı (kimse).
2. Palavracı.
3. Sert, haşin (kimse).
4. Atak: Barbar bir çocuk.
5. Yabancı.
6. Bir kimsenin aleyhinde bulunan, kötülük yapan.
7. Gelişigüzel, saygısızca konuşan.
- TDK sözlüğü

Sema Kaygusuz tarafından kaleme alınmış olan Barbarın Kahkahası 2015 yılında Metis Yayınları'ndan çıkarak 2016 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü de almaya hak kazanmış bir roman. Kitabı incelemeye başlamadan önce epigrafta “barbar” kelimesinin anlamı üzerinde özellikle durmak istedim çünkü “barbarın kahkahası” kullanımı kitapta tek bir bölümde geçiyor olsa dahi, tüm kitap boyunca peşinde olduğumuz bir tanım. Üstelik barbar diye adlandırabileceğimiz kimseler kısmen ya da tamamen bu yedi anlamı tümüyle üzerlerine cuk oturmuş bir gömlek gibi giyiniyorlar. Kitapta yer alan isimler birbirine karşı kendilerince haklı olarak “gürültülü” olabilmenin verdiği rahatlıkla, birbirleri hakkında ve hatta birbirlerine karşı da “saygısızca konuşabiliyor”, bir yandan “sert” görünürken, bu görünümün ardında “kötücül bir görme” eyleminin faili olabiliyor. Bunları yaparken de arkasına saklandıkları başka bir barbar tanımını yüklüyorlar bir ötekine: “yabancı”.

Kitap, Mavi Kumru Moteli’ne yaz tatili için gitmiş olan bir grup insanı konu ediniyor. Anlatıcı, bir suçla açılış yapıyor kitaba ki ilerleyen sayfalarda suç diye nitelendirilen bu davranışın sadece kahraman tarafından psikolojik bir rahatlama mekanizmasıyla eylem haline dönüştüğü görülüyor. Ancak fitili ateşlemek için sanki hazırda bekleyen otel müşterilerine bu davranış yetiyor da artıyor bile. “Suç” diye tanımlanan konu kitabın kahramanlarından olan Turgay’ın denize işemesi. Ardından otelin havlularına, çarşaflarına, minderlerine, müşterilerin eşyalarına karşı adeta bir başkaldırı niteliğinde bu çiş konusunun devam etmesi.

Çiş, aslında bir taraftan konuyu güçlendiren, bir taraftan da olayın tüm şüphelilerini, yani tüm karakterleri birbirine muhatap kılan bir metafordan ibaret, verdiği mesaj açık: Bu işi aslında kimin yaptığı belli değil, dolayısıyla hepimiz bir anlamda suçlu ve kirliyiz. Aramızdan birini bu iş için kurban seçemeyeceğimize göre, bizden olmayanı, alt sınıftan olanı, bize hizmet edeni ilk tahlilde suçlamak en akıllıcası. Ancak o da gidince ve biz aynı sınıftaki insanlar bir başımıza kalınca kimi suçlayacağız? Bizden olanı değil elbette, böyle çirkin bir şeyi yapsa yapsa öteki yapar. Ötekinin kim olduğuysa bizim kendimizi nasıl tanımladığımıza göre değişir. Kitap, biraz da bu sorunun peşinde giden bir polisiyeyi andırıyor ancak klasik polisiyelerdeki gibi bir çözüm bölümü beklemeyin. Çünkü anlatıcı bu unsuru sadece anlatmak istediğini anlatabilmek, vermek istediği mesajı ortaya koyabilmek adına adeta bir dekor gibi kullanıyor. Öyle ki anlatı aslında düz seyrinde ilerleyen bir kurmaca bile değil. Önemli olan olay örgüsü değil, özellikle diyalogların güçlendirdiği ve okuyucunun da tanık olduğu birtakım anlar.

Belirgin bir çizgisel kurgusu olmamakla beraber öne çıkan bir ana kahraman da yok Barbarın Kahkası’nda. Yaşanan anlara konuk olurken aslında mercek altına alınmış olan karakterlere de değiniyor anlatıcı. Tıp tarihçisi ve deontolog olarak çizilen Simin karakterinin diğerleri ile ilgili yazdığı notlarda psikoanalitik bir değerlendirme yapılırken, karakterler arası diyaloglarda kişilerin o gün nasıl öyle olduklarının kaynaklarına ulaşılabiliyor. Bu diyaloglar, yazlık motellerde iki üç insanın bir araya geldiğinde yaptığı çaylı muhabbetlere hiç benzemiyor. Bilakis her birinden acı bir feryat yükseliyor. Kiminden bir tecavüz vakası, kiminden oldurulamamış bir eşcinsel ilişki, kiminden bir katliam, kiminden bir kadın baskısı sızıyor. Birçoğu da gidip bir erk söylemine takılıveriyor. Anlatıda bu söylemi destekleyen en güçlü temsil ise ergenlik çağında olan Ozan’a ait. Elinde zıpkınla her seferinde motele ölü bir hayvan getirerek yetişkinlerin dünyasına ancak güçle, iktidarla dahil olabileceğini gözler önüne seriyor. Her ne kadar tüm tatilciler Ozan’ın davranışlarını tuhaf bulsalar da içten içe hepsi farklı şekillerde bu erke hizmet ediyorlar. Aynı çiş gündeminde olduğu gibi, ölü hayvanları görünce de ikiyüzlülükleri ortaya seriliyor. Sanki sahiden temizlermiş gibi, kirli olduğunu düşündükleri bir şeye tepki gösteriyorlar.

Öte yandan karakterlerin ikili konuşmaları her ne kadar o ana ve o kişilere özel gibi görünse de bu diyalogların bütünü kapsayan anlamlar barındırdığı söylenebilir. “Sen benden ne istiyorsun Melih? Neden her fırsatta beni tespit edip duruyorsun? Büyüteçten böceğe bakar gibi gözetliyorsun? Her fırsatta ağzıma sıçıyorsun. Resmen suratıma karşı dedikodumu yapıyorsun lan!” diyen İsmail her ne kadar bunu Melih’e söylüyor gibi görünse de aynı cümleyi kitapta yer alan diğer ilişkilere uyarlamak çok da zor değil örneğin. Ya da “Ben meğerse, inancımın karşısına babamı dikmişim inzibat gibi. Dinimin sahibiymiş babam. Ona bir şey olunca bana da oldu.” diyen Alikar bu tespiti sadece kendisi için yapıyor olmasa gerek.

Tüm bu kapsayıcı diyaloglara Simin’in defterine yazdığı notlardaki birkaç satır nokta koyar gibi: “Büyümüş de küçülmüş olanın kan dökerek yarattığı ürküntü ile küçülmüş de büyümüş olanın yarattığı çiş kargaşası arasında müphem bir bağlantı var bence. Evcil hayatlarımıza sızmış biri çocuk, diğeri yetişkin iki barbar, hicveden bir kahkahayı, karşılıklı atışan aşıklar gibi tamamlıyorlar.

Barbarın Kahkahası, her bir karakteri, her bir diyalogu ile oldukça güçlü anlar sahneleyen sinematografik bir görsel şölen gibi. Öte yandan, beklenmeyen, şaşırtıcı, merak ettiren unsurlar barındırdığını söylemek güç. Karakterlerin temsilleri başarılı ancak her ne kadar örtülü bir metin izlenimi yaratsa da aslında tahmin edilmesi zor değil. Kim bilir, belki yazarın da amacı zaten bu değildir, dert edindiği birtakım konuları roman zeminine taşımak istemiştir ve doğrusu bunu çok başarılı gerçekleştirdiği aşikar.

Barbarın Kahkahası, sadece Türkiye için değil dünyanın birçok yerinde nefes alan bu insanların, gerçekleşmiş olayların, var olan muktedirin ve ötekinin sayfalarda izini sürerken polisiye, psikoanalitik kuram gibi yardımcı ögelerden destek alıyor ve “hepimiz en az bir diğerimiz kadar kirliyiz” özeleştirisi ile gücünü gösteriyor.

Feyza Gönüler
twitter.com/FeyzaGonuler

13 Mayıs 2021 Perşembe

Türk hassasiyetini ve irfanını yaşatan mektuplar

Mektuplar hangi dönemde yazılmış olursa olsun, tarih kitaplarının çizdiği çerçevenin dışına çıkabilmemizi sağlar. Böylece önümüzde zengin bir düşünme boşluğu uzanır. Hem tarih kitaplarından hem de mektuplardan, anılardan, hatıralardan edinilen bilgiler o boşluğa serilir. Aklın imkânları el verdiğince, okuyucu burada kendi filtrelerini devreye sokar. Dünyaya hangi nazarla bakıyor olursa olsun, zenginleştiğini hisseder. Tarihin çok büyük bir bölümünün kurgulanmış olduğunu fark edince, özel metinlerin peşine daha çok düşer. Bu metinleri görgüsü, irfanı yüksek kimseler yazmışsa şayet, hem okuma lezzeti yüksek olur hem de dünyaya bakılan pencere her seferinde daha çok genişler.

Sâmiha Ayverdi, yazar olan kuzeni Semiha Cemal’in genç yaşta vefatının akabinde mürşidi Kenan Rifâî'nin “Onun yerine artık sen yazacaksın” işaretiyle eline kalemi almış, bir daha da bırakmamış, söyledikleriyle ve yazdıklarıyla hâlâ aramızda olan ve kıyamete dek de böyle kalacak kimselerdendir. Ayverdi, eserleriyle Türk görgüsünü ve yaşayışını, kaybettiklerimizi, ne iken ne olduğumuzu anlatırken; özümüzle olan irtibatın harcı olarak tasavvufu merkeze almış bir zihindir. Onun romanlarını yahut diğer eserlerini okumak; sadece dil zevki açısından değil, yaşadığımız coğrafyanın zihniyet haritasını çıkarmak bakımından da oldukça önemlidir. Misal vermek gerekirse, İbrahim Efendi Konağı (1964) ne kadar romansa o kadar hâtıradır. İstanbul Geceleri (1952) ne kadar hâtıraysa o kadar romandır. İnsan ve Şeytan (1942) ile Dost (1980) arasında neredeyse kırk sene vardır ama bir romanla bir hâtıra birbirini ancak bu kadar tamamlayabilir. Türk Tarihinde Osmanlı Asırları (1975) her evde bulunması gereken bir başucu eseriyken, Boğaziçi’nde Târih (1966) gibisi henüz hâlâ yazıl(a)mamıştır. Mektup ve mektuplaşma, Ayverdi için belli ki mühim bir meseledir. Zeynep Uluant, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Sâmiha Ayverdi maddesinde bu durumu "Kendisine gelen bütün mektupları cevaplandırdığı bilinen Samiha Ayverdi’nin siyaset, eğitim, kültür, dil konusu ve toplum ahlâkı gibi Türkiye’nin birçok meselesine dair dönemin başbakanları ile bakanlarına, parti ve belediye başkanlarına yazdığı mektuplar bu konudaki hassasiyetini göstermektedir." sözleriyle açıklar. Meraklısı, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı'nın internet sitesinden, Sâmiha Ayverdi Arşivi - Mektup Listesi'ne bakabilir.

Mektuplardan Gelen Ses, 1985 yılında neşredilmiştir. Kitabın başında Ayverdi, "Son bir buçuk senedir hastayım. Müstesnâ ve mümtaz bir insan olan İlhan Ayverdi'nin ısrârı, Sinan Uluant ve İngiltere'de bulunan Gülşah Akçal'a yazmış olduğum mektupların bâzı kısımlarını, yüzünü gördüğüm veya görmediğim vatan evlâtlarına ithaf etmem kârarında müessir oldu. Böylece de bu kitapçık meydana geldi" der ve ekler: "Bu küçük risâlede karşıma aldığım şahıslar, görünüşte iki torunum ise de, gâyem, onların penceresinden bütün gençliğe seslenmektir."

Sâmiha Ayverdi'nin mektupları öyle uzun sayfalara yayılmıyor. Belli ki gençlerin öğüt dinlemekten zevk almadıklarını bilerek, onların gönüllerine birer fidan ekme bahanesiyle yazmış hep sultan. Ektiği fidanlar, Rifâî bahçesinden geliyor. Biliyor ki gençlerin göğsüne ekilecek bu güzellik tohumları elbet bir gün meyvesini verecek. Çoğu mektupta aileye ve evlat yetiştirmeye dair günümüzde hâlâ tartışılan meselelere çok ince, belki iki üç cümleyle çözüyor Ayverdi. O yıllar göz önünde bulundurulursa, aile kurumunun iyice yıkılmaya yüz tuttuğundan, bunun da memleketteki maarif sorunuyla alakalı olmasından yakınıyor. Diğer yandan kalemini annelere ve babalara da çeviriyor, evlâtların hayatını bütünüyle kontrol etmenin mümkün olmadığını, bunun tam tersi neticeler doğuracağını söylüyor. Terbiye, elbette aileden başlıyor. Ama asıl terbiye edicinin (irşad) kim olduğunu unutmanın, ailenin evlât üstünde ciddi bir baskı unsuruna dönüşeceği noktasında ikâzlarda bulunuyor.

"Hayatı tatlandıran, biraz da, onu kabul tarzına bağlı olduğuna göre, siz de sivrilikleri törpülemeyi âdet hâline sokar, sıcak mizâcınızla, korukları pişirip bal gibi üzüm eylersiniz" diyerek, ev huzurunun nasıl sağlanacağına yönelik bir anahtar veriyor. Vazife ve insanlık şuuru kazanan kimselerin, nasiplerden en güzeline ulaşacağını söyleyerek, şikayet etmekten sıyrılıp seyrin içindeki seyri görmenin marifet olduğunu hatırlatıyor: "Asıl kudret sahibi olan küllî irâdeye yaslanmak gibi bir mânevî imtiyâza sâhip olmak, her türlü derdin dermanı... Bir velî kişinin dediği gibi en kestirmesi: Seyrancısın seyrânın eyle / deme zinhar neden şu böyle, bu böyle!"

Ken'an Rifâî sultan, insanları terbiye eden iki türlü yol olduğunu söylemiş. Bunlardan biri şevk-i muhkem, yani coşkun sevgi. Diğeri ise sille-i Hüdâ, yani Allah'ın vurduğu tokat. Cemâl ve celâl. Ayverdi her zaman cemâl yolunu niyaz edenlerden, hem kendisi hem de sevdikleri için. Zaten o, kendini çoktan bir kenara bırakıp, ihtiyacı olana ihtiyacı kadarını vermeye hazır. İlmiyle, irfanıyla, görgüsüyle, birikimiyle, iki torununa gönderdiği mektupları cümle torunlara gönderir gibi yazması bundan. Şu cümleler, yolun başındaki herkesin dayanağı olmalı: "Hâdiseleri zorlamak bizim işimiz olmamalı. Hâline râzı ol... Sabır, her zorluğun anahtarıdır. Dûrendiş (ileriyi düşünen, ileriyi gören, tedbirli) ol, basîretli ol, teennî (acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme) göster. Çileler ve ıztıraplar, onları iyi karşıladığımız takdirde birer mânevî hazîne demektir. Karı, yağmuru, fırtınayı yemeden gül fidanı çiçek açar mı? Bizim her nefesimizin başkalarına faydalı olması, dervişlik şiârımızın elifbâsı sayılır."

Mektupların yazıldığı 60'lı ve 70'li yıllar, Türk siyasetinde dengeleri her an değiştiği ve bilhassa gençlerin birbirini yediği, halkın da türlü imkânsızlıklardan içini kemirdiği bir döneme tekabül ediyor. Ayverdi, olayları öz biçimde değerlendirirken torunlarına nelerden uzak durmaları gerektiğini yine öğüt vermeden, perdeyi hafif aralayıp, hakikati göstererek izah ediyor. Üzerinde en çok durduğu konu ise maarif. Gençler ne yapacaklarını bilmiyorlar ve ilk kabul ettiklerine koşulsuz inanıyorlar. Bir takım siyasi davaları, şahsî meselelerinin çok üstüne koyuyorlar. İş işten geçtikten sonra da hayatın manasından, insan olmanın haysiyetinden çok uzaklaşmış oluyorlar. Kaçırdıkları evvela kendileri oluyor. Ayverdi de memleketin 'zaten' sahipsiz olduğu uyarısını yaptıktan sonra siz içinize ve işinize bakın diyor, daima ümidi aşılıyor ve kurtarıcıların önemine değiniyor kendi nezaketiyle: "Ümitsizlik, Allah'ın kerim ve rahîm sıfatlarını inkâr etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz. Her şey, Hakk'ın iki kudret parmağı arasındadır. İstediği an, bir vesîle ile celâli cemâle çeviriverir. Yeter ki biz buna müstehak olalım. İnsan oğlunun ümit ve tesellîsi, bir ilâhî akıl ve aşk ile üstün olan kahramanlardır. Bu, fikir, îman ve aşk kahramanları, kütlelerin sırtlarını dayadıkları kurtarıcılardır."

Kitabı bir Kadir Gecesi'nde bitirmiştim. Sâmiha Ayverdi okumak için bir güzel vakit de Kadir Gecesi'dir. Çünkü o sultan, 25 Kasım 1905 ramazanının Kadir Gecesi'nde doğmuş, 1993 ramazanında da Mevlâ'ya kavuşmuştur. Bir mektubunda şöyle yazar, dua niyetine geçsin diyerek öyle bitireyim: "Allah'ım verdiği lutfun kıymetini bildirsin."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Gelenek dinin neresindedir?

Modern çağda metafiziğin öldüğü ilan edildiğinde tüm aşkın anlayışlar gibi dinler de geçmişin tozlu raflarına terk edilmek istenmişti. Fakat insanın metafizik yönünü terk etmesi bu kadar kolay olmadı. Zira hayat boşluk kabul etmez; bir şey yerinden çıkarıldığında başka bir şeyle orayı doldurur. Nitekim modern düşünce eliyle hayat dinden soyutlandığında yeri boş kalmamış, baskılanmış veya dönüşüme uğramış tepkisel bir metafizik açığa çıkmıştır. İnsanlık tarihindeki tüm metafiziksel eğilimler gibi bu yeni metafiziksel oluşumun da belirleyicisi insanın manevi açlığının paradigmal niteliğidir. Dönemin paradigması geleneği tümüyle reddeden modernite olduğundan, ortaya çıkan metafizik eğilim de moderniteye içkindir.

Bugünden geriye doğru bakıldığında, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yavaş yavaş görünmeye başlayan metafiziksel hareketler fark edilir. Modernitenin hayatı etkileyiş biçimlerine tepki olarak ortaya çıkan bu hareketler Batı orijinlidir. Onlardan biri yirminci yüzyılın ilk yarısında biraz daha sistemleşerek Tradisyonalizm/Gelenekselcilik adını almıştır. Amacı, modernitenin katı rasyonalist ve materyalist yapısının neden olduğu sorunları çözmek olan ekolün yöntemi geleneği canlandırmaktır. Yalnız, bu hareketin gelenek kavramına yüklediği anlam bilinenden farklıdır. Gelenekselci Ekol’ün gelenek anlayışı tüm inanç sistemlerini kapsayan bir genellemeye ve evrenselliğe sahiptir. Ekolün görüşüne göre, eğer bir din varsa gereklidir ve özü ilahi nitelik taşımaktadır. Vahiy din(ler)i, din(ler) geleneği oluşturur. Dolayısıyla tüm inançlar kutsal bir bütünün parçalarıdır ve hepsi “ezeli bilginin”, “kadim bilgeliğin” ya da “hikmetin” tezahürüdür. Dinlerin Aşkın Birliği olarak tanımlanan bu ilahi/kutsal birlik tüm inançları bir potada eritmeyi öngörür.

Gelenekselci Ekol, modernitenin katı akılcı ve salt maddeci anlayışının insanları dinlerin ilahi özünden uzaklaştırdığını iddia etmiştir. Bu gelişmeler insanlığı kutsal olan aşkınlıktan uzaklaştırmakla kalmamış, insanda bulunan metafiziksel eğilimin de kaybına yol açmıştır. Bilim ve teknolojiyle desteklenen modern dünya materyalist bir oluşumdur ve insanlık açısından felaketlere sebep olmuştur. Çözüm, aşkınlık kaynaklı geleneğe dönmektir.

Pruva Yayınları etiketini taşıyan Gelenekselci Ekol Eleştirisi çeşitli yönleriyle Tradisyonalizm’i ele alıyor. Abdullah Kasay’ın uzun soluklu çalışması yüz seksen beş sayfadan oluşuyor. Metnin akademik üslubu analitik bakabilen okur için sorun teşkil etmeyecektir. Sorun olabilecek boyut, fanatik ya da romantik eğilimliler açısından eserin kapsamının aşkın bağlamında; tasavvuf ve sufizm bahislerinde olacaktır. Bu bahisler genel anlamda tasavvufi/sufi geleneğin ezoterik/mistik görüşlerini içermekle birlikte özellikle İbni Arabi’nin (1165-1240) ‘Vahdet-i Vücûd’ ve Celaleddin Rumi’nin (1207-1273) ‘dinleri eşitleyen çoğulculuk’ düşünceleriyle öne çıkıyor.

Kitap genel anlamda iki kısma ayrılıyor diyebiliriz. İlk kısım Gelenekselci Ekol’ün Batı’da ortaya çıkışı, amacı, düşünsel dinamikleri ve önde gelen temsilcilerine değiniyor. Açıkça söylemek gerekirse, Tradisyonalizm’in amacı, ortaya çıkış süreci ve felsefi arka planı modernite karşıtlığı açısından ilgi çektiği ve sempati doğurduğu yadsınamaz. Batı’nın insanın manevi yönünü ihmal ettiği bir dönemde, metafiziksel açılım arayanlar için önemli bir yer doldurduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Fakat asıl sorun ekolün görüşlerinin içeriği değerlendirildiğinde beliriyor. Zira Gelenekselcilik, birbiriyle uyuşmayan ve birbirini reddeden inanç sistemlerinin metafizik ve ezoterik yanlarını sentezleyen bir öğreti olarak karşımıza çıkıyor.

Gelenekselci Ekol’ü çözümleyebilmek için önde gelen isimlerine bakmak fayda sağlayacaktır. Kitapta ekolün birçok temsilcisi sıralanıyor fakat özellikle Türkiye’deki ‘dindar aydınların’ yakından bildiği bazı isimler dikkat çekiyor. Bu isimlere ekolün kurucusu sayılan René Guénon/Abdülvâhid Yahyâ (1886-1951) başta olmak üzere Frithjof Schoun/Îsâ Nûreddin (1907-1998), Titus Burckhardt/İbrahim İzzeddin (1908-1984), Martin Lings/Ebûbekir Sirâceddîn (1909-2005) ve Seyyid Hüseyin Nasr’ı (1933) sayabiliriz. Buradaki isimlerin birçok ortak noktası bulunuyor. Öncelikle İranlı Nasr dışındaki ilk dört ismin mühtedi olduğu görülüyor. Batılı entelektüellerin İslam’ı kabul etmesi Müslümanlar nezdinde otomatik olarak olumlu bir imaj bırakıyor ve onlara daha müsamahalı yaklaşılmasına neden oluyor diyebiliriz. Süreç, oradan gelen bilginin daha az filtrelenmesi sorununu doğuruyor.

Temsilcilerinin birbirine benzeyen yaşam öyküleri de Gelenekselci Ekol hakkında önemli veriler sunuyor. Dikkatle bakıldığında ilgi alanları, merakları, yaptıkları ruhsal-fiziksel yolculuklar, etkilendikleri kişiler ve aldıkları eğitimlerin hemen hemen aynı olduğu görülüyor. Gelenekselcilerin anlam dünyasında Uzak Doğu dinleri ve Hint mistisizmi önemli bir konuma sahiptir. Bunun yanında Hıristiyan ezoterizmi, Yahudi Kabalizm’i ve paganizmin mitik özelliği de ekolün felsefi zeminini oluşturan önemli parametreler.

Bu ‘karma’ya İslam coğrafyasındaki tasavvuf ve sufi oluşumların zahiri yok sayan batıni yönleri de eklenince ortaya fantastik ve ütopik bir ‘inanç’ anlayışı çıkıyor. Ayrıca ekolün masonik yapılarla bariz etkileşimi meselenin boyutunu bambaşka alanlara taşıyor. Özetle, Gelenekselci Ekol’ün düşünsel içeriğini Hindu, Çin, Mısır, İran, Kelt, Hristiyan, Yahudi ve İslam geleneğinin derlenmesinden oluşan metafiziksel malumat yığını oluşturuyor. Buradaki sentezci faaliyetlerin İslam metafiziği adı altında yapılıyor olması üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.

Gelenekselci Ekol’ün gelenek kavramı gibi bilgi ve sanat kavramlarını da yeniden anlamlandırdığı görülüyor. Gelenekselci anlayışa göre sanat ancak kutsal ise bir işleve sahiptir fakat insanlık tarihi sanatın kutsallık boyutunu yok ederek eşyanın bilgisinin anlaşılmasına engel olmuştur. Edebiyat da dâhil İslami sanat, vahyin tezahürlerini ihtiva eder fakat sanatın kutsal olarak ilahi kaynaklı olması onu dini yapmaz. Sanatı kutsal yapan onun ilahi kaynaklı ilhamla oluşturulan sembolizmle olan ilişki düzeyidir.

Ekol’e göre batıni bilgiyle üretilen gelenek kutsaldır ve bu bilgiye dayanan sanat ve bilim geçerlidir. Kutsal bilim, kişinin metafizik boyutta erişebildiği bilginin kendisi de dâhil kaynağı, mahiyeti ve edinim sürecidir. Bu aşamaların en sonunda tam olarak tanımlanamayan hikmete sahip olunur. Gelenekselci Ekol’e göre hikmet anlamında bilgi/bilim/bilgelik tek başına akılla elde edilemez. Metafiziksel boyutların işin içine girdiği kalbî bilme önemlidir. Hatta nihai bilmeyi ve hakikate ulaşmayı sağlayan metafiziksel boyuttur. Herhangi bir aracıya ihtiyaç duymaksızın ulaşılan metafizik bilgi ilahi bilgidir her türlü felsefi, akli ve deneysel bilgiden üstündür.

Kitabın, daha çok Türkiye ile ilgili olan ikinci kısmı Gelenekselci Ekol tarafından ortaya atılan fikirlerin bu coğrafyadaki etkilerini somutlaştırmaya odaklanıyor. Konu ilk bakışta Türkiye’deki toplumsal yapı için çok bir şey ifade etmiyormuş gibi gözükse de bağlantılar doğru kurulup bağlam doğru okunduğunda hiç de yabancısı olmadığımız bir düşünceye kapı aralıyor. Öyle ki, Gelenekselci Ekol’ün görüşleriyle bu coğrafyadaki hem geleneksel yapıda hem de modern düşüncede çok fazla örtüşme olduğunu söylemek mümkün.

Tam bu noktada bir detay dikkat çekiyor. Esasında kitabın tam ismi Düşüncemizde Gelenekselci Ekol Eleştirisi. Kapakta, daha büyük boyutta yazılan “Gelenekselci Ekol Eleştirisi” ifadesiyle metnin genel anlamda Tradisyonalizm eleştirisi olduğu vurgulanırken, daha küçük boyuttaki “Düşüncemizde” ibaresi ekolün Türk düşüncesi üzerinde muhtemel etkisine yoğunlaşıyor.

Buradaki “Düşüncemizde” ifadesini açmak gerekiyor sanırım. Kast edilen, her ne kadar izleri Osmanlı’ya uzansa da, Cumhuriyet’in gadrine uğramış bir hareket olan Türk-İslam sentezi, Türk dindarlığı, Türk muhafazakârlığı veya Anadoluculuk diyebileceğimiz yerli ve milliliği ön plana çıkaran ve fakat Batı’ya dönük yüzü nedeniyle dünyadaki modernist gelişmelerden bigane kalamayan düşüncedir.

Abdullah Kasay, Osmanlı entelektüellerinden dindarından materyalistine kadar bu düşüncenin temsilcilerine bazı örnekler veriyor. Ama özellikle Hilmi Ziya Ülken (1901-1974) ve Nurettin Topçu (1909-1975) öne çıkarılmış. Ülken ve Topçu’nun seçilmesinin nedeni, zoraki Batılılaşmaya veya modernleşmeye maruz bırakılan Cumhuriyet sonrası sosyal yapı ve entelektüel ortam bahsinde önemli isimler olmaları olsa gerek. Zira her iki isim de Batı’ya karşı geleneksel, milli ve manevi değerleri dindarlık veya muhafazakârlık kapsamında modern dünyada konumlandırma arayışına girişmiştir.

Kasay, Türkiye’deki muhafazakâr düşünceyle ilgili yaptığı değerlendirmede, moderniteye alternatif olarak Batı’da ortaya çıkan felsefi arayışların büyük bir etki bıraktığının altını çiziyor. Özellikle Henri Bergson’un (1859-1941) sezgicilik felsefesi Türk muhafazakârlığında önemli bir karşılık bulmuştur. Bu geçişkenlik aşamasında Gelenekselcilik, gelenekçilik ve muhafazakârlığın farklılıklarını belirten Kasay, Gelenekselci Ekol’ün bu iki yapı üzerindeki etkilerini sorguluyor. 1980 öncesinin Türkiye’sinde Gelenekselcilerin eserlerinden kısmi çeviriler yapılmıştır fakat ekolün önde gelenlerin birçok eseri 1980 sonrasında tercüme edilmiştir. Bu tercümelerin toplumun genelinde görünür bir etkinlik düzeyi bulunmamaktadır. Bununla birlikte akademik ve entelektüel alanlarda önemli bir çalışma konusu olmuştur.

Kitaptaki en önemli detayın her fırsatta vurgulanan Gelenekselcilik anlayışının çelişki ve tutarsızlıkları diye düşünüyorum. Aşağıya birkaçını eklediğim bu çelişki ve tutarsızlıklar konunun çerçevesini netleştiriyor diyebiliriz. Gelenekselcilik bir yönüyle öze dönüş hareketidir fakat zaman ve mekân bağlamında hangi gelenek olduğu ve nitelikleri muammadır.

Ekolün Vahiy, din ve geleneği eşitleyerek tüm inançları kapsaması tutarsız yönlerinden bir diğeridir. Bu anlayışa göre tüm inanç sistemleri aşkın bir birlik içindedir ve bütün inançlar Mutlak Hakikat’in tezahürüdür. Gelenek buradaki hakikatin açığa çıkışıdır. Birbirini reddeden ya da yalanlayan inanç sistemlerinin Mutlak Hakikat’i temsili ettiği çoğulcu yapı mantık dışıdır. Zira hakikat birbiriyle çelişen çoğulcu değil, uyum hâlindeki tektir.

Gelenekselci Ekol’ün her türlü mistisizm, metafizik, ezoterizm ve sembolizmden beslenmesi zahiri olanla arasına sınır çekmektedir. Bu durum varolan gerçekliğin dışında bir dünya çizilmesine yol açmaktadır ve aynı zamanda iddia edildiği gibi çoğulculuğu savunmak değil hakikati, Gelenekselciliğe özgülemektir.

Gelenekselci Ekol tasavvuf/sufi gelenekteki ‘keşf’te olduğu gibi, metafizik bilginin akli önermeler sunmadan bir bilme durumu ve ilahi kökenli olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu aşamada Gelenekselci Ekol’ün metafizik bilgiyi açıklarken akli önermeler sunarak iknaya yönelmesi düşüncenin kendi içinde çeliştiğini göstermektedir.

Gelenekselci Ekol’e göre varoluş, varlık ve varlığın mahiyeti meselesi ancak metafiziksel boyutla anlaşılabilir. Bunun için de insanüstü bir bilgiye ihtiyaç vardır. Tradisyonalizm’in ontoloji hiyerarşisi Saf Varlık, varlık ve varoluş aşamalarını içerir. Varoluş, varlık’a, varlık da Saf Varlık’a tâbî olur. Gelenekselci Ekol’ün varlığın birliğine dikkat çeken Vahdet-i Vücûd temelli ontolojik anlayışı panteizmdeki yaratan-yaratılan eşitlemesine benzemektedir. Diğer taraftan bu anlayış iyi-kötü, doğru-yanlış, gerçek-sahte ikiliğini ortadan kaldırarak anlamsızlaştırmaktadır. Bu durum sadece İslam’ın değil diğer inanç sistemlerinin de kabul edebileceği bir şey değildir ve Dinlerin Aşkın Birliği anlayışının tutarsızlığını yansıtmaktadır.

Düşüncemizde Gelenekselci Ekol Eleştirisi, Tradisyonalizm konusuna giriş açısından önemli bir çalışma olmasının yanında Batı ve modernite karşısında Müslümanların bir fayda sağlamayan katı modernist veya fanatik gelenekçi tavrını da gösteriyor. Geçtiğimiz birkaç yüzyıl içinde hızla moderniteye çarpan Müslümanlar aksiyona yönelik bir refleks gösterememesi ve kendi değerleriyle özgün bir hareket alanı oluşturamaması geleneğin toptan reddi veya geleneğe koşulsuz bağlılık şeklindeki iki anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ne, zamanın gerçekliğiyle uyuşmayan geleneği tümüyle kabul, ne de modernitenin kurguladığı terminoloji ve metodolojiyi taklit ederek geleneğin reddi bir fayda sağlamıştır. Gelenekselcilik bu iki zıt anlayıştan farklı olmakla birlikte uzlaştığı kısımlar bulunuyor fakat ironik olan, modernite ve Batı’ya karşı İslami metafizik adı altında farklı inanç sistemlerinden sentezlenen bu alternatif düşüncenin de Batı’dan geliyor olmasıdır.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp