7 Ocak 2020 Salı

İnsan kendi 'ben'ini görmek için ötekine bakmalıdır

Ben, Öteki ve Ötesi, İbrahim Kalın’ın daha önce yayımlanan İslam ve Batı isimli kitabının çok genişletilmiş, daha kapsamlı hali. Yazarın soy ismi ile müsemma kalınca bir kitap.

Kalın, kitabı 'İslam ve Batı toplumlarının 'ben' ve 'öteki' tasavvurlarını dikkate almadan, yaşanan gerilimleri ve muhtemel uzlaşı ve çıkış noktalarını bulmamızın mümkün olmayacağı' ana fikriyle kaleme almış. "Ben başkalarından söz ettikçe aslında hep kendimden söz etmekteyim" diyen Montaigne bu sözü ile kitabı özetler mahiyette.

Modern dönemde üç temel yaklaşım var: biri ötekini tamamen yok sayan bir bakış açısı. Yani, her şeyin hakikati, olan ve olması gerekeni benim. Diğeri ötekini yok etmeye çalışan yaklaşım; sömürgecilik. Üçüncüsü, ne ben var ne öteki, hepimiz biriz. Kendini ontolojik olarak evrenin merkezinde gören her topluluk kendi dışındakileri ‘öteki’ olarak algılayacaktır. Oysaki 'Ben' ontolojik anlamda bir hakikattir ve her 'ben' ötekinin varlığını gerektirir, ötekini yok sayamaz.

Batı ve İslam kelimeleri yalnızca savaşı, çatışmayı değil; tarihten dine, felsefeden sanat ve bilime, siyasetten sanata kadar pek çok unsuru ifade ediyor. İslam denince bugün: başörtüsü, namaz, Kâbe, intihar ve terör saldırıları Batı denilince: gelişmiş teknoloji, askeri müdahaleler, işgaller, yerleşim politikaları, gelişmiş ve kalabalık şehirler, yaşam standardı yüksek fakat mutsuz insanlar gibi bir dizi imaj zihinlerde canlanıyor. Evet, bu olgular gerçeğe tekabül ediyor fakat insanı ve toplumu içinde barındıran, sürekli değişen ve dönüşen bu tarihi olguları bir kelime ile ifade etmeye kalkışmak ne kadar mümkündür? İslam dini manada Kur’an’ın öngördüğü inanç ve yaşam biçiminin ifade ederken, tarihi-kültürel manada inanç ilklerinin zaman ve mekân boyutunda farklı şekillerde ortaya çıkışını ifade ediyor. Yani, İslam dediğimizde hem bir inanç sisteminden hem de bir kültür ve medeniyet birikiminden söz etmiş oluyoruz. Batı kelimesine ise dini bir mana yüklüyoruz, batı Hıristiyanlığın ana yurdu olarak görülüyor, oysaki Hıristiyanlık Doğuda yani Kudüs ve civarında ortaya çıkmış bir dindir. Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa’da yayılan Hıristiyanlık zamanla Batı dini haline geldi. İslam, Cahiliye Arapları, İran ve Mezopotamya’da Mazdekler, Hıristiyanlar gibi dönemin bütün kültür ve dinleriyle irtibata geçti. Çünkü İslam medeniyeti, dini-kültürel manada ötekine müsamahalıydı. İslam bugün ötekileştirdiğimiz bütün bu kültürleri kendi medeniyet havzasında eritti. Modernleşmenin yarattığı sekülerleşme ile Müslüman toplumlar batıya şüphe ile yaklaşmaya başladılar. Hıristiyan dünyası-batı-ise tarihin en başından itibaren İslam’ı yani Müslümanları ontolojik manada rakip olarak algıladılar, çünkü ortaçağ Avrupası İslam hakkındaki ilk bilgilerden yoksundurlar. İslam, Arap müşrikleri ve Doğu Hıristiyanları arasında yayılınca batılılar Müslümanları hem ontolojik hem de siyasi bir rakip olarak görmeye başladılar. Felsefe, tıp, düşünce alanlarında Müslüman düşünürlerden etkilenen batı için İslam artık kültürel bir öteki haline de geldi. Avrupalılara göre, terör ve cinsellikle özdeşleşen İslam dinine rağmen İslam kültür ve medeniyeti doğup, gelişmişti.

Tüm bu verilerden hareketle Batılıların gözünde biz doğulular neyi ifade ediyoruz? ‘Öteki’ni. Ortaçağ boyunca Avrupalıların İslam hakkındaki cehaletlerinden ötürü Müslüman toplumlar şiddet ve cinsellikle özdeşleştirildiler. Osmanlı dönemlerinde Avrupalılar için Türk demek savaş, ölüm ve fetih kavramlarını ifade ettiği için Türkler korkulan, bu sebepten ötekileştirilen bir milletti. Bunun nedeni Türklerin Avrupa’ya yaptıkları seferlerdir. İki medeniyet arasındaki siyasi ve askeri çatışmalara rağmen aynı süreçte devam eden bilim, sanat, felsefe, ticaret vb. alanlarda yoğun bir etkileşimin varlığına şahit oluyoruz. Birbirleriyle yakın ve yoğun temas halinde olan İslam ve Batı medeniyetlerinin her ikisi de evrensellik iddiası taşıyor. Farklılıklarından dolayı değil bilakis bu benzerliklerinden yani evrensellik misyonlarından dolayı İslam ve Batı medeniyetleri her çağda karşı karşıya gelmiştir.

Aralarındaki önemli farklılıklara rağmen, İslam ve Batı medeniyetleri çatışmak zorunda değiller. Bir arada yaşamanın asgari şartı, herkesin kendi kalarak ortak iyide uzlaşmasıdır. Adil, katılımcı ve eşitlikçi bir dünya düzeninin anlamı, herkesin aynı şekilde düşünüp yaşaması değil, farklı görüşlerin bir arada var olma iradesi göstermesidir. Bir arada yaşama ahlakı ve kültürü, zor olmakla beraber imkânsız bir hedef değildir. İslam ve Batı medeniyetleri “iyilikte yarışan topluluklar” (Maide/48) oldukları zaman bölgesel ve küresel barışa katkıda bulunacaklardır.". Kalın’a göre, İslam ve batı medeniyetlerinin bir arada yaşaması mümkün mü? Evet, mümkün fakat görünen o ki birinin askeri, ekonomik ve medeniyet hükümranlığı şartıyla. Çünkü bu iki medeniyet arasında ağır ve uzun süreli kötümser bir karşıtlık mevcut. Kitabın ana tezlerinden bir diğeri de her “ben” tasavvurunun bir “öteki”ni zorunlu kıldığı ve ontolojik düzeyde yani toplumsal bağlamda bu “ben” ile “öteki” arasındaki ayrımdan kurtulmanın mümkün olmadığı. Yazar, İslam ve Batı arasındaki ilişkilerin çoğu zaman bir algı ve imajlar savaşı olduğunu da vurguluyor; çünkü insanlar kendilerine sunulan imajlara kolayca inanmaya yatkın varlıklar.

Batı da İslam dünyasının ‘modern ötekisi’ haline gelmiş durumda. Kuruluş ve devam eden aşamalarında, medeniyet adı altında insanlığa kan ve gözyaşı getiren Batı, kendi dışındaki ırk ve dinlere karşı şiddete dayalı bir ilişki biçimi geliştirdi. Tam da bu yüzden Doğu’da yaşanılan Batı’ya hayraniyet değil, aksine Batı karşısında aşağılık kompleksi.

İslam mükemmel bir din evet ama biz dinimizi zekice, hissederek yaşama gayretinde değiliz asırlardır. İbn Haldun sosyolojinin kurucusu ve ilk kez tarih felsefesi yapan şahsiyet, İbn Heysem optik ilminin kurucusu evet, fakat bu ve benzeri tarihi gelişmeler, bizi üstün insan/ millet yapmıyor. Belki de yalnızca geçmiş mirasımızla övündüğümüz için yeni değerler üretemiyor ve mirasımıza miras eklemek için bir kaygı gütmüyoruzdur? Müslümanların iki asırdır şimdinin hakkını vermediği için geçmişiyle övünüp durduğu ve hakikati kendi tekellerinde bulundurduklarını sanmak gibi bir gafleti yaşadığı yadsınamaz bir gerçektir. Hakikati aramak çabasına girişmek gibi bir zahmete de katlanmayan İslam dünyasının unuttuğu diğer gerçek, hangi kültürel ve dinsel kaynaktan gelirse gelsin hakikatin sürekli bir değerinin var olduğudur. Evet, bizim Şeyh Galip’imiz, İbn Arabî'miz, Yunus'umuz var ama Dostoyevski'yi, Heidegger'i, Eflâtun'u vs. görmezden gelmemek gerekmektedir. Aydınlanmacı Batı aklının bugün dünyayı sürüklediği kaos apaçık ortadadır fakat biz Müslüman olduğunu iddia edenler, bugün Allah’ın sonsuz yaratıcılık gücünü dahi batılıların gerçekleştirdiği buluşlar sayesinde çok daha iyi hayal ediyor değil miyiz? Doğa yasalarıyla ilgili keşiflerin tamamında inanç ve davranışlarını eleştirdiğimiz insanların imzası var. Biz Müslümanız! Ama bugün dünyanın en iyi, en başarılı, en üstün, en ahlaklı mensupları değiliz ne yazık ki. Batı’nın bugün hükmedici, güçlü bir konumu var, lakin bu durum elbette Kurânî bir ifadeyle 'İzzet’in karşılığı değildir. Evet, İslam aksiyoner bir dindir fakat Müslümanların başka medeniyetlerden etkilenmediği ve beslenmediğini iddia etmek "İslam, bir din ve medeniyet olarak başka kültürlere ilgi duymayacak kadar benmerkezci. Avrupalılar ise hasım ve rakipleri olan İslam hakkında bilgi toplama ihtiyacı hissedecek denli mütevazı" diyen Bernard Lewis’i haklı çıkarmak olacaktır. Oysaki İslam’da ilmin evrensellik ve sürekliliği vardır, bu sebepten Müslümanlar başka medeniyetlere ilgi duydukları, diğer kültürlerle ilgilenmemek gibi bir anormalliğe kapılmadıkları gerçeğini unutmamak lazımdır.

İslam dünyasının kendi değerlerine dayalı bir gelecek inşa etmesi, bu aşağılık psikolojisinden kurtulmasına bağlıdır. İslam dünyası yeniden kendi tarihinin öznesi olabilirse, geçmişiyle barışık, geleceğine güvenle bakabilen bir dünyası da olacaktır. Bunun için Müslüman dünyanın Batı algısını gözden geçirmesi ve bir ‘öteki’ olarak Batı’yı aşması gerekiyor. Birbirini öteki olarak algılayan "Batı" ve "İslam" medeniyetlerinin birbirleri hakkındaki tasavvurları aslında kendilerinin aynadaki yansımalarıdır. Bir öteki olarak kurgulanan İslam algısının alt yapısında Batı’nın korkuları, hayalleri yatmaktadır. Batı’yı İslam’ı ötekileştirdiği için ötekileştirenler, Batı ile aynı hataya düşmekte ve Batı’yı günah keçisi konumuna getirmektedir. Şaban Ali Düzgün’ün ifadesiyle: "Hristiyanlar da Müslümanlar da tekilci söylemlerden uzak durmalı ve dinsel ve kültürel, her türlü çoğulculuğa imkân veren bir alt yapı kurmalıdırlar. Medeniyetler birbirlerini salt öteki değil, kurucu ötekiler olarak tanıma ahlakını geliştirmelidirler. Özellikle Avrupa medeniyeti, başkalarıyla diyaloğa geçmeden önce geçmişteki kurucu çok kültürlülüğü; Farabi’nin, İbn Rüşt’ün, Gazali’nin rasyonel katkılarını yeniden gözden geçirmelidir."

Cemil Meriç, "Düşman ne doğudur ne batı; 'Allah doğunun ve batının Rabbidir.' Düşman gözü bağlı olandır. Savaşın amacı bu bağları çözmek; kinin, öfkenin, ön yargının. Benim düşman olduğum Batı, sömürgeci Batıdır, yamyam batı. Düşünen Batı’nın dostuyum." diyor. Kur’an, doğu-batı kavramlarının göreceliğini vurguluyor ve asıl meselenin iki medeniyeti de aşan hakikate yönelmek olduğunu ifade ediyor. Medeniyetler ortak iyide buluşmaya çalışırken dinler de özlerindeki temel ahlaki öğeleri öne çıkarmalı ve bu sürece destek vermelidir. Aksi halde din adına konuşanlar yaşadığımız çağdaki insani felaketler karşısında ne yapmakta olduklarını sorgulamalıdırlar. Yani, Lewis’in iddia ettiği gibi Batı ile barış içinde yaşayabilmek için Müslüman toplumların modernleşerek sekülerleşmesi gerekmiyor. Çünkü ne Hz. Muhammed teröristtir ne de Müslümanlar Nazilerden daha tehlikelidir, gerçek olan Hıristiyanların tarih boyu din adına başvurduğu şiddet ve terördür.

Ötekine bakarken, aslında aynada kendimize bakıyoruz. Kendi inancımızda ilerlerken yolda kaç testi kırıp, hangi insan haklarını ihlal ettiğimizi, vahdeti nasıl incittiğimizi hiç bilmiyoruz. Her medeniyetin temelinde suçlamak ve yargılamak yerine 'öteki'ne hürmetin, yani kul hakkına riayet etmenin, onu anlamaya çalışmanın olduğunu unutuyoruz. Bugün, 'öteki'ne karşı sorumluluk bilincine sahip olmak şöyle dursun, 'öteki'nin acziyetinden güç devşiriyoruz. Ötekine nefes alma hakkı dahi tanımayıp, varlığı, hakikati kendi üzerimizden okuyor ve üstüne hakikati kendimize mülk edinmeye çabalıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi yaşamayanı tekfir sopamızla kovalıyoruz. Hakikate sahip olduğunu düşünen şarkın çocukları, hakikate talip olmayı unutuyor.

Aynı bilemedikçe gayrı bilemiyoruz. Oysa ayni bilmek, gayri bilmekle mümkün. Mutlaka aynaya bakmalı insan, Hz. Peygamber'in öğüdünü dinleyip. Göz nasıl kendini görmek için karşısında duran aynaya bakmak mecburiyetinde ise, insan da kendi 'ben'ini görmek için ötekine bakmalıdır.

Sevil Türkyilmaz
twitter.com/arzhal_

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme