31 Ocak 2018 Çarşamba

İşsiz, parasız, aç ve çaresiz günlere dair

“Yoksulluğa yaklaştığınız zaman yaptığınız keşiflerden biri, diğerlerine ağır basıyor. Can sıkıntısını, acı zorlukları ve açlığın başlangıcını keşfediyorsunuz keşfetmesine ama aynı zamanda yoksulluğun, bunları telafi eden en önemli özelliğini de keşfediyorsunuz: geleceği yok ettiği gerçeğini.”
- George Orwell

Bugüne kadar yoksulluk ve/veya açlık üzerine okuduğum hiçbir kitap beni Knut Hamsun’un (1859-1952) Açlık eseri kadar etkilemedi diyebilirim. Ne Rusların hayatın fotoğrafını çeker gibi anlatışı ne Fransızların bir yolunu bulup yoksulluğa bile kibir katışı ne burnundan kıl aldırmayan İngilizlerin üzerinden bir silindir gibi geçen Sanayi Devrimi adı altında köleciliği ve ne de Amerikalıların tamamı bir av mevsimine dönen güdük tarihi. Sevindirici olan o ki, arada Knut Hamsun’lar da çıkmıyor değil. Batı’da durum buyken Asya’da yazılmaktan çok yaşanmış olan yoksulluk ve açlığın esaslı bir anlatısı bulunmuyor. Uzak Doğu’sundan Ortadoğu’suna, Sibirya’sından Hindistan’ına kör sefalet yaşanan bir kıtanın yazın alanında, edebiyatta esamesi okunmuyor. Mantığı coğrafyamıza kadar sirayet eden Hint fakiri kavramı yoksulluktan ziyade inanca dayalı bir tercih meselesiyken yoksulluktan ve açlıktan çarıkların yendiği şifahi kültür de bir yerden sonra dağılıp gidiyor. Açlık ve yoksulluğun en katmerlisinin yaşandığı Afrika ise fotoğraf ve belgesellere konu mankeni edilmek dışında yok hükmünde. Afrika öte bir gezegen ve akbabalar açlıktan ölmek üzere olan çocuğun başında bekliyor hâlâ.

Yoksulluğa dair yazılar zenginlik mukayeseli istatistiki bilgiler olarak karşımıza çıkıyor. Dünyanın yüzde yirmisi kaynakların yüzde seksenini kullanırken dünyanın geriye kalan yüzde sekseni kaynaklardan geriye kalan yüzde yirmiyi kullanıyor ya da X toplumunun kişi başı günlük kazancı yüz doların üzerinde iken Q toplumu günlük bir doların altında bir parayla yaşıyor bunlardan bir kaçı. Her zaman söylerim; istatistiki bilgiler konuyu rakamlara indirgeyerek boğuyor. Öyle düşünüldüğü gibi bilimsellik filan da katmıyor. Sistem lehine en iyi ihtimalle meşrulaştırıyor, en kötü ihtimalle özendiriyor. Hele ki bu ahlaki ve/veya etik açıdan değerlendirilmeye muhtaç bir konuysa rakamlar mevzuyu bağlamından kopararak bambaşka bir yere savuruyor. Örneğin istatistikler üzerinden yoksullukla mücadele ettiğini söyleyen yöneticilerin mücadelesi, kendilerini zenginleştirmeye evrilerek yola rahatça devam devam edebiliyor. Her neyse, yazının konusu açlık ve yoksulluğun istismarı ya da ele alınış yöntemi gibi teknik bir eleştiri değil. Zira zaten bu yöntemsel sorun sadece bu konuyla sınırlı da değil. Üstelik toplumsal ve ahlaki.

Zar zor kitaba ulaşabildiğim çocukluk dönemimde ilk edindiğim kitaplardan birisi Seyit Kemal Karaalioğlu’nun (1925-1995) İnkılâp Kitapevi tarafından neşredilmiş olan Edebiyatımızda Şair ve Yazarlar adlı eseriydi. Birçok edebiyatçıyı ve eser(ler)ini ilk oradan tanıdım desem yeridir. Bu ilk tanışıklık sonraki yıllarda okuma seçimlerimde de etkili olmuştur. Kitapta bulunan yazarlara dair kısa bilgilerle eserleri arasında bir bulmacayı çözer gibi kurmaya çalıştığım ilişki sebebiyle sayfa uçlarının aşınmasına neden olduğum tek kitaptır. O alışkanlığım bugün de otomatik olarak devam ediyor. Okuduğum kitapların yazarları hakkında mutlaka bir şeyler bilmek isterim ve bunun okuyucuya çok şey kattığını düşünüyorum. Zira yazıyı salt kurgu olarak ele almanın mümkün olmadığına inanıyorum. Yazar yazdıklarından, kültüründen, aidiyetlerinden, kimliğinden ari düşünülemez, soyutlanamaz ve alt metinde bu etkileşimin izini sürmek mümkündür. Girişte belirttiğim Açlık romanından etkilenişimin en büyük nedeni de budur mesela. Yaşadığı açlık ve yoksulluğu yazan Knut Hamsun’u okurken karnıma kramplar girmesinin nedeni…

Daha çok 1984 ve Hayvan Çiftliği eserleriyle bilinen George Orwell (1903-1950) kitapları kadar yaşamıyla da ilgimi çeken yazarlardan. Uyruğu, doğduğu coğrafya, çalıştığı işler, seyahatleri… Eserlerini okurken otomatikman hayatıyla ilişkilendirmiş olarak buluyorum kendimi. Romanları da dâhil yazılarında yaşadıklarının etkisinin çok fazla olduğunu düşünüyorum. Paris ve Londra’da Beş Parasız adlı kitap da onlardan. George Orwell imzalı Can Yayınları’ndan çıkan eserin çevirisi Berrak Göçer’e ait. Her ne kadar roman formatında olsa yazarın kendi yaşamından kesitleri kaleme aldığı iki yüz kırk sekiz sayfalık kitap iki bölümden oluşuyor.

Paris’te geçen ilk bölümde İngilizce öğreterek ve arada gazetelere yazılar yazarak hayatını idame ettirmeye çalışan bir adamın işsiz (dolayısıyla parasız) kaldıktan sonraki çaresizliği anlatılıyor. Yaşadığı bölge toplum tarafından ötelenmişlerin, göçmenlerin, işsizlerin, günübirlik iş bulabilenlerin ya da çok düşük paraya uzun süreli çalışanların, kısacası yokluk ve yoksulluk çekenlerin yaşadığı Paris’in banliyösüdür. Burası bakımsız binalar, daracık ve çöp dolu kirli sokaklar, hemen her yerden gelen pis kokular içinde yaşayan bakımsız insanlarla doludur. Bu insanlar, sahipleri tarafından geçim aracı haline getirilmiş ‘ucuz’ pansiyonlarda kalmaktadır. Gerek insanların gerekse sokakların bu görüntüsü pansiyonların içi hakkında da bilgi vermektedir. Eski, köhne ve bakımsız pansiyonların içi de dışı gibidir; oldukça kirli ve pis kokmaktadır. Kaldığı pansiyonun parasını ödeyemeyecek duruma gelenler son çare ellerinde değerli ne varsa rehinciye az miktarda bir paraya bırakarak ancak birkaç gününü kurtarabilmektedir. Böylece bir süre daha barınacak yer bulunmuştur fakat açlık için dua etmekten başka yapılabilecek bir şey kalmamıştır. Yaşanan yoksulluğu orada yaşayan insanların hâl, hareket ve konuşmaları üzerinden anlatan yazar çok renkli karakterlerle karşılaşıyor. Bu anlamda ‘zengin’ bir listeye sahip ve kitabın sonuna kadar karakter hikâyeleri devam ediyor.

Kaldığı bölgedeki insanların yaşadığı aşamalardan geçen yazar aç ve işsiz geçirdiği günlere evsizliğin ekleneceği korkusuyla her yola başvuruyor. Eşyalarını rehincilere bırakıyor. Bizdeki ‘ne iş olsa yaparım abi’ durumuna kadar geliyor fakat deneyimsizliği yüzünden her defasında geri çevriliyor. Uzun ve yorucu iş arayışları sonrasında lüks lokantaların birinde bulaşıkçı olarak işe başlıyor. Fakat iş bulmak da başka sorunları beraberinde getiriyor. Yazarın lüks otel ve lokantaların iç yüzünü anlattığı bu bölüm dönemin Paris’ini yansıtması açısından (1930’lar) oldukça önemli. Günlük on yedi saati bulan çalışma süresine karşın ödenen ücretin düşüklüğü bir yana bulaşıkçılar hiyerarşik olarak en alt tabakada olması nedeniyle çok kötü muameleye maruz kalmaktadır. Bulaşıkhanelerdeki karanlık, havasız, dar ortam ve yetersiz malzemeden hijyen mevzusu akla bile gelmemektedir. Bulaşığın görünmemesi sağlamak temizlik için yeterlidir. Mutfak ve yemek yenilen bölüm arasındaki kapı yüz seksen derecelik farkı kapatmaktadır. Yemek ne kadar pis ve kirli bir ortamda hazırlanıyorsa o kadar temiz ve nezih bir ortamda müşterilere sunulmaktadır. En kötü malzeme şeflerin elinde allanıp pullanıp servise hazır hâle getirilmektedir. Doğal olarak menüdeki fiyat da çıkabildiği kadar yukarı çıkmıştır. Dinlenme fırsatı bulamadan ağır şartlarda uzun saatler çalışmasına rağmen yeterince para kazanamayan ve izin günlerinin çoğunu uyuyarak geçirmek durumunda kalan yazar için her gün yediği fırça, hakaret ve sövgü de cabasıdır. Haddinden fazla dalaverenin döndüğü bu zor ve kasvetli şehirden gitmeyi düşünür…

Kitabın ikinci bölümü Londra’da geçiyor. Paris’te yoksulluğu yaşayarak öğrenen yazar Londra’daki bir dostuna mektup yazar. Mektubunda Paris’teki ağır şartlara daha fazla katlanamayacağını söyleyerek iş bulma konusunda yardımını ister. Gelen yanıtta eğer kabul ederse onun için engelli bir çocuğun bakım işi olduğu yazılıdır. Haberi sevinçle karşılayan yazar apar topar Paris’ten Londra’ya geçer. Dostuna uğrayarak ne zaman işe başlayacağını sorduğunda, yanlarında işe başlayacağı ailenin bir süreliğine şehirden ayrıldığını ve beklemesi gerektiğini öğrenir. Parasızlığının ve işsizliğinin yanında artık evsizdir. Dostundan borç para alarak ve elbiselerini satarak bir süre ucuz yerlerde idare etmeye çalışır. Parası tükendiğinde başıboş dolaşmaya başlar. Kısa süre sonra kendisi gibi şehirde başıboş dolaşan berduşlara benzediğini fark eder. Olay kendiliğinden gelişir ve bir berduşla tanışır. Onunla birlikte yardım kurumlarından yiyecek temin eder ve barınma evlerinde gecelemeye başlar. Berduşlar için yapılmış ve kendine özel kanunu olan barınma evleri belirli mesafe aralığında inşa edilmiştir. Bir berduş bir evde bir gece, aynı evde bir ay içinde en fazla iki kere kalabildiğinden sürekli dolaşım halindedirler. Yazları aralarında gidiş-geliş yapmak daha kolay olan bu evler şehrin farklı yerlerinde yapılmıştır. Gerek yemekleri gerekse barınma imkânları çok kötüdür fakat hayatta kalmak için yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Yazara göre Londra, Paris’ten daha temiz, insanları daha bakımlı, işleyiş daha planlı gözükmektedir fakat burada hayatı idame ettirmek daha zordur. Hiç değilse Paris’te geceleri parklarda yatmak mümkündür. Yazar, berduşların (sırf geceleri kalmak için yer değiştirirken bile düştüğü) yorgunluğu, açlığı ve yoksulluğu tüm zorluklarını deneyimlemiştir. Bu süreçte dini de kullanan yardım kuruluşlarının istismarcı olduğu kanaatine varmıştır. Bakıcılığına yapacağı engelli çocuğun ailesi şehre dönünceye kadar berduş gibi yaşamış ama iş bulduğunda da hayatı yine düşündüğü gibi olmamıştır. Londra’da yaşadığı bu deneyimden sonra yakından tanıdığı berduşların ve gözlemlediği dilencilerin evrensel olarak hor görülmesinin nedenlerini irdeleyen yazar toplum tarafından dışlanan bu insanlara ve deneyimlerine dair durum analizi yaparak kitabı sonlandırıyor.

Kitapta baştan sona devam eden karamsar ve kasvetli bir akış var fakat bu durum genel çerçeve içinde konuyu bütünlüyor. Bu anlamda gereksiz ve/veya hayalperest kurgudan ziyade gerçekçi bir anlatım mevcut diyebiliriz. Yaşadıklarını roman tadında kaleme alan Orwell, dönemin (1930) Paris’inin banliyösü ve Londra’sının taşrasına dair değerli bilgiler veriyor. Modern bir kentte parasızlığın ne anlama geldiğini ortaya koyan bu durumu sadece yoksulluk ya da açlık bağlamında değerlendirmek hatalı olacaktır. Bugün farklı coğrafyalarda benzer şeyleri yaşadığımız şehirlerdeki toplumsal ve mekânsal dönüşümün izlerini sürerken değişimin dinamikleri üzerine düşünmek gerekiyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme