4 Eylül 2020 Cuma

Hû diyelim devletler kuran Türk'ün aşkına

Azametiyle ve zarafetiyle tarih sayfalarında göz dolduran bir yere sahip olan Selçuklular'ın Anadolu'yu nasıl yurt tuttuklarını, İslam'la müşerref oluşlarını, göç yollarında nasıl kırıldıklarını, sonsuza kadar kalacağımız bu toprakları nasıl yurt tuttuğumuzu anlatan bir hikâyeler kitabı Hû Diyen Karga. Okurken yazar Misli Baydoğan'ın Selçuklu hayranı bir yazar olduğunu anlıyorsunuz.

Selçuklu'nun siyaset anlayışı, sanat anlayışı öncekilerden ve sonrakilerden farklıydı. Türk'ün Müslüman olduktan sonra kurduğu ilk güçlü devletlerden biriydi ve daha Araplaşmaya başlamamıştı. Bu yüzden hem Orta Asya'dan yeni göç etmiş Türk'ün saf hali hem de İslam'a girmesiyle medeniyetine yeni bir soluk getiren milletin heyecanı vardı Selçuklu'da. Bu havayı kitap boyunca soluyorsunuz.

Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Kilit-Anahtar-Kapı üçlemesi tadında yazılmış bir kitap Hû Diyen Karga. Bir dönem gençliğine atasını sevdiren bu tarz eserlerin hala yazılıyor olması umut verici, çocuklarına tarihimizi anlatmanın derdiyle dertlenenlere ilaç olmuş bir kitap.

Çocuklarımıza masallar anlatan bir ihtiyar gibi anlatmış kutlu karga yüce devletlilerin başına gelenleri. Karganın çektiği hular Selçuklu'nun en görkemli başkenti Konya'yı kendine dergah yapmış Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi de anımsatıyor. Karga hu çektikçe bir Mevlevihane'de mest olan bir Mevlevi'nin nefesini soluyorsunuz. Dualarına amin dedik, hu deyip içlendikçe biz de okurken içlendik.

Kardeşliğin ne kutlu bir şey olduğunu anlatmaya kalksak beceremeyiz ama geçmişimizde var olan bir Tuğrul, Çağrı Bey kardeşliğini bilmek yürekleri eritir. Düşmanına karşı bütün cengâverliğiyle karşı koyan bu iki kardeşin birbirlerine karşı nasıl da gönül kırmaktan çekinir halde duruyor olması bizim de öyle bir hal içine girmemize vesile olursa ne mutlu. Hem bu kardeşlik hukukuna riayet ettiklerinden Selçuklu karşısında dağlar taşlar, uçan kuşlar kıyama durmuştur da yollar açılmış, kapılar açılmış, insanı mest eden bir medeniyet inşa edilmiştir. Bunu ne güzel söyler anlatıcı: "Vazgeçerek kazanmanın, vererek baylamanın, azalırken çoğalmanın hikayesidir bu anlattığım." (s.62)

Bir göçmene merhamet beslemeyi öğretemeyiz ama bir zamanlar bozkırlardan bu mamur topraklara kırıla kırıla nasıl geldiğimizi okumak, bilmek birlikte yaşamanın tadına vardırabilir. Bir hedef koymak gerektiğini, aşkla çalışmayı, bir kutlu dava uğruna savaşmanın gerekliliğini anlayamayız ya da anlatamayız ama atalarımızın uzak diyarların kalelerine tuğ dikmek için gaza ve şahadet aşkıyla yandıklarını bilmek başımızı öne eğdirir de bir kızıl elma ülküsüyle yanıp tutuşmanın yolunu açabilir. Hele ki şu günlerde dünyanın çivisinin çıktığını, iyi şeylerden umudumuzun kesildiği, evlerimizde kapalı kaldığımız şu salgın günlerinde tarih boyunca da insanın başına ne kıtlıklar, ne salgınlar, çaresizlikler geldiğini okumak gücümüzü artırır.

Devlet olmanın yakıp yıkmak, gönül kırmak demek olmadığını dünya Türk devletiyle görmüştür. Yasaların her şeyden üstün olduğunu modern dünya dediğimiz Avrupa, dünyaya demokrasi dersi verdiğini zanneden Amerika göstermemiştir insanlığa, töresini her şeyden üstün tutan, esire kötü muamelenin, işkencenin asla tanık olunmadığı Türk kültürü göstermiştir. Malazgirt'te yenilip esir düşen Romen Diyojen'in Alparslan'ın elinde bir esir gibi değil, bir misafir gibi ağırlanması göstermiştir.

Türk'ün yerleşik hayata geçmesindeki sıkıntı anlatılırken de inadının sebebinin isyankârlık değil, sınır koyulmak istenmemesi olduğu anlatılmış. İnat olsaydı Ahilik Kurumu ortaya çıkmazdı. İslam'la yeni tanışmış yüce millet kendine öyle bir müessese kurmuş ki ah ediyor, şimdi de öyle ihtiyacımız var ki Ahi erenlerine diye düşünüyorsunuz. Anlatıcının bu kutlu düzen için söyledikleri yürek ısıtan ve yol gösteren cinsten: "Öyle ya, insan bir meslek öğrenecek, onu icra edecek, haramı helali elleriyle ayıracak, çoluk çocuğunun rızkını helalden kazanacak, sattığı malı eksiksiz, verdiği hizmeti yalansız edecek ki dünya sınavını geçebilsin. Yoksa eve kapanıp beş vakit namazını kılsa, eşini dostunu sadakaya muhtaç etse kıldığı namazın hayrı ne kadar ola?" (s.138).

Buraları okurken güzel dilimiz Türkçe'nin kutlu derviş şairi Yûnus Emre'nin şu dizeleri aklıma gelmişti.

"Bir gez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil."

Kitabı okudukça başka kapılar, başka kitaplar, başka yazarlar ve şairlere kapı aralandı. Bu da yazarın kitabını ortaya çıkarırken hangi kapıları açıp baktığının bir işareti olsa gerek.

İmanın, teslimiyetin insanın yüklendiği yükü kaldırabilmesinde nasıl bir öneme sahip olduğunu şu satırlar ne güzel anlatmış:

"Bu dünyanın bir de öte tarafı olduğuna inanmayan, yerleri ve gökleri yaratanın eninde sonunda bizleri kendisine döndüreceğine iman etmeyenler bu büyük acının altından nasıl kalkabildiler, emin olunuz bilmemekteyim." (s.164)

Bir hu da biz çekip bitirelim. Tuğrul ve Çağrı beylerin kardaşlık aşkına, Alparslan'ın yönetim becerisi aşkına, Anadolu'yu mamur eden ahiliğin aşkına, bunları yazma, anlatma, dinleyip feyzine vardırma yetisi veren Allah aşkına hu diyelim hu.

Mevhibe Şenel
mevhibe.senel@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme