28 Kasım 2021 Pazar

Gogol’un “Burun”unu ararken

Bazen bir kitabın size anlattıklarını ancak büyük bir hacimle anlarsınız. Bazen de bir yazar size kısacık bir şans verir, yorulmadan anlayın diye hayatı. Yani demem o ki sözün tesiri hacminde değil niyet ve maharetindedir çoğu zaman. Bu girişi de özellikle buraya koymak istedi gönül zira groteks düzeyde mizah ve hicvin, bu kadar doğrudan ve bir nefeste aktarılması, elimize nerede ise lokmalık hükmünde bir metin sunmuş Burun’da…

Gogol bir şehir içi yolculuğunda okunacak kadar kısa öyküsünü 1833’te kaleme almaya başladı ve ilk yayınlanma denemesi 1835’te reddedildi. Neyse ki Puşkin vardı ve eseri kendi dergisi Savremennik’te “N. V. Gogol uzun süre bu şakanın basılmasını istemedi; ama biz, bu öyküde öyle şaşırtıcı, akla sığmaz, neşeli, özgün şeyler bulduk ki öykünün elyazmasının bize verdiği zevki okuyucularımızla paylaşmaya razı olması için kendisini güçlükle kandırabildik” notu ile yayınladı. Gogol’ün sonraki yıllarında Puşkinsiz bir dakikasının geçmemesinin en önemli sebeplerinden biri belki de bu hamiyetli tavır oldu. Roma’da yine Puşkin’in yönlendirmesi ile kaleme aldığı Ölü Canlar’ı bitirmeye çalışırken gelen ölüm haberinin yıkıcılığını burada anlatmaya çalışmak da bu manada beyhude olacaktı.

Gogol’un 1828’te Petersburg’a gelmesi ve memur olma çabalarının sonuç vermemesi ile Burun hikâyesindeki memur, aristokrat, bürokrat taşlamasının muhakkak ki ilintisi yüksek. Bu manada onun hemen her eserinde kendi zamanının hemen tüm sorunlarının alabildiğince canlı işlenmesi çok da garip değil. Bir çoğu bizatihi yaşadığı mağduriyet ve zorluklardan müteşekkil iken hele de.

Gogol’un Burun’u muhtemelen edebiyat tarihinin en gerçeküstü ama hiç de garipsenmeyen fenomenlerinden biri. Bunun izahını yapmak Gogol’un zekâsını göz ardı edince zor elbette, zira Gogol’un sadece Rus edebiyatına değil Dünya edebiyatına en büyük katkısı zaten bahse konu maharet. Günümüzün -gereksiz kullanılan- imge ve kelime oyunlarına kurban edilen edebi anlatısının yüzleşmesi gereken en reel sorunu da bu gibi duruyor. Çünkü bugün yayınlansa basit, klişe ve sonu belli bir rüya anlatısı olarak burun kıvırılacak olan Burun, kısacık gövdesine kendi çağı için tüm Rusya’nın en büyük sorunlarını sığdırır. Eserin okuyucusu evvela bunu fark etmeli.

Öte yandan, öykü, ana karakter Kovalev ve Burun’unu, daha doğrusu kayboluşunu konu alsa da Gogol’ın anlatmaya hikâyenin ortasından başlaması bir açıdan bakıldığında modern öykü ile post modernite arasındaki bir ilk işareti de hissettirmekte. Yani konunun da anlatımın da bir ilk örnek olarak görülmesi mühim.

Gogol’un Burun’u, absürt ve abartılı bir edebi “şaka” olarak kendisi tarafından tanımlansa da eser 19.yüzyıl ortalarında (1861) köylü serfliğin kaldırılması noktasında çok önemli bir süreci de başlatır. Zira Ölü Canlar ile zirve yapan eleştirel bakışın habercisi de bu hikâyedir. Rus toplumu ve devlet düzenindeki hissedilir yozlaşmayı bu kadar doğrudan anlatmak sonraları gelen birçok eserin de yolunu açacaktır. Ki “hepimiz Gogol’un Paltosundan çıktık” söylemi bu doğurucu/cesaretlendirici etkiyi tasdik eder.

Gogol sonraki eserlerinde çok güçlü şekilde görülecek doğrudan söyleme ve genelleme üslubuna bu eserde de sık sık başvurur. İvan Yakovleviç bütün kendini bilen küçük Rus esnaf ve sanatçısı gibi doğma büyüme bir ayyaştı derken olduğu gibi. Gördüğünü, hissettiğini, tespit ettiğini hızlıca anlatmak ister gibidir, ki çok genç bir yaşta ölümü iyi ki bunları bu kadar doğrudan ve dolanmadan söyledi dedirtir okuyucuya.

Bizde Cevdet Kudret’in ünlü Kulak’ı var Burun’u hatırlatan. Hikâyeler farklı ise de bürokratik tembellik ve memuriyete dair tespitler birbirine benzer. Belki de bu eseri de peşi sıra okumak keyifli olabilecektir kitap dostları için.

Son söz Gogol’un;

"Ancak şimdi üzerine biraz düşündükten sonra bu hikayede gerçekçi olmayan bir şeylerin olduğunu anlayabiliyoruz....Ama buna rağmen, eğer bu konuda biraz düşünürseniz içinde bir doğruluk payı olduğunu görürsünüz."

Galip Çağ
twitter.com/caggalip

Osmanlı devrinde patronaj sistemi

Günümüzde bir işe girdiğimizde, patron bize bedavaya maaş vermez, önce bizden iş yapmamızı, işine yaramamızı ister. Kariyerimiz ilerledikçe de yakınında durduğumuz makamlar değişir, hangi makama yakın durduğumuza göre de bizim makamımız ve çalıştığımız alandaki kıymetimiz belirlenir biraz. İçinde bulunduğumuz çevre, temasta olduğumuz insanlar, yaşadığımız şehir gibi dış etkenler de çoğu zaman hayatta ulaşacağımız noktaları belirler. Bugün üniversite tercihleri yapılırken bütün hocalar öğrencilerine “İstanbul,” telkininde bulunur örneğin. Kültürün başkenti İstanbul’dur çünkü. Hayatın hemen her alanında böyle bir sistem kurulmuştur, hep vardığı noktanın daha ilerisine çıkmak ister insan. Yaptığı iş ne olursa olsun, mühendis, doktor, hatta şair ise bile.

Asıl meseleye geçmeden önce şu hususa değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum: Divan şiiri geleneğinde “mürettep divan,” denilen bir kavram vardır. Divan tertibi. Bu düzenlemeye göre bir divan oluşturacak kadar şiir yazmış-bu şiirler kaside, gazel başta olmak üzere terkib-bend, terci-bend, rubai, şarkı gibi klasik edebiyat içindeki pek çok türü kapsar-şair, divanını, baştan sona türler arasındaki şu sıralama ile tertib etmek zorundadır: Münacâtlar en başta, naatler münacâtların ardında, dört halifeye, ashab-ı kirama övgüler içeren şiirler mevcut ise bunlar naatlerin ardında, ve bunların ardında da şairin maişetini sağlaması için en mühim şiirler olan kasideler gelir. En sona bırakılan bölüm ise, kanımca şairin asıl sanatının ve poetik duruşunun görüldüğü “gazeliyat” bölümüdür. Bu tertibâtın en başında münâcât ve naatlerin gelmesi Osmanlı Devleti içindeki şer’î ve İslâmî düşünce sistemiyle açıklanabilir. Ancak bundan sonra derhal padişaha yazılmış mübalağalı övgülerle dolu kasidelerin gelmesinin altında hem padişahın, hem şairin, hem de şairin hamisinin/patronunun geleceğini belirleyen pek çok unsur vardır. Bu unsurlar nelerdir, neden vardır ve neleri sağlar? İşte bu soruların hepsine Şair ve Patron’da yanıt buluyoruz.

Osmanlı devrinde her halk tabakasından şairler olup, bendenizin gördüğü kadarıyla ulema tabakada bulunan şairler daha çok patron mevkiine geçmiş. Bazen patron padişah olmuş, bazen vezir-i azam, bazen paşalar, ve bazen ulema ve vükeladan yüksek mevkideki şiirden anlayan şahıslar. Padişahın ya da patron mevkîsindeki bir kimsenin iltifatına nail olan şaire şöyle ödüller verilirmiş: vakıf memuriyeti, maaş, kâtiplik vs. Ayrıca herhangi bir patrona ulaşan şair patronun yanında önemli sanat merkezlerine giderek, şair olarak kıymetini daha da artırabileceği fırsatlar yakalaması da cabası. Bulduğu patronun mevkiine göre de şairin mevkii de belirleniyor tabi. Bu durum şöyle örneklenebilir:

Patronun padişah olduğu durumlarda şair padişahtan hiç ayrılmaz, şairin bulunduğu makama ise “musahib” denilirmiş:

En büyük iltifat, padişahın musâhibi olmaktı. Musâhib, başka bir deyişle nedîm, karîn, hükümdarın arkadaşı gibi daima yanında bulundurduğu, özel yaşamına ortak yaptığı,danışmanı ve sırdaşıdır.

O dönemin koşullarına göre düşünecek olursak, padişaha bu kadar yakın olunup da bir hatada bulunmanın ne kadar kötü sonuçlar doğuracağı da akla gelir:

Fatih Sultan Mehmed ile musiki ilminde sivrilmiş Mevlana Abdülkâdir arasındaki ilişki bu bakımdan ilginçtir. O, Vezirâzam Mahmud Paşa’nın kıskançlığını çekecek kadar Sultan ile yakınlık peydâ etmişti. İran’da ilm-i beyânda ve özellikle musikide üstâd olan Nahifî , Fatih’in yanından ayırmadığı bir musahibi olduğu halde bir yanlış hareketi üzerine saraydan atılmış, Bursa’da uzlete çekilmiş, geçimini sağlamak için büyüklere Arapça, Farsça ve Türkçe kasideler göndermeye başlamıştır.

Bütün bu işler, kitapta ulema, vezirler ve padişahlardan bunca sık bahsedilişine bakılırsa, elbette merkezde, payitahtta ya da merkeze yakın noktalarda ikamet şansı olan şairler için mümkündü. Bazen farklı sebeplerden ötürü şairler patronaj sistemine bir türlü dahil olamayıp, şiirlerinde bu şikayetlerini üstüne basa basa dile getiriyorlardı.

Feth-i kişver kılmağa eyler müheyyâ leşkeri
Yüz fesâd u fitne tahrikiyle bir kişver alır
Ol dahi âsâr-i emn ü istikametten berî

Eyleyüb nâ-dâna ‘arz-i fazl u izhâr-i hüner
Şermsâr etmek atâ ummak nedür zulm-i sarih


Mesihî gökten insen sana yok yer
Yürü var gel Arab’dan ya Acem’den


Şikayetname denince aklımıza hemen ilk gelen şair olan Fuzûlî dahi, payitahta ve devlet merkezine uzak olduğu için hami bulmak ve padişah ile kurbiyet kuramamasını şiirlerine yansıtıyordu:

Sâkin-i gûşe-i kanaat iken
Başıma düştü câh sevdâsı
Zevk-i ehl-i tama’ temennâsı
İstedimkim uluvv-i kadr bulam
Mazhar-i lutf-i padişah olam
Bilmedim kim şikeste-hâl olurum
Hased ehline pâymâl olurum


Şair ve Patron’dan çıkarılacak önemli sonuçlardan biri de, Osmanlı devrinde şiire ve sanatçıya gerçekten kıymet verildiği lakin, patronaj sistemine kendini dahil edememiş şairlerin (Fuzûlî gibi) geçim sıkıntısı çektiğidir. En bilindik şairlerden Bâkî’nin dahi, padişahın iltifatına nail olana kadar geçim sıkıntısı içerisinde olduğunu yazıyor Halil İnalcık Şair ve Patron’da. Bizim anladıklarımız, kendisine hâmi bulamamış bir şairin halinin pek iç açıcı olmadığı yönünde. Patrimonyal sistem, hem olmazsa olmaz denebilecek, hem de bu yüksek mevkiler elde edildiğinde sorumluluğu fazla olan bir sistem. Nitekim şu küçücük kitapta geçen hususiyetlerinin tamamını buraya aktarmak bile pek mümkün değil.

Bazı kitaplar insanın hayatına renk ve keyif katarken, bazıları da rikkat ve dikkat katar, Şair ve Patron’da ikinci başlıkta değerlendirilebilecek kitaplardandı diye düşünüyorum. Okumak isteyen herkese dikkatli ve feyizli okumalar diliyorum.

Nida Karakoç
twitter.com/nida_karakoc

24 Kasım 2021 Çarşamba

Zamanı geldiğinde herkes gider

İnsanın kendi olabilmesi için en fazla, en şiddetli, belki en kanlı savaşı yine kendisiyle vermesi gerekiyor. Mağlubu ve galibi aynı olan bir savaş bu. Çünkü iç savaşlar evvela bir ülkenin kendi kendisini yemesine sebep olur. İnsan da bir ülkedir. Bedeniyle, ruhuyla, kalbiyle, nefsiyle, duygularıyla ve düşünceleriyle, hatta davranışlarıyla; şehirler, köyler, kasabalar, yıkık binalar, terk edilmiş apartmanlar, kapısına kilit vurulmuş dergâhlar, ebediyen susmuş mezarlıklar ve kimsenin geçmediği köprüler, hiç kimsenin bilmediği yollar gibidir insan.

Madem insan bir ülkedir; onun ne barbarı biter ne işgalcisi. Ne casusu biter ne yağmacısı. Ne Mukadderat muharebeyle işler insan denen ülkede. Eğer şirket olsaydı insan, muharebeler değil muhasebeler karar verirdi gidişata. Oysa insan bir ülkedir ve en mahrem bilgileri vicdan denen her yanı mayınlı çekmecede saklıdır. İnsanın stratejisini aklı, hassasiyetlerini ise ahlakı belirler. Ahlak nedir? İnsanın kendisini, kendi hikâyesine inandırdığı bir bozgun. Kuyunun en altındaki merdiven. Göğe dizili bulutlar. Toprakla hemhal çiçekler. Eşyanın tabiatı insanın fıtratına mündemiçtir. Tabiat, fıtrat ve hakikat varlığı öylesine sarmalar ki insanın varoluşsal boşluğu düşmesi çoğu zaman bu sarmalın büyüsündendir. Sarsıldıkça temelleri güçlenen insan, kalbindeki ve ruhundaki tahribatın şiddetini ancak yalnızlığıyla ölçebilir, ne kadar yalnız kaldığıyla. Dil bunun için kutsaldır. Hiçbir şeyin anlatılamaz olamayacağına dair bir delildir dil. İnsanın kendi hikâyesine bir baş ve bir son yazarken, ortasındaki cebelleşmeyi bir arayış olarak biçimlendirir. Her anlatış, bir önceki anlatıştan farklıdır. Bu sebeple hatırlamak bir yanılgı, düşlemek kusursuz bir intihardır. İntihar ise şairin dediği gibi, geride kalanlara yönelik bir suçlamadır. İnsan her hayal kurduğunda ve her gördüğü düşte, mekânı ve zamanı olmayan bir iklime düşer. Karanlığın coğrafyası. Zarif yenilgilerin. İntihar edenlerin ilk seçeneği, arayışlarında elde edemedikleri varoluşsal yükselişe itiraz olarak yok edici bir düşüştür. Düşmek, hicrandır.

Tarık Tufan’ın yeni romanı Geç Kalan da işte bu hicranın, geç kalmanın, geriye bakmanın, en önce ve daima kendini suçlamanın, ruhsal arbedelerin, sis dağıldıktan sonra ortaya çıkan dehşetin, büyülü karamsarlığın ve imkânsız umudun romanı. İnsanın içinde yer eden, unutulmaz, onulmaz, dinmez acı denir hicran için, ayrılık acısı denir kısaca. Acaba kimden ayrılmanın? İnsan başkasından ayrılırken, kendinden de ayrılmış olamaz mı? O zamanki kendinden, o zamanki hâlinden ve duygularından? Hicran gelir ve insan denen ülkeyi yıkıp döker: “Hikâyenin başını ve sonunu kaybettin, hikâyene inancını yitirmenin ilk adımı bu; biraz zaman geçince izbe bir boşluğun içinde budalaca dolanıp duracaksın. İnsanın başına gelen en büyük musibet, kendi hikâyesine inancını yitirmesidir, zamanla öğrendin; uzaklara bakar gibi bakacaksın kendi yüzüne, çürümüş bir cesedin kokusundan uzaklaşmak ister gibi kaçacaksın kendi teninden, gelişigüzel mazeretler ayıplarını örtmeye kâfi gelmeyecek. Hicran yüreğine yerleşti bir kere.

Kendine başkalarının gözüyle bakabilen insanın, sefaletle burun buruna yaşayacağını anlatıyor Geç Kalan. Öte yandan; bir yazarın, başkalarının hayatına dokunmasının ne büyük bir sorumluluk olduğunu da yer yer okuyucuya gösteriyor. Bu aynı zamanda yazarla okur arasındaki bir duygusal antrenman. Sırtından yağlı boyaya yapışmış hareketsiz duran böceğe benzediğini düşünürken hikâyenin kahramanı, okur kendi hâline şükredebilir ve hatta kıvrak bir tebessümle o acılı paragrafı sonlandırabilir. Schadenfreude. Tarık Tufan’ın mahareti ise tam burada ortaya çıkıyor. O, kelimelerin hem şifa verdiğini hem de yeni yaralar açtığını gösteriyor anlatımında. Türkülere, sırlı dualara, kestane balına, zerdeçala, Âyetü’l-kürsî’ye, kekik suyuna aynı anda inanmanın, ancak insan denen ülkeye yakışacağını ortaya koyuyor.

Başkalarının acılarını anlamak mümkün değildir, öldükleri anlaşılır başkalarının. Bu yüzden ölüm en kolay anlaşılır bir şeydir. Esas mesele, ölümü kabullenmektir. Tıpkı ölüm gibi, kabullenilmeyen her şey insanın kaderinde bir döngü haline geliverir: “Hayatı parçalanan insanın asıl sancısı aklının, ruhunun ve kalbinin ayrı ayrı yerlere düşmesidir. İçindeki bölünmenin dayanılmaz ağrıları; içsel sürgün, sonsuz mahkûmiyet, en derin ayrılık hasreti. Ölmek, dirilmek, yeniden ölmek, dirilmek ve böylece uzayıp giden, her seferinde acıyı daha derinlere saplayan kederli döngü.

Canı yandığında, canının olduğu yeri çağırır insan. Delilerin boşluğu, şairlerin ilhamı, dervişlerin Allah’ı ve her âşığın yârini çağırması bundan. Canı yanan, canını zikreder ki yeniden can bulsun. Peki geride kalan, ölüme geç kalan, henüz hayatta olan biri, gideni nasıl çağırır? Tarık Tufan, bir çağrının hikâyesini, Firuzan’ın gölgesini, aşkın sınırsızlığını ve sonsuzluğunu hırpalıyor sayfalar boyunca. Asıl meselenin gözleri ve sözleri değil, karşılıklı biçimde özleri teslim etmek olduğunu, özgürce ve korkusuzca sevmenin büyük bedeller istediğini, esas aşkın mağlubiyetlerle örüldüğünü, Türkçenin tüm lezzetiyle okuyucuya sunuyor. Her âşığın çıkmazlarında kuvvet yahut yakıt olarak bir köşede duran türkülere, şarkılara, apartmanlara, filmlere, kitaplara, öfkelere, küsmelere ve ölüm selam duruyor. Belki de bizleri, yaşamın büyüsünü kaybettiğini düşündüğümüz anlarda aşkı hatırlayacağımız bir saygı duruşuna davet ediyor. Ölümlü olan insandan ölümsüz olan aşka, mümkün saygıların en güçlüsüne. Kendi kendine ama bütün kâinata savrulan bir sitem gibi: “Ölümsüzlüğe inanıyordunuz. Ölümsüzlüğe, berbat filmlere, işkembe çorbasına, taze zencefile, büyük sözlüklere ve kadere. Ölümsüzlüğe ve kadere aynı anda inanmanın kirli, kusurlu, kabahatli kumaşlarından, muteber hakikat hırkası dikiyordunuz kendinize. Dergâhtan kovulmuş dervişler. Arın, namusun kırık şişesi. Eşikte kalmış melamet. Kovulmanın yüz kızartıcı sancısı. Sırrı dökülmüş ayna.

Çığlıkların, yakarışların, ağlayışların, ağız dolusu gülemeyişlerin, iç çekişlerin, kısa ama sürekli sessizliklerin, bir ayağı kısa masa gibi güçsüz duruşların, bir el dahi sallayamayışların, son bir kez seni seviyorum diyemeyişlerin romanı Geç Kalan. Bir kuyu açmayı hüner bilen insanın, kendi içindeki kuyuyla -tek bir kuyu mu vardır insanın içinde?- bir türlü buluşamamasının, buluşup da su çekememesinin, su çekip de kana kana içememesinin romanı. Yarım kalmanın ve asla tamamlanmayacak olmanın bir vasiyetnamesi: “Allah sana merhamet etti, nefes verdi, aşk verdi, kelimeler verdi. Kıymetini bilemedin. Ne arıyorsun? Şimdi bir mağara bul kendine. Şimdi kendine üç yüz yıllık bir uyku bul. Besili bir buzağı bul ve kurban et. Ortasından yürüyerek geçebileceğin bir deniz. Göğe tırmanacak bir çarmıh. Karnına gizlenebileceğin bir balık. Sığınacak bir gemi.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Bu yazı 10 Kasım 2021'de edebiyathaber'de yayınlanmıştır.

22 Kasım 2021 Pazartesi

Sporun aynasından hayat

Radyoyla olan ilişkimizin son 20 yılda azalan bir eğri göstermesinin başlıca sebebi sosyal medyanın kuvvetlenmesi olsa gerek. Biraz da sadece dinlemekle yetinmeyip izlemek istememiz de olabilir. Oysa bir dönem radyo programlarıyla yaşardık. Spor programlarının da müzik programlarının da en kalitelileri; belki mekanın rahatlığından ve özgürlüğündan olsa gerek radyolarda yer alırdı. Toplu taşımadan başka bir araç kullanmayan birisi olarak Youtube ve Spotify gibi uygulamaların radyonun yerini çoktan aldığını görebiliyorum. Radyo belki de gülünç geliyor artık insanlara. Oysa hikâyesi varsa programın, çok güzel bir anı olarak kalabiliyor hafızada.

Ateş Arabaları; çekirdek dinleyici kitlesi olan, kalıcı izler bırakmış, sporumuzun ihtiyacı olan düşünme ve eleştirme noktasında ufuk açıcı bir radyo programıydı. NTV radyosunda yayın yapardı. 2014 Sedat Simavi Ödülleri'nde En İyi Radyo Programı dalında birincilik kazanmıştı.

Bir Galatasaraylı olarak Avrupa zaferlerinde aklımda kalan seslerin çoğunun Ercan Taner'e ait olması sebebiyle kendisine özel bir samimiyetim var. Çocukluğun izlerini takip edince Ercan Taner'le sık sık yollarımız kesişiyor. Mert Aydın'ı ise işini gerçekten iş olarak benimsemiş ve böylece bilgisini sürekli derinleştirmiş bir insan olarak tarif edebilirim. Yazıları ve televizyon programları vesilesiyle uzun bir dönem takip etmiş, sonra da ülkemizdeki futbol ortamının seviyesizleşmesi sebebiyle tüm yazarlardan uzaklaştığım gibi kendisinden de uzaklaşmıştım. Ateş Arabaları daha sonra kitap hâline getirildi ve NTV Yayınları tarafından yayınlandı. Sonra da baskılar tükendi, bulunmaz oldu. Zaten NTV Yayınları da kapandı. Şubat 2018'de Profil Kitap'ın yeniden bastığını görünce iştahlandım, bir solukta okudum. Ercan Taner'in önsözde dediği gibi geçmişi yeniden yaşatan ve günümüze farklı bakış getiren bir kitap Ateş Arabaları.

Kitap her ne kadar futbol alakalı olsa da içinde edebiyat, sinema; yani kitaplar ve filmler de geniş bir yer buluyor. Futbolla ilgili konuşmalarda, belirli bir takımın şehir tarihi de inceleniyor, tribün vaziyeti de. Bazı konu başlıklarından örnek verelim: "Asla Yalnız Yürümeyeceksin: Liverpool ve The Beatles", "Umberto Eco, Spor Kitapları, Wembley", "Nadia Comenaci, Sepp Maier, 70'ler ve Terör", "Kuzeyde Bir Spor Ülkesi: İsveç", "80'li Yıllar", "İki Futbol Devi: Barcelona ve Milan", "İki Gol Makinesi: Gerd Müller ve Lionel Messi", "60'lı Yıllar: George Best, The Beatles, JFK", "Dünya Kupası Tarihinden Sayfalar", "Kitaplar, Filmler, Geçmiş Zamanların Parlak Takımları", "Didier Drogba, Ben Johnson, Albert Camus, Baba Hakkı", "Irkçılık, Avrupa Futbolu, Sahada Gelen Ölümler", "Erdoğan Arıca, Naim Süleymanoğlu", "Laureus Ödülleri, Superbowl"...

Sadece Liverpool'un stadı Anfield Road'da değil, birçok statta çalınan, çok hoş bir şarkıdır You Will Never Walk Alone. Ancak bu şarkı Liverpool için yazılmamıştır. 1945'te Rodgers ve Hammerstein'ın Carousel isimli müzikallerinde yer alan bir şarkıdır. Eşini kaybeden bir kadını, kuzeni teselli eder ve "sana destek olacağız, asla yalnız yürümeyeceksin bu hayatı" der. Şarkının Liverpool tribünleriyle buluşmasını Mert Aydın şöyle anlatıyor: "Yıl 1963... Aslında önce 60'ların başında ilginç bir şekilde Manchester United tribünlerinde bu şarkı ilk kez söylenmeye başlıyor. Ama 1963'te Liverpool'lu bir grup Gerry & The Pacemakers bu şarkısı albümlerinde okuyorlar ve daha sonra ilginç bir şey oluyor. Stadın DJ'i, Anfield'da maçlardan önce tribünlere şarkılar çalan DJ, BBC'de o sırada ilk 10'da olan, haftanın en iyi 10 şarkısını sırayla çalıyor ve birinci sıraya geldiğinde You Will Never Walk Alone'u tüm tribünler birlikte söylüyor. Şarkı ilk 10'dan indikten sonra bile tribünler söylemeye devam ediyor. En sonunda Bill Shankly'nin de -o zamanki Liverpool menajeri- onayıyla şarkı bir anlamda neredeyse resmi Liverpool şarkısı halini alıyor."

Radyodaki sohbetin futboldan ansızın edebiyata geçmesi, hem futbol hem de edebiyat sever bir dinleyici için oldukça şaşırtıcı. Mesela Dünya kupaları ve Avrupa kupaları tarihinden bahsederken bir anda Umberto Eco ve onun efsanevî Ortaçağ kitabının bahse konu edilmesi şahane. Ardından 'iyi futbol dilencisi', çok sevdiğim Eduardo Galeano ile onun nefis kitabı Gölgede ve Güneşte Futbol'a değinilmesi pek güzel: "Galeano bir izleyici ama eli kalem tutan bir futbol izleyicisi. Zaman zaman çok amatörce yorumlar da okuyorsunuz. Yani amatörce yorum derken, normal bizim "kahvehane" yorumu dediğimiz yorumlardan da okuyorsunuz. Çünkü zaten profesyonel futbol yorumcusu olma gibi bir hedefi ve iddiası yok. Ama o kadar keyifle yazıyor ki siz de keyifle okuyabiliyorsunuz o belki de çok basit görünen yorumları."

Portekiz ve Hollanda futbolu, özellikle "futbolcu fabrikası" olmalarıyla meşhur. Bu anlamda kitaptaki Benfica, Porto, Sporting Lizbon konulu sayfalar oldukça zenginleştirici. Yine İsveç hakkındaki uzun sohbet de böyle. "İnsanlar ekmek keserken parmağını kesse ambulans giden bir ülkeden bahsediyoruz" diyor Ercan Taner. Ama öyle hikayeler anlatılıyor ki biz Türkler bunları pek bilmiyoruz. Mesela İsveç'te futbol terörünün yüksek boyutlarda olduğunu hiç bilmiyoruz. Tekrar Portekiz'e dönecek olursak, Mert Aydın ilginç bir 'lanet hikâyesi'nden bahsediyor: "Benfica 1961 ve 1962 Şampiyon Kulüpler Kupası'nda üst üste iki yıl Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanıyor. 61'de Barcelona'yı, 62'de Real Madrid'i yenerek. Hani o efsane Madrid'i.. Takımın başında Macar kökenli çok önemli bir futbol direktörü var: Bela Guttman. Benfica ikinci şampiyonluktan sonra Bela Guttman'la yollarını ayırıyor. Guttman da beddua ediyor, diyor ki umarım benden sonra hiç Avrupa şampiyonluğu kazanamazsınız... Benfica 1963'te Milan'la, 1965'te İnter'le, 1968'de Manchester United'la, 1988'de PSV Eidhoven ile ve 1990'da Milan'la Şampiyon Kulüpler Kupası finali oynadı ve hiç birini kazanamadı."

Futbolun endüstriyelleşmesinin sadece taraftarları değil, sporun içinden sesleri de rahatsız ettiğini bilmek gelecek adına umut verici. Mert Aydın bu konuda önemli yorumlar yapıyor. Bir dönem şampiyon takımın alkışlanması gerektiğine dair yapılan yorumların şu anda çok geçersiz olduğunu, henüz o ortamı hazırlayacak ögelerin azlığını ifade ediyor. Diğer taraftan eskiden olduğu gibi derbiden önceki gecelerde 400-500 kişinin bir araya gelip dövüşmesinden artık eser kalmadığını da söylüyor.

Kitaplardan bahsedilirken Mert Aydın ilginç bir konuyu açıyor: O zamanlar henüz anılarını yazmayan Yılmaz Vural, tecrübeleri ve anıları... Kuzeyden güneye, doğudan batıya birçok şehir tanıdı, takım çalıştırdı; insanlar, coğrafyalar, davranışlar ve daha nice konu. Nitekim yazdı da Vural. İnadım İnat dedi. Sadece o değil diğer birçok futbol emekçisi yazsa, okusak diye yorumluyor Aydın. Çok da haklı. Ancak maalesef ki spor insanları arasında eli kalem tutan isimler pek yok bizde. Belki olanlar da kendilerini gizliyorlar. Eşe dosta kitap yazdıranlar da vardır elbette... Ercan Taner'in kitap konusunda önerdiği isimlerden biri de Simon Kuper. Özellikle de Ajax, Hollandalılar ve Savaş.

İşlenen konulardan biri de ırkçılık. Bu önemli konu hakkında, pek düşünülmeyen noktalara temas etmiş Ercan Taner ve Mert Aydın. Taner'in yorumu şöyle: "Irkçılar şunu da belirledi: Futbol her şeyin aynası. Futbol sahalarında yapılacak her şey dünya tarafından görülecek. Yani ırkçı propagandanın içinde bu da yer alıyor. Almanya olsun, İtalya olsun, İspanya'sı olsun. Bu yüzden bu tür ülkelerde bu tarz eylemlerin yapılması için stadyumlar seçiliyor. Stad dışında da sizin yabancı olduğunuzu anladıkları anda, hele siyahî olduğunuzu gördükleri takdirde onların arasına düşerseniz yapacak bir şey kalmıyor; ya hakarete uğruyorsunuz ya da darpla karşı karşıya kalıyorsunuz."

Burada İtalya futbolundan bir gerçeği de hatırlatmak gerek. SS Lazio takımı meşhurdur, bilinir. 1900 yılında İtalyan ordusundan bir grup subay kuruyor Lazio'yu. Takımın en önemli destekçisi ise dönemin İtalya diktatörü Benito Mussolini. Her ne kadar takımın isminde SS harfleri Societa Sportiva olarak resmî kayıtlara geçse de aslında bu harfler Waffen SS 'hatırası'nı yaşatıyor. Waffen SS, SS'in tıpkı Gestapo ve Totenkopf Division gibi bir kolu. Heinrich Himmler tarafından kuruluyor. Giyimleriyle şık, elit ve daha çok 'ajan işi' icraatlarıyla ünlü. Elbette ırkçıydılar ve çok fazla faili meçhul cinayete adları karışmıştı. İtalya'da birçok takım Societa Sportiva kısaltması olan SS harflerini kullandı ama II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Waffen SS akla geliyor diye kaldırdılar. Dolayısıyla Lazio, kulübün kuruluş politikasını ve kurucularını koruyor, tribünü incelendiğinde bu açık biçimde görülür. Hatta bazen ırkçı futbolcuları kadrolarına katıp onları takım kaptanı bile yapıyorlar; Paolo Di Canio gibi. Bu noktada The Sun'daki Richard Forrester imzalı yazı okunabilir.

Ercan Taner'in anlattığı, ırkçılığın tam karşısında bir adamın, Bob Marley'in bir hikâyesiyle bu konunun ağır havasını dağıtalım: "Bob Marley top oynarken ayağında, sol başparmağında bir yara çıkıyor. Ona doktora gitmesi gerektiğini söylüyorlar, çünkü geçmiyor yara. ''Geçer geçer'' diyor ve en sonunda doktora gidiyor. Doktor ''eşine ender rastlanan bir kansere yakalanmışsın'' diyor. Deriyle ilgili olarak parmağını kesmek gerekiyor. Bob Marley inancına göre mezara ayağının ya da hiçbir uzvunun kesilmeden girmesi taraftarıydı. Böylece tedaviyi kesinlikle reddediyor ünlü şarkıcı. Operasyon geçirmesi için bayağı uğraşıyorlar, kabul etmiyor. Daha sonra ABD'ye inerken uçakta fenalaşıp hayata veda ediyor. Bir maç... futbol uğruna ayağında çıkan bir yara belki onun için bir işaret olabilirdi. Ama kaderine razı olmuş ve hayatını kaybetmiş."

Ateş Arabaları kitabı, ismini Hugh Hudson imzalı 1981 yapımı filmden alıyor, Chariots of Fire. Filmin dört Oscar'ı olduğunu belirtelim. Biri Yahudi diğeri Hıristiyan iki İngiliz atletin, 1924 Paris Olimpiyatları'ndaki hikâyesini anlatır. Kitapla birlikte tavsiye olunur.

Yağız Gönüler 
* Bu yazı daha evvel Arka Kapak dergisinin 32 sayısında yayınlanmıştır.

19 Kasım 2021 Cuma

Hayatı tasavvufî hassasiyetlerle yaşamak

"Geç geçenden ibn-i vakt ol gözle hâl
Anma ferdâ gussasın ferdâya sal."
- Niyâzî-i Mısrî

İnsanın kadim meselelerinden biri de hayatı anlamlandırmaktır. Hayatı anlamlandırmak, varlığı anlamlandırmak demektir. Bu sayede kendi varlığına anlam bulmayı hedefleyen insan, bu anlam çerçevesinde kendi varlık gerçeğini bulacak ve kendini gerçekleştirecektir. Din, felsefe ve fikir akımları yoluyla esas amaçlanan budur. Bu arayış sürecinde insanın kendinden yola çıkması bir zaruret olmakla birlikte kendini esas kabul etmesi insanı bir çıkmazın içine sürükler. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” hükmünce insanın varlığını bilmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya kendinden başlaması doğaldır. “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” diyen Şeyh Galip, insanın içinde âlemin bir numunesini taşıdığını ifade etmiştir. Bu noktada sorulması gereken bir soru daha çıkar karşımıza: İnsan kendini, kendi kendine bilebilir mi? Bilginin insan tarafından keşfedilen bir şey olduğunu kabul edersek varlığın sırlarının bilinmesi noktasında kendimizi insan aklıyla sınırlamış oluruz. Oysa esas bilginin ilham yoluyla insana bahşedildiğini kabul etmek varlığın bütün sırlarıyla bilinmesini mümkün kılar.

İslam dini, tek başına dünya ya da ahiret dini değildir. Dünya hayatını adalet ve merhamet duyguları ekseninde şekillendirirken ahiret yurdundaki ebedî saadete kavuşmak için uyulması gereken kuralları da ortaya koyar. Bu nedenle bir Müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyayı, her an ölecekmiş gibi öbür dünyayı düşünür. Toplumsal ilişkilerin belirlenmesinde, ibadetlere gösterilen hassasiyette, insan dışındaki canlılarla münasebette ve gündelik hayatın içinde Kur’an ve sünnete uygun bir tavır geliştirebilmek bir Müslüman’ın hem dünya hem ahiret saadeti için titizlikle uyduğu bir hassasiyettir. Özellikle tasavvuf geleneği içinde bu hassasiyet kendine çok daha geniş bir yer bulmuştur. Hz. Ebu Bekir’in: “Ya Rab! Benim vücudumu öyle büyüt ki cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın.” sözünde zirve noktasına erişen özgecilik anlayışı, sûfîlerin hayata bakış açılarını da şekillendirmiştir. Yunus Emre’nin: “Yaratılanı hoş gördük Yaratandan ötürü” dizelerinde ifadesini bulduğu gibi bütün yaratılmışlara engin bir hoşgörüyle bakmışlardır. Her vaktin bir hükmü olduğuna ve insanın vaktin hükmüne göre hareket etmesi gerektiğine inanmışlar ve “ibn-i vakt olmak” düsturunu benimsemişlerdir. Böylece Hakk’ın hükmüne boyun eğmişler ve zamanın hükmünden kurtulmuşlardır.

Süleyman Uludağ, Hayata Sûfî Gözüyle Bakmak adlı kitabında tasavvufun hayatı hangi hassasiyetlerle okuduğunu irdeliyor. Hayatın her alanında olduğu gibi tasavvufta da sahtekârlar kendi çıkarları için halkın maneviyatını kötüye kullanmışlar. Süleyman Uludağ, hayata tasavvufî bir gözle bakarken samimi sûfîlerin tavırlarını esas alıyor: “Sûfîler halkın ruhsatlara ve cevaz hâline göre hareketlerini hoş görür ama bir sûfînin azimet yolunu bırakıp ruhsat yolunu tutmasını hiç hoş görmez, hatta bunu onun talihsizliğine bağlar, yoldan çıkmanın bir işareti sayarlar.” Süleyman Uludağ, halkın fetva ehli; sûfîlerin ise takva ehli olduğunu vurguluyor. İbadetlerin kabul edilmesi için şer’i hükümlere göre şekil itibariyle belirli şartları taşıması yeterli iken sûfîler ibadetlerin manevi boyutunu da hesaba katarak namaz, oruç, zekât, hac ve diğer ibadetleri ayetler ve hadislerin ışığında ve samimiyet ekseninde değerlendirmişlerdir. Bütün bu değerlendirmelerin esasında “kendine varlık payesi vermemek ve dünyadan geçmek” ilkesi yatar.

Namazla ilgili bölümde şu örnekleri veriyor Uludağ: “Zeynelabidin namaz kılacağı zaman rengi değişir, kızarır, bozarırmış. Bunun sebebi sorulunca, ‘Kimin huzuruna çıktığımı biliyor musunuz?’ dermiş.Cüneyd Bağdadî demiştir ki: “Namaz dünya ile ilgili bağlarını koparmak, dikkati bir noktada yoğunlaştırmak ve Allah’ın huzurunda bulunmaktır.İbn Sâlim şöyle demiştir: “Niyet Allah ile Allah için ve Allah’tandır. Namazdaki kusurlar ise düşman olan şeytandandır. Bu tür noksanlıklar çok bile olsa Allah ile Allah için ve Allah’tan olan niyetin yanında hafif kalır.” Sûfîler, “Namaz, dinin direğidir.” düsturunca bir ömür kendilerini namazda kabul ederek yaşamışlardır zira insanın Allah’ın huzurunda bulunmadığı bir an yoktur. Bu durumu beyan edercesine Süleyman Uludağ, “Elif kıyamdır, dâl rükûdur, mim de secde. Üç harf bir araya geldi mi ADM آدمolur. Elif gençlik, dâl ihtiyarlık, mim ise fenadır, fani olmaktır.” diyor. Bu ifadelerden de namazı teslim olmuş bir hayat sürmek olarak anlamak gerekir. Mülk suresinde, “Sizin için O, arzı zelil (ayak basılan ve çiğnenen bir mekân) kılmıştır.” buyruluyor. Süleyman Uludağ bu ayete dair şunları söylüyor: “Yani zelil insanın yeryüzüne basmasıyla arz zelil olmuştur. İşte bundan dolayı bu durumu tamir etmek için en şerefli organ olan yüzü yere koyup secde etmekle emrolunmuştur insan. Ve yine bundan dolayı, insan secde halinde iken Allah’a en yakın bir vaziyette bulunur. Çünkü o, bu halde aynı zamanda üzerine bastığı yeryüzünün de gönlünü almaya çalışmaktadır. Namaz, cemi-i ibadettir, yani bütün ibâdetleri kapsar. Namazda yeme içme olmadığı için oruca benzer, duayı ve zikri de içerir.

Zekât, toplumsal dayanışmanın sağlanması için oldukça mühim bir ibadettir. Her ne kadar kırkta bir olarak belirlenmiş ise de sûfîler bilir ki bu ölçü avam için geçerlidir. Onlar, dünyalık varlıklarını ahirette çok kârlı bir alışveriş için satmayı tercih etmişlerdir. Allah’ın verdiğini diğer insanlarla paylaşıp vermediğinde şükretmeyi şiar edinmişler, zekâtı, toprağın altına gömülen bir tohum gibi görmüşlerdir. Süleyman Uludağ bu konuda Mevlana’dan referansla şunları söylüyor: “Mevlana’nın dediği gibi eğer iyiyi verirsen iyiyi, altın verirsen mücevheratı alırsın. İyi ürün almak istiyorsan iyi tohum ek, kaliteli fidan dik. Ey kardeş! Cömertliğin en mükemmel mertebesi nefsin karanlıklarından kurtulmaktır, bedensel hazları ve zevkleri terk etmektir. Hz. Mevlana, imsak (eli sıkı olmak) küfr-i tarikattır, demektedir. Eğer bu yolda ekmeği, ilmi, irfanı, bedeni, canı cömertçe harcayamaz ve cimrilik yaparsan bunları elde tutar, kimseye bir şey vermezsen küfr-i tarikat, bud-i hakikat olur.” İnsanın bütün varlığı, Hakk'ın emanetidir. İnsan verirse kendinden vermez ancak kendine emanet edilen Allah’ın malından verir. Sûfîler bu düşünceyle ellerinde bir şey bulundurmayı tercih etmemişlerdir.

Oruç; belirlenmiş vakitlerde yeme, içme ve cinsi münasebette bulunmamaktır. Cenab-ı Hakk orucun, önceki ümmetlere de farz olduğu gibi bizlere de farz olduğunu belirtmiştir. Peygamber Efendimizin (sav) oruç ibadetine ehemmiyet verdiğini ve bir gün oruç tutup bir gün yemek yediğini biliyoruz. Elbette oruç tutmakta müminler için pek çok rahmetler var. Sûfîlerin pek çoğu midenin aç bırakılmasının hikmete ulaşmada önemli olduğunu belirtmişlerdir. Sehl bin Abdullah Tusterî’nin şu sözleri kendisinden sonraki sûfîlerce de benimsenmiştir: “Abdalı abdal mertebesine çıkaran kıllet-i taam (az yemek) , kıllet-i menam (az uyku), kıllet-i kelâm (az konuşma) ve inzivadır.” Bu ifadeden orucun sadece mideye ya da cinsel organlara değil, göze, kulağa, dile ve bütün bir bedene tutturulması gerektiğini anlıyoruz. İnsan, ruh ve bedenden müteşekkildir. Bedeni doyanın ruhu aç kalır ve insan bedenin arzularına mahkûm olur. Bedeni aç kalanın ise ruhu hikmet pınarlarıyla doyurulur. Ruhu doyanın bedene ihtiyacı kalmaz, artık bedene wyalnızca ruhun elbisesi olarak değer verir. Zünnûn-ı Mısrî, “Hikmet dolu midede bulunmaz.” diyerek aynı hakikâti işaret eder. Süleyman Uludağ, açlıkla ilgili de şunları söylüyor: “Açlık Hakk’ın yemeğidir. Aç olan kişi Allah’ın misafiridir; ona O yedirir, içirir. Manevi rızıktan bol bol ye. Ne kadar yersen ye temiz kalırsın, tüy gibi hafif olursun. Bu gıda ne yel yapar, ne mide ekşitir, ne de geğirtir. Maddi gıda öyle mi? Az yersen karga gibi aç kalırsın, çok yersen miden bozulur.

Maddi imkânı el veren her Müslüman’ın ömründe bir defa Hacca gitmesi farzdır ancak hacca gitmek gösterişten uzak ve Allah rızası için olmalıdır. Sezai Karakoç, kendisini hacca davet eden diyanet yetkilisine, “Bana hac henüz farz olmadı. Farz olduğu zaman giderim inşallah.” cevabını vermiş; “Efendim, Diyanet olarak sizi biz hacca götürmek istiyoruz” deyince, “Ben milletin parasıyla hacca gitmem” yanıtını vermiş. “Üstadım! Bu ümmeti bir Arafat manifestosundan niçin mahrum ediyorsunuz?” çıkışıma karşılık sûfîyane bir tavırla şu cevabı vermiş: “Hoca! Arafat’a manifesto yazmaya gidilmez, Vakfe’ye durmaya gidilir.” Sufiler hac ibadetini oldukça önemsemiş, yürüyerek dahi olsa hacca gitmişlerdir. Bununla beraber esas beytullah’ın mü’minin gönlü olduğunu savunmuşlar ve gönül yıkmayı Kâbe’yi yıkmak gibi görmüşlerdir. Şeyh Sa’di: “Arkadaş! Bu yolla Kâbe’ye varamazsın. Zira bu yol Çin’e gider.” Süleyman Uludağ, “Demek ki Kâbe’yi ziyaret etmekten maksat; ahlâkı düzeltmek, nefsi terbiye etmek, ruhu kötü duygulardan arındırmak, iyi ve erdemli bir insan olmak ve böylece Allah’ın yakınlığını kazanmaktır.” diyerek hac ibadetinin özünü ifade ediyor.

Sûfîlerin ibadetlere dair titizliklerinin yanı sıra bütün davranışlarında samimiyet ve Allah rızası hâkimdir. Bayezid Bistamî: “Bir kimse su üstünde yürüse veya havada uçsa onun bu durumuna bakıp aldanmayınız, bundan önce onun dinî emirler ve yasaklar karşısındaki durumuna bakınız.” derken tasavvufta esas olanın keramet göstermek değil istikamet üzere olmak olduğunu işaret eder. Sûfîler, rızkın Allah’tan olduğunu bilir ve kahrın da lütfun da O’ndan gelen nimetler olduğunu kabul eder. “Dede himmet, oğlum hizmet” prensibi, kişiye çalıştığının dışında bir şey olmadığını beyan eder. Bütün bunlarla beraber sûfiler kendilerini kurtulmuş olarak görmez, daima havf ve reca arasında bulunurlar.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

16 Kasım 2021 Salı

İnsan olmanın anlamına dair futbol neler söyler?

"Ben bir futbol tanrısına değil, sadece Tanrı'ya inanıyorum. Hayatta olup biten her şeyin bir anlamı olduğu kanaatindeyim. Bir gün gelecek ve ben bu yaşadığım günün ne anlama geldiğini anlayacağım."
- Jürgen Klopp (Elmar Neveling)

90 dakika bittikten sonra oyuncular soyunma odalarına geçerler. Galibiyetten sonra sevinç, mağlubiyetten sonra sessizlik hakimdir. İkincisi için keder diyebilirdim ama bu pek az futbolcuda görünen bir meziyet: takımla bir, taraftarla bir olmak. Futbolun bizi bir yönüyle keyiflendiren diğer yönüyle iğrendiren tarafları, zihnimizin yanı sıra duygusal anlamda gösterdiğimiz reaksiyonlarla çok içli dışlı.

"Futbol benim için hayatım boyunca bir tutkuydu, hatta bu hayatı bir arada tutan ve başka insanların hayatına bağlayan az sayıdaki şeyden biriydi" diyor Simon Critchley. Aslında her futbolseverin için futbolun büyülü dünyası, daha başka büyülü dünyalara kapı açan bir genişliğe sahip. "Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?", işte bu genişliğin felsefesini irdeleyen bir kitap.

Modern zamanların insanına, kendi iç yolculuğunu derinleştirmesi anlamında psikoterapistlerin de tasavvufçuların da telkini aslında aynıdır. Kavramlar farklıdır. Mesela psikoterapistler "şimdi ve burada" olmayı önerirler. Tasavvufçular ise "anda" olmayı. Yapılan işe tamamen konsantre olmayı, yani özümsemeyi. Kavramlar farklı olsa da niyet aynıdır. Keşif, gözlem ve dil olanaklarını tam manasıyla kullanabilme, beynin eleştiren ve yorumlayan taraflarını daha kuvvetli biçimde çalıştırma...

Böylelikle insan neyle meşgul olursa olsun, meşgalesi ne olursa olsun ona yoğunlaşır. Buna "tek çekirdekli yaşam" da diyebiliriz. Oysa günümüzde gerek iş yerinde gerek evde çok çekirdekli yaşamak durumunda kalabiliyoruz. Hayat bizden çok şey istiyor ve bu istekleri karşılarken yoruluyoruz. Bir tutkumuz olsa da onunla her şeyden uzaklaşsak, diyoruz. Kitap, bir büyük tutkunun insan zihninde nasıl yer bulduğuna dair çok şey söylüyor: "Kişinin takımına bağlılığı dogmatizme düştüğünde ya da sözlü, hatta fiziksel şiddete vardığında bu durumu sadece işlerin zıvanadan çıkması ile açıklayamayız. Burada futbolun bütün meselesi ıskalanmış demektir. Kanımca futbolun mayasında hem kişinin takımına tutkuyla bağlı olmasını mümkün kılan hem de başkalarının kendi takımlarını canıgönülden desteklemesini hoş görmeyi, anlamayı, hatta teşvik etmeyi sağlayan bir rasyonellik var."

Doksan dakika başlar başlamaz bir futbol tutkunu için zaman berraklaşır. Tribündeki taraftar da televizyon karşısındaki izleyici de o her bir saniyeyi ve dakikayı bütünüyle hisseder. Aslında her şey turnikelerden geçip stattaki yeri aldıktan sonra başlar. Stat gözümüzün önündedir: yemyeşil çimler, saha çizgileri, diğer taraftarlar, ısınan futbolcular ve hakemler, rakip takımın taraftarları, bayraklar, atkılar, formalar. Hakemin başlama düdüğü çaldığında tefekkür ve dikkat kesilme dost olur. Zihin o kadar kuvvetli çalışır ki bir yandan oyunun gidişatı süzülür, diğer yandan yorum yapılır. Tezahürat ve tepki (sevinç-keder) ise cabası.

Görüntü ve ses muazzam bir ahenk oluşturur insanın içinde. Aslında futbolda, hem oyun içinde hem de oyun dışında ahenksizliğin ahengi vardır. Çünkü futbol basittir, basit oynandıkça zevk verir, basit oldukça güzelliği ve estetiği gösterir. Tamam, matematiği bol olabilir ancak en sarsıcı maçların ve başarıların ardına bakıldığında, oyunun şöyle oynandığını söylüyor Critchley: Kontrol-pas, kontrol-pas, boş alana hareketlen, topu al, şut ve gol. Hemen bir maç örneği: 2014 Dünya Kupası'nda Almanya'nın Brezilya'yı 7-1'lik harikulade bir destruktion'la (imha) parçalaması. Critchley futbola felsefi bir gelenek olan fenomenolojiyle bakıyor. 20. yüzyılın başında Edmund Husserl'in yazılarıyla başlayan bu gelenek Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty'nin eserleriyle ve varoluş felsefesinin de 'desteğiyle' genişlemişti. Yazar hemen şöyle tanımlıyor bu geleneği: "Fenomenoloji, gündelik varoluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilmesidir."

Simon Critchley; mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi meselelerde felsefi açıdan doğru bulduğu şeylerin en çok da futbolda doğru olduğuna inanıyor. Dolayısıyla futbol ne keyfe keder bir oyun onun için ne de bir sürü adamın bir topun peşinden gidip gelmesi. "Futbolda olan biteni anlamak için hem oyuncular hem de taraftarların kendi kafalarından çıkmaları gerekir" diyor yazar. Yani öznelere ve nesnelere takılıp kalmadan, gevşemenin getirdiği ciddiyetle beraber sahadan yansıyan her şeyi zamanı hissederek yaşamak, tekrar tekrar yaşamak. Maç bittiğinde gözler son teknoloji bir fotoğraf makinesi gibi çalışmış, kulaklar müziğin her tonunu keşfetmiştir. Bilme eylemini doyasıya yaşamış olan taraftar, manevi tatmin noktasında zirvededir, sonuç ne olursa olsun: "En heyecanlı, nefes kesici, korku ve acıma uyandırıcı maçı izliyor olabiliriz, ama sonra düdük çalar, maç biter ve hayatlarımıza döneriz; işimize gücümüze bakarız, çimleri biçeriz, çay demleriz, Facebook'a bakarız. Hiçbir şey kökten değişmez. Hayat devam eder. Kim bilir, belki sonra başka bir maç olacaktır. Dramaya da, futbola da ahlaki bir eğitim olarak bakmak için bir neden göremiyorum. Futbolseverlerin böyle bir eğitime ihtiyacı yok, oyunu gayet iyi biliyorlar zaten. Tabii daha çok bilebilir, bilmek isteyebilirler, ama futbolseverlerin büyük çoğunluğu etkileyici bir bilgi temeliyle başlar."

Aptallıkla zekanın bir arada olabildiği yegane şeydir futbol yazar için. Bir pozisyonda hakemi kandırmaya yeltenen ve sarı kart görerek rezil olan futbolcu başka bir pozisyonda 40 metre uzaklıktaki arkadaşının ayak parmaklarına nefis bir pas gönderebilir. Hatırlayalım, dünyanın en zeki futbolcularından biri olarak gösterilen Zinedine Zidane, 2006 Dünya Kupası finali gibi bir maçta Marco Materazzi'ye kafa atarak kırmızı kart görmüş; futbolculuk kariyerine hiçbir futbol tutkununun istemediği bir biçimde veda etmiştir. "Kahramanlık her zaman kendini mahvetmeye ve yıkıma yol açar" diyor Critchley. Bazen kahramanlık yapmadan da yıkıma gidilebilir. Onun da örneği teknik direktör camiasından gelsin: Claudio Ranieri Temmuz 2015'te Leicester City menajerliğine getirilmiş, 2016 Mayıs'ında takımını on puan farkla şampiyon yapmış, dokuz ay sonra ise hemen hemen her taraftara ve kulüp yöneticisine 'başkası adına utanma' hâlini hissettirircesine kovulmuştur.

Kısacası futbol ne sadece rakamlardan ibarettir ne de reklamlardan. Onun içinde hayata ve insana dokunan, dokunması mümkün olan her şey ama her şey vardır. Nedir hayatı ve insanı daima ayakta tutan? Umut. İşte futbolun kaynağı: "Futbol galibiyetten ibaret değil. Genelde mağlubiyete dair. Öyle olmalı. Fakat futbola dair ilginç şeylerden biri mağlubiyetin kendisi değil. Öldürücü olan mağlubiyet değil. Hep yenilenen umut. Her yeni sezonun sunduğu umut. Umut ayağınızı gıdıklar, ama bir de bakarsınız ki -şair ve klasikçi Anne Carson'ın dediği gibi- tabanlarınız yanıyor. Futbol çoğu zaman kendinizi haklı gördüğünüz için adaletsiz bulduğunuz bir deneyim olabilir; mağlubiyet hakemin saçma sapan kararlar vermesine, sahanın veya hava koşullarının kötü olmasına bağlanabilir. Ama kimi zaman söz konusu olan, rakip oyuncuların sizin takımdan düpedüz daha iyi oynamasıdır. Takımınızın yeterince iyi olmadığını fark edince başka türlü bir acı duyarsınız. Yine de gıdıklayıcı umut alazlanmaya ve yanmaya devam eder."

Kitabın sonları, yazımızın başına çağırıyor. "Taraftar olmak anların tarihi için yaşamaktır, anların tarihiyle ve tarihi içinde yaşamaktır. Taraftar olmak böyle bir tarihi yaratmak ve sahiplenmektir, daha doğrusu birlikte yaratmaktır, başkalarıyla paylaşabilmek ve anlatabilmektir, yeni anlar yaratma imkânını haiz olmaktır" diyor. Otobüs beklerken de, statta bağırırken de, eve dönerken de birdir, bütündür taraftar. İnsanların olması gerektiği gibi belki de. Öte yandan bu kolektiflik içinde biricikliği de temsil eder, tektir ve eşsizdir taraftar. Futbol işte bu döngüyü içinde barındırır. Hem varlığı hem yokluğu. Umutla beslenen sonsuz bir döngü. Güzelliğin döngüsü.

Her türlü endüstriyelleşme ve reklam işgaline maruz kalsa da Arjantinli 'deli-dahi' teknik direktör Marcelo Bielsa'nın dediği gibi: "Futbolun özü güzelliğe hizmet eden bir jesttir."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* 24 Mart 2018'de Millî Gazete'de yayınlanan yazının genişletilmiş hâlidir.

Hakikati anlama girişimi

"...Kur'ân uydurulmuş herhangi bir söz değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki her şeyin ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir."
- Yusuf, 111

Akan bir ırmağa elindeki kabı daldıran kişi nasibi kadarını alır. Ne eksik, ne fazla. Mahya Yayınları’nın kısa süre önce neşrettiği Kur'an'ın Mucizevî Dili bana bu gerçeği sarsarak hatırlattı. Kitap Suriyeli akademisyen Ahmed Bessâm Sâ'î tarafından kaleme alınan oldukça hacimli bir eserden özetlenerek hazırlanmış. Yüz yirmi sayfalık bu hâliyle konuya ilgisi olan okura genel bir çerçeve sunan çalışma, mevzu üzerinde detaylı araştırma yapmak isteyenleri dört ciltlik aslına yönlendirmeyi amaçlıyor.

Yeni Tanıklıklar” alt başlığıyla hazırlanan eserin Türkçesi Cemaleddin Demirok’a ait. Türkçesi açısından oldukça özenli, akıcı ve net bir çeviri dili oluşturulmaya çalışıldığı görülüyor. Diğer yandan yazarın Arap dili ve edebiyatı uzmanı olması eserin yetkinliği açısından önemli bir detay olarak değerlendirilmeli. Zira Ahmed Bessâm Sâ'î bu alanda Arap coğrafyasının önde gelen üniversitelerinde ve İngiltere’de dersler veren bir akademisyen. Öncelikle meselenin teknik bir konu olduğu ve ileri boyutta değerlendirme için uzmanlık gerektirdiğini söylemeliyim. Buradaki değerlendirmeyi Kur’an’ın doğrudan muhatabı olarak Müslüman kimliğimle aldığım notlardan ziyade dilbilim konusuna ilgi duyan okurlukla sınırlandırdım. O yüzden aldığım bazı notlar ve düştüğüm şerhleri kendime saklayarak kitabın konumuna (ya da önemine) yönelik görüşlerimi belirtirken gerekli gördüğüm bazı soruları da aktarmaya çalışacağım. Örneğin kitabın anlattıklarının ötesinde felsefi olarak Kur’an’ın bizler için neden önemli olduğu, hayatımızın neresinde yer aldığı, pratize etme açısından söylem-eylem uyumu ve varlık bağlamında tam olarak ne anlama geldiği üzerine ne kadar düşünüyoruz? Birbiriyle bağlantılı bu ‘basit’ sorular çoğaltılabilir ama ben genel çerçeveyi çizmek adına bu kadarla yetineyim.

Vahiy konusu mevzu bahis olunca sık sık duyduğumuz şeylerden biri de Kur’an’ın dil açısından mucizevî olduğudur. Özellikle üstün edebî üslup başlığı altında belagatından bahsedilir. Meseleye biraz daha sembolik yaklaşanlar Kur’an’ın matematiksel yönüne değinir. Sure, ayet, kelime sayıları karşılaştırmalı olarak istatiksel veriler hâlinde sunularak Kur’an’ın ilahî kaynaklı olduğu kanıtlanmak istenir. Bu kadar tutarlı ve muntazam düzenlenmiş bir metin kesinlikle beşer sözü olamaz sonucuna varılır. Kaldı ki Kur’an metin olarak değil, söz olarak inzal olmuştur. İlk başta söylemeye ve ezberlemeye dayalı Kur’an’ın üstün gramatik niteliği ve dil(bilim)sel yeterliliği kesinlikle ilahî kaynaklı olmak zorundadır. Sâ’î Kur'an'ın Mucizevî Dili’nde yer yer karşılaştırmalı kelime bilgisi ve gramer istatistiklerine değiniyor fakat bu çerçeveyle yetinmeyip konuyu daha geniş bir perspektife taşıyor.

Kitabın önsözünü Iraklı akademisyen Taha Cabîr el-Alvanî (1935-2016) kaleme almış. Alvanî Kur’an dilini hedef alan düşmanca çabalar olduğunu ve Arapçanın bilim dili olamayacağını iddia eden (-ki benzer yaklaşıma biz de aşinayız) bu oryantalist tavrın Müslümanları da etkilediğini söylüyor. Diğer yandan Müslümanların da Arapçaya kayıtsız kaldığı veya özentisiz yaklaştığını belirtiyor. Arapça Araplar arasında bile kültür nesnesi olarak görülmektedir.

Alvanî’ye göre Kur’an dili olan Arapçanıın Müslümanlar arasında bir bağ oluşturma potansiyeli varken Müslüman toplumlar ulusalcı hareket etmektedir. Oysa çözüm için ortak bir hafıza ve düşünce evreni olmalıdır. Bu da Kur’an diliyle, bir anlamda Arapça ile mümkündür. Zira Kur’an sadece Araplara gelmemiştir; tüm insanlık için evrensel değerler üreten ve taşıyan bir yapıya sahiptir.

Alvanî modern dil kuramlarının Kur’an dilini çözümlemede yetersiz kalacağını iddia ediyor. Ona göre böylesi girişimler beşerî sözle ilahî sözü karşılaştırmak ve/veya yarıştırmak anlamına gelir. Aksine Kur’an dili günlük beşerî dilden farklı özelliklere sahiptir. Onun hitabı zaman ve mekân üstüdür. Taha Cabîr el-Alvanî yazdığı önsözde adeta kitabı özetliyor ve bu eserin İslami ilimler ile dil konusunda uzmanlık gerektiren alanlarda çalışanlara yardımcı olacağını ekliyor.

Eserin müellifi Ahmed Bessâm Sâ'î bir “macera” olarak tanımladığı çalışması sırasında daha önce karşılaşmadığı keşiflere tanıklık ettiğini belirtiyor. Ona göre Müslümanlar Kur’an ile yeterince hemhâl değildir. Bununla birlikte içine doğdukları din sosyolojisi atmosferinden dolayı aşinalık yaşadıkları için ondaki çoklu anlamları fark edememektedirler. İlk nesil Müslümanların tavrıyla bizim gibi sonrakilerin tavrı bunun göstergesidir. Bu bağlamda yeni bir bakış açısı, yeni bir anlayış geliştirmenin, Kur’an okuma ve anlamayı alışkanlıkların ötesine taşımanın gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca Sâ’î’nin Müslüman olmayıp Kur’an dili hakkında bilgi sahibi olan ve Kur’an’ı öğrenmek isteyen kişilerden etkilenerek böylesi dilbilimsel bir araştırma içine girdiğini belirtmesi ilginç bir detay olarak değerlendirilmeli.

Kur’an dilsen açıdan araştırılması zor bir metindir diyen Sâ’î, onun söylemini daha önce görülmemiş yeni bir üslup üzere oturttuğunu belirtiyor. Her bir kelimenin, her bir ayetin arkasında mucizevi bir anlatım bulunmaktadır. Dolayısıyla ayetlerin anlattığı kelimelerle sınırlı değildir ve her kelimenin metin içinde ilişkili olduğu, anlamsal uzamı bulunan başka kurulumlar mevcuttur. Bu açıdan Kur’an’ın dili, insanın dil anlayışının, izanının, idrakinin üzerindedir ve insan bu anlayış ile donandıkça Kur’an’ın sunduğu anlam dünyası genişler, büyür. Sâ’î Kur’an’daki anlamı yakalayabilmek için bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması, anlaşılması ve yorumlanması gerektiğini söylüyor. Zira Kur’an ayetleri birbirine atıf yaparak anlatımını detaylandıran bir ilişki içindedir. Bu yöntem bütüncül yapıyı doğurmakta ve anlatımı güçlendirmektedir. Sâ’î’ye göre Kur’anî dil dinamik bir dildir. Geniş bir anlam evreni bulunur ve tutarlılığını asla kaybetmez. Muharref kutsal metinler aslı bozularak beşeri zihnin ürünü olduğundan aynı özelliğe sahip değildir. Tahrif edilen metnin hakikat ile bağı kopar. Hakikat ile doğrudan bağı olan Kur’an meydan okuduğu üzere taklit edilemez. Nitekim Kur’an’ın meydan okuma girişimine karşı ona muhalefet edenler bir varlık gösterememiştir. Dolayısıyla tahrif de edilmemiştir.

Sâ’î çiziği genel çerçevenin yanında Kur’an dilinin birçok üstün ve spesifik özelliğinden bahsediyor. Bunlardan birini mucize ile aynı kökten gelen ve “acz içinde bırakan” anlamındaki ‘icaz’ kelimesiyle anlamlandırıyor. İcaz kelimesini seçmesinin nedeni, geçmişte bu konuyla ilgili çalışmada bulunan âlimlerin kullanmasıdır. Bu açıdan geleneksel bir özelliği olan icaz kelimesi üç ana başlıkta toplanabilir diyen Sa’î, bunları estetik ile belagat, ifade biçimi ve bilimsel yaklaşım olarak tanımlıyor ve örneklerle detaylandırıyor. Ona göre Kur’an’ı dil açısından ele alan ilk dönem alimlerinin çalışmaları sonraki dönemlerde yapılanlardan çok daha yetkindir. Zaman kiplerine yönelik bütüncül anlatım Kur’an’ın üstün spesifik izleyenlerinden bir diğeridir. Sâ’î zaman olgusunun insan için kategorik bir durum olduğunu, Allah icin zaman mevhumunun geçerli olmadığını ve bu yüzden Kur’an’da geçmiş-şimdiki-gelecek zaman terkiplerinin bulunmasının mantıklı olduğunu iddia ediyor. Bu bağlamda Allah geleceği de bildiği için bizim anlam dünyamız açısından geçmiş gibi bahsetmesi normaldir. Bunun bir başka kanıtı Kur’an zamana göre yeni anlamlar üreten bir dil olmasıdır. Onda her nesil, her toplum kendi idrak düzeyine uygun bir anlam evreni bulmaktadır. Bu yönüyle ‘yeniden yeniden açılma’ potansiyelini içinde barındırır. Benzer şekilde zamirler arasındaki ani geçişler Kur’an’ın kendine özgü dilsel sanatından kaynaklanır. Kur’an’daki cümle yapıları bizlerin kurduğu cümle yapılarından farklıdır. Örneğin Kur’an’da bağlaçlar da kullanılmamıştır ve bu yapı anlatıma belagatin yanında duruluk da katmaktadır.

Sâ’î’ye göre Kur’an’ı anlamada icaz gibi önemli kavramlardan biri de irab’dır. Bir kelime veya ifadenin zenginliğinin ve çok boyutluluğunun en iyi göstergesi irab kullanımının çokluğudur. “İrab, Arapça kelimelerin sonunda bulunan harekelerin ve bazı harflerin, cümledeki konumlularına göre değişikliğe uğraması veya tersten ifade edersek bu değişiklerden ötürü farklı anlamlar kazanmasıdır.

Bu farklılıklardan bir diğeri ayetlerin muhkem-müteşabih şeklinde sınıflandırılmasıdır. Kur’an, kendinde muhkem ve müteşabih olmak üzere iki anlam dünyasının bulunduğunu belirtir. Muhkem olan inanç ve tevhide ilişkin yani kesin, sabit olan anlam dünyasına işaret eder. Sâ’î, Tevhid’in özünü anlatan muhkem ayetlerin zaman ve mekân fark etmeksizin yoruma kapalı olduğunu, müteşabih ayetlerin ise derin ve çok katmanlı anlamları içerdiği ve potansiyel anlamları Tevhid’den uzaklaşmamasına rağmen gerekli yeterliliğe sahip olanlar tarafından yorumlanmasının uygun görüleceğini ifade ediyor. Bu açıdan tartışmaya ve yoruma kapalı olarak Tevhid’in özünü içeren muhkem ayetlerin anlaşılması konusu Müslümanlar arasında genel anlamda uzlaşılmış gözükmektedir. Sorunun çıktığı yer müteşabih ayetlerdir ki, Sa’î’ye göre indirgemeci anlayış Arapçanın en önemli özelliklerinden olan çoklu ve katmanlı anlatım ve anlam yapısını ortadan kaldırarak anlatımı ve anlamı teke indirmektedir. Yazar, Kur’anî anlamın oluşturulabilmesi için müteşabih olgusunun yeniden ele alınmasının gerekliliğini vurguluyor. Sâ’î, Kur’an’daki Arapçanın kendine özgürlüğünü üç lügat dağarcığıyla açıklamayı deniyor. Bunları cahiliye şiiri, Hz. Muhammed’in (sav) hayatı ve Kur’an dili olarak sınıflandırıyor. Kur’an dili cahiliye şiiriyle tamamen farklı bir yapı oluştururken, onu tebliğ eden Hz. Muhammed’in (sav) gündelik hayatında kullandığı dil ile de benzeşmemektedir. Ona göre bu durumu Kur’an ve Hadis metinleri üzerinden yapılacak değerlendirmeler açıkça gösterir. Nebevî söylemin dil yapısı tüm ayrıcalıklarına rağmen Kur’anî dilden farklıdır. Bir başka deyişle Hadis külliyatının Kur’anî dilden etkilenme oranı çok düşüktür. Nebevi söz kalıplarına (Hadislere) dışarıdan sokuşturulan cümleler kolaylıkla anlaşılmazken, Kur’an metni bağlamında benzer bir girişim söz konusu olduğunda açıkça belli olmaktadır.

Kur’an’da birçok yerde tekrarlar olduğu görülür diyen Sâ’î, bu tekrarların hiçbirinin anlam derinliği açısından aynı olmadığını belirtiyor. Ona göre “Kur’an dilini üstün kılan özelliği özgün kelimeler, bu kelimelerden oluşturulan tamlamalar, üstün belagat ve tasvir biçimleri, beşeri anlayışın çok üzerindeki hikmet, vakur ve ezeli olması, ilahi hitap olmasının ötesinde, bütün bu özellikleri içinde barındıran ve kendi dilbilimsel yapısını oluşturan kalıplardır.” Kur’anî dil kalıpları her yerde kendini belli eden, beşeri dil kalıplarının mantığıyla kurulmamıştır. Ritmi ve ahengi kendine özgüdür. Beşeri kalıpların sınırlı olduğu vurgulayan yazar insan ürününün bir yerden sonra özgünlüğünü kaybettiğini belirtiyor. Bu açıdan beşeri kalıplarla söylenen her söz bir süre sonra eskimeye mahkûmdur. Oysa Kur’an’ın kendine özgür yapısı ve üslubu onu eskimez kılar; onun anlatımı zaman ve mekân üstüdür. Kur’an dili ve kurduğu kalıplar öylesine özgündür ki, Kur’an’dan olduğu belirtilmese bile muhatap onun Kur’an’dan olduğunu anlayacaktır.

Yazar nasih-mensuh meselesinde ilgili ayette geçen “ayet” tabirinin Kur’an ayeti olmadığı görüşünü öne sürüyor ve Allah’ın yaratma kudretine işaret ettiği yönündeki düşüncesini belirtiyor. Nasih-mensuh bağlamında değerlendirilen konuları ise, gelecekte aynı süreçlerin/şartların tekrar yaşanmayacağının garantisi verilemeyeceğinden ortadan kaldırılmasının mantıksız olduğunu, ancak askıya alınabileceğini ve benzer şartlar/durumlar söz konusu olduğunda ayetlere göre hareket edilebileceğini söylüyor.

Yazara göre Kur’an’daki her bir sure dilbilimsel açıdan kendine özgü, eşsiz bir yapısı vardır. Bununla birlikte Kur’an dili dilbilimsel açıklamalardan daha üst düzeydedir. Kur’an’da, başta kendi ismi (Kur’an) olmak üzere sure, ayet, Fatiha gibi sembolleşmiş bazı kelimelerin anlamsal uzamına dair değerlendirmeler yapan yazar bu dilin üstünlüğüne dikkat çekiyor. Bu bağlamda Kur’an’ın anlatımında modern dönemde ortaya çıkan sembolizm ve sürrealizm benzeri yapılar yer alır. Bu özelliğin kelimeler arasında ortaya çıkardığı ilişki ve serbest çağrışımlı yapı sayesinde Kur’an soyut bir anlam dünyasına sahip olmaktadır. Diğer yandan kıraat farklılıklarının neden olduğu anlam çeşitliliği Kur’an’ın anlam evreni içinde değerlendirildiğinde, oryantalist bakış açısının iddia ettiği gibi yanlışlara değil, kuşatan bir zenginliğe dönüşür.

Çalışmasında İslam dininin ayrıcalığı olarak, ruhban sınıfına özgülenen kutsal kitap anlayışını yok ettiğini belirten Sâ’î’ye göre Kur’an dili mucizevî şekilde Arapçanın kendine ait özelliklerini ortadan kaldırmadan geliştirir ve eski dili temele alıp yeni bir üslup inşa eder. Yazar, daha önce hiç görülmemiş olmasının yanında kendi ilahî yapısına özgü bir kurulumu olduğundan Kur’an’ı dilbilimsel açıdan çözümlemek zordur diyor. Bununla birlikte Kur’an’ın dilbilimsel yapısı sadece Arapçayı değil, diğer dilleri de etkilemiştir. Kur’an mevcutta var olan geleneksel şiir ve gündelik hayatın lügatini kullanmayıp kendine özgü bir lügat oluşturmuştur. Kendi dilbilimsel yapısını oluşturan Kur’an’daki kelime ve terkiplerin daha önce Arapça’da bulunmaması Batı dünyasının Kur’an’ın Arapça olmadığı veya başka dillerden kopya olduğu iddialarına neden olmuştur. Sâ’î, kelime uydurmanın ve anlam dünyasını topluma kabul ettirmenin zorluğuna dikkat çekerek Kur’an söz konusu olduğunda bu zorluğun neden yok sayıldığını soruyor.

Kur’an, sınırlı olan insan idrakinin alamayacağı durumlarda anlamayı kolaylaştırmak için benzetme yoluna başvurduğunu söyleyen Sâ’î, Kur’anî anlatımda yer alan tasvir çok katmanlı, çok boyutlu olduğunu belirtiyor. Diğer yandan Arapçanın çoklu anlam özelliği Kur’an’daki söylemin tek bir anlama indirgenmesine izin vermemektedir. Yazara göre Kur’an çok anlamlı kelimelerin neden olduğu çok boyutlu ve katmanlı yapısı nedeniyle orijinal dilinin dışına çıkarıldığında, yani türcüme edildiğinde daha bir dikkatli ve özenli olmak gerekir. Çünkü tercüme aşamasında mütercimin seçtiği kelimeler nedeniyle çoklu, katmanlı ve boyutlu anlam evreni indirgemeye uğrayabilir. Bunda tercüme edilen dilin teknik yapısı da etkindir.

Ahmed Bessâm Sâ'î Kur’an dili ve Arapça ayrımı yaptıktan sonra cahiliye dönemindeki dil ve toplum üzerinden karşılaştırma yapıyor. Ona göre cahiliye şiiri ve özellikleri Arapçayı ve Arap kültürünü oldukça etkilemiştir. Bu etkiler bugün de uluslaşma başlığı altında görülebilmektedir. Bunların arasında hem günlük dilde hem de edebiyatta kullanılan dil kalıpları bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen Kur’an buradaki günlük dilde ve edebiyatta kullanılan dil kalıplarının dışında bir yapıya sahiptir. O eski dil kalıpların alt etmiş, parçalamış ve yeni kalıplar üretmiştir. Bu bakımdan Kur’anî dilde yapılan oynamalar anında kendini beli eder.

Diğer yandan tüm yeniliklerine karşın yedinci asırda üst düzey dilbilimsel bir metnin dilbilgisi açısından eğitimi olmayan Bedevilerin rahatlıkla anlayabilmesi Kur’an’ın üstünlüğünü göstermektedir. Ayrıca edebî açıdan gelişmiş bir anlayışı bulunan yerleşik Arap toplumunun yeni bir dili kabul etmesi elbette kolay olmamıştır. Cahiliye dönemi şiir dili açısından (edebî olarak) son derece ileri seviyede kabul edilir ve bu dönemde Arapların Kur’an’a karşı çıkma nedenleri dilin alışkın oldukları gramer açısından basitliği ya da anlatım açısından yetersizliği değildir. Kur’an yeni kurduğu kalıpların içerdiği ritim ve ses açısından mucizevi bir yapıya sahiptir ve bu yapı dönemin şairlerini şaşırtacak derecede edebiyat anlayışlarının üzerindedir.

Ahmed Bessâm Sâ'î sonuç kısmında eserinde “ne kadar akademik, ilmi ya da objektif olmaya çalışsa da tüm beşeri çabalar gibi zayıf ve yetersiz bir keşif macerasından ibaret” olduğunu belirtiyor. Kur’an kendi deyimiyle kendini açıklayan üslubuyla bir çok özelliğini sıralıyor. Onlarca ayette Kur’an’ın özgün niteliğinden bahsediliyor. Buna rağmen her çağda anlam düzeyi genişlediği için ona hazırlıklı olmak gerekiyor. Yazara göre bugünün bilim insanları yapılmış bir çalışmaya adeta iman edip tebliğini yapıyor. Bu bağlamda Kur’an’a dair yeni bir araştırma yapmanın ya da yaklaşımda bulunmanın mümkün gözükmediğini belirtiyor. Ortaya çıkardığı eseri bu gözle değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp