2 Haziran 2022 Perşembe

Edepsiz yol yürünür mü?

“Bizim uğrumuzda çaba sarf edenlere,
b
iz yollarımızı açarız.”
- Ankebût, 29/69

Dünya hayatı en çok bir yolculuğa benzetilir ki iki kapılı bir han misali, doğumla birlikte çıktığımız bu yolculuğu ölümle nihayete erdiririz. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki sona eren yolculuğun kendisi değil, “dünya hayatı” olarak adlandırılan kısmıdır. Şüphe yok ki insanın yolu, ezel ve ebet sınırının ötesinde olan Allah’tan başlayıp yine O’na yönelir. Bu yolculuk nihayetsizdir. Rahman suresinin 29. ayetinde buyurulduğu üzere, “Allah, her an yeni bir yaratma halindedir.

Cenâb-ı Hakk, kendisine halife olmak üzere yarattığı insanı, elest bezminde aldığı sözle birlikte yeryüzüne indirmiştir. Bu arada Şeytan, Cenâb-ı Hakk’tan aldığı izinle insanoğlunu Rabb’ine verdiği sözden döndürmek için onun peşinden yeryüzüne inmiş, merhameti çok olan Allah, insanoğluna dosdoğru yolu hatırlatmak için peygamberlerini göndermiştir. Peygamberlerin devirlerine erişememiş olanlar içinse Cenâb-ı Hakk, veli kullarını birer rahmet vesilesi kılmıştır. Peygamber Efendimizin (sav), “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.” ve “Alimler, peygamberlerin varisleridir.” meallerindeki hadisleri birlikte düşünüldüğünde günümüz insanının hidayete ermek için izlemesi gereken yol Allah’ın sevgili kullarının ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Zira Peygamber Efendimiz (sav), Veda Hutbesi'nde şöyle buyuruyor: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara tutunursanız asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim.” Peygamber Efendimizin (sav) bir başka hadis-i şeriflerinde “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmaları onun en büyük mirasının “güzel ahlâk” olduğunu gösteriyor.

Tasavvuf, Peygamber Efendimizden (sav) miras kalan güzel ahlâkı toplum hayatına yansıtmayı amaçlayan bir yoldur ve kendince belirli esaslarla teşekkül etmiş tasavvufî sistemlere de yol anlamına gelen “tarikat” ismi verilmiştir. Tarikata girmek dahi bir adaba bağlanmış, her önüne gelen derviş olarak kabul edilmemiştir. En nihayetinde talep etmeyene talim verilmez. Hicrî beşinci yüzyılın önemli mutasavvıflarından biri olan Sülemî, bu yola girmeye niyet edenlere yol göstermesi açısından sûfîlerin ahlâkını şöyle tarif ediyor: “Sûfîlerin ahlâkı; yumuşak huyluluk, alçak gönüllülük, cömertlik, dünyaya gönül bağlamamak, dost ve ahbaba edepte örnek olmak, insanların erdemlerini, kendisininse kusurlarını görmek, herkese saygılı olmak, onlar için servetini ve kendisini feda etmek"tir. Sufi Kitap’tan Cemal Aydın çevirisiyle yayımlanan Sûfîlerin Edepleri adlı kitapta Sülemî, tasavvuf ehli olanların örnek teşkil eden güzel ahlâklarını derlemiş. Nispeten kısa ama oldukça derinlikli bir metin. Her yolun kaçak yolcuları olduğu gibi tasavvuf yolunun da kaçakları, sahtekârları vardır. Sabîhî’nin ifadesiyle hakiki velileri ayırt etmenin yolu şöyledir: “Velilerin dışa yansıyan üç davranışı olur: Dini buyruklara uymada titizlik, güzel ahlâk ve ibadet.” Her kimde bu üç haslet yoksa o kişi iddiasında yalancıdır.

Yumuşak huylu olmak ve hoş görmek sûfîlerin en zor ve en mühim özelliklerinden biridir. Al-i İmran suresinde Cenab-ı Hakk peygamberine hitaben şöyle buyuruyor: “Eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın doğrusu senden koparlardı.Cüneyd-i Bağdâdî şöyle diyor: “Arifler baktılar ki Allah ile kendileri arasında dünyadan başka perde yoktur, hemen onu yırtıp attılar.Harîrî de şunları söylüyor: “Size şu beş şeyi tavsiye ediyorum: Zulme uğradığınızda zulmetmeyin, övüldüğünüzde sevinmeyin, yerildiğinizde üzülmeyin, yalanlandığınızda kızmayın, hıyanete uğradığınızda hıyanet etmeyin.” Bu ifadeler, elbette Allah tarafından ahlâklanmış olan Peygamber Efendimizin (sav) ahlâkının yansımalarıdır. Cebrail Aleyhisselam kendisine “Üstün ahlâk nedir?” diye soran Efendimize (sav) şöyle cevap veriyor: “Sana haksızlık edeni senin affetmen, sana gelmeyene senin gitmen, sana cahillikle kusur edene aldırmaman, sana kötülük edene iyilik etmendir.” Peygamber Efendimizin (sav) hayatı incelendiğinde; amcasının katili Vahşi’yi affetmesi, kendisine zulmeden müşriklere karşı Allah’tan hidayet dilemesi, merhum eşi Hz. Hatice’nin akrabalarını dahi ziyarete ehemmiyet göstermesi gibi pek çok güzel davranış bu üstün ahlâk kıstaslarına örnek olarak görülür.

Tasavvuf yolunun en mühim azığı tevekküldür. Sûfî, tevekkül etmelidir ama nimete, sebeplere ya da kullara değil; bizzat Allah’a tevekkül etmelidir. Maide suresinde “Eğer mü’minlerseniz yalnızca Allah’a tevekkül edin.” buyruluyor. Burada hassas bir dengenin olduğunu idrak etmek gerek. Allah elbette ilmini, kudretini sebeplere gizler ancak rızkı veren sebepler değil bizzat Allah’tır. Rızkı vermeyi dilediğinde sebepleri yaratması O’nun için mesele değildir. Yola çıkan yolcunun heybesindeki ekmeğe değil, rızkın sahibi olan Allah’a güvenerek yola çıkması gerekir. Bu ifadelerden miskinlik yapmak değil, rızık garantisiyle çalışmak ve azı çok bilmek anlaşılmalıdır. İsrâ suresinde buyrulduğu üzere, “Kim bu geçici hayatın (hazları) peşinde koşmak isterse bu istediğinden dilediğimiz kadar, gerekli gördüğümüz kimseye hemen veririz, sonra da onun payına cehennem düşer ki orada kınanmış ve kovulmuş olarak kalır.” Tasavvuf, dünya ehli olanların inkar ettiği, ahiret ehli olanların hayret ettiği, Allah ehli olanların hayran olduğu bir edep yoludur.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder