11 Temmuz 2020 Cumartesi

İnsandaki hayvansılık, hayvandaki insansılık

İnsan, her insanı hayvanlarına ayırmak ve ardından ayrıntılı ve yatıştırıcı bir biçimde onlarla hesaplaşmak istiyor.” (1943)

Gözlerini dikmiş, gözlerime bakıyor dik dik. Kıpırtısız... Ürperiyorum. Sanki içinde vahşi bir insan varmış da, bunu o kedi postuyla gizliyormuş gibi. Ürperme nedenim insana benzemesi mi bilmiyorum. İnsan bir hayvandan korkarsa, hayvan olduğu için korkmalı değil mi, insana benzettiği için değil. Belki de bu ikircikli haldir korkutucu olan. Ani bir hareketle ayağa kalkıyorum, bu sefer ben ürkütmüş oluyorum onu, bir nevi ödeşiyoruz ve sonra kaçıp gidiyor. İnsandaki hayvansılığı, hayvandaki insansılığı düşünüyorum. Hiçbir hiyerarşi olmaksızın, fakat hiyerarşiyi dayatan, doğadan kopuk sisteme inat bu iç içe geçmişlik oldukça hoşuma gidiyor. Ve sanırım Elias Canetti’nin de…

Doğa hep kendi bildiğini okuyor elbet. Dikkatli bakan gözlerce doğadaki her şey denge halinde, adaletli ve ikilikleri birleyen döngüsel bir pozisyonda… Fakat doğadan kopan insanoğlu, kendi güçsüzlüğünün, acizliğinin, öfkesinin intikamını hep hayvanlardan alıyor. Kendisinde baş edemediği veya yok edemediği duyguları, hayvanları yok ederek gidermeye çalışıyor. Ve bilmiyor ki hayvanlar tükendikçe, insan da tükeniyor. İnsan, hayvanların sonunu hazırladıkça, hem ruhsal hem fiziksel olarak kendi sonuna da hazırlanıyor.

Doğadan kopan insan, kendisini merkez sanıp, diğer her şeyi dışarıda bırakıyor ve kendi kibrini örtüveriyor yüzleşmek istemediği tüm insani gerçeklerinin üstüne. Elias Canetti, Sel Yayınları’ndan çıkan Hayvanlar Üzerine isimli kitabında insanın, tek ve en önemli merkez değil, aksine sayısız merkezden biri olduğundan ve bu merkezlerin her birinin ayrı ayrı önemli olduğundan bahsediyor.

Körleşme, Kitle ve İktidar gibi mutlaka okunması gereken başucu kitaplarının yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü başta olmak üzere birçok edebiyat ödülü alan ve eserlerinde genellikle kitle- iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan Elias Canetti, tarihte hayvanlardan çok az söz edildiğini ifade ediyor. Aforizmalar, denemeler, öykülerle bezeli çok keyifli ve bir hayli düşünsel yoğunluğu olan bu kitabında çok önemli bir boşluğu dolduruyor böylece. İnsanla hayvanın kurduğu ilişkiyi irdelerken, hayvanlar üzerinden bir iç hesaplaşma ve kitlesel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. İncecik bir kitap olmasına rağmen, kendisini sürekli merkezde sanan bizleri, oldukça derin cümleleriyle tersten düşünmeye sevk ediyor. Bu yüzden de berrak bir zihinle okunması gereken bir kitapla karşı karşıya kalıyoruz. Kitabın hızlı bitimi kadar, ne mutlu ki hızla bitmiyor düşünme mesaimiz.

Canetti’nin eserlerinde dil ile gerçeklik arasında kurduğu ilişki oldukça önemli bir yere sahip. Bu kitabında da özellikle dilin hayvanlar üzerindeki belirleyiciliği üstüne çok çarpıcı anlatımlara rastlıyoruz. Alışageldiğimiz dil kalıplarını başka bir açıdan sorgulamamızı sağlıyor. Canetti’ye göre; dil tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşarattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba? (1954)

Kitabın bitiminde Hayvaninsan Cumhuriyeti’nde hissederken kendimi, burada sadece iki tanesine yer vereceğim kitabın “Notlar” bölümünde yer alan oldukça önemli sorular kalıyor zihnimde Canetti’den:

"Hangisi önce tükenecek, hayvanlar mı yoksa hikayeler mi?" (1980)

"Hayvanlar arasında tek bir arkadaşın bile yok, buna hayat mı diyorsun?" (1984)

Tuğçe Isıyel
twitter.com/tugceisiyel

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme