31 Ocak 2018 Çarşamba

Her uyku ölümü gizler

"Uyku yoksunluğu nispeten kısa bir süre içinde psikoza yol açar, birkaç haftadan sonra da nörolojik hasara neden olmaya başlar. Bazı deneylere göre, iki ila üç hafta uykusuz kalan sıçanlar ölüyor."
- Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu 

"Uyursan ölürsün!"
- Nefes: Vatan Sağolsun (2009)

22 Ağustos 2016 gecesi çevremdeki birçok kimsenin uyuyamadığını, uykuya dalmak için epey efor harcadığını duymuştum. Sabahında, işe geldiğimde bazı haber sayfalarında bu konuyla ilgili çeşitli paylaşımlara denk gelmiştim. Sıkıntının kaynağı dolunaydı veya biyolojik saatti çoğu insana göre. Haber sayfaları da dolunayın etkileri üzerine yazılar girmişti bol bol. Bir akrep burcu olarak gök hareketlerinden ve özellikle de dolunaydan fazlasıyla etkilenen bir yapım olduğu için ben de zor uyumuştum. Kafamda hep aynı soru vardı: Her dolunayda böyle bir sorun olmadı, şimdi niye uyuyamadım ben?

UyuyamayanlarAlgan Sezgintüredi çevirisiyle April Yayıncılık tarafından Mayıs 2017'de neşredilmiş bir roman. Arthur C. Clarke Ödülü finalisti, 216 sayfa. Adrian Barnes imzalı bu romanın orijinal ismi Nod. Uyuklayan insanların kafalarının sallandığı hâli anlatan bir kelime. Roman, ürpertici bir biçimde başlıyor. Tanya bir gece uyuyamıyor ve sabah televizyonda haberleri izlerken dünyada birçok insanın uyuyamadığını, sadece bin kişiden birinin uyuyabildiğini öğreniyor. Uyanıp yanına gelen yazar sevgilisi Paul, durumu gülünç buluyor, ciddiye almıyor ama çok kısa bir sürede gerçek gün yüzüne çıkıyor. Paul, üzerinde çalıştığı romanı Nod'da kurguladığı bir hikâyenin gerçeğe dönüştüğünü görüyor. İnsanlar uyuyamıyor ve uyuyanlar lanetli, şeytan, ecinni olarak görülüyor. Yani derhâl öldürülmesi gereken bir tehlike! Zaten uyku da bir tür ölüm değil miydi?

"Uykuda hepimiz, her gün ölüyoruz. Neden bu gerçeğe daha sık dikkat çekilmez? Her gece uykuya daldığımızda sabahına uyanacağımızın hiçbir garantisi yoktur oysa. Her şekerleme, son potansiyeli taşır. E, madem her gece memnuniyetle hatta hevesle güvenip atıyorsak kendimizi, niye korkuyoruz ölümden? Nod."

Paul tipik bir yazar. Çevresinde gördüğü birçok 'saçmalık' onu edebi olarak besliyor. Diğer yandan felsefe de zor zamanlarında bir kurtarıcı onun için. Kendisiyle çok fazla çelişkisi var, kendi doğruları her şeyin üstünde, sezilerine güveniyor, inancı yalnız kendine. İnsanların çok fazla putla meşgul olduğunu, bu meşgul zamanlarında olanı biteni yakalayamadıklarını anlatıyor. Keskin eleştiriler yapıyor Paul. Mesela lise yıllarında zorla okutulan 1984, Hayvan Çiftliği gibi romanların ardında bir hinlik olduğunu düşünüyor. Bir okuyucu olarak ben de düşünüyorum. Sanki bu romanlar bizlere, 'böyle günler gelecek, şimdiden psikolojinizi hazırlayın' diyor. Cesur Yeni Dünya da buna dahil. Paul gerçekçi eleştirilerini hiç bozmuyor: "Herkes önünde sonunda ölür. Gelecek dört haftada sekiz milyarımızın birden ölmesi önemli miydi o zaman? Bu uykusuzluk salgınının hepi topu yapabileceği, sekiz milyar kaçınılmaz ölümü daha dar bir zaman dilimine sıkıştırmaktan ibaret değil miydi? Mesele, trajedi meselesi değil, verimlilik meselesiydi. Geçmişte kalmış milyonlarca geceden birinde hepimiz uyurken dev bir meteor gelip Dünya'yı un ufak etmiş olsaydı ne fark edecekti? Enkaza bakıp ağlayacak kimsenin bulunmayacağı düşünülürse fena bir son değil bile denebilirdi. Hiç değilse eşitlikçiydi. Hatta aklıma Yıldız Savaşları'nda Prenses Leia'nın, Darth Vader'ın Ölüm Yıldızı'nın gezegenini yok ettiğine dair haberi aldığı sahne bile geldi. Bayağı bir üzülüyordu ama iki sahne sonrasında Han Solo'yla flörte devam ediyordu."

Tanya kendisi gibi uyuyamayan insanların sayısının hızla arttığını görünce Paul'le türlü gerginlikler yaşıyor. Paul ancak dışarıyı görebildiğinde gerçeğin farkına varıyor. Yağma edilmiş marketler, her sokakta kavga, sürekli bir gerginlik ve dövüş, tuhaf sesler, çığlıklar ve kan. Gün geliyor ve başka bir uyuyamayan olan Charles, ona yazmaya çalıştığı romanın gerçek olduğunu, Paul'ün insanları hakikate ulaştıracak aracın yaratıcısı olduğunu söylüyor. Charles'ın çevresinde uyuyamayan 'tarikatı' oluşmuş, uyuyanları yok ediyorlar, yarım yamalak uyuyanları gözetim altında tutuyorlar, türlü işkencelerle dünyanın yaklaşmakta olan sonuna hız kazandırıyorlar. Ölüyü diriden ayırmanın en zor olduğu zamanlar.

Umberto Eco, o nefis Baudolino adlı kitabında "Hayat, kaçan bir düşün gölgesinden başka nedir ki?" diye sorar. Paul uyumayı en çok da düş görmek için istiyor. Düş onu ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor, umut veriyor. Uyuyamadıkça, yani düş dünyasından uzaklaştıkça, gün boyu bilinçdışı onu yoruyor, meşgul ediyor ve bitkin düşürüyor. Uyuyamayanlar bunu hiç anlamıyor, ellerine uyumaya dair bir fırsat geçse bile beyinleri artık ağır veda sinyalleri verdiğinden, uyumanın lanetli bir eylem olduğunu düşünüyorlar. Bebek, ihtiyar fark etmeksizin uyuyanları, yarım yamalak uyuyanları bile türlü işkencelerden geçiriyorlar.

Son derece sürükleyici, baştan sona gergin bir roman Uyuyamayanlar. İnsana ve sisteme dair ilginç eleştirileri de var üstelik. Okuyucu uykunun da evinin de kıymetini yeniden anlayabilir bu romanla. Diğer yandan, yaşamın uykuyla aramıza mesafe koyan 'güçlerini' yeniden keşfedebilir. Peki ucunda kaçınılmaz bir ölüm varsa uyku uyku mudur, yuva yuva mıdır?

"Seçenek kalmayınca insan evine, yuvasına döner. İstediğin üniversite-terk gence ya da sevgilisi sırra kadem basmış taze anneye sor. Yuvanın ne olduğunun önemi yoktur. Yuva sahte umut olsa bile. Kalkar, gidersin. Oturur ve olacakları beklersin."

Güzel kapak, titiz çeviri, sert roman.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme