29 Mart 2021 Pazartesi

Bir sözcükten, bir kavramdan çok daha fazlası: Ev

Eviniz nerede?” diye sorarız birbirimize. Nerede oturuyorsunuz? Vardır bu sorulara verdiğimiz cevaplar, Piyalepaşa, Sütlüce, Nişanca. Bir beton yığını olarak evimiz herhangi bir şehrin herhangi bir semtinde yer alır. Böylece “eviniz nerede?” sorusuna verecek cevabımız olur. Bu soru yerine “eviniz ne?” diye sorsalardı, epey düşünürdük. Ev, gerçekten birkaç yüz bin liraya satın aldığımız mimari bir yapıdan mı ibaret?

Ev’de Nermin Yıldırım, Seher karakterinin yaşadıklarıyla, bireyin evinin ne olduğunu sorguluyor. Hiç kuşkusuz ev, bir sözcükten, bir kavramdan çok daha fazlası. Ev, aitlik demek. İnsan, maddesel dünyada tanımlı mükemmel bir eve sahip olsa da, kendini o eve ait hissetmedikçe, kendi mana aleminde ev tanımını yapamıyor. Romandaki tatlı-sert karakter Seher de, hayatı boyunca birçok evde yaşayıp, hiçbirine ‘evim’ diyemeyenlerden.

Kitaba Portekiz’in Porto şehrinden, Seher’in kilometreler sürecek yürüyüşünün en başından başlıyoruz. Ancak Seher’in hikayesinin başlangıcı Porto’da değil, çocukluğunda. Seher, anne-babası ayrı olduğu için, çocukluğunu akrabalarının evlerinde geçiriyor. Dedesi, dedesinin ölümü üzerine halası, amcaları. Bunların içinde Seher’in en benimsediği yer dedesinin yanı. Anne ve babasından ayrı olmanın üstüne bir de dedesinin ölümü, çocuk kalbine ağır geliyor. Ve bundan sonra kaldığı hiçbir evde, ona çok müşfik davranılsa bile, aitlik duygusunu tadamıyor.

Seher’in yürüdüğü yol: Camino de Santiago. Portekiz’in Porto şehriyle, İspanya’nın Santiago şehri arası. Seher bu hac yolunu yürürken sadece fiziksel değil, zihinsel ve manevi bir yürüyüş de yapıyor. Yürüyüşünün en başında zihninde ve ruhunda yaşadığı duyguların verdiği acıyı son kertesinde taşıyan Seher, kat ettiği her kilometrede farklı bir soru işaretini, attığı her adımda başka bir derdini yollara döküyor. Seher’in intihara, ölüme yürüdüğünü zannettiği bu yolun sonu, Seher’in ait olduğu yerde, evinde bitiyor.

Üniversite yıllarında tanıştığı arkadaşı Kader’in ölümü, ve Seher’in içten içe bilmesine rağmen bu ölümün intihar olmadığını kanıtlayamaması, Seher’in kaybettiği Kader’ine daha çok bağlanmasına ve zihninde intihar düşüncesinin filizlenmesine neden oluyor. Yolunun sonunda intihar etmeye kararlı olan Seher, yalnız yapmak istediği bu yürüyüşte çok istemesine rağmen yalnız kalamıyor. Yürüyüşüne başladığında, biraz da zoraki bir şekilde ona katılan arkadaşı Ogo (Oğuz), Seher’in intihar etmekten vazgeçmesinde rol oynayan karakterlerden biri oluyor.

Kitabın arka kapağında şöyle bir alıntı mevcut: “… hayata tutunmak için mecbur kaldığımız bütün yalanlar günü gelince açığa çıkıyor. Ve sonra biz ölmüyoruz. Daha kötü bir şey oluyor. Öğrendiklerimizle yaşamaya devam ediyoruz.” Kurulan cümlede, Seher’in o anki psikolojik durumuna göre, gerçekleri öğrenerek yaşamaya devam etmek olumsuz yansıtılıyor. Ancak sayfalar ilerledikçe, olaylar gibi, Seher’in duyguları da pozitif bir yönde evriliyor. Ve gerçekten, Seher’in de mutabık olduğu gibi, bu dünya intihar etmeye değmeyecek bir yer. Hepimizin hayatında acı tatlı hatıralar var ve bunlarla var oluyoruz, bunlarla yaşamaya devam ediyoruz. Her şey karşıtıyla var oluyor. Ev’den, evin bir kelimeden çok, ait olunan, duygusal bağ kurulan bir yer olduğunu öğreniyoruz. Bir çatı altında sevdiğimiz, bağ kurduğumuz insanlar, eşyalar, belki bir iki iyi komşumuz olmalı. Sevdiğimiz insanlar evimize kadem basmalı. İşte bunlar olduğunda, yaşadığımızın hayat, barındığımız yerin de ev olduğunu doğruluyoruz.

Ev, daha ilk paragrafından içine çeken enfes bir roman oldu benim için. İnsanın mahzun tarafını uyaran bu kitabın, okuyacak olan herkese iyi gelmesini diliyorum. Keyifli okumalar...

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme