6 Ocak 2020 Pazartesi

İslamcılık üzerine yeni kapılar açmak

İslamcılık düşüncesi ve hareketi her halükârda Müslüman ve İslami kalmak şartıyla modernleşme süreçlerinin nasıl göğüslenebileceği veya içerilebileceği sorusuna cevaplar arayan, batılılar ve oryantalistler tarafından İslâma ve Müslümanlara yönelttikleri tenkitleri (saldırıları) karşılayan bunun için teknikler geliştiren, yeni bir Müslümanca hayat ve ahlâk fikri inşa eden, aynı zamanda kaynaklar üzerinden kendini yenilemeye çalışan ve modern dünyaya karşı çıkan, nihayet bunlar için mücadele eden bir düşünce ve akım olarak da tanımlanabilir.

İsmail Kara’nın İslamcıların Siyasi Görüşleri 2: Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet kitabı bu cümlelerle karşılıyor okurunu. Uzun zamandır merak ve hasretle beklenilen, fakat sürekli ertelenen, başka meselelere kurban giden İslamcıların Siyasi Görüşleri 2 nihayet Dergah Yayınları'ndan okuyucusuna merhaba dedi. İsmail Kara okuyucularının takdir edeceği üzere; dil bakımından her zaman ki ağırlığı ve çetrefil oluşuyla, meseleleri ele alışı açısından ise İsmail Kara’nın kendine özgü dünyasından seslenen bir eserle karşı karşıyayız. İlk cildinde Hilafet ve Meşrutiyet kavramları üzerinden İslamcılık düşüncesi ve İslamcılar irdelenmekte iken, bu cilt üç ana başlığı ihtiva etmektedir: Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Üç ana başlığa gelmeden önce uzun bir girizgah ile yazar bazı kavramların ve İslamcılığın kendi nezdinde “sorunlu” alanlarını tartışmakta, eleştirileriyle beraber kavramların değişim ve dönüşümünü, göstermeyi amaçlamaktadır. Konuşmalarında her yazının ve kitabın bir kaderi olduğuna değinen İsmail Kara, kavramların da bir kaderi ve yolculuğunun olduğunu, bir serencam içerisinde dönem ve şartların baskısı ve değerlendirmesiyle beraber değişip dönüştüğünü göstermektedir.

İlk kitabında ağırlıklı olarak Mehmet Akif üzerinden, Safahat’tan alıntılarla giriş yapan ve sık sık Akif’e atıf yapan İsmail Kara, bu eserinde içeriğin de etkisiyle alıntı ve atıflarının yönünü Namık Kemal ve Ali Suavi’den yana Genç Osmanlılar ağırlıklı olarak yapmaktadır. Merhum Mehmet Akif’te eser içerisinde alıntılarla okuyucunun karşısına çıkmaktadır. İslamcılık dendiğinde akla gelen ilk ismin Akif olması, eserlerinde İslamcılık düşüncesini meşrulaştırma ve temellendirme adına gayreti, veciz dili onu bir adım daha öne çıkarmaktadır.

Kitap her ne kadar üç ana kavram üzerine temellendirilmişse de bu kavramlardan önce bir girizgah ile beraber İslamcılık düşüncesinin ana istikametleri ve problemleri tartışılmakta, kavramların yolculukları, değişen ve dönüşen dünyayı anlama ve anlamlandırma problemleri gibi bir çok mesele de Çağdaş ve İslami kimliğinin yan yana gelip gelemeyeceği, modern kavramların ve modern açılımların asırlık düşünceye vurduğu baltalar yer yer ağır sayılabilecek eleştirilere maruz kalmaktadır. “Düşünce veya siyaset düşüncesi denildiği zaman öncelikle nazarÎ (teorik) ve soyut (mücerret) olanın akla gelmesi beklenir. Bu aşamada yöneten(ler)le yönetilenler arasındaki çok yönlü ilişkileri kuran, açıklayan, anlamlandıran, besleyen, ardından aşağıya doğru, uygulamaya nasıl intikal edeceğine işaret eden bir kavramlar manzumesi söz konusudur.” (sf. 11)

Hemen kitabın başında, pratik olanın soyut olanla mücadelesi, yer yer anlaşamaması, uyumu ve arayışları üzerine bir giriş yer almaktadır. Tabir-i caizse Osmanlı Modernleşmesi ve İslamcılık yeni doğan bir çocuk gibi yeni bir anlamlar ve kavramlar dünyasına adım atmakta, her doğan çocuk gibi düşe kalka büyüme, dünyada kendine yer edinme, bir anlam arayışı içine girmektedir. Düşünce alanında yeni bir dünyaya kapıyı aralayan ve fakat ona ait olmayan, hatta yer yer taban tabana zıtlıkları bulunan bir dünyaya girişte elbette zorluklar çıkacaktır. “Pratikle irtibatlı tarihi akış ve tecrübeler manzumesi, sosyokültürel unsurlar da düşünceyi, siyaset düşüncesini etkileyegelmiştir.”. Bir yanda değişen ve dönüşen bir dünya; öte yanda ise sürekli olarak yenilgi ve toprak kaybına uğrayan imparotorluk, içinde yaşayan düşünürler, ulema ve bütün bu dünyanın ve kişilerin dur durak bilmez arayışı. İşte böyle bir zamanda İslamcılık düşüncesi; düşünce alanında bir uzlaştırma çaba ve gayretiyle kavramlar üzerinden yeni bir dünya inşasına kalkışmak, batı ve doğu geçmişle bugün üzerinden okuma yapmak, pratik alanda adeta paramparça edilen toprakların ahını tutarak elde kalanlara bir gayretle sarılmaktır.

İsmail Hoca’nın konferans ve kitaplarında bahsettiği üzere kitapların bir kaderi olduğu gibi kelimelerin ve kavramların da bir kaderi ve hikayesi var. Zaman içerisinde yaşayan insanlar beraber değişip dönüşmekte, kimi zaman muhalif kimi zaman yandaş olarak kullanılmakta, kimi zaman kendilerine itibar edilip hürmet gösterilmekte, kimi zaman ise silah olarak kullanılıp, saldırıya araç edimektedirler. İşte böyle bir dünya içerisinde kelimelerle beraber değişip dönüşen zamanla beraber yeni olan ve eski olanın kıymeti nedir diye de sorulur? “Çünkü her ne sebeple ortaya çıkarsa çıksın yenilik, yenilenme sadece kendini getirmek ve göstermekle kalmaz, bir “eski” oluşturur ve onun manasını, önemini, statüsünü kendine göre tayin ve tarif eder.”. Her devrin kaderi, her kelimenin devri olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır. İslamcılık düşüncesi de bu arayış ve serencamın içerisinde, hem İslami kalmak, hem de modern olmak, Avrupayı ihmal etmeyerek, modernleşerek Müslüman kalmak arayış ve çabasının adıdır. Kimi İslamcılar bu iki uç arasında gidip gelmekte, acil olan ve devrin gerektirdiği şekilde Müslümanlara yönelik mütecavizane hareketlere son verme çabasına girmekte, kimileri ise uzun dönem üzerinden gözden kaçan noktaların olduğu ve telafisi imkansız zararlar için uyarıda bulunmaktadır. İşte böyle bir dünya içerisinde böyle bir zıtlıklar ama aynı zamanda ortak gaye adına arayış çabası İslamcılık düşüncesi içerisindedir.

Çağdaş İslam düşüncesinin dini ve yerli yönünü öne çıkarmak isteyenler modernleşme süreçlerini büyük ölçüde İslam ilim ve kültür tarihinde güçlü karşılıkları olan ihya,ıslah ve tecdid kavramları ile yahut İslamın dinamiklerinin devreye girmesi üzerinden açıklarken modern-Avrupai yönünü belirgin hale getirmek isteyenlerin öncelikleri Batı etkisinden, batılı kavramlardan, onlarla irtibatlı yaşama üsluplarından yana olacaktır. İlki daha ziyade Batı tecrübesi ile farklılıkları ve kendi özgünlüklerini, ikincisi ise onunla benzerlikleri ve yakınlıkları öne çıkarmaktadır.” (sf. 16)

İslamcılık düşüncesinin ana kaynaklarını sıralamak gerekirse; “yeniden tanımlanmış olarak Kur’an ve sünnet ve bunlarla irtibatlı olarak dört halife (hulefa-yı raşidin) devrini içine alan asr-ı saadet, modern-laik Batı siyasi düşüncesi ve kurumlarıdır”. İlk ana kaynak; etrafında sabit durulan bir pergelin ayağı misali temel kaideleri temsil etmekte iken, ikinci ana kaynak ise; dönemin şart ve koşullarında Müslümanların düştüğü çıkmazın içinden kurtulması için arayış için çıkılan kaideleri tespit etmeye yaramaktadır. Tabii ki doğu ve batının tarihsel serüveni ve serencamı, ihtiva ettiği farklılıklar yaşanan deneyim ve tecrübeler incelendiğinde bazı kavramlar açısından iki ana kaynağı uzlaştırmak mümkün olamamaktadır. Bu durumda tevil yoluyla, zorlama yorumlarla iki farklı dünya bir kavram etrafında uzlaştırılma gayreti gütmektedir. Fakat bu İslamcılık akımı yönünden bazı yorumlar nedeniyle bir zaaf olarak görülmektedir.

Çağdaş İslam düşüncesinin, İslamcılık hareketinin nerede ise bütnü alanlarında görebleceğimiz bir tür “Avrupa’yı Müslümanlaştırmak” ve meşrulaştırmak arzusu ve/ya Batıya onun mantığı ve araçlaıyla karşı koyak ihtiyacı siyasette de devreye girecek, Avrupai değerler ve kavramlar İslamın, İslam-Osmanlı tarihinin rahatlıkla içine alabileceği evsafta tanımlanacak, bunlar yeteri kadar işlemezse zaruret ilkesine sığınılarak çıkış yolu ve meşruiyet aranacak yahut bu fikirler Müslümanlar dahil olmak üzere herkes için eşit değerde, “evrensel” bir “yitik hikmet” hatta İslam dünyasından Batıya intikal etmiş ama bizim unuttuğumuz değerler haline getirilecektir.” (sf. 25)

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde adım adım gelen ve engellenemeyen çöküş üzerine, mütefekkirler çözüm arayışlarına girmişler, her kafadan farklı bir ses çıkmaya başlamıştır. Yeni bir dünya içine girmenin bedeli olacağını öngören mütefekkirler, bedelin en az ödenebileceği bir çözüm arayışı içinde fikir imali için uğraşmakta iken, pratikte ise Osmanlı İmparatorluğu adım adım bir küçülme ve yok olmaya doğru seyretmektedir. Bu çöküşte ilk suçlu askeriye ilan edilir ve bir imparatorluğun modernleşme hikayesi başlar. Nasıl ki problemler bir gün içinde çıkıp büyümedilerse, çözümün de bir gün içinde çıkması ve kurtuluş beklemenin abes olacağı açıktır ama ne yazık ki çözüm üretmede de geç kalınmış, fikir imalinde atı alanın Üsküdar’ı geçtiği bir dünya içine girilmiştir. Bu dünya içerisinde üç ana akım sayılabilir: Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Batıcılık her üç akım içerisinde de kendisine yer bulmuştur; İslamcılık içinde kavramları dönüştürmek yahut kavramların temelinin İslam kaynaklı olduğunu iddia etmek, Türkçülük içerisinde ise nihai ulaşılacak hedef olarak ortaya çıkmıştır. En nihayetinde üç kavramın da birbirinden farklı ayrım ve nüansları vardır.

İttihad/vahdet ve onun altında türetilen kavramlar ve terkipler verdikleri ilk intibanın ötesinde İslam dünyasında yeni bir fert, millet ve vatandaş tanımı yapma arayışının, bunlarla irtibatlı olarak içerde ve mücavir bölgelerde yeni bir siyası (ve kültürel) birlik inşa etme fikrinin, yeni bir kamu hukuku yorumunun kuvvetli bir unsuru olarak vücut bulmuş ve geliştirmiştir.” (sf. 31)

Yeni bir dünyanın kapısını aralamak, o dünyadan kavram transferi yapmak elbette sorunlara, anlaşılmamazlıklara ve tepkilere sebep verecektir. Her toplumun içine doğduğu dünya, kullandığı terkib ve kavramların içinde yaşanılan sosyo ekonomik ve politik ortam içerisinde anlam kazandığı göz önüne alındığında, alınan her kavramın, değiştirilmek istenen alışkanlıklara tepkilerin mümkün mertebe azaltılması ve kavramında toplumun içerisinden neşet etmişçesine gösterilerek yeni bir dünyaya adım atmak gereklidir. Toplum ya kendisi olarak, kendi anlam dünyasını yeniden oluşturma, tesis etme yolunu tercih ederek, zaman ve zeminle bağlantılı olarak kavramlarını güncelleyebileceği gibi, bunun olmaması ve üzerinde yaşanılan, nefes alınan toprak parçasının tehlikeye düşmesi halinde kavramların alınarak topluma dikte edilmesi ve kılıf bulma yoluyla toplumla uzlaştırma arama çabasına gildilmelidir. İslamcılar da aldıkları kavramların hesabını vermek adına Kur’an-ı Kerim ve sünnetten kavramları çıkartma yoluna gitmiştir.

Bu kavramların meşrulaştırılması örneğinde kitapta meşrutiyet örneği ayrıntılı olarak incelenmektedir. Yeni Osmanlılarla beraber tartışılan, Avrupa görenlerin devletin düşüşünü yönetim anlayışından bilmeleri nedeniyle saltanat sistemi tartışmaya açılmış, meşrutiyet kavramı, ayet ve hadislerle desteklenmek suretiyle toplum tabanında meşrulaştırılmak suretiyle kanun-i esasi ile meşrutiyet arayışına girilmiştir. Meşrutiyetten demokrasiye bu kavramdan İslam Devletine geçen, kavramlar içerisinde bir arayışın İslamcılıkla bağlantısı üzerine okuma notları ile beraber zengin bir tartışma ile İslamcılığın fikri serüveni farklı düşünürler etrafından incelenmekte, zayıf yönleri muahezeye tabi tutulmaktadır.

İslam devleti kavramının getirdiği bir takım neticeler bir başlık altında değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Üç ana başlık etrafından İslam devleti kavramı incelenmektedir: Öncelikle din kavramı açısından bir devlet kuram yahut kavramı etrafından değerlendirmeler yer almaktadır: “… meşrutiyetle birlikte başlayan hilafet-saltanat sistem ile ilgili tartışmaların, onun ortadan kalkmasıyla birlikte bir başka merhaleye intikal ederek İslam’ın (Kur’an ve sünnetin) bir devlet sistemi, bir yönetim tarzı öngörmediği, sadece bazı temel ilkeler koyduğu, peygamber kıssaları üzerinden bazı işaretlerde bulunduğu ve bu ilkelere uyan her devlet ve idare sisteminin din zaviyesinden meşru olabileceği fikridir.

İkinci başlık ile beraber İslam Devleti fikrinin temel kaynakları ve argümanlarının ne olduğu üzerinden sabit kabuller eleştiriye tabi tutulmakta, kitabi bilginin zikredilerek yaşanan tarih bilgisinin ve koşullarının görmezden gelinmesinin bir eksiklik olduğu ifade edilmektedir: “İslam tarih tecrübesinin ve kültürel toplumsal hafızanın büyük ölçüde devre dışı bırakılmasına paralel olarak İslam siyasi düşüncesinin kavramlarının yeni bir okuma ve hiyerarşi tertibi ile, büyük ölçüde Kur’an ve sünnetle sınırlı kalarak yeni ve uyum arayan yorumlarla inşa edilmesidir.” Son değerlendirmeler ise hem İslamcılık düşüncesiyle bağlantılı olarak hem de günümüz dünyasında yer alan tartışmalı bir meseleye ilişkindir: “İslam Radikalizmi, Siyasal İslam: Bir başka şekilde söylersek hilafet-saltanat sisteminden meşrutiyete, oradan cumhuriyet, İslam Devleti’ne doğru hareket eden yeni İslam siyasi düşüncesi çizgisi bu aşamadan sonra iki ana kola ayrılmaktadır: kollardan biri daha seküler ve laik, daha liberal ve uzlaşmacı bir istikamete, İslam cumhuriyeti ve demokrasisine, oradan liberal (ılımlı-kültürel) İslam’a doğru yol alırken diğer bir hattı da özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra daha “şeriatçı”, daha dar/sade ve sıkı, daha katı, siyasi ve toplumsal talepleri yüksek, mücadeleci, cihadı-şehadeti öne çıkaran ve bunların beklenebilir bir neticesi olarak (dar mütecanisliği/homojenliği sağlamak için) dışlayıcı bir üslup ile İslam Radikalizmine doğru evrilecektir.” (sf. 86)

Kitabın giriş kısmının son bölümü bir değerlendirme ve İslamcıların Siyasi Görüşleri 1 kitabının üzerinden geçen süreçten bugüne kadar elde edilen kazanımların, yahut eksikliklerin, kayıpların neler olduğu, gidişatın ne olacağı üzerine bir fikir teatisi sunmaktadır. Bugün gelinen noktada İslamiyetin temsiliyetinin, dünya üzerinde yer alan konumunun, dünyanın yerleşik söylemi ile bir olup olmadığı, yerleşik söylemin karşısında mı yer aldığı yoksa yerleşik söyleme ivme mi kazandırdığı sorusunda, artılarıyla eksileriyle yerleşik söylemin karşısında yer alan bir İslam’dan söz edilebileceği, bunun ise Müslümanlıktan vazgeçmeden yerleşik söylemin siyasi dili ve düşüncesi ile olduğu değerlendirilmektedir. Her ne kadar bu söylem bir çelişkiyi andırsa da, İslamcılığın doğuşundan bugüne arayışın bir ayağı bu düşünce üzerine temellendirilmiş, hakim söylem eleştirilmiş fakat hakim söylemin eyledikleri karşısında hakim söylemden çıkarımlar yapılmak suretiyle arayış içine girilmiştir. Bu görüş kapsamında İsmail Kara Hoca’nın tartışılması gerektiğini beyan ettiği 3 husus bulunmaktadır: "1- Klasik ve modern siyasi düşüncelerin kaynakların ve tarihi tecrübenin İslam dünyasının yakın dönem siyasi-idari tablosunun, tarihi atlamadan ve tarihte kalmadan bir bütünlük içinde yeniden gözden geçirilmesi ve bugünün ihtiyaçları ve talepleri istikametinde yeniden müzakere edilerek değerlendirilmesi, 2- Yeni tarih ve fikir yorumuna yükselerek, parçalı İslam tarihi anlayışını bırakarak kaynakları ve asr-ı saadeti atlamadan, tarihin siyasi birikimin, geleneklerin içinden ve tenkit süzgecinden geçmek, 3- Yeni bir dil-düşünce-hareket irtibatını hesaba katarak yeni bir siyasi dil ve üslup kurmak.

Bu uzun girizgahı ilk kitabın yayınlanmasının üzerinden geçen sürede dikkate alınarak, bir değerlendirme, değişim ve dönüşümleri gözden geçirerek bir hesaplaşmaya ayıran İsmail Kara hoca, sonrasında üç kavramdan ilki olan “Hürriyet Mi Esaret Mi?” başlığıyla kitabın ana meseleleri üzerine değerlendirmesine başlıyor. Namık Kemal’in meşhur dizeleri ve Cenap Şahabettin ile başlayan bölümde Hürriyet kavramı incelenmekte, Hürriyet kavramının çağrışımları ve fikir dünyasında içeriğine karşılık yaşanan dünyada uygulaması üzerinden olan/olması gereken ayrımı yaparak umulan beklenile hürriyet ile olan, pratikte ortaya çıkan hürriyet mefhumunun pek beklentileri karşılamadığı anlaşılmaktadır.

İslamcılık düşüncesi metinleri hürriyet-meşrutiyet taraftarı ve Sultan Abdülhamit-istibdat karşıtı olmak bakımından Jöntürklerin diline hayli yaklaştığı için hürriyet ve sansür konularında muhalif söylemi paylaşmaktadır.” (sf. 112) İslamcılık düşüncesi de, ilk kitapta belirtildiği üzere, İttihat ve Terakki ile olan dirsek teması ve Abdülhamit muhalifliği bağlamında hürriyet taraftarı olup, aslında bu hürriyet taraftarlığı Namık Kemal’den itibaren düşünürler tarafından desteklenen ve beklenen, arzulanan, tartışılan ve gelmesi beklenen hürriyet mefhumuna karşı müsbet bir bakış sergilemiştir.

Hürriyet mefhumunun içeriği, sınırları, getirdikleri ve götürdükleri metinler üzerinden okunmakta, beklentinin umulanın ne olduğu ve faka bulunanın ise pek de beklenilen olmadığı görülmektedir. Aynı zamanda hürriyetin mutlak ve sınırsız olmadığı sınırları ve kısıtlamalarının tayini noktası da kitapta tartışılmaktadır. Hürriyet faslı Akif’ten yapılan “Köse İmam” alıntısıyla noktalanmaktadır.

Hürriyetten sonra gelen kavram müsavat kavramıdır. Müsavat kavramının başlığı içeriği hakkında okuyucuya ipucu sunmakta olup, yine bir olan/olması gereken ayrımı arayışlarını kafalara soru işareti olarak bırakmaktadır. Müsavat ile birlikte; arayış içerisinde olan devletin, mecbur bırakıldığı müdahalelere dur demek amaçlı bir anlayışı temsilen giriştiği atılımlar değerlendirilmekte fakat bu atılımlar sonucunda müdahaleler kesilmediği yahut önlenemediği gibi millet-i hakime olan ehl-i İslam küstürülme noktasına gelmiştir. Değişim ve dönüşümlerin dışarıdan müdahalesi ile yapılan girişimler halk nezdinde inandırıcı olmadığı gibi, millet-i hakimeye olumsuz yansımıştır. Bölüm Ziya Paşa’dan uzun bir alıntıyla başlamaktadır ve alıntının temel mesajı; bir gayrimüslim için devreye giren arabuluculuk yapan, koruyan ve kollayan, haksız dahi olsa bu işlevini aksatmayan, farklı bürokratik ve dini kurumların varlığı söz konusu iken, Müslüman haklı olsa dahi bir zulme uğrasa sahibinin kim olduğu, hakkını savunanın olmadığı bir devlet anlayışı eleştirilmektedir. İslamcılar bu müsavat içinde yapılan müsavatsızlıkları, yahut sınırını aşan müsavat kavramını eleştirmektedir. Müsavat bahsinde devamla, müsavat kavramı dini kaynaklar üzerinden incelenmekte, müsavat üzerinden laik/seküler hukuka açılan yol değerlendirilmektedir. “Modernleşme teşebbüslerinin hemen her aşamasında, hemen her temel kavram tartışmasında karşımıza çıkan, aktüel yönelişlerle toplumsal/tarihsel kodlar ve şartlar arasındaki örtüşme yetersizliği/yokluğu, umumiyetle teorik açıklamalarla, bazan da “zaruret” ilkesi devreye sokularak örtülmeye çalışılmıştır. Bununla beraber uygulamanın akışı sırasında ortaya çıkan problemler, her zaman üst düzeyde tenkitlere ve metinlere dönüşmese de bu alanı sürekli canlı tutacaktır.

"Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşitliği manasına müsavat kavramı, Osmanlı Devleti’ne dahili ve harici siyasi şartların icbar ettiği ve içte birliği sağlayıcı, dışta müdahaleyi azaltıcı, nihayet ıslahatı, zamanın şartlarına uyumu temin edici bir siyasi karar hatta bazan gerginliği azaltıcı bir siyasi hile olarak ortaya çıkmakla beraber bu karar ve hileden beklenen siyasi ve sosyal neticeler yeterli düzeyde istihsal edilememiştir.” (sf. 204)

Yapılan alıntıdan da anlaşılacağı üzere müsavat kavramı umulan ve beklenilen etkisini vermekten uzak kalmış, yetmemiş bu kavram üzerinden devletin içişlerine karışmaya varıncaya dek bir açık kapı bırakılmıştır. İslamcılar bu müsavat kavramının uygulamasına eleştiriler getirmiş, pratik üzerinden yöneltilen eleştirilerle beraber savundukları anlayış itibariyle müsavatın herkes için ve herkese karşı olanını savunmuşlardır.

Kitabın son kavramı uhuvvettir. Bu bölüm alışık olmadığımız bir İsmail Kara bölümü çağrışımı yapmaktadır. Hoca ele aldığı kavramları incelerken etraflıca inceleyip araştırmakta, alıntılarla metini zenginleştirmektedir. Hâl böyle olunca metinlerin dili ve uzunluğu, kapsamı ve çerçevesi genişlemekte, artmaktadır. Fakat uhuvvet kavramı hocanın bu genel tutumundan nasibini alamamış olacak ki kısa bir bölüm olarak son kavram ve kitabın kapanış kısmında kendisine yer bulmuştur. Uhuvvet kavramıyla manen parçalanan zihinler ve maddeten parçalanan vatan üzerinden yeni bir birleştirme çaba ve gayretine yönelik çabalar anlaşılmalıdır. Bu kapsamda parçalanan ve bölük pörçük edilen dünyanın yeniden düzenine ve ihtişamına kavuşma gayretine yönelik bir kavram okuması olarak uhuvvet karşımızda yer almaktadır. “İslam fıkıh-hukuk ve siyaset literatüründe ve kültüründe tam karşılığı olmayan yeni siyasi müsavat kavramını, siyaseten/dinen inşa etmek ve meşrulaştırmak için yardıma çağrılan ve siyasallaştırılan iki önemli dini kavramdan biri uhuvvet (kardeşlik), diğeri ittihad (birlik) olmuştu. Bu iki kavramdan uhuvvet, eşit hale gelmiş Müslim ve gayrimüslimlerden oluşan toplumu sıkılaştırmaya, ittihad ise dinleri farklı fakat eşit(lenmiş) fertlerden müteşekkil bir topluluktan siyasi birlik ve güç devşirmeye dönük olarak da çalıştırılmak isteniyordu.” (sf. 214)

İslamcıların Siyasi Görüşleri 2, İslamcılık üzerine önemli bir açığı kapatıyor ve İslamcılık üzerine yeni kapılar açıyor. Daha tartışılacak onca mesele ve kavram, düşünce ve kabuller duruyor. Kişiler ve metinler üzerinden yakın tarihe ilişkin yapılacak yeni okumalarda üzerinde yaşadığımız toprakları daha iyi anlama ve anlamlandırmaya yarayacak, bu sayede düşünce hayatımızda alınacak yollarla beraber nitelikli tartışma ve düşünme sayesinde temellendirebileceğimiz kavramlarla emin adım atmak mümkün hale gelecektir. Bu kapsamda İsmail Kara Hocanın İslamcıların Siyasi Görüşleri 2 eseri alanda önemli bir açığı kapatarak ve yeni düşünce yolları açarak okurunu selamlıyor.

Muhammed Hüseyin Güneş
twitter.com/muhammeddgunes1

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme