31 Ocak 2018 Çarşamba

İşsiz, parasız, aç ve çaresiz günlere dair

“Yoksulluğa yaklaştığınız zaman yaptığınız keşiflerden biri, diğerlerine ağır basıyor. Can sıkıntısını, acı zorlukları ve açlığın başlangıcını keşfediyorsunuz keşfetmesine ama aynı zamanda yoksulluğun, bunları telafi eden en önemli özelliğini de keşfediyorsunuz: geleceği yok ettiği gerçeğini.”
- George Orwell

Bugüne kadar yoksulluk ve/veya açlık üzerine okuduğum hiçbir kitap beni Knut Hamsun’un (1859-1952) Açlık eseri kadar etkilemedi diyebilirim. Ne Rusların hayatın fotoğrafını çeker gibi anlatışı ne Fransızların bir yolunu bulup yoksulluğa bile kibir katışı ne burnundan kıl aldırmayan İngilizlerin üzerinden bir silindir gibi geçen Sanayi Devrimi adı altında köleciliği ve ne de Amerikalıların tamamı bir av mevsimine dönen güdük tarihi. Sevindirici olan o ki, arada Knut Hamsun’lar da çıkmıyor değil. Batı’da durum buyken Asya’da yazılmaktan çok yaşanmış olan yoksulluk ve açlığın esaslı bir anlatısı bulunmuyor. Uzak Doğu’sundan Ortadoğu’suna, Sibirya’sından Hindistan’ına kör sefalet yaşanan bir kıtanın yazın alanında, edebiyatta esamesi okunmuyor. Mantığı coğrafyamıza kadar sirayet eden Hint fakiri kavramı yoksulluktan ziyade inanca dayalı bir tercih meselesiyken yoksulluktan ve açlıktan çarıkların yendiği şifahi kültür de bir yerden sonra dağılıp gidiyor. Açlık ve yoksulluğun en katmerlisinin yaşandığı Afrika ise fotoğraf ve belgesellere konu mankeni edilmek dışında yok hükmünde. Afrika öte bir gezegen ve akbabalar açlıktan ölmek üzere olan çocuğun başında bekliyor hâlâ.

Yoksulluğa dair yazılar zenginlik mukayeseli istatistiki bilgiler olarak karşımıza çıkıyor. Dünyanın yüzde yirmisi kaynakların yüzde seksenini kullanırken dünyanın geriye kalan yüzde sekseni kaynaklardan geriye kalan yüzde yirmiyi kullanıyor ya da X toplumunun kişi başı günlük kazancı yüz doların üzerinde iken Q toplumu günlük bir doların altında bir parayla yaşıyor bunlardan bir kaçı. Her zaman söylerim; istatistiki bilgiler konuyu rakamlara indirgeyerek boğuyor. Öyle düşünüldüğü gibi bilimsellik filan da katmıyor. Sistem lehine en iyi ihtimalle meşrulaştırıyor, en kötü ihtimalle özendiriyor. Hele ki bu ahlaki ve/veya etik açıdan değerlendirilmeye muhtaç bir konuysa rakamlar mevzuyu bağlamından kopararak bambaşka bir yere savuruyor. Örneğin istatistikler üzerinden yoksullukla mücadele ettiğini söyleyen yöneticilerin mücadelesi, kendilerini zenginleştirmeye evrilerek yola rahatça devam devam edebiliyor. Her neyse, yazının konusu açlık ve yoksulluğun istismarı ya da ele alınış yöntemi gibi teknik bir eleştiri değil. Zira zaten bu yöntemsel sorun sadece bu konuyla sınırlı da değil. Üstelik toplumsal ve ahlaki.

Zar zor kitaba ulaşabildiğim çocukluk dönemimde ilk edindiğim kitaplardan birisi Seyit Kemal Karaalioğlu’nun (1925-1995) İnkılâp Kitapevi tarafından neşredilmiş olan Edebiyatımızda Şair ve Yazarlar adlı eseriydi. Birçok edebiyatçıyı ve eser(ler)ini ilk oradan tanıdım desem yeridir. Bu ilk tanışıklık sonraki yıllarda okuma seçimlerimde de etkili olmuştur. Kitapta bulunan yazarlara dair kısa bilgilerle eserleri arasında bir bulmacayı çözer gibi kurmaya çalıştığım ilişki sebebiyle sayfa uçlarının aşınmasına neden olduğum tek kitaptır. O alışkanlığım bugün de otomatik olarak devam ediyor. Okuduğum kitapların yazarları hakkında mutlaka bir şeyler bilmek isterim ve bunun okuyucuya çok şey kattığını düşünüyorum. Zira yazıyı salt kurgu olarak ele almanın mümkün olmadığına inanıyorum. Yazar yazdıklarından, kültüründen, aidiyetlerinden, kimliğinden ari düşünülemez, soyutlanamaz ve alt metinde bu etkileşimin izini sürmek mümkündür. Girişte belirttiğim Açlık romanından etkilenişimin en büyük nedeni de budur mesela. Yaşadığı açlık ve yoksulluğu yazan Knut Hamsun’u okurken karnıma kramplar girmesinin nedeni…

Daha çok 1984 ve Hayvan Çiftliği eserleriyle bilinen George Orwell (1903-1950) kitapları kadar yaşamıyla da ilgimi çeken yazarlardan. Uyruğu, doğduğu coğrafya, çalıştığı işler, seyahatleri… Eserlerini okurken otomatikman hayatıyla ilişkilendirmiş olarak buluyorum kendimi. Romanları da dâhil yazılarında yaşadıklarının etkisinin çok fazla olduğunu düşünüyorum. Paris ve Londra’da Beş Parasız adlı kitap da onlardan. George Orwell imzalı Can Yayınları’ndan çıkan eserin çevirisi Berrak Göçer’e ait. Her ne kadar roman formatında olsa yazarın kendi yaşamından kesitleri kaleme aldığı iki yüz kırk sekiz sayfalık kitap iki bölümden oluşuyor.

Paris’te geçen ilk bölümde İngilizce öğreterek ve arada gazetelere yazılar yazarak hayatını idame ettirmeye çalışan bir adamın işsiz (dolayısıyla parasız) kaldıktan sonraki çaresizliği anlatılıyor. Yaşadığı bölge toplum tarafından ötelenmişlerin, göçmenlerin, işsizlerin, günübirlik iş bulabilenlerin ya da çok düşük paraya uzun süreli çalışanların, kısacası yokluk ve yoksulluk çekenlerin yaşadığı Paris’in banliyösüdür. Burası bakımsız binalar, daracık ve çöp dolu kirli sokaklar, hemen her yerden gelen pis kokular içinde yaşayan bakımsız insanlarla doludur. Bu insanlar, sahipleri tarafından geçim aracı haline getirilmiş ‘ucuz’ pansiyonlarda kalmaktadır. Gerek insanların gerekse sokakların bu görüntüsü pansiyonların içi hakkında da bilgi vermektedir. Eski, köhne ve bakımsız pansiyonların içi de dışı gibidir; oldukça kirli ve pis kokmaktadır. Kaldığı pansiyonun parasını ödeyemeyecek duruma gelenler son çare ellerinde değerli ne varsa rehinciye az miktarda bir paraya bırakarak ancak birkaç gününü kurtarabilmektedir. Böylece bir süre daha barınacak yer bulunmuştur fakat açlık için dua etmekten başka yapılabilecek bir şey kalmamıştır. Yaşanan yoksulluğu orada yaşayan insanların hâl, hareket ve konuşmaları üzerinden anlatan yazar çok renkli karakterlerle karşılaşıyor. Bu anlamda ‘zengin’ bir listeye sahip ve kitabın sonuna kadar karakter hikâyeleri devam ediyor.

Kaldığı bölgedeki insanların yaşadığı aşamalardan geçen yazar aç ve işsiz geçirdiği günlere evsizliğin ekleneceği korkusuyla her yola başvuruyor. Eşyalarını rehincilere bırakıyor. Bizdeki ‘ne iş olsa yaparım abi’ durumuna kadar geliyor fakat deneyimsizliği yüzünden her defasında geri çevriliyor. Uzun ve yorucu iş arayışları sonrasında lüks lokantaların birinde bulaşıkçı olarak işe başlıyor. Fakat iş bulmak da başka sorunları beraberinde getiriyor. Yazarın lüks otel ve lokantaların iç yüzünü anlattığı bu bölüm dönemin Paris’ini yansıtması açısından (1930’lar) oldukça önemli. Günlük on yedi saati bulan çalışma süresine karşın ödenen ücretin düşüklüğü bir yana bulaşıkçılar hiyerarşik olarak en alt tabakada olması nedeniyle çok kötü muameleye maruz kalmaktadır. Bulaşıkhanelerdeki karanlık, havasız, dar ortam ve yetersiz malzemeden hijyen mevzusu akla bile gelmemektedir. Bulaşığın görünmemesi sağlamak temizlik için yeterlidir. Mutfak ve yemek yenilen bölüm arasındaki kapı yüz seksen derecelik farkı kapatmaktadır. Yemek ne kadar pis ve kirli bir ortamda hazırlanıyorsa o kadar temiz ve nezih bir ortamda müşterilere sunulmaktadır. En kötü malzeme şeflerin elinde allanıp pullanıp servise hazır hâle getirilmektedir. Doğal olarak menüdeki fiyat da çıkabildiği kadar yukarı çıkmıştır. Dinlenme fırsatı bulamadan ağır şartlarda uzun saatler çalışmasına rağmen yeterince para kazanamayan ve izin günlerinin çoğunu uyuyarak geçirmek durumunda kalan yazar için her gün yediği fırça, hakaret ve sövgü de cabasıdır. Haddinden fazla dalaverenin döndüğü bu zor ve kasvetli şehirden gitmeyi düşünür…

Kitabın ikinci bölümü Londra’da geçiyor. Paris’te yoksulluğu yaşayarak öğrenen yazar Londra’daki bir dostuna mektup yazar. Mektubunda Paris’teki ağır şartlara daha fazla katlanamayacağını söyleyerek iş bulma konusunda yardımını ister. Gelen yanıtta eğer kabul ederse onun için engelli bir çocuğun bakım işi olduğu yazılıdır. Haberi sevinçle karşılayan yazar apar topar Paris’ten Londra’ya geçer. Dostuna uğrayarak ne zaman işe başlayacağını sorduğunda, yanlarında işe başlayacağı ailenin bir süreliğine şehirden ayrıldığını ve beklemesi gerektiğini öğrenir. Parasızlığının ve işsizliğinin yanında artık evsizdir. Dostundan borç para alarak ve elbiselerini satarak bir süre ucuz yerlerde idare etmeye çalışır. Parası tükendiğinde başıboş dolaşmaya başlar. Kısa süre sonra kendisi gibi şehirde başıboş dolaşan berduşlara benzediğini fark eder. Olay kendiliğinden gelişir ve bir berduşla tanışır. Onunla birlikte yardım kurumlarından yiyecek temin eder ve barınma evlerinde gecelemeye başlar. Berduşlar için yapılmış ve kendine özel kanunu olan barınma evleri belirli mesafe aralığında inşa edilmiştir. Bir berduş bir evde bir gece, aynı evde bir ay içinde en fazla iki kere kalabildiğinden sürekli dolaşım halindedirler. Yazları aralarında gidiş-geliş yapmak daha kolay olan bu evler şehrin farklı yerlerinde yapılmıştır. Gerek yemekleri gerekse barınma imkânları çok kötüdür fakat hayatta kalmak için yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Yazara göre Londra, Paris’ten daha temiz, insanları daha bakımlı, işleyiş daha planlı gözükmektedir fakat burada hayatı idame ettirmek daha zordur. Hiç değilse Paris’te geceleri parklarda yatmak mümkündür. Yazar, berduşların (sırf geceleri kalmak için yer değiştirirken bile düştüğü) yorgunluğu, açlığı ve yoksulluğu tüm zorluklarını deneyimlemiştir. Bu süreçte dini de kullanan yardım kuruluşlarının istismarcı olduğu kanaatine varmıştır. Bakıcılığına yapacağı engelli çocuğun ailesi şehre dönünceye kadar berduş gibi yaşamış ama iş bulduğunda da hayatı yine düşündüğü gibi olmamıştır. Londra’da yaşadığı bu deneyimden sonra yakından tanıdığı berduşların ve gözlemlediği dilencilerin evrensel olarak hor görülmesinin nedenlerini irdeleyen yazar toplum tarafından dışlanan bu insanlara ve deneyimlerine dair durum analizi yaparak kitabı sonlandırıyor.

Kitapta baştan sona devam eden karamsar ve kasvetli bir akış var fakat bu durum genel çerçeve içinde konuyu bütünlüyor. Bu anlamda gereksiz ve/veya hayalperest kurgudan ziyade gerçekçi bir anlatım mevcut diyebiliriz. Yaşadıklarını roman tadında kaleme alan Orwell, dönemin (1930) Paris’inin banliyösü ve Londra’sının taşrasına dair değerli bilgiler veriyor. Modern bir kentte parasızlığın ne anlama geldiğini ortaya koyan bu durumu sadece yoksulluk ya da açlık bağlamında değerlendirmek hatalı olacaktır. Bugün farklı coğrafyalarda benzer şeyleri yaşadığımız şehirlerdeki toplumsal ve mekânsal dönüşümün izlerini sürerken değişimin dinamikleri üzerine düşünmek gerekiyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Her uyku ölümü gizler

"Uyku yoksunluğu nispeten kısa bir süre içinde psikoza yol açar, birkaç haftadan sonra da nörolojik hasara neden olmaya başlar. Bazı deneylere göre, iki ila üç hafta uykusuz kalan sıçanlar ölüyor."
- Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu 

"Uyursan ölürsün!"
- Nefes: Vatan Sağolsun (2009)

22 Ağustos 2016 gecesi çevremdeki birçok kimsenin uyuyamadığını, uykuya dalmak için epey efor harcadığını duymuştum. Sabahında, işe geldiğimde bazı haber sayfalarında bu konuyla ilgili çeşitli paylaşımlara denk gelmiştim. Sıkıntının kaynağı dolunaydı veya biyolojik saatti çoğu insana göre. Haber sayfaları da dolunayın etkileri üzerine yazılar girmişti bol bol. Bir akrep burcu olarak gök hareketlerinden ve özellikle de dolunaydan fazlasıyla etkilenen bir yapım olduğu için ben de zor uyumuştum. Kafamda hep aynı soru vardı: Her dolunayda böyle bir sorun olmadı, şimdi niye uyuyamadım ben?

UyuyamayanlarAlgan Sezgintüredi çevirisiyle April Yayıncılık tarafından Mayıs 2017'de neşredilmiş bir roman. Arthur C. Clarke Ödülü finalisti, 216 sayfa. Adrian Barnes imzalı bu romanın orijinal ismi Nod. Uyuklayan insanların kafalarının sallandığı hâli anlatan bir kelime. Roman, ürpertici bir biçimde başlıyor. Tanya bir gece uyuyamıyor ve sabah televizyonda haberleri izlerken dünyada birçok insanın uyuyamadığını, sadece bin kişiden birinin uyuyabildiğini öğreniyor. Uyanıp yanına gelen yazar sevgilisi Paul, durumu gülünç buluyor, ciddiye almıyor ama çok kısa bir sürede gerçek gün yüzüne çıkıyor. Paul, üzerinde çalıştığı romanı Nod'da kurguladığı bir hikâyenin gerçeğe dönüştüğünü görüyor. İnsanlar uyuyamıyor ve uyuyanlar lanetli, şeytan, ecinni olarak görülüyor. Yani derhâl öldürülmesi gereken bir tehlike! Zaten uyku da bir tür ölüm değil miydi?

"Uykuda hepimiz, her gün ölüyoruz. Neden bu gerçeğe daha sık dikkat çekilmez? Her gece uykuya daldığımızda sabahına uyanacağımızın hiçbir garantisi yoktur oysa. Her şekerleme, son potansiyeli taşır. E, madem her gece memnuniyetle hatta hevesle güvenip atıyorsak kendimizi, niye korkuyoruz ölümden? Nod."

Paul tipik bir yazar. Çevresinde gördüğü birçok 'saçmalık' onu edebi olarak besliyor. Diğer yandan felsefe de zor zamanlarında bir kurtarıcı onun için. Kendisiyle çok fazla çelişkisi var, kendi doğruları her şeyin üstünde, sezilerine güveniyor, inancı yalnız kendine. İnsanların çok fazla putla meşgul olduğunu, bu meşgul zamanlarında olanı biteni yakalayamadıklarını anlatıyor. Keskin eleştiriler yapıyor Paul. Mesela lise yıllarında zorla okutulan 1984, Hayvan Çiftliği gibi romanların ardında bir hinlik olduğunu düşünüyor. Bir okuyucu olarak ben de düşünüyorum. Sanki bu romanlar bizlere, 'böyle günler gelecek, şimdiden psikolojinizi hazırlayın' diyor. Cesur Yeni Dünya da buna dahil. Paul gerçekçi eleştirilerini hiç bozmuyor: "Herkes önünde sonunda ölür. Gelecek dört haftada sekiz milyarımızın birden ölmesi önemli miydi o zaman? Bu uykusuzluk salgınının hepi topu yapabileceği, sekiz milyar kaçınılmaz ölümü daha dar bir zaman dilimine sıkıştırmaktan ibaret değil miydi? Mesele, trajedi meselesi değil, verimlilik meselesiydi. Geçmişte kalmış milyonlarca geceden birinde hepimiz uyurken dev bir meteor gelip Dünya'yı un ufak etmiş olsaydı ne fark edecekti? Enkaza bakıp ağlayacak kimsenin bulunmayacağı düşünülürse fena bir son değil bile denebilirdi. Hiç değilse eşitlikçiydi. Hatta aklıma Yıldız Savaşları'nda Prenses Leia'nın, Darth Vader'ın Ölüm Yıldızı'nın gezegenini yok ettiğine dair haberi aldığı sahne bile geldi. Bayağı bir üzülüyordu ama iki sahne sonrasında Han Solo'yla flörte devam ediyordu."

Tanya kendisi gibi uyuyamayan insanların sayısının hızla arttığını görünce Paul'le türlü gerginlikler yaşıyor. Paul ancak dışarıyı görebildiğinde gerçeğin farkına varıyor. Yağma edilmiş marketler, her sokakta kavga, sürekli bir gerginlik ve dövüş, tuhaf sesler, çığlıklar ve kan. Gün geliyor ve başka bir uyuyamayan olan Charles, ona yazmaya çalıştığı romanın gerçek olduğunu, Paul'ün insanları hakikate ulaştıracak aracın yaratıcısı olduğunu söylüyor. Charles'ın çevresinde uyuyamayan 'tarikatı' oluşmuş, uyuyanları yok ediyorlar, yarım yamalak uyuyanları gözetim altında tutuyorlar, türlü işkencelerle dünyanın yaklaşmakta olan sonuna hız kazandırıyorlar. Ölüyü diriden ayırmanın en zor olduğu zamanlar.

Umberto Eco, o nefis Baudolino adlı kitabında "Hayat, kaçan bir düşün gölgesinden başka nedir ki?" diye sorar. Paul uyumayı en çok da düş görmek için istiyor. Düş onu ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor, umut veriyor. Uyuyamadıkça, yani düş dünyasından uzaklaştıkça, gün boyu bilinçdışı onu yoruyor, meşgul ediyor ve bitkin düşürüyor. Uyuyamayanlar bunu hiç anlamıyor, ellerine uyumaya dair bir fırsat geçse bile beyinleri artık ağır veda sinyalleri verdiğinden, uyumanın lanetli bir eylem olduğunu düşünüyorlar. Bebek, ihtiyar fark etmeksizin uyuyanları, yarım yamalak uyuyanları bile türlü işkencelerden geçiriyorlar.

Son derece sürükleyici, baştan sona gergin bir roman Uyuyamayanlar. İnsana ve sisteme dair ilginç eleştirileri de var üstelik. Okuyucu uykunun da evinin de kıymetini yeniden anlayabilir bu romanla. Diğer yandan, yaşamın uykuyla aramıza mesafe koyan 'güçlerini' yeniden keşfedebilir. Peki ucunda kaçınılmaz bir ölüm varsa uyku uyku mudur, yuva yuva mıdır?

"Seçenek kalmayınca insan evine, yuvasına döner. İstediğin üniversite-terk gence ya da sevgilisi sırra kadem basmış taze anneye sor. Yuvanın ne olduğunun önemi yoktur. Yuva sahte umut olsa bile. Kalkar, gidersin. Oturur ve olacakları beklersin."

Güzel kapak, titiz çeviri, sert roman.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

26 Ocak 2018 Cuma

Politik Kültür versus Popüler Kültür

“Dünya yapay zekâyla ürettiği robotik varlıklara duygu aktarılıp aktarılamayacağını konuşuyor. Bizler ise sakız çiğnemenin veya denize girmenin orucu bozup bozmayacağını her sene öğrenemiyoruz. Böyle mi alternatif oluşturacağız? Dünyaya söyleyecek sözü olduğunu iddia ettiğimiz bir dinin müntesipleri olarak dünyaya söyleyecek sözümüz bunlar mı?”

Bir konferansta dinlediğim konuşmacı böyle diyordu. Bizler bugün dünyanın değişim hızına yetişmeyi bile hayal edemeyecek durumdayız. İçimizde el yordamıyla yol bulmaya çalışanlarımız mevcut ve fakat onlar da bu değişimi anlamaya çalışmaktan öteye geçemiyor. İstatistiki bilgileri pek sevmem. Meseleyi rakamlara devşirdiğinden anlamı boğduklarını düşünmüşümdür hep. Oysa anlamı derinleştirip anlatımı etkili hale getirerek anlamayı kolaylaştırdığı düşüncesi hâkimdir. Denemek de fayda var. Araştırmalara göre “son çeyrek yüzyıldaki bilim ve teknolojideki gelişmeler insanlık tarihinin tamamındaki bilim ve teknolojik gelişmelerden kat kat fazla” imiş. Bu değişimin elbette bilim ve teknolojiyle sınırlı kalması düşünülemez. Bu gelişmeler yanında siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel değişimleri, dönüşümleri beraberinde getiriyor. Kısacası dünya çok çok hızlı değişiyor ve biz…

Beyan Yayınları’ndan çıkan Yeni Politik Kültürün Dünyasında adlı kitap dünyadaki bu değişimi özellikle sosyolojik açıdan anlamlandırmaya yönelik bir değerlendirmeye tabi tutuyor. Kitap, 2006 yılında televizyonda yayınlanan ve iki yıl kadar süren Düşünce Gündemi adlı programdaki katılımcılardan Abdurrahman Arslan’ın görüşlerini içeriyor. Karşılıklı konuşma havasında geçen programdaki akış formu bozulmamaya gayret edilerek yazıya geçirilen eser Asım Öz tarafından hazırlanmış. Hazırlanışı itibariyle birbirinden bağımsız gibi duran konular yetkin bir bakış açısının ürünü olduğundan bağlantılarını kurmak zor olmuyor.

Abdurrahman Arslan’ın kitaba alınan değerlendirmelerinin çerçevesini kendisinin “yeni politik kültür” dediği kavram oluşturuyor. Bu kavrama göre modern anlamda politika yapılması artık imkânsız hale gelmiştir ve postmodern düşüncenin ortaya çıkardığı yeni bir düşünsel, eylemsel biçim oluşmuştur. Bu oluşum sanattan siyasete, ekonomiden çevreye, ahlaki değerlerden dine kadar geniş bir alanda siyasi, sosyolojik, kültürel farklılaşmalara yol açmıştır. Dikkat çekilen oluşuma neden olan en önemli şey teknolojideki muazzam gelişmedir.

1990’lardan itibaren medyanın, 2000’li yıllarla birlikte de internetin hayatımıza aniden girişi ve hızla yayılışı öncelikle ve özellikle toplumun işleyiş mantığını değiştirmiştir. Klasik modern dönemdeki gibi hareket etmeyen bu yeni toplum farklı özellikler sergilemeye başlamıştır. Süreç içinde ortaya çıkan değişimler toplumdaki bireylerin taleplerini belirtme ve eyleme dökme yöntemlerinde değişime/dönüşüme neden olmuştur. Arslan, bu değişim ve dönüşüm aşamalarında devletin durumu, siyasetin hareket kabiliyeti ve toplumun nereye gideceğine dair Müslümanca düşünerek oldukça önemli açılımlarda bulunuyor. Bunu yaparken de analizlerini desteklemek için değindiği konuların tarihi izlerini sürüyor, öne sürdüğü gerekçelerini anlamlaştıracak bağlantıları kuruyor, Batı siyasetinin felsefi yapısını irdeliyor, toplumun giderek çözülüşünü ele alıyor ve sözü tükenen ideolojileri analiz ediyor. Kitapta şerh düşülecek, itiraz edilecek noktalar fazlasıyla mevcut olmasına rağmen en önemli eleştiri, yaklaşık on yıl öncesinde yapılan analizleri içeren bir eserin bugün piyasaya sürülmesi olabilir. Fakat yapılan analizlerin haklılığını görmek, hatta bugün de canlılığına şahit olmak ve geçtiğimiz yüz elli yıla dair kapsamlı ve ufuk açıcı analizlere yer verilmesi bu eleştiriyi ortadan kaldırıyor.

Kitapta en önemli bulduğum nokta yapılan analizlerin bölgeyle, bölge insanıyla sınırlı kalmayarak insanlık adına çözüm odaklı bir arayış içermesi diyebilirim. Abdurrahman Arslan açtığı bu pencereden neredeyse tüm konuları Doğu-Batı bağlamında değerlendirmeye gayret ediyor ve/veya Müslümanlık-Hıristiyanlık arasında değer karşılaştırmasına tabii tutuyor. Arslan’ın değinilerinden yeri geldikçe Yahudilik, ideolojik yaklaşımlar ve diğer toplumlar da nasibini alıyor.

Kitaptaki yazılara konu başlığı olan ötekileştirme, medeniyetler çatışması, Filistin, Papalık, Avrupa, milliyetçilik, ulusçuluk, Marksizm, liberalizm, irtica ve anayasa gibi kavramlar hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan siyasi anlamda önemli analizler yapılarak ele alınıyor. Abdurrahman Arslan bıçak sırtı konuları hamasete yer vermeden, polemiğe tevessül etmeden, sığ düşünceye girmeden o bilindik mütevazı ve buyurgan olmayan üslubuyla ortaya koymaya çalışıyor. Ele alınan konuların hemen hemen tamamı küreselleşme, sekülarizm, emperyalizm, modernizm, postmodernizm çerçevesinde irdelenerek dinin geçmişte nerede olduğuna dair tespitler ve gelecekte nerede olması gerektiğine dair öngörüler belirtiliyor. Bugün için var olan yeni politik kültürü önemsemenin önemine vurgu yapan Abdurrahman Arslan geçmişe takılmak ya da hayıflanmak yerine geleceğe odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor. Oluşan bu yeni politik kültürün birilerinin isteyip istememesiyle veya kurgulamasıyla değil de postmodern yapının bilinemezliğinin üretmesiyle ortaya çıkan bir yapı olduğuna dikkat çeken Arslan, bunun farkında olunmadığı takdirde dünya toplumlarının nihilizm tehlikesiyle karşı karşıya olacağını söylüyor. Arslan, Batı’nın korkularının başında bunun geldiğini ve siyasi alanda söz konusu korkulara karşı modern toplum ve devlet refleksinin artık çözüm üretemeyeceğini belirtiyor. Bir ihraç ülkesi ve toplumu olan Türkiye’nin de aynı koşullara sahip olduğunu ve dolayısıyla aynı tehlikenin muhatabı olduğunun altını çiziyor. Abdurrahman Arslan’ın çok katmanlı ve hem tespit hem de çözüm sunan görüşlerini okurken bu toprakların insanı olduğunu tekrar tekrar anlıyor ve seviniyorsunuz. Seviniyorsunuz, zira hem bu toprakların insanı hem de dünyanın tamamına söyleyecek sözü olan birisi o.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Üzül çünkü bu hayatın heyecanı meyecanı yok

"Olacaklar hep elzem 
Depresyon gettoya kısmet 
Ve de kaygıya saplanmış 
Herkes mi zorlayan üstelik 
Yaşama sevincine el koyan denge."
- Gazapizm, Heyecanı Yok

Akıp geçen zamanı özümseyerek, idrak ederek yaşamak çok önemli bir meziyet. Bunu hakkıyla gerçekleştiren şairler ve yazarlar kendilerini bir şekilde belirgin kılarlar, haklarıdır. Onların metinleri bize ve birbirimize şifa olabilir. Bakış açılarıyla nefsimizi örseleyebilirler, bize var oluşun sahillerinden bahsedebilirler, başka insanların ve coğrafyaların bizimle ortak inançlarından, kaderlerinden ve kederlerinden söz edebilirler. Ahmet Murat, yazılarında daima bu bilinci taşır. Yaşadığımız kötülüklerden dahi bahsederken o kötülükler üzerinde asılı kalmaz. Başka taraflara da çevirir bakışlarını, metinlerini, fikirlerini. Ötekiyi ve ötede kalanı görmemizi sağlar.

Belki de Üzülmeliyiz, Ahmet Murat'ın Gerçek Hayat dergisinde yazdığı son dönem yazılarından oluşuyor. Benim gibi dergiyi 'gerçekten' takip etmeyenler için bu yazıların kitaplaşması önemli. Hatta dergiyi sıkı takip edenler için de önemli. Çünkü Ahmet Murat ismi bende biraz da özümsemeye çağrıştırıyor. Bırakıp geçmeyi değil takılıp düşünmeyi. Dergi arşivlemek çok güçtür, dergi takip etmek kadar. Dolayısıyla oradaki yazıların farkını fark etmek de güçtür. Kitaplaşınca iş biraz daha sadeleşir. Bu basitlik bize sağlıklı bir okuma yapma imkânı sunar. Profil Kitap tarafından neşredilen Belki de Üzülmeliyiz yanlış saymadıysam 43 yazıdan oluşuyor. Bu yazılardan bazılarını özellikle birkaç kez okumuş, notlar almıştım. Başlıkları bir şeyler söyleyecektir: Sıradan Şeylerden Bahsetmenin Sıradışılığı, Arsalarda Çocuklar, Bir Şehri Tanıma Yolu Olarak Sularından İçmek, Şehirlerimize Çöken Kabus, Davetli Listesinde Kaç Meczup Var?, Geleneğin Suyu mu, Çeşmesi mi?, Cumaya Giden Süper Kahraman Kız, Telefon Rehberindeki Hoca Numarası, Hocalar Yüzde Kaçlık Bir Kitleyi Muhatap Alıyor?, Hutbe Meselesi, Deneme ve Şerh, Küresel Ergenlik Çağı, Muhafazakar Siyasetçi İçin Kısa Kültür-Sanat Rehberi, İktidarın Kültürle İmtihanı, İktidar mı İklim mi?, Kültür Şûrası ve Kravat ve Yirmi Yaş Çetesi.

Görüldüğü gibi Ahmet Murat son dönemde şehir meselesiyle de kültür-sanat etkinlikleriyle de (yazının başında ismi geçen rapçimiz "herkes delirmiş, hiç etkinlikler etik değil" der söz konusu şarkıda) bolca ilgilenmiş. Bazen gündemin içinde sürüklenmekten gündemi meşgul etmesi gereken asıl meseleyle ilgilenmeyiz. İşimize gelmez ya da kaçırırız. Yazılarda bazı konulara tekrar dönüp hakikatla irtibat kurma noktasında önemli frekanslar yakalayabiliyoruz. Mesela son dönemde hutbelerin birer siyasi manifesto metinlerine dönüşmesi ve hocaların sadece yüzde elliyi hitap kitlesi olarak görmesi ciddi bir sıkıntı. "Görünen o ki, hocalarımızdan önemli bir kısmı ülkenin sadece yüzde ellisini muhatap kabul ediyor. Bu kitleyle siyasi bir tarafgirlik hizasında buluşarak, siyasetin dilini yankılayan bir din dili kuruyor ve kullanıyorlar." diyor Ahmet Murat. Bu durumun önüne geçmek için "Din, bir ideoloji olmadığı gibi, bir parti programından ibaret de değildir. Bu sebeple inhisarcı bir dil kullanmamalıdır. İnsanların Allah'la ilişkisinin imkanlarını tıkamamak, aksine açmak ama bunu yaparken de tavizkar, modernist, savunmacı olmaya da gerek duymamalıdır." yorumunu yapıyor ve çözümünü sunuyor: "Ve kestirmeden söylemem gerekirse, tasavvufi gelenek, bu imkanı içinde barındıran yegane seçenektir."

Hutbelerdeki sürekli kendini tekrar eden, bayık, sönük, pasif metinler konusunda da değinmiş Ahmet Murat. Ne zamandır hakkında yazmak istediğim bir meselede aynı şeyi düşünmemizin sevincini yaşadım. Hutbeleri daha enerjik, uyutmayan, harekete geçirici, gönle hitap edecek biçimde şekillendirmek için bir sürü reklamcı, stratejist ve hatta senaryo yazarı var. Nasıl ki siyasi partiler 'o gün geldiğinde' bu imkânları kullanıyorlarsa, bu tip durumlar için de yararlanılabilir. Kısa bir sürede önemli bir metni okumak, o metni dinleyenin zihninde canlandırabilmek, bir hikâye sunabilmek (ki buna bizim meslekte storytelling deniyor, bir de art of storytelling var) oldukça kritik şeyler. İnsan hikâyelerle yaşar. Kendi hikâyesini anlamlandırmak, o hikâyeye bir yoldaş bulmak ister. Aksi hâlde yokluk başlar. Yokluk ağırdır. İnsan sesine ses, derdine dertdaş ister. İnsana şifayı faturalar, aidatlar, dekontlar, ekstreler ve diğer otomatik yazılmış metinler-rakamlar veremez. Bunlar olsa olsa zehir verir. Düşünsenize hutbeleri bir psikolog, sosyolog, metin yazarı, şair ve senaristten oluşan ekibin oluşturduğunu? O namaz daha lezzetli olmaz mı? O cemaat, camiden çıkıp da kitapçı bulmak için sokakları tırım tırım etmez mi? Eder. Şairden okuyalım: "Üzerinde düşünmemiz gereken, bir çoğumuz için haftanın yegane dini dersi olan hutbeden, bize bir haftalık zihni, kalbi, manevi malzemenin çıkıp çıkmadığıdır. Bu meselenin sadece Diyanet yetkilileriyle, İlahiyatçılarla değil, edebiyatçılarla, senaristlerle, metin yazarlarıyla, televizyoncularla, psikologlarla, sosyologlarla birlikte ele alınma zorunluluğu var artık. Bir kampüs camiinde okunan hutbenin diliyle, bir dağ köyünde okunan hutbenin dilinin niçin ve nasıl farklı olacağına; eksikliğini gederek daha sık hissettiğimiz dramatik unsurların (kıssaların, menkıbelerin vb) hutbelere nasıl geri çağrılacağına, o tatlı şiveleriyle kalbimizde taht kurmuş mahalli hatiplerin niçin cemaati yakalamakta başarılı olduklarına dair bazı cevaplar bulup, bazı dikkatler de geliştirebiliriz böylece."

Dünyanın bize yakın ya da uzak başka bir şehrinde, bir dükkana girdiğinde, hemen kapının karşısındaki duvarda asılı olan dede-baba fotoğrafları ilgisini çeker Ahmet Murat'ın. Yaşlıların fotoğraflarda neden ellerinin hep dizlerinde olduğunu düşünür. Bir Marvel karakterinin Müslüman süper kahraman oluverme ihtimali heyecanlandırır. Sezai Karakoç'un Mona Roza'yı 19, İsmet Özel'in Evet İsyan şiirini 22 yaşında yazmış olmasına karşın genç şairleri, yazarları hiçe sayan 'yetkililere' şaşırır, şaşırmakla kalmayıp çok kritik telkinlerde bulunur, sorular sorar: "Hal böyleyken, yani kültür ve sanat beğenimizi yirmili yaşlardaki şairler, yazarlar, dergiciler belirlemişken, biz yirmili yaşlara fikirlerini sormayı niçin düşünmeyelim?"

Kitabın ilk yazısında koyduğu başlığı hatırlatırcasına daima düşünmek için yazar Ahmet Murat. Dolayısıyla okuyanı düşündürür. Ama hiç düşürmez. Hep belli bir ortalamada tutar. Canımızı sıkan konularda bizim canımızı 'yeniden' sıkmaz, sadece yeniden yorumlar. Bir nevi, meseleler üzerine deneme yazmak yerine şerh düşer. 'Bakın bir de şu var' der gibi, gösterir, hayal kurdurur. Yorgun, kırgın ama ümitli, umutlu bir üzgünlük düşer okuyucuya. Çünkü bu hayatın heyecanının kalmadığını düşünen okuyucu, aslında bu heyecansızlıkta pay sahibidir. Her eşyasını 'update' eder de kendini etmez. Gerçekten üzülürse, belki yeniden başlayabilir.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

25 Ocak 2018 Perşembe

Biz, güzel kaybedenler

Sevgili okurlar,

Daha çok biz annelerin, anne adaylarının, belki ana sınıfı öğretmenlerinin, belki de bir şekilde bir nedenle onu fark edenlerin okuduğu ve dilinden düşürmediği şahane insan Şermin Yaşar’ın son kitabı huzurlarınızda: Tarihi Hoşça Kal Lokantası. Yalnız bu sefer onu bildiğimiz Şermin gibi görmeyeceğiz, şimdiden söyleyeyim. Anneliğin kitabını yazmış, hem de bunu esprili, kendiyle zaman zaman dalga geçen, asla didaktik olmayan ama güzelliklerle paylaşan sevgili yazarımız bu sefer bizim için (yani yetişkinler için) bir öykü kitabı hazırlamış. Doğan Kitap’tan yakın zamanda çıktı, birçok kitapçı rafının baş köşesinde yerini buldu. Ne güzel oldu. İçinde tam 29 güzel öykü var. Hayallere dalıp komşu olabileceğiniz tam 29 dünya.

Kitabı alırken tereddütteydim. Şermin Yaşar yani bizim -benim- aslında tanıdığımız adıyla Oyuncu Anne nasıl bir öykü kitabı yazmış olabilir acaba? Hayal kırıklığı mı yaratacaktı yoksa “vay be bunu da başarmış o arı gibi çalışkan kadın” mı dedirtecekti? Dedirtti vallahi. Nefes almadan okuttu. Bazen ağlattı, bazen güldürdü, bazen hayal kurdurdu, bazen öfkelendirdi, bazen mutlu etti, bazen çocukluğuma götürdü ama nihayetinde “vay be” dedirtti bana.

Üslubu son derece akıcı olan kitapta bir öyküden diğerine geçmeden önce durup düşünmek için mola verme ihtiyacı hissediyorsunuz. Çünkü insanlık hallerini, anları öyle güzel resmediyor ki Yaşar, bulunduğunuz dünyanın gerçekliğinden koparıp alıyor sizi ve öykünün geçtiği mekâna ışınlayıveriyor. Kitaba başlarken “Kaya Bakkaliyesi” öyküsünde Şükrü Kaya’nın tezgâh altı kolonya şişesiyken, biraz daha ilerleyince “Tarihi Hoşça Kal Lokantası”nda sucuklu yumurta oluveriyorsunuz.

Anlatılara genel olarak baktığımda bir Sait Faik Abasıyanık tadı aldım diyebilirim konuları bağlamında. Neden derseniz, anı hissettiren, insanın iç dünyasına, mekanın ruhuna dokunan öyküler bunlar genelde. Birçoğunda girizgâhta pat diye anlatının içine düşüveriyorsunuz, sonra flashback tekniğiyle neden, nasıl, ne zaman sorularının cevabını buluyorsunuz? Dünle bugün arasında bir beşik misali sallıyor sizi kelimeler. Bu demek değil ki öyküleri okurken merak duygusunu hissetmiyorsunuz. Tam aksine o pat diye girdiğiniz girişte öyle bir detay yakalıyor ki o konunun mazisine inme ihtiyacı hissediyorsunuz. Diyebilirim ki giriş bölümü aslen bir düğümlenme ile başlıyor ve öyküde ilerledikçe çözüme kavuşarak tatmin oluyorsunuz. İşte o çözüm bölümlerinde yine bir “vay be” dedirtmeyi başarıyor anlatıcı.

Ben bu yazımda tek tek tüm öykülere değinemedim elbette. Genel bir tanıtma amacıyla sizlere kitabın “kesinlikle okumalıyım” listenize girebileceğini anlatmaya çalıştım. Ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bazen bir hikaye kitabı alırsınız; içinde harika öyküler, güzel öyküler, sıradan öyküler ve vasat öyküler olur. Bir istisna olarak Tarihi Hoşça Kal Lokantası’nda tüm öykülerin tadı damağımda kaldı. Tamamı ince ince nakış gibi işlenmiş. Bir kelimenin yerini oynatsanız o dünya yıkılıp gidecek gibi. İşte usta kalemini böyle kusursuz bir şekilde kullanmış Şermin Yaşar.

Kitabın kapağında Tarihi Hoşça Kal Lokantası altında küçük bir motto var: “kaybetmek bizim işimizdir”. Bence bu bir davet. Bu, çok ince bir zekanın ürünü üzerinde çalışılmış bir davet. Bu, açık bir davet. Çünkü insan olarak hepimizin kaybetmekten daha güzel yaptığımız neyimiz var ki? O zaman, nâmağlup kaybedenler olarak mutlaka okuma listenizin bir yerine kaydedin hemen.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Bu vesileyle Şermin’ciğim Yaşar’cığımı tebrik eder, kendisine sevgilerimi iletirim.

Feyza Gönüler
twitter.com/feyzagonuler

24 Ocak 2018 Çarşamba

Bilinçli okumaya dair ilham veren bir anlatı

"Benim öylesine düz, öylesine durgun zavallı yaşamımda her tümce bir serüvendir."
- Gustave Flaubert, Üç Öykü

Son yıllarda hem yayınevleri bünyesinde hem de belediyelerin kültür faaliyetleri kapsamında en çok tanıtımı yapılan etkinlik; yaratıcı yazarlık. Kitabı olan ya da olmayan, kendini yazma eylemine dair yetkin bulan bulmayan öyle veya böyle birileri çıkıyor ve katılımcılara (elbette para karşılığında) yazarlığın sırlarını, gizemlerini, formüllerini anlatıyor. Genellikle iki saat süren bu etkinlikler yine genellikle iki günle sınırlı kalıyor. Bu etkinliklerden çıkan iyi bir yazarla şimdilik karşılaşmadık, kendini geliştirenler vardır muhakkak. Zaten bu etkinlikleri en çok bu açıdan önemli buluyorum: İnsanda yazma eylemine dair doğuştan gelen bir içgüdü varsa, onu tetiklemek ve geliştirmek. Yazma eyleminin sonradan ve sıfırdan 'gelebileceğine' asla inanmıyorum. Vardır ya da yoktur. Resim yapmak gibi, enstrüman kullanmak gibi. Çok mu uzattım? Olsun, bahsedeceğim kitap kısa. Biz uzatalım, çünkü kitabın konusu yazmadan daha önemli 'olması gereken' bir eylem: okuma.

Çevremizdeki insanlara neden okuyorsun diye sorduğumuzda en önce şu cevaplarla karşılaşırız: vakit geçirmek için, uyumadan önce hafiflemek için, yemeğime eşlik etmesi için, genel(?) kültürümü geliştirmek için. Şu cevaplarıysa ne yazık ki nadir duyarız: hayata ve kendime anlam katabilmek için, kendime ve etrafıma farklı bir anlayışla bakabilmek için, sorgulama ve merak etme güdülerimi geliştirmek için, kendimi daha iyi ifade edebilmek için, iyi ve güzel yazabilmek için, kelimelerin şifasından faydalanabilmek için. Okumanın herkes için farklı bir anlam ifade etmesi elbette doğal. Ancak fani ömür içinde 'maksimum fayda' sağlayabilmek adına kitap bizler için serinletici bir ırmak, ısıtıcı bir alev, gölge sunan bir ağaç, şaşırtıp meraklandıran bir yaprak, daima muhtaç olduğumuz bir toprak. Bunları bilmeliyiz.

Marcel Proust'un Palto Yayınevi tarafından Şubat 2016'da neşredilmiş anlatı kitabı Yaratıcı Okurluk, bizlere okuma eylemini ve yaşattığı iklimi 90 sayfa boyunca öykü tadında sunuyor. Uzun cümleler, bitmeyen paragraflar eşliğinde Proust şiir gibi konuşuyor aslında bu kitapta bizlerle. Bir yandan insanla kitap arasında psikolojik bir irtibat kuruyor, diğer taraftan insanla okuma arasında antropolojik bir kazıma yapıyor. Salt bir düşünce kitabından çok okumanın bir yanıyla ne kadar ciddiyet gerektirdiğini, diğer yanıyla da ne kadar doğal bir sürece sahip olduğunu yazıyor Proust. Ailesinin okumaya bakışından, dönemin sanat ikliminde okumanın yerinden misaller veriyor. Ama en önce çocukluktan başlıyor: "Çocukluğumuzda, o kayıp giden vakitleri her ne kadar yaşamaktan saymasak da, okumak için yanıp tutuştuğumuz bir kitap ile geçirdiklerimiz kadar kıymetlisi yoktur sanıyorum... Benim gibi hatırlayan yok mudur tatil zamanlarında yapılan şu okumaları; insan günün her bir saatine peşi sıra huzur dolu ve dokunulmaz bir sığınak sağlar."

Zaten her şey çocukluktan başlar. Okuma aşkı da hiç şüphesiz çocuklukta başlar. Üstelik bu ilginç bir başlangıçtır. Mesela hiç okumadan; kitapları seyrederek, dokunarak, bir kenarda koruyup saklamakla da başlayabilir bu aşk. Önce göz teması, dokunmak ve koklamak. Bir süre sonra ise tam teslimiyet. Her zaman, her yerde ve sürekli okumak, okur olmak.

Proust'un okumaya yaklaşımı arayıp bulmak, keşfetmek ve duygu odaklı. Dolayısıyla anlatımında okurken yaşadığı duygularını da zaman zaman anlatıyor: "Ben yalnızca, içindeki tüm şeylerin, benimkinden taban tabana zıt olan bir yaşamın ve yine benimkinden çok uzak bir beğeni algısının yansımalarını bulduğum, sanki farklı bir dil ve farklı bir yaratımın hüküm sürdüğü bu odada, bilincimin ürününden eser bulamadığım bir odada yaşar ve düşünür bulurum kendimi, hayalgücüm ise kendini, ben olmayanın derinliklerine dalmış olduğunu tahayyül ederek coşar."

Descartes'ın o meşhur sözü hani, ki doğrudur: İyi kitaplar, o yüzyıllarda yaşamış saygın insanlarla yapılan bir sohbeti sunar bizlere. Proust her ne kadar bu fikri yavan bulsa da iletişim kurmayı önemsiz bulmaz. Zaten kitaplara da ya insanlarla ya da başka şeylerle (eşya, rüya, film, müzik, resim) irtibat kurarak ulaşırız. Buna rağmen bir kitap ile bir dost arasında önemli farklılıklar vardır onun nazarında: "Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa, bir konuşmaya indirgenemez; bir kitap ile bir dost arasındaki esas fark, bilgeliklerinin büyüklüklerindeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçiminde saklıdır; okuma, konuşmanın aksine, yalnızlığımızı sürdürür iken, yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmağa devam ederek, esinlere kendini açmaya ve zekanın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam etmesidir."

Bu kısa anlatı, okumaya dair, bilinçli bir okumaya dair ince ince ilham veriyor. Yakalayan her okuyucu, dünyasını genişletecek ifadeler ve ögeler bulacaktır hiç şüphesiz.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Ocak 2018 Pazartesi

Sorgulayış ve hesaplaşma

“Hayat, olması gereken bir şeydir ama bir derttir, hiçliğe geçiş, hayattaki tek mutluluktur.”
- Schopenhauer

Leo Nikolayeviç Tolstoy’un İtiraflarım adlı eseri onun dini-felsefi bir metni olarak geçmektedir.

Adı üzerinde itiraflarım olan eser Tolstoy’un içsel hesaplaşmalarını taşımaktadır. Hayatın anlamı ne sorusu üzerine başlayıp bir amaç uğruna yaşamanın gerekliliği üzerine bir sorgulayış...

Bu soru Tolstoy’un kafasını sıklıkla rahatsız eder. Bu rahatsız etme Tanrı-inanç-akıl kavramlarını da sorgulamayı gerektirir Tolstoy için. Başlarda hayatın amacını entelektüel kesimde görmüş olduğu mükemmelliyetçilik/mükemmelleşme inancı-ilerlemesi olarak alır. Mükemmelleşmeye olan inancı onu fikri anlamda etkiler, karşılaştığı her şeyi öğrenmeye çalışır. Zamanla fikri mükemmelleşmeden hareketle her türde mükemmelleşmeye iter kendisini Tolstoy. Bu kavram kendisi veya Tanrı için değildir ama. Başka insanların nazarındadır. Onlardan daha iyi, daha meşhur, daha zengin olma arzusu... Bu ilerleme kavramını da zamanla sorgular.

Nereye kadar ilerleyeceğim, en iyi olduğum takdirde elime ne geçecek” soruları aklını kemirir.

Zamanla bir kanıya varır ki hayat ona göre bir anlamsızlıktır. Birnevi hayatının durduğunu, yeme-içme-nefes alma vs. gibi şeylerin elinden gelmediğini düşünür. Hayatın anlamını başka bir kapıda aramak ister: Bilim. Ama bu sefer de şöyle düşünür: “Bütün bilimlerde aradım. Hiçbir şey bulmamakla kalmadım, hatta şu inanca vardım ki, benim gibi bilimlerde arayan bütün insanlar, aynı şekilde hiçbir şey bulamamışlardı. Hiçbir şey bulamamaları bir yana, beni ümitsizliğe götüren şeyin, yani hayatın anlamsızlığının, insanlığın ulaşabileceği tek kesin bilgi oluşudur.

Tolstoy varoluşu sorgulamaktadır aslında. Hayatın ne/niye olduğuyla olan hesaplaşma... Felsefe tarihinin bu soruya cevap aramakla geçtiğinin de farkındadır Tolstoy. Kant ve Schopenhauer’in sıkı takipçisidir. Hayatın sorusuna karşı bu arayışı esnasında ormanda yolunu kaybetmiş birisi olarak görüyordu kendini.

- Hayatımın anlamı nedir?
- Hiçbir şey
- Ya da hayatımın sonucu nedir?
- Hiç! ya da,
- Var olan her şey, ne içindir, ben ne için varım?
- Var olmak için!

Bir vakit sonra bu böyle olmaz/olmamalıdır der ve insanların geneline bakar. Görür ki insanlar basit bir inanç ile mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamaktadır. Sorgulamadan kabullenmişlerdir ve belirli ritüelleri gerçekleştirirler. Varoluştan beri mevcut olan bir sorunsal olduğu için insanların bunu bir şekilde hallettiğinin farkına varır ve zorlu arayış sırasında karşısına şu tespit çıkar ki çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı çekmesi gerek. Kabullenme/sorgulamama durumunu kendisi de denemeye başlar. Bunun yanında aklından "varoluştan bu yana bir amaç için çalışan, yaşayan insanların var olduğu" gerçeğini de atamamaktadır. Devamlı olarak hayatın amacını, anlamını bulma yolunda düşünsel bir süreç içindedir. "İnsan hayatının başladığı zamanlardan bu yana, insanlar, hayatın anlamına sahipti. Ve onlar, bana gelinceye kadar o hayatı yaşadılar. Benim içimde, benim çevremde her ne varsa, maddi olan olmayan, her şey onların hayal hakkındaki bilgilerinin meyvesidir.".  Tolstoy'da bu sorgulayış onu bir seçime doğru sürüklemektedir. Akıl-inanç ikileminde bir seçim mi yapması gerekmektedir? Rahatsız olmasının ilacını inkarda mı bulacaktı yoksa? "Okumuşların ve bilgelerin temsil ettiği şekliyle akıl yoluyla elde edilen bilgi, hayatın anlamını inkar etmektedir. İnsanların muazzam toplulukları ise, bütünüyle insanlık ise, bu anlamı, akla dayandırılmamış bir bilgide fark ediyor. Akla dayandırılmamış bu bilgi ise, inançtır, ani benim iyice reddetmem gereken inanç. Bir ve üçlü bir Tanrıya, dünyanın altı günde yaratılmış olduğuna, şeytana ve meleğe ve benim aklımı kaybetmediğim sürece kabul edemeyeceğim her şeye inanç."

Aklı kabul ettiğinde hayatı inkar ettiğini düşünmektedir. Anlamsız, başıboş bir şekilde bu evrende yer kapladığını düşünmektedir. Din-akıl-bilgi meselesi ile ilgili Nurettin Topçu şöyle demektedir, "Din müsbet ilim değildir. Dinin hakikatleri deneyle açıklanmaz ve dinde deneyle kontrolü yapılabilen evrensel kanunlara ulaşılmaz. Matematikte olduğu gibi dinde aklın yapısına bağlı prensipler de yoktur. Onun prensipleri vicdanın yapısına bağlıdır; ilham ve inançlarla beslenir. Bütün hayat tecrübelerimizin yükseldiği sonsuzluktan tekrar varlığımıza dönen ilahi bir aks-i seda halinde benliğimizi kucaklar. Sonsuzluğun kollarıyla kucaklanma ruh için sonsuz kuvvet kaynağıdır. Durkheim'in bu manada 'din insanlar için bilgi kaynağı değildir, kuvvet kaynağıdır.' deyişi bu hakikati ortaya koyucudur."

Tolstoy bu ikilem karşısında sorusuna kendi aklının verdiği cevaplarla doğruya ulaşıp ulaşamayacağını sorgular. İnsanlığın hayat sorularına/insana yaşama imkânı veren cevaba inancın cevap verdiğini düşünmeye başlar ve bu inancın hayatına anlam katmaya başladığını söyler. "İnanç, beşer hayatının anlamının öğrenilmesidir.".  Fakat inanca yönelişi kafasındaki ikilemi kaldırmamıştı. Bunun yüzünden Tolstoy'un hayata bakışı kötümserliğe, ölüp gitmeye yöneliyordu zaman zaman. Bu süreçte Tanrı'yı arayışı, düşünmesi sürekli aklını meşgul ediyordu ve bir noktaya ulaşmıştı bu arayışın sonunda: Öyleyse, O vardır. O, onsuz yaşanmayan şeydir. Tanrı'yı bilmek ve yaşamak, bir ve aynı şeydir. Tanrı hayattır. Tanrı'yı arayarak yaşa, o zaman Tanrısız hayat olmaz.

Tolstoy'un hayatına yönelik bu itirafları, inanca yönelik sorgulayışı Gazzâlî'nin bir sözünü hatırlatır: "Şüphe duymayan, hakikati bulamaz.". Her şey zıddıyla kaimdir. Bu yüzden hakikati bulma sürecinde imanı, inancı bulmanın ölçütü bir sorgulayış ile başlar ve sonrasın bir inkarı getirtir ki bizde bunun karşılığı "Lâ İlâhe İllallah" lafzıdır. O'nun dışındakileri reddettikten sonra ancak O'na iman edersin. İmana, inanca ulaşmanın şartı budur.

Hasan Basri Yapıcı
twitter.com/hbasriyapici