3 Mart 2021 Çarşamba

Ruhun kayıplarını otel adalarında aramak

İnsan neden bir otel odasına sığınmak ister? Neyden kaçıyor yahut neleri bulmayı umuyordur? Nihan Eren, Şubat 2020’de yayımladığı uzun öyküsü Hayal Otel’de, okurları ruhlar aleminin ortasına çekiyor. Okurla buluşması küresel pandemi günlerine denk gelen öykü, insan ruhunun labirentlerine kapı aralıyor. Hayal Otel, birbiriyle bağlı 14 öyküden teşekkül edip kasabada kadın olmak üzerine kurgulanıyor.

12 bölümden oluşan uzun öykü Hayal Otel’de; öyküler içinde büyük resmi tamamlama görevi okuyucuya düşüyor. Her bölüm, başka bir gizemi ortaya koyduğu küçük öykülerden oluşuyor diyebiliriz.

Öyküler, geçmişiyle hesaplaşma içinde olan insanların benliklerinden kaçmak için çıktıkları yeni yolda, yaşadıkları dilemmalarla çıkmaza girdikleri anları sunar. Sorularla dolu zihinlerinin, umuda dört elle tutunmaları ise şiddetli ve kudretli bir fırtınayı aynı çatı altında -Hayal Otel’de- birlikte atlatmalarıyla temsil edilir.

Hayal Otel, Feryal ve İsmet isimli karı kocanın, İstanbul’u kaçarcasına terk edip geldikleri bir sahil kasabasında açmak için çabaladıkları, tadilatı süregelen bir otel. 12 odadan oluşan bu otelde her odaya farklı bir bitkinin ismi verilir. Otele konuk olan bireyler, hayattaki seçimleri ya da içinde bulundukları psikolojilerine göre farklı bir odada farklı bir bitkinin özellikleriyle bağı kurularak tanıtılır. Hikayenin zamanı mart ayıdır. Tesadüf olmadığı belli olan bu seçimde mart ayının hesap edilemeyen sürprizleri, kışı ve baharı aynı zaman zarfında yaşatmaya kapı aralayan bir ay olması etkilidir. Fırtınanın eksilmediği, doğanın sersemlemiş bir halde yaz aylarına evrilmeye çalışması, bu ayın melankolik ve kararsız bir ruha sahip olduğunun detaylarını verir. Öyküdeki şahıslar da mart ayı gibidir, belirsizliği ruhlarında taşır.

Kitapta bölümlere verilen isimler, kişilerin iç dünyalarıyla doğrudan paralellik gösterir. Hepsi yol ayrımında olan ve aykırı tercihlerde bulunan bu insanlar tek tek mercek altına alınsa da bütün bölümler, esas kişi Feryal’i tanımamızı sağlar. Yazar, bütün kişileri endişelerinden sıyrılmış, hayatın dinginliği içinde korkularına alışmış bir sona uğurlarken Feryal’i geçmişin gölgesine mahkum eder. Bölümlere yakından bakacak olursak;

● İsmet ve Feryal’in kim olduklarına dair bilgi veren bölümün adı ‘Kaktüs’tür. İsmet ve Feryal’in müşterek mazilerinin kaktüs odasında anlatılması, karı-koca ilişkisinin kaktüs ile özdeşleşmesi, bilinçaltının en tenha yerine itmeye çalıştıkları yaşanmışlığın vicdanlarına diken olup batmasına göndermedir. İlişkilerinde hep bir tedirginlik, huzursuzluk vardır. Otel odalarına verilen çiçek/ağaç isimleri arasında anlaşmazlık yaşanan oda, kaktüs odadır. Feryal, odaya bu ismin verilmesini istemez ancak İsmet inat ederek bu adı, odaya verir. Feryal’in unutmak istediği, yüzleşmekten çekindiği bir mesele olduğunu bu bölümde sezeriz. Ortaklarının balık avı sırasında çıkan fırtınada boğulup kendileri kurtulmayı başarırken onun çırpınmasına seyirci kalmalarını hatırlamanın verdiği huzursuzluk, bölüm boyunca hissedilir.

● Ardıç adlı ikinci bölümde, eşi Gülnur’la ilişkisi neredeyse bitme noktasına gelmiş, eşinin ebeveyn olma isteğinden kaçan ve dahası evlilikte beklediğini bulamayan, eşinin tüm çabası ve fedakarlığını kendi kimliğini başkalaşıma zorlama olarak algılayan, eşine zarar veren Doruk’un hikayesi anlatılır. Ardıç ağacının rakımı yüksek alanlarda yetişmesi, karaktere verilen isim, Doruk’un kendisini yazar olarak tanıtması; kibir göstergesi olarak okunmaya müsaittir.

● Üçüncü bölüm Begonvil’de, Feryal’in kişiliğindeki değişimi hem eşi İsmet’in hem de kendi gözünden okuruz. Feryal’in İsmet’e duyduğu öfkeyle ona ihanet etmeye giden süreç, begonvillerin rüzgarda açmasıyla benzerlik içinde verilir.

● Kızılağaç bölümünde, üniversitede öğretim üyesi görevinden ihraç edilen ve vatandaşlıktan atılan Ahmet ve Meryem’in, kendilerini evli olarak tanıtıp, isimlerini değiştirerek iş bulmak amacıyla otele başvurmaları anlatılır. Bölüm sonunda haberlerde işine son verilen ve arabası yanmış halde bulunan Deniz Yılmaz isimli birinden bahsedildiğinde, Ahmet’in gerçek kimliğini öğrenmiş oluruz.

● Beşinci bölüm Şimşir’de Leyla ve Deniz isimli iki kadın öyküye dahil olur. Leyla bir anne ve eşini terk etmiş, hemcinsi Deniz’le yaşadığı ilişki konusunda kararlılık göstermiştir. Bu kararlılığı karşısında ise çocuğundan ayrı düşme bedelini öder. Ahmet’in bahçıvan olarak bahçedeki şimşirleri derinden budaması, Leyla ve Deniz gibi aşklarını cesurca yaşamak isteyen, yaşadıkları ilişki, cinsel yönelimleri sebebiyle yargılanan insanların toplum tarafından bastırılmasına göndermedir.

● Lavanta adını alan beşinci bölümde Meryem’ in Ahmet’e bağlılığı, kimliğini saklama çabasıyla yaşadığı tutukluk ve Feryal’in Meryem’in tedirginliğinden bir sırra sahip olduğunu fark etmesi anlatılır. Hayatın olağan akışı içinde başa gelen şeylere karşı kimi insanlar güçlü dururken kimilerinin zayıf kalması, bitkiler içinde de lavantanın hassas oluşu Meryem’le benzerliği kurularak verilir.

● Menekşe bölümü, Nilüfer isimli kadının beraberinde getirdiği oğlanla olan bağ anlatır. Yetim ve öksüz bir çocuğun ilgiye olan muhtaçlığı, korunmasız oluşu, Nilüfer’in menekşe gibi hassas olan bu çocuğa şefkatli yaklaşımının anlatıldığı bölümdür.

● Sekizinci bölüm Funda’da, zayıf ama tüm zorluklara bir şekilde karşı koymaya hazır, başkalarından güç alarak hayata tutunan insanlar, Hayal Otel’deki müşterilerin fundayla bağı kurularak anlatılır. Fundalar zayıf ama sık aralıklarla yetiştiğinden fırtına karşısında toprağa tutunmaları kolaylaşır.

● Çınar bölümü üzerinden otel sakinlerinin köksüzlüğüne vurgu yapılır. Güçlü köklere sahip çınar ağacı öyküdeki köklerinden kopmuş ve kök salmaktan korkarak yaşayan insanların sahip olmak istediği gücü simgeler. Fırtına sırasında güven duygusuyla birbirine yaklaşan insanların güç almak için yakınlaşmaları biz insanların kök salma isteği içinde olduğunu gösterir.

● Limon’da Nilüfer’in geçmişi ve sahiplendiği çocukla bağı açığa çıkar. Nilüfer, sevdiği adamla evlenemese de beraberliğini sürdürmeye devam etmiş; Sevdiği bu adamdan geriye kalan tek değerli şeyi, oğlunu, yaşayamadığı annelik duygusuyla sarıp sarmalamıştır.

● Okaliptüs’te Feryal, Nilüfer ve Leyla üzerinde durulur. Üç kadın da farklı bir aldatma hikayesinin kahramanıdır. Bunun ötesinde Feryal’in İsmet’le arasına giren geçmiş, ilişkilerini çıkmaza sokar. Bu geçmiş Feryal için bir bataklıktır. Okaliptüslerin bataklıkları kuruttuğu göz önüne alınırsa, Feyal’in derinlerinde yatan kaygının onu nasıl günden güne kuruttuğu ve yaşam enerjisini sömürdüğü göze çarpar.

● Son bölüm Papatya, baharın gelişini müjdelemesi gibi oteldeki herkesin değişiminin müjdelendiği bölümdür. Nasıl ki kış bitip yerine bahar geliyorsa kaygı ve korku yerini serinlik ve güven duygusuna bırakmıştır. Bir tek Feryal bunu başaramaz. Geçmişe dair rahatsızlık hissetmeye devam eder ve otelden ayrılmaya koyulur.

Hayal Otel, bilinçaltındaki yitik mazisini arayanların mekanıdır. Yitirilmişlik hissiyle kahramanlar kendilerini, ıssız ve tamamlanmamış bu otele getirirler. Otelin henüz tamamlanmamış oluşu da bir rastlantı değildir. Zira kahramanların tümünde geçmişi tamir etmeye yönelik girişim başlamış ancak bu çaba henüz sonuca ulaşamamıştır. Hayal Otel’in tabelasının asıldığı gün kahramanların, geçmiş ve geleceklerine dair hesaplaşmalarının son bulması da bunu destekler niteliktedir.

Nihan Eren, düşsel kurgusu, bilinçaltı yansıtmadaki gerçekçiliği, ikilemliği ve tezatlığı tek bir temaya yedirmesiyle oldukça usta bir kurgusal düzlem oluşturmuştur. Varoluşsal sancılar çeken karakterlerin edebiyat dünyasını esir aldığı bugünlerde sır perdesini öyküye yedirerek okur üzerinde merak güdüsünün diri kalmasını sağlamayı başarmıştır.

Merve Kambur
twitter.com/MerveKambur2
*Bu yazı daha evvel Söğüt dergisinin 7. sayısında neşredilmiştir.

27 Şubat 2021 Cumartesi

"Cool" ve "delete" arasında insan ilişkileri

"Şurası kesin, Eros ölmedi... Artık her yerde ona rastlanıyor, ama o hiçbir yerde barınmıyor."

Bugün yeni olan, aynı gün içinde eskiyebiliyor. İnsan ilişkileri de bundan nasibini alıyor. "Sonsuza dek" sözü artık pırlanta markalarının reklam sloganı... Akışkan Aşk'ta Zygmunt Bauman, modern çağ insanındaki güven eksikliğini, kaygı problemini, sürekli bir şeylere yetişme derdini, sadakat ve ihanet arasındaki savrulmaları masaya yatırıyor. İnsanların arasını okuyucuyla birlikte bulmaya çalışıyor.

Bauman'ın 'insan dünyası'nda diyalog ve iletişim, en mühim mesele. Ona göre modern zamanların yeni insanı için bir ilişkide yenilgi varsa, bu bir iletişim yenilgisidir. Hız, gün geçtikçe felakete dönüştü ve ortaya yepyeni bir üretim/tüketim insanı çıktı. Aylaklık, can sıkıntısı ve bekleyiş gibi durumlar ortadan kalktı. Oysa "yıldırım aşkında bile, soru ile cevap arasında, teklif ile kabul arasında belli bir zamanın az da olsa geçmesi gerekir" diyor Bauman. Bu sabırsızlık hâli yalnız insan ilişkilerinde değil, makinelerin insanlığa olan tahakkümünde de zirvede. Sosyal medya dediğimiz 'yeni mekan'da bilgi önümüze hiç beklemeden, hiçbir şey sormadan (izin almadan) geliyor. Oysa bir veriyi silerken bilgisayarlarımız ve cep telefonlarımız bize muhakkak emin olup olmadığımızı soruyor. Yalnız hard diskler değil, zihinler de bu veri karmaşıklığı içinde birer çöplüğe dönüşüyor. Haliyle bir çöplüğün içinden gerekli/önemli ve hatırlanması gereken verileri yeniden elde etmek gittikçe güçleşiyor.

İnsanlar arasındaki ilişki problemlerine bakıldığında, sanki herkes 'sıcak' bir ilişkiye hasretmiş gibi konuşuyor. Herkes sıcak, samimi, gerçek bir ilişki arıyor. Peki kim ne kadar kendini ortaya koyuyor? Kim gerçekten 'ben tüm hatalarımla işte böyleyim, buyum' diyebiliyor? Herkes, ilişkisinin tam ortasına kocaman ve görünmez bir duvar örmüyor mu henüz başlarken? Örüyor. Çünkü korku, tüm ilişkilerin kurucu unsuru. En 'özgür ruh'larda bile korku var. Eşelenme korkusu, didiklenme korkusu. Bugün bir ürünü de bir insanı da beğendiğimizde neredeyse aynı duyguları ve kelimeleri 'kullan'ıyoruz. Bauman bu durumu şöyle açıklıyor: "Beğendikleri bir şey konusunda gençler, 'çok kıyak!' ('it is cool') derler. Kelime gayet iyi seçilmiştir: İnsan eylemleri ve etkileşimleri başka hangi özellikte olursa olsun, karşılıklı ilişkinin ısınmasına ve özellikle de sıcak kalmasına asla izin verilmemelidir; insanlar arasındaki ilişki cool kaldıkça OK’dir, cool olmak OK olmak anlamına gelir.>"

"Akışkan" kavramını sosyal bilimlere kazandıran Bauman için ilişkiler "ölüm bizi ayırana kadar"dan "bakalım her şey yolunda gidecek mi?" gibi soru(n)lara doğru genişledi. Bunun sebepleri arasında hiç kuşku yok ki güvensizlik, hayatın müşterekliği konusundaki umursamazlık, kamusal alandaki paylaşım eksikliği, kapitalizmin yok ediciliği gibi hususlar var. Tüm bunlar toplandığında aile kurmak, çocuk, çocuğun bakımı, eğitimi, güvenliği gibi meseleler de akışkan toplumun en büyük açmazları arasında yer alıyor. Bu açmazlar nihayet evlilikten ve hatta diyalogdan korkan insanlardan bir topluluk oluşturuyor. Yeni ve oldukça akışkan bir toplum. "Ne kadar tamamlanmış ve kendi kendine yeterli olsa da, her insan varlığını bir başkasıyla birleştirmediği sürece eksik ve yetersiz kalır" diyor Bauman. İnsan sesine ses ister, sözüne söz, adımına adım. İşte bu ahenk eksikliği de herkesin her şeyden haberdar olduğu ama kimsenin en ufak bir fikrinin olmadığı toplumun, akışkan toplumun, geri dönüşü olmayan en ciddi kaybı.

Mesafelerin öneminin kalmaması farklı sorunları insanın gündemine taşıyor. Lakin insanlık bunu pek umursamıyor. "Yakınlık artık fiziksel komşuluğu gerektirmemektedir; ama bu fiziksel komşuluk da artık yakınlığı belirlememektedir" derken Bauman, insanların ve ailelerin önem verdiği şeyleri şöyle sıralıyor: güvenlik, kariyer, mülkiyet. Çocuk üzerinden bir örneklendirme: Ev/bakıcı/kreş daima güvenli olmalı, okul/şirket daima "en iyileri yaratan" olmalı, konut/araba daima "en iyisi" olmalı. Halbuki bu tablonun neye hedef olduğu Bauman için sadece bir cümlelik: "İnsanlık, tüketim pazarının kurbanıdır."

Yalnızca kendi hilelerine güvenen, diğerlerinden daha kurnaz görünmek için çırpınan ve birbirini yok etmek adına her şeyi göze alan bireyler dünyası... Kitabın sonunda Bauman'ın röportajlarına sığ(a)mayan, kritik yorumlarda bulunduğu mültecilik ve dolayısıyla 'insan dayanışmasının sonu' yer alıyor. Nereye giderse gitsin birer "istenmeyen" olan mülteciler, ateş hattındaki kıymetlerini(!) koruyor: "Onlar yer değiştiriyor değildir, yeryüzündeki yerlerini yitiriyorlar. Hiçbir yere, yersiz bir yere, kendi kendine var olan, kendi içine kapalı ve aynı zamanda denizin sonsuzluğuna adanmış bir yere fırlatılıp atılıyorlar; ya da bir çöle, hınç dolu ve insanların ender ziyaret ettikleri, oturulmayan toprağa yollanıyorlar."

Günümüzde özellikle sosyal medyada en sık rastladığımız şey insan dayanışması. Herhangi bir konuda topluluk oluşturmak ve sesi yükseltmek mümkün. Bu, hayatta neleri değiştirir orası ayrı bir muamma. Bauman'a göre tüketim pazarı öyle bir zafer elde etti ki bu zaferin ilk kurbanı da insan dayanışması oldu. Çünkü aralarında sahici bağlar kuramamış insanlar kablosuz ağlar yoluyla bağlanıyorlar birbirlerine. Görüyorlar, beğeniyorlar ve cevap veriyorlar. Bu kadar. Üstelik 'delete' tuşuna basmak çok kolay. Dayanışmalar, dostluklar ve aşklar oldukça hassas dinamiklere sahip artık.

Boş, coşkusuz ve hissiz bir yaşam var çünkü boş, coşkusuz ve hissiz insanlar var. Akıp giden her şeye müptela olanlar, her şeyin akıp giden bir şey olduğunu düşünüyorlar. Kalıcılık müzelere mahsus, yıllanmışlık mobilyalara. Anlam, ciddiyet ve gerçek artık tuhaf birer kelime...

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

25 Şubat 2021 Perşembe

Osmanlı ulemasına şükran nişanesi

Osmanlı ilmiyesi ve müessesleri alanında neredeyse yarım asırdır sarf-ı mesai eden Prof. Dr. Mehmet İpşirli’nin kaleme aldığı makaleler, Osmanlı İlmiyesi adıyla Kronik Kitap tarafından okuyucuya sunuldu. Bir kaynak eser hüviyetine sahip bu eser, İpşirli’nin başta Diyanet İslam Ansiklopedisi olmak üzere, çeşitli ilmî dergiler ve sempozyumlar için hazırladığı Osmanlı ilmiyesine dair muhtelif makalelerinin yeniden gözden geçirilerek derli toplu bir şekilde ilim dünyasının istifade etmesini amaçlamaktadır.

İstanbul Üniversitesi, Tarih Bölümü Osmanlı Müesseseleri Kürsüsü’nden emekliye ayrıldıktan sonra ders vermeyi hiçbir zaman bırakmayan Mehmet İpşirli, aynı zamanda 1983 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin kuruluşundan bugüne kadar gelmesine büyük emek harcadı.

40 cildi aşkın bu hacimli ansiklopedide en çok makale yazan kişilerden olan Mehmet İpşirli’nin, söz konusu eserde 192 maddesi bulunmaktadır.

Osmanlı İlmiyesi başlığıyla yayınlanan kitapta, bu maddelerden bir kısmı da güncel halleriyle yer almaktadır. Kitapta kendine yer bulun “Kanunî Devrinde İlim ve Fikir Hayatı” başlıklı makale ise ilk defa yayınlanmaktadır. Bu makalede dikkat çeken en önemli husus, Kanunî devrinde Osmanlı coğrafyasında inşa edilen yetmiş altı medresenin banisi ve bulunduğu yerle birlikte zikredildiği bir listenin de yer almasıdır.

Tarihçilerin yakinen bildiği üzere Osmanlı Devleti’nin ilmiye teşkilatı hakkında yapılan çalışmalarda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ilk defa 1965’de yayımladığı Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı kitabı bir dönüm noktası olmuştur. 1970’lerden itibaren de Osmanlı medresesi ve şeyhülislamları üzerine yurtiçi ve yurtdışında akademik düzeyde çeşitli ilmi çalışmalar yapıldığı; kitaplar, makaleler ve tezler kaleme alınmaya başlandığı görülmektedir. Son yıllarda ise özellikle Şeriyye Sicilleri kullanılarak Osmanlı ilmiyesi hakkında son derece kıymetli eserler neşredilmektedir.

Osmanlı dünyasında ulema; eğitim, hukuk, fetva, diyanet ve bürokraside sorumluluk üstlendiği gibi bazen de resmi görev almadan kendisini hususi olarak toplum hizmetine adayan ilim erbabı için ortak bir isim olarak kullanılmıştır. Şeyhülislam ve kazaskerlerin riyasetinde temsil edilen ilmiye sınıfı, gelenek ve imtiyazlarını genellikle iyi koruyan temsil ettiği hukuki ve dini konumundan dolayı toplumun her kesiminde etkili olan bir zümre olmuştur.

17. yüzyıla kadar daima yükselen ve nüfuzunu koruyan ulema, bu yüzyıl ile birlikte genellikle kendisi dışında zaman zaman kendi bünyesi içinde meydan gelen olaylar ve gelişmeler ile bir yıpranma döneminde girerek bir anda gündelik siyaset ve yıpratıcı tartışma ortamının içinde kalmıştır. Bu durumun ulemayı fevkalade yıprattığını gören aydınların ikazıyla resmi makamlar yeni düzenlemeler getirerek ulema sınıfının ıslahı için çaba sarf etmiştir. Yenilik teşebbüslerinin gündemde olduğu 18. yüzyılda ulema da yenilikler için taraftar olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlı’da eğitim ve hukuk sistemi, ulemanın kontrolünden alınarak başka mahfillere verilmesiyle ulemanın yetki ve istihdamında bir daralma meydana gelmiştir. Ancak ilmi donanıma sahip, yaşadığı dönemin önceliklerine vâkıf olan ulemaya Tanzimat devrinde teşkil edilen eğitim ve yargı kurumlarında önemli görevler verilmiştir.

Mehmet İpşirli’nin seçme makalelerinden oluşan Osmanlı İlmiyesi kitabı, esas itibariyle iki bölümden meydan geliyor. Birinci kısımda Osmanlı bürokrasisinde ulema, şeyhülislamlık, kazaskerlik ve İstanbul kadılığı gibi ulemanın yetki ve sorumluluk sahibi olduğu başlıca kurumların yapısı ile işleyişini konu alan makaleler yer alıyor. Bu kısımda ayrıca kuruluş ve yükseliş devri sultanlarının döneminde ulemanın konumu ve ilim hayat ayrıntılı olarak ele alınıyor. Yine birinci bölümde ıslahat ve reform çağının iki önemli padişahı III. Selim ve II. Mahmud devrinde ulemanın rolü, ulema ve ıslahat başlığı altında değerlendiriliyor. Yine aynı başlıkta ilmiye mensuplarının imza ve tasdik formüllerin örnekleriyle ele alındığı bir bahis bulunmaktadır.

İkinci kısımda ise Osmanlı medresesi, Evliya Çelebi seyahatnamesinde Ezher ve Kahire medreseleri, medresetü’l-kudât (şer’i mahkemelere hâkim yetiştiren hukuk medresesi), Mehmet Halife, Abdurrahman Abdi Paşa, Ali Ufkî ve Evliya Çelebi’nin gözünden Enderun dünyası, huzur dersleri, Galata Sarayı ve ilmi muhitler ile ders halkaları üzerine çeşitli makalelere yer veriliyor. Eserin sonunda günümüzdeki Osmanlı ilmiye çalışmaları hakkında genel bir değerlendirme ile ilmiyeye dair terimlerin açıklandığı bir lügat ve indeks yer almaktadır.

Eserde dikkat çekici makalelerden birisi, ulemanın imza ve tasdik formüllerinin ele alındığı bahistir. Bu bahiste şeyhüslislam, kadıasker, kadı, nakibüleşraf, naip ve müderrislerin fetva, vakfiye, hüccet, ilam ve vasiyet gibi çeşitli vesikalarda yer alan imzaları, ilmiye salnamelerinden ve çeşitli vesikalardan alınan örneklerle anlatılmaktadır. Bu örneklerde yer aldığı üzere kimi zaman şeyhülislamların fetvalarda imza yerine mühür kullandıkları da görülmektedir.

Bu çalışma, Osmanlı ilmiyesine dair bazı konuları muhtasar olarak ele almasının yanı sıra derinlikli ve detaylı makalelere de yer vermesi açısından önem arz etmektedir. Kitabın müellifi Mehmet İpşirli, yarım asır emek verdiği eserini ilmiye mensuplarına şu sözlerle ithaf etmiştir: “Bu çalışmayı Osmanlı toplumunu yüzyıllarca sırat-ı müstakim üzere tutmak için büyük gayret sarf edip bu konuda önemli ölçüde başarılı olan Osmanlı ulemasına şükran nişanesi olarak ithaf ediyorum.”. Dileriz ki Mehmet İpşirli’nin diğer ilmi çalışmaları da iki kapak arasına getirilerek okuyucunun kolaylıkla ulaşabileceği kitaplara dönüşür.

Ruveyda Okumuş
twitter.com/ruveyda_okumus
(Bu yazı daha önce Yenişafak Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

23 Şubat 2021 Salı

Bir “züppe” alafranga: Meftun Bey

Tanzimat devrinin romanlarını önümüze koyup biraz incelediğimizde, Tanzimat edebiyatı romancılarının alafranga meselesine oldukça odaklanmış olduğunu görürüz. “Alla Franque”yı eleştiren romancılarımızın karakterlerini aslında hepimiz biraz tanırız. Recaizade’nin Bihruz’u, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun’u, Hüseyin Rahmi’nin pek “şık” bulunan Şöhret’i ve daha birçokları. Batılılaşmanın üstünkörü ve yanlış anlaşıldığı bir devir, ve alafranganın ne “olmadığını” anlatmaya çalışan romancılar...

Şıpsevdi’den önce okuduğum alafranga konulu romanlar, Mürebbiye, Şık ve Felatun Bey ile Rakım Efendi’ydi. Özellikle Hüseyin Rahmi’nin kitaplarında pek çok güldüm. Şıpsevdi’yi de bazen kahkaha atarak, bazen acıyarak, bazen de rahatsız olarak okudum. Alafrangayı işlediği diğer romanlarında bu üstünkörü anlayışın daha çok gülünç tarafına odaklanan yazar, Şıpsevdi’de, yanlış batılılaşmanın neredeyse tüm özelliklerine ince ince değiniyor. Yazıldığı zamana cuk oturan bir eser olsa da günümüze ve kendimize göre de ibretler görüyoruz bu acıklı güldürüde.

Şıpsevdi’nin başkarakteri Meftun, Paris’te eğitim görmüş, ancak aldığı eğitimle kendini ilmî olarak donatacağına, şekilde kalmış, pek şık bir alafranga olmuştur. Ailesine sofrada nasıl yemek yenileceğini, zeytin çekirdeğiyle meyve çekirdeğini ağızdan çıkarmanın alafranga adetlere göre inceliklerini anlatır. Evin hanımlarına nasıl süsleneceklerini, boyanacaklarını, böylece nasıl batılı birer hanımefendi olacakları hakkında bilgiler verir. Alafranga yaşam biçimini sürdürmekte kararlı olan Meftun, zengin ve cimri bir adam olan Kaşıkçılar Kahyası Kasım Efendi’nin kızı Edibe Hanım’la evlenir. Ve kitaptaki asıl güldürü unsurları bu olaydan sonra kendini gösterir. Kitabın ana meselesi üstünkörü alafranga olmakla birlikte bununla kalmamaktadır. Üstünkörü alafrangaya karşı pek de akıllıca olmayan, alaturka batıl inançların kendini göstermesi, romandaki güldürü unsurunu kuvvetlendirir,romanda eleştirilen, “züppe” alafrangaya karşılık, “bağnaz” alaturkadır:

Akıllanasın diye gizliden gizli şu dünyada sana yapmadığım kalmadı. Paşmak-ı şeriften su getirip içirdim. Merkez Efendi’den taş aldım. Çamaşırlarını Yedi Emirler’e okuttum. (…)Sürahiyle suyu Hindiler Tekkesi’ne okuttum. Üflettim. Tükürttüm. Getirip sana içirdim. Akıllanmadın. Azize Hanım bana nefes verdi. Her gece içine okuyup üfleyip tükürmeden sana su içirmezdim. Yine para etmedi. Yeni doğmuş çocuğun ilk aptesi.. beneksiz siyah köpeğin tersi…

Bununla birlikte Hüseyin Rahmi Gürpınar, kitabın giriş kısmında, romanda ele alığı alaturka ve alafranga kavramlarıyla hangi noktaya dikkat çektiğini belirtir:

Alafrangaya uymaktaki züppelikle hakikat ve ilericiliği birbirinden ayırmak lazım gelir. Türklüğümüz ve Osmanlılığımızla şeref duyacak ve yükseliş olabilecek şeylerle alay etmek hangi onurlu kişinin kalemin yaraşır ki buna ben cüret edeyim.

Yanlış batılılaşmanın toplum üzerindeki yıkıcı etkisi, evlilik kurumuna verdiği büyük zararlar, erkeğin ve kadının toplumsal ve aile içindeki rollerini düşürmesi Şıpsevdi’de acı bir komediye işlenerek anlatılıyor. Kitapta asıl acı olan ise, yaşanılan onca rezillikten sonra hiçbir karakterin kendine çeki düzen vermeyişi.

Ben Şıpsevdi’yi günümüz Türkçesine aktarılmış şekliyle okudum. Ancak orijinal, sadeleştirilmemiş metni okumanın, kitabı daha iyi hazmetmeye ve okurken daha çok eğlenmeye vesile olacağını düşünüyorum. Kitabı okuyacak herkese keyifli okumalar dilerim.

Nidâ Karakoç

21 Şubat 2021 Pazar

Değerlerin dejenerasyonu ve ölümü

Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.

Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.

Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.

Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.

Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.

Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.

Feyza Kartopu
twitter.com/feyzakartopu

17 Şubat 2021 Çarşamba

Hem yaralı hem yakını bir yaralının

Genç şairlerin günümüzde yaşadıkları ama farkına varamadıkları sorunlardan biri, eleştiriye olan ihtiyaçları. Yazdıkları şiirleri birer ev gibi düşünüp, her bir dizeyi tuğla zannederek, yıkmakta ve geliştirmekte zorluk yaşıyorlar. Bu durum sonrasında bir tabuya dönüşüyor. Bir kere yazılan ve bir daha üzerinde düşünülmeyen şiirler, edebiyat dergilerinde tabiri caizse ortamı süslüyor. Bir süs oluyor şiir, bakılıyor ve geçiliyor. Burada dergi editörlerine de büyük bir ödev düşüyor aslında.

Bir sayıda mümkün olduğunca çok şiire yer vermenin herhangi bir faydası yok edebiyat ortamımıza. Aksine bu durum şiir alanını bir oto galerisine, mobilya mağazasına, showroom'a dönüştürüyor. Okuyucu dahi dergiler arasında gezinirken neyi okuduğunu ve hangi dizenin nelere dokunduğunu fark etmiyor. Dergiler, arkadaş ortamlarının mecmuaya dönüşmüş bir hâli oluveriyor. Bu durumda şiir de ister istemez ayağa düşüyor. Bir selamlaşma, bir tebessüm kadar yer etmiyor hayatlarımızda. Ne zaman bunları düşünsem aklıma, İsmet Özel'in uzun zaman Edip Cansever'in bir şiirini ceketinde taşıması geliyor. Çünkü iyi şiir insanı dinç tutar, yeniden yaşama bağlar, yaşamayı umursama yolunda bir yolcu ediverir. Kaçımız hayatında bir şiiri cebinde uzun süre taşımıştır? Yahut bir şiir kitabını? Bunu yapmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu söylemeye gerek var mı? Kesinlikle inandığım bir şey de şu: şiir, başımız sıkıştığında başvurduğumuz bir şey. Son raddede, belki de son nefeste. Bu şiiri daima büyüten bir şey çünkü başımız sıkıştığımızda muhakkak bir büyüğe danışırız.

2006'da Sur Kenti Hikâyeleri kitabını okuduğumda Ali Ayçil'in metinlerinin bilhassa edebi metin üreten gençler için önemli olduğunu düşündüm. En başta da kendim için. Daha sonra denemelerinde, köşe yazılarında da bunu her seferinde yaşadım. Notlar aldım. Kelime tasarrufu, paragraf bütünlüğü, temel konuya yakınlaşma ve uzaklaşma, karakter üretme... Sonrasında din dilinin ne kadar tehlikeli olduğunu, siyasi meselelere girerken ve çıkarken nasıl bir ahenk tutturulması gerektiğini Ali Ayçil'in metinlerini didik didik ederek öğrendim ve kendime çeşitli ödevler çıkardım. Bazılarını yaptım, bazılarını yapamadım ama Ayçil'in edebi çalışmalarıyla olan bu alışverişim bugünlere dek uzandı.

Birçoğumuzun rahle-i tedrisinden geçtiği Dergâh dergisinde ilk şiirlerim yayınlandığında, yayın yönetmeni Mustafa Kutlu idi. O, e-posta yoluyla bile karşısındaki gence dersler veren, ödevler üreten bir editördü aynı zamanda. "Bu konuya temas eden bir şiir böyle kurulmaz" derdi bazen ve bir iki cümleyle kendince fikir verirdi. Bazen de "çok güzel, bu sesle devam" derdi. Bu beş kelime içindeki 'ses'i görebilmek, yakalamak ve ona tutunmak şiir alanında bana çok şey katmıştır. Zaman geldi, o ses dağıldı biraz. Tam da kendimi "bırak dağınık kalsın" diye teskin ederken Ali Ayçil'in dergiye yeni yayın yönetmeni olduğunu öğrendim. Bunca zaman birçok dergide şiirleri, yazıları yayımlanmış biri olsam da bire bir ilişki kurmamıştım hiçbir yönetmenle, editörle. Şiirden uzaklaştığımı düşündüğüm bu anda Ali Ayçil'le kurduğum irtibat sözcüklere yeniden sevdalanmamı sağladı desem yeridir.

Mart 2018'de Ali Ayçil'in son yıllarda yazdığı şiirler bir araya geldi. Dergâh Yayınları tarafından neşredilen kitap yirmi dört şiirden oluşuyor. Kapağıyla, ismiyle ve cismiyle şiir okuyucusunu sarsan bir tarafı var. En önemli tarafıysa okuyucuyu henüz ilk sayfadan itibaren koruma altına alması. Senin hikâyeni biliyorum bu da benim hikâyem, derken şiirler aslında bir arkadaşlığın da başlangıcını işaret ediyor. Çünkü arkadaşlık bir yolculuktur. Arkadaş arkadaşı iyice tanır o yolculuk boyunca. Bakar ki birbirine dokunulan hikâyeler var bu yolculukta, o zaman iki arkadaş birbirini korur. Nitekim son görüşmemizden sonra, kapıdan çıkar çıkmaz merdivene kurulup not defterime Ali Ayçil'in şu sözlerini yazmıştım: "Şiir yazarak bir cenge atılırız. Dolayısıyla o şiirin bizi koruması lâzım. İyi şiir seni korur. İnsanlardan korur." (Parantez açıp bir cümle katmıştım bu nota: Kendinden de korur.)

Ayçil'in şiirlerinde bize seslenen yürek, kendine mesken olarak bazen kenti bazen bozkırı seçer. Bize orta sınıftan da bahseder, bir bahisçinin eve dönüşünden de. Gerginliğini, şüphesini bizi incitmeden ama devamlı sarsarak aktarır. Kitaptaki birçok şiirde yakaladığım ve yeniden çalıştığım 'duyguların aktarımı' konusunda, kullandığım enstrüman üzerinden bir ders çıkardım kendime. Klarnette gam egzersizi çok önemlidir. Gam, eser hangi notaların düzeniyle (makam) kurulduysa o düzeni takip ederek notalara basılması, yani ses verilmesi yöntemiyle yapılır. Bu çok sonra, parmaklarını ve nefesini nasıl kullanacağı konusunda müthiş bir hakimiyet kazandırır enstrümaniste. Dolayısıyla düzgün sesler almak, eseri doğru biçimde yorumlamak (anlatabilmek) ve en önemlisi de özgün sesler üretmek gam egzersizi yaptıkça kolaylaşır. Ali Ayçil, yılların metin üretme egzersiziyle birlikte sanki bir yöntem daha uyguluyor gibi geldi bana. Çünkü ona şiir gönderip yanına gittiğimde ilk yaptığı şey içinden, sessizce okumak, daha sonra da sesli biçimde ve yorum katarak yeniden okumak oluyor. Böylece aksaklıklar, hatalar ve yanlışlıklar daha net biçimde ortaya çıkıyor. Onun editörlüğünün bu anlamda ciddi bir matematiği var ve bu matematik problem çözmeyi değil buluş yapmayı önemsiyor.

İnsanın bir gün muhakkak içindeki yaralarla helalleşmesi gerekiyor. Bu derleyici, toparlayıcı bir yüzleşme. Ancak her yarayla da yüzleşmek doğru değil. Bazen "bırak dağınık kalsın" demeli, diyebilmeli ve öyle devam etmeli. Bu anlamda bizi teskin eden dizeleri var Ayçil'in: "Bak nasılda oturuyor üstüme sararmış otlakların uzaktan görünüşü / trampetler çalınca toz kalkan bir kasaba gibi duruyor yüzüm / soyuldu her bir yanım günlere yapışmaktan, hâlâ sütten kesilmedi bu yara."

Hayatla olan tartışmasını yaşarken yanında birileri vardır şairin. Onları da şahit tutar şaşkınlığına. 'Güneşin altında yeni bir şeyler bekleyen' türlü cıvıltılara kanmaz. Ne yapar eder gücünü acemiliğin o yüce hayretinden alır: "Sizleri de çağırmam evlerinden kaçanlar, uykusuzlar, yetimler / zaten nereye gitsem yanımda durursunuz iridir bakışınız / hiç mi yorulmazsınız sabah güneşlerine takılarak düşmekten / herkes ustasından alır elinin ölçüsünü sizler acemilikten."

Önce kadınları ağlatan yağmur, yoksul babaları terleten doğu çiçekleri, kuşlara kedilere teyzelere göz ucuyla bakan yalnızlar, iskelede halatları korkudan titreten birileri, bir bütün olarak toplanır Ayçil'in şiirinde. Günler ve insanların vaziyeti toplaşıp bir dizeye dert olur: "Gönül yarasının vitrinlerle kapatmışlar üstünü / orada kim inanır körlerin ırmaktaki ay'ı gördüğüne."

İnsanlığın tüm hikâyesinin gizlendiği o korkutucu hazine olan çocukluk, şairin sinematografik bakışlar attığı zamanlara uzanır. Çocukluğun hatırlanışıyla birlikte kuşlardan cevap beklenir, rengârenk bir mevsimin üzüntüden sararması keşfedilir. Ama en çok da evin iklimi oturur hafızanın koltuğuna: "Hayat Bilgisi'nde konu evimiz / büyük odamızda ölüm oturur bahçede kuru nergis / babamız bir kokudur sarılmış tütünlerden."

Yaşattığı her duyguyla ve edebî zenginliğiyle, önce gençlere rehberlik edecek bir şiir kitabı. Sonra 'tecrübeli gençler' o kuvvetli sorunun peşine düşmeli: Bir Japon Nasıl Ölür?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Kitaplar evimizdir

Küçük hacimli olmasına rağmen, yer yer gülümseyip yer yer kızarak okuduğum bu kitabı çok ilginç buldum. Kitap, kitaplara âşık değil de, “saplantılı” birkaç kişinin anılarından oluşuyor. Bu yönüyle kitapseverlerle kitabın konusu arasında hassas bir bağlantı oluşuyor. Ancak Kağıt Ev’de konu edilen kitap saplantısı, genel manada bildiğimiz kitapseverlikle oldukça farklı kanımca.

Şahsen kitaplarımı çok severim, kitaplarımla evli gibiyimdir. Kitaplarımı bir sevgiliyi kıskanır gibi kıskanırım ve emin olmadığım kimselere emanet etmekten çekinirim. Ancak kitaplarımı tuğla olarak kullanmam, kitaplarımı çimentoya bulayıp onlardan duvar örmem. Çok garip değil mi? İşte kitapta bahsedilen karakter, yıllarca biriktirerek bir yığın haline getirdiği kitaplardan kendine resmen bir ev yapıyor. Bu kurgu ise, kitaba ne kadar uygun bir isim verildiğini gösteriyor: Kağıt Ev.

Kitapta geçen kahramanlar, okurdan çok kitap koleksiyonerleri olarak dikkat çekiyor. Kitabı okurken, eline bir kitap alıp onu heyecanla okuyan okurlardan çok, klasikleri, kült eserleri, her yerde bulunmayan, antika değeri taşıyan kitapları, oldukça fazla para harcayarak raflarına ekleyen kahramanlar gördüm. Kitabın güzel bir yanı şu ki, hemen her sayfada başka bir kitap adı geçiyor. Bu da kitabı okuyan kişiyi yeni kitaplara götürüyor. Kitap, Bluma Lennon adlı şahsın, elindeki Emily Dickinson’ın Şiirler kitabını okurken bir otomobilin altında kalarak ölmesiyle başlıyor. Dışarıdan oldukça olağan görünen bu ölüm anlatıcı kahramana şaibeli geliyor. Bunun üzerine anlatıcı kahraman, çalıştığı kuruma gelen bir yazı üzerine Carlos Brauer adlı bir kitapseveri araştırmaya başlıyor. Araştırmasının sonucunda şaibeli bulduğu ölümün altındaki sebebi buluyor. Otomobilin altında ezilerek can veren Bluma Lennon, meğer aslında hep Emily Dickinson’ın Şiirler kitabını okurken ölmek istemiş.

Kitaptaki bu hayati kurgularla yazar, kitapların insanın kaderini etkileyip etkilemeyeceğini sorguluyor. Bu soruya kitaptan aldığımız yanıt ise olumlu. Kitaplar insanın tüm bir hayatını ve kaderini etkiliyor.

Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir. Kimileri Malezya Kaplanı’nı okuyup uzak diyarlardaki üniversitelerde edebiyat profesörü oldu. Siddhartha binlerce gencin Hinduizm’e merak salmasını sağladı, Hemingway onları sporcu yaptı, Dumas binlerce kadının hayatını altüst ettiyse de, yemek kitapları sayesinde intihardan kurtulanların sayısı hiç de az değildi. Ne var ki Bluma kitap kurbanlarından biri oldu.

Kitaplarını beton duvarların içine hapseden kahramanın yaptığı işe ilk önce oldukça sinirlenmiştim. Kitaplar nasıl beton içine hapsedilir? Bana kitap katliamı gibi gelmişti bu çünkü, betona hapsedilen hiçbir şey o betonun içinden sağlam çıkarılamaz. Ancak kitabı bitirdikten iki gün sonra, içimden bir satır bile okumanın gelmediği bir anda, o an okumadığım için kendimi boşlukta hissettim. Bu vesileyle, Kağıt Ev’de anlatılan hikayenin, aslında kitaplardan duvar örmek olmadığını fark ettim. Kitapların içinde kendimizi bulmak, kitap kahramanlarıyla evdeş olmak, arkadaş olmak, kardeş olmak gibi okur için derin meselelerin, kitaplardan örülen duvarlarla anlatıldığını fark ettim. Bir okur için bu gerçekten de böyledir. Okur, okuduğu her kitapta kendine ait bir şeyler bulur, yalnız olmadığını hisseder, bu bir aidiyet hissi oluşturur. İnsanın kendini ait hissettiği yegâne yer ise evidir. Kısacık bir kitap olmasına rağmen içinde kitapsever için derin anlamlar barındıran, zihin açan, düşündüren bir kitap oldu benim için Kağıt Ev. Kitabı okuyacak olan herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Nida Karakoç