23 Haziran 2020 Salı

Beylikten imparatorluğa geçişin manevî aktörleri

"Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerrece oddan ne hod sudanuz
Bizim meftûnumuz mârifet söyler
Biz Horasan mülkündeki boydanuz."

- Abdal Mûsâ

"Urum abdalları gelir dost deyi
Eğnimize aba hırka post deyi
Hastaları gelir derman isteyi
Sağlar gelir şahım Abdal Mûsâ'ya.
"
- Kaygusuz Abdal

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş sürecine dair metinleri okurken en çok duyduğumuz isim Âşıkpaşazâde'dir. Bilgiler onun takipçileri vesilesiyle bugünlere ulaşmış olsa da hâlâ o döneme dair ortaya çıkmayanlar hem tarihçileri hem de tarih okuyucusunu şüphesiz tetikliyor. Öte yandan, belki tarihimizin en renkli sayfalarını içeren menâkıbnâmeler de tarihe yalnızca savaşlar ve savaşanlar penceresinden bakmamamız için ortada duruyor. Kimileri bu menâkıbnâmelerdeki bilgileri 'kesin' kabul ederek tarihi ona göre kurguluyor. Kimileriyse hiç önemsemiyor zira evliya-velî gerçeğini Şamanist kavramlarla ve mitlerle tabiri caizse elden geçirerek öteliyor. Oysa kuruluş sürecinden bahsetmek istiyorsak üç zümrenin ne yapıp ettiğini belirgin şekilde konuşmamız gerekiyor. Dervişler ve Sufi Çevreler kitabında Osmanlı'nın klasik çağında yaşamış tasavvufî şahsiyetleri yeniden hatırlatan Haşim Şahin, Mart 2020'de Yapı Kredi Yayınları tarafından neşredilen Dervişler, Fakihler, Gaziler adlı çalışmasıyla bu kez Osmanlı'nın erken dönemindeki dinî zümrelere derli toplu bakmamızı sağlıyor.

Bu üç zümreden ilki dervişler... Selçuklu döneminden itibaren Anadolu topraklarında kendilerini yoğun biçimde hissettiren tasavvuf ekolleri; özellikle tekkeler ve sohbet halkaları vasıtasıyla İslâm'ın yayılmasının yanı sıra insanların inançlarıyla aralarındaki 'sıkıntıları' gidermek, güzel ahlakı ve iyiliği (fütüvvet) yaygınlaştırmak için en kritik rolü oynamıştır. Bilhassa 13. yüzyıl; Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Sadreddin Konevî etkisiyle 'altın çağı'nı yaşamış, onların öğretileri günümüze dâhi damgasını vurmuştur. Tasavvuf mektebinin talebesi olan dervişler ve onların velîleri, Osmanlı'nın kuruluş sürecinde gerek beyleri gerekse halkı, şahsiyetlerinde sırlanan manevî hâllerle etkilemiştir. Haşim Şahin, çalışmasının bu öz bölümünde okuyucuya şu sırlı zâtları olabildiğince teferruatıyla takdim ediyor: Şeyh Edebalı, Kumral Abdal, Geyikli Baba, Abdal Mûsâ, Abdal Murad, Karaca Ahmed, Dûğlu Baba, Postinpûş Baba (Mehmed Hammârî), Emir Sultan, Somuncu Baba (Şeyh Hamidüddin Aksarâyî), Abdal Mehmed.

İkinci zümre fakihler. Kelime olarak “bilmek, bir şeyi iyi anlamak, bir konuda derin bilgi sahibi olmak” anlamlarına geliyor. "Fakihler gittikleri bölgelerde mensubu oldukları mezhebin gereklerini yaydıkları gibi, bazen iki ülke arasında elçilik vazifesiyle görevlendirilebiliyor, bazen de hükümdarların yanında savaşlara da katılabiliyorlardı. Mensup olduğu mezhebin gereklerini yayma konusunda en faal olan fakihler Nizamiye Medresesi'nden yetişenlerdi." diyen Haşim Şahin; Dursun Fakih'ten Süleyman Çelebi'ye kadar birçok fakih hakkında bilgi verdikten Davûd-ı Kayserî, Tâceddin Kürdî, Alâeddin Ali Esved ve Molla Fenârî gibi oldukça önemli ve hem hükümdarlara hem de halka önemli hizmetler sunmuş mutasavvıf müderrislerden de bahsediyor.

Üçüncü zümre Osmanlı'nın kuruluş ideolojisinin en dikkat çeken zümresi, gaziler. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki yazdığı maddede Abdülkadir Özcan "Gazi" kelimesi için (çoğulu guzât, guzzâ, guziy) "hücum etmek, savaşmak, yağmalamak; din uğrunda cihad etmek” mânasına gelen gazânın (gazve) ism-i fâili olup savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara şeref unvanı olarak verilmiştir" diyor. Gazi, din uğruna savaşanlara verilen bir isim olarak tarihin en çetin sayfalarında en sık rastlanan kelime olarak yer alıyor. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kurucusu olarak kabul edilen ismin de hemen yanına ekleniyor: Osman Gazi... Haşim Şahin, Halil İnalcık'a göre de gaza ve yerleşmenin Osmanlı fetihlerindeki temel motivasyon olduğunu hatırlatıyor. Osman Gazi'nin en fazla tercih edilen beylerden biri olmasının sebebi ise akınlarda elde edilen ganimetleri gazileri arasında paylaştırması. İmparatorluk için hem devletin başındaki zâtın hem de onun yanındakilerin ne kadar savaşçı olduğu her dönem ciddiyetini korumuş. "Cengâverlik ruhu ve ganimet propagandası" ile gaza heyecanı her zaman diri tutulmuş ve böylece beylikten imparatorluğa doğru yürüyen sürecin siyasî hedefi tayin olunmuş.

Dervişler, Fakihler, Gaziler'in en lezzetli bölümlerinden biri ikinci bölümü. Burada ilk Osmanlı sultanlarının dini yaşantıları, dinî zümrelerle ilişkileri, tarikatların yapılanmaları, sultanların vakıfları ve yaptırdıkları kurumlar yer alıyor. Dolayısıyla Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi devirlerinden Yıldırım Bayezid dönemi de dahil olmak üzere kritik yıllarda dini zümrelerle olan ilişkiler ve yayılma stratejilerinde ne gibi roller üstlendikleri net biçimde görülebiliyor. Haşim Şahin, kitabın son bölümünde dinî zümrelerin işlevlerine ve faaliyet gösterdikleri kurumlara yer ayırmış. Böylece Osmanlı'nın kuruluş sürecinde savaşanların ardında kalanları boş bırakmayan ve onlara bir anlamda manevî güç sağlayan kimselerin eylemleri de belirginleşmiş oluyor. Diğer yandan istimalet politikası, ihtida olayları, imar ve yerleşim konusunda katkılar incelenirken ribâtların, hankâhların, kervansarayların, zaviyelerin, tekkelerin, camilerin ve medreselerin özellikle 1500'lü yılların başına doğru iyice zenginleştiği görülüyor.

"Sufiler Türklerin İslam dinini kabul ettikleri dönemden itibaren toplumun en önemli kesimlerinden birisini temsil etmişlerdir. Osmanlı sufiliğinin altyapısı ucu Horasan'a kadar uzanan geniş bir arka plana sahiptir. Gerek Büyük Selçuklu, gerekse Anadolu Selçuklu devirlerinde sufiler son derece faal olmuş, merkezî iktidarla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda bu zümrenin etkisi Şeyh Edebalı'nın şahsında adeta kuruluşun en temel dinamiklerinden birisi hâline getirilmeye çalışılmıştır. Bilhassa, devletlerin kuruluşunda bir mit olarak sürekli karşılaşılan efsanevî rüya hadisesi bu gayretin kronik yazarları tarafından ne kadar benimsendiğini açık bir şekilde ortaya koyar."

Haşim Şahin'in Dervişler, Fakihler, Gaziler çalışmasıyla Osmanlı'nın hem en merak edilen hem de bu meraka karşın oldukça 'sırlı' kalan kritik bir dönemi, tüm meraklılar için kolay anlaşılır bir dille analiz ediyor. Son olarak, bu çalışmanın yanına Feridun M. Emecen'in Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600) ve Ahmet Demirhan'ın 'Kuruluş Sarmalı'ndan Kurtulmak: Osmanlı ve Hâkimiyet Telakkileri adlı kitapları da eklenirse okuyucunun ciddi verim alacağını düşünüyorum, naçizane.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Haziran 2020 Pazartesi

Beyaz adamın "kara derililer" üzerinde kurduğu baskı

Savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için Dilek Ağacı’na gerek yoktur.

William Faulkner’ın tek çocuk kitabı olan Dilek Ağacı’ndan bir cümle ile başlamak istedim. Faulkner’ın çocuk kitabı aracılığı ile bizlere ilettiği cümle, onun hayat felsefesini özetliyor kanımca. Faulkner Missisipi eyaletine göç etmiş İskoçya kökenli bir aileye mensuptur. Ailesi, yaşadığı bölgenin en köklü ailelerindendir. Eserlerinin konusunu Amerika birleşik devletlerinin en özgün bölgesi olan güney bölgesi oluşturur.

Kırmızı Yapraklar kitabı ile ABD de yaşanan ırkçı hadisenin hemen sonrasında karşılaştım ve okumak istedim. Kitabın çevirmeni Ülkü Tamer ve kitaptaki öyküler Tamer’in seçimlerinden oluşuyor.

Kırmızı Yapraklar beyaz adamın “kara derililer” üzerinde kurduğu baskıyı anlatan öykülerden oluşuyor.

"Beyazlar zencilere neden para verirler bilir misin? Çünkü başka beyazlar bando mızıkayla o parayı zenciden alacaktır ve zenci daha çok çalışmak zorunda kalacaktır."

Kırmızı Yapraklar’daki öyküler Ses ve Öfke kitabından izler taşıyor. Yazar yaşadığı yer olan Güney’de gördüklerini, şahit olduklarını, yaşananları kahramanları aracılığı ile ölümsüzleştiriyor.

Kitap ile aynı adı taşıyan Kırmızı Yapraklar öyküsünde, beyazların kara derililer hakkında yaptıkları diyalogların içinde kalıyorsunuz. Yaşandığını bildiğiniz ama yaşanmamasını istediğiniz olayların içinde buluyorsunuz kendinizi. En kötüsü de değiştiremeyeceğiniz olaylar olması. Dün de bu gün de…

Zenciye ne yaptılar?” Diyor beyaz adam. Diğeri –o iş tamam, küçük bir yolculuğa çıktı.
Ve devam ediyor beyaz adamların, ölen(öldürülen) zenci hakkında yaptıkları yorumlar.
“Ölmek hoşlarına gitmiyor, sarılıyorlar (ölmemek için, öldürmeye kastedenlerin ellerine, ayaklarına), zorluk çıkartıyorlar, onursuzlar ve yabaniler. Güneşte çalışmayı, toprağa girmekten üstün görüyorlar.

Kocası Jesus tarafından öldürülmekten korkan Nancy Quentin'in ailesinden yardım istiyor, 7-8 yaşında olan çocuklara sığınmaya çalışıyor. Bu yorgun zenci kadının akıbetini tahmin edebiliyoruz ancak çünkü Faulkner ustaca manevralarla sonlandırıyor öyküyü.

Bizi görebiliyor musun? Nancy?” diye fısıldadı Caddy. Gözlerimizi de görebiliyor musun?”
“Bir zenciden başka bir şey değilim ben.” dedi Nancy. “Tanrı biliyor. Tanrı biliyor.”
Hendekten çıktık. Nancy’nin evini, açık kapıyı hala görebiliyorduk; ama kapısı açık, Nancy görünmüyordu, yorulmuştu çünkü.
“Bittim yorgunluktan” demişti. “Bir zenciyim ben. Benim suçum değil bu.

Beyaz bir kadını taciz ettiği düşünüldüğü için yakalanan zenci Will Mayes hakkında beyazların ve beyazlarla işbirliği yapan Kızılderili’lerin aralarında geçen diyaloglardan anlıyoruz kara derili adamın başına neler geldiğini.

Kanlı eylül alacakaranlığıyla yağmursuz altmış iki günün biçilmiş çayırlarında, kuru otlardan bir ateş gibi geçmişti o-söylenti mi hikâye mi neyse- Miss Minnie Cooper’la bir zenciye dair.

Beyaz bir kadına mı, yoksa bir zencinin sözüne mi inanacaksın? Seni Allah’ın belası zenci dostu…

Yazarın vahşiliği ve vahşeti anlatırken, irite edici, korku ögelerinden uzak anlatım tarzı, Faulkner’ın ustalığını bize bir kez daha gösteriyor.

Ateşi yanar tutması için kara insanlardan birini seninle birlikte yollarım.

Kara insanlardan hangisini?
Gemide kazandığım kadının kocasını.

Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim.

Faulkner, her ne kadar acılı bir hayatı seçmiş, yapıtlarındaki olgularla kendisini acı çeken insanlarla içselleştirmiş de olsa, soğukkanlı duruşunu yazın diline de aksettiriyor. Faulkner “her şeyin farkındayım ama gereksiz duygu sağaltımlarına hiç gerek yok” dercesine, yaşanan ve yaşanmakta olan olaylardan duyduğu rahatsızlıklarına rağmen bize akseden anlatı rahatlığını Kırmızı Yapraklar kitabında da gösteriyor.

Derisinin rengi siyahi olduğu için farklı ve sınıfsal ayrıma tabi tutulan insanların köleleştirildiği yıllardan bu güne geldiğimizde, genetik kodlamaların hala aktif olduğunu görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde ABD, Minneapolis'te yaşanan polis şiddetiyle çalkalandı. Gözaltına alındığı sırada yüzüstü yerde yatarken bir polisin diziyle boğazına baskı yaptığı Afro-Amerikalı George Floyd'un ölümü sonrasında çok şey yazıldı çok şey konuşuldu. Belki de ilk defa çığ gibi büyüyen protestolara şahit olduk.

İsrail’de bir sokak röportajı izlemiştim. Mikrofon uzatılan Yahudi halkından büyük çoğunluğu hala bu fikre inanılıyor. Yöneticilerin hırslarından kaynaklanan dünyaya hükmetme arzusu kadar, Hitler’in yaşattığı soykırıma rağmen, halkın genelinin de içinde bulunduğumuz yüzyılda böyle düşünmesi akıl almaz geliyor.

İzlediğimiz birçok ırkçı karşıtı filmde insanın ne kadar zalimleşebileceğini görmüştüm. Çocukluğumda sadece filmlerde yaşandığını zannettiğim zulümlerin birçoğunun yaşanmış ve yaşanmakta olduğunu öğrenmek çok acı...

Ben ağlamıyordum, ama tutamıyordum kendimi de. Ben ağlamıyordum, ama yer durmuyordu ve ben ağlıyordum sonra.

Yazarın Döşeğimde Ölürken ve Ses ve Öfke romanlarındaki anlatım tarzı, gergin ama meraklı bir okuru türetiyor. Karmaşıklığın içinde saklı öz meseleleri bulmak, onları her biri derinlikli kahramanların yaşamları ve karakterleri arasından çıkarmak dikkatli okura düşüyor. William Faulkner uygulanması zor olan bilinç akışı tekniğini başarıyla uygulayan isimlerden. Her ne kadar Faulkner’ın bipolar hastası olduğu ve hastalığının bilinç akışı tekniğini uygulamasında kendisine kolaylık sağladığı söylentiler arasında yer alsa da, yazmanın sorunsuz insan eylemi olmadığı da bir gerçektir belki.

Faulkner yazın dünyası kadar iç dünyası da karmaşık ve kendine özgü bir yazar. Bir söyleşide “Söyleşilerden hoşlanmama sebebim bazen kişisel sorulara karşı öfkeli tepkiler veriyor gibi görünmemdir. Sorular kitaplarım hakkındaysa, onları yanıtlamaya çalışırım. Ama sorular benim hakkımdaysa, belki yanıtlarım ya da belki yanıtlamam, ama yanıtlasam bile, aynı soru ileride başka bir gün sorulduğunda yanıtım farklı olabilir” sözleriyle yazdıklarının önüne geçmeyi istemeyen bir yazar olduğunu ve şahsi hayatının özel kalması gerektiğini her zamanki gibi derinlikli olarak-anlatmıştır.

İyi bir romancı olmanın bir formülü olmadığı ve mümkün olsaydı bütün yazdıklarını tekrar tekrar baştan sona yazmak istediğini söyleyen yazarın yazarlık yolunda ilerleyenlere öğüt niteliğinde sözleri ise şöyle: “Yüzde doksan dokuz yetenek… Yüzde doksan dokuz disiplin… Yüzde doksan dokuz çalışma. İyi bir romancı yaptığı şeyden asla tatmin olmamalıdır.

"İyi bir yazar merhametsizdir."

Faulkner’ın yazarlığa bakış açısı bu. Merhametsiz olmak. Kırmızı Yaprakları okuduğunuzda, okurken gördüğünüz haksızlıkları dile getirmek için merhameti bir kenara bırakmak gerektiğini düşünüyorsunuz gerçekten. Ama sadece aktarıcı olduğunuz sürece. Faulkner’ın bir çok eserinde aynı anlatım tarzı var. Olaylar vahim. Hiç şüphesiz anlatıldığından, çok daha vahim. Fakat Faulkner anlatısıyla kült film izliyormuş hissini yakalıyorsunuz. Acı var ama acıklı değil.

Aynı hissi Güray Süngü öyküleri okurken de duyumsamak mümkün. Olay acıdır, ama gözyaşı yoktur. Yahut vardır ama onun adı gözyaşı değildir…

Salt gerçekliğin hayalidir yazılan. Salt gerçekliğin hayale dönüşmesiyle hayallemenin evrilmesidir belki de.

Güray Süngü öykülerinde de aynı dil hâkim. Görüyorum görmekte olduğumu fazladan acındırıcı kelimelerle örtmeden olay yerinden bildiriyorum, dercesine realist yaklaşım ile bizi kahramanın yanına taşıyor, tam da olayın yaşandığı yere.

Soğukkanlı görünen insanların yüzlerinde acıya dair çizgiler sözlerinde acıklı ifadeler olmadığında inandırıcı gelmez bazen. Yazınsal alanda ise doğru ifadeler seçilmediğinde, okuyucuyu etkilemek kolay olmaz. Ancak Faulkner ve Güray Süngü cümlelerle acılarını yansıtmayı başarmış.

Faulkner romanlarındaki bilinçakışı tekniği kadar olmasa da öykülerinde de ilk okunuşta anlaşılamayan imgeleriyle okuru düşünmeye zorluyor. Yalın bir anlatım gibi görünen anlatısı asla görünenden ibaret değil. Diyalogların arasına sakladığı cümleleri ayrıştırmaya ve çözümlemeye kalkıştığınızda, uzun metinlerle ancak ifade edebileceğiniz açıklamalara dönüşür.

Gerçekte yaşanmış ve yaşanmakta olan haksızlık ve zulümleri hayali kahramanları aracılığı ile kalıcı kılan bütün yazarlara minnet borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Hayatın zorluklarına rağmen yaşamakta olduğumuzun resmiyse öyküler, belki de görmekte olmalarına rağmen kalemle yaşamaya meyledenlerdir yazarlar.

Mississippi’de doğan William Faulkner, buradaki Güney (ABD) geleneğinden oldukça etkilendiği bir çocukluk geçirir. 1930’larda Avrupa’daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazardır. ABD’li modernist yazarların atası kabul edilen Faulkner 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. 10 Aralık 1950 yılında Stockholm, İsveç’te gerçekleştirilen ödül töreninde Nobel Edebiyat Ödülü özgün kabul konuşmasını yapar.

Hanımefendiler ve beyefendiler,

Bu ödülün kişisel olarak bana değil, çalışmama, insan ruhunun çektiği acı ve döktüğü terden oluşan ve gururlanmak için değil, ama daha önce var olmayan ve malzemesi insan ruhu olan bir şeylerden oluşan bir hayatın çalışmasına verildiğini, yani bu ödülün bana sadece emanet edildiğini düşünüyorum.

Ödülün parasal kısmının, asıl nedenin amacı ve önemiyle eşit anlamda ithaf edilecek bir hedefe ulaşması zor olmayacak, ama bu özel anı bir doruk noktası olarak kullanarak, beni dinliyor olabilecek ve kendisini zaten aynı acı ve emeğe adamış olan ve içlerinden birinin bir gün, bu öğleden sonra benim durduğum yerde durması mümkün o genç kadın ve genç erkekler için de aynısını -överek de aynısını yapmayı- yapmayı isterim.

Günümüzün trajedisi genel ve evrensel bir fiziksel korku, bugüne dek öyle uzun bir süre canlı kalmış ki artık buna katlanabiliyoruz. Artık ruhsal sorunlar yok. Sadece bir soru var: Ne zaman bombalanacağım? Bu nedenden dolayı, bugün yazan genç erkek, genç kadın, kendisiyle çelişen insan yüreğinin sorunlarını unutmuş bulunmakta. Halbuki, bu çelişki tek başına iyi bir yazı yazdırabilir insana, çünkü acı çekerek ve ter dökerek üzerine yazmaya değer tek şey sadece budur.

Bunları yeniden öğrenmesi gerek. Kendisine her şeyin temelinde korkmak olduğunu öğretmesi gerek ve çalışırken; eski değerler ve yüreğindeki doğrular, kendisine, içinde sevgi ve onur ve acıma duygusu ve sabır ve merhamet dışında hiçbir şey barındırmayan eski evrensel doğrular olmaksızın, her hikayenin kısa ömürlü ve ölmeye mahkum olduğunu öğrettikten sonra, bunları sonsuza dek unutması gerek. Bunu yapana kadar lanetli bir hayatı yaşar. Sevgiye dair yazmaz, arzuya dair, kimsenin değerinden bir şey kaybetmediği yenilgilere, umut içermeyen zaferlere dair yazar ve en kötüsü de bunları acıma veya merhamet duymadan yazar. Acılarını, evrensel kemiklerin dışında, geride bir iz bırakmadan çeker. Yürekten değil, salgı bezlerinden yazar.

Bu şeyleri özgürlüğüne kavuşturana, yeniden öğrenene dek, insanlığın içinde yer alıyormuş ve insanlığın sonunu yazıyormuş gibi yazmayı sürdürecek. İnsanlığın sonunu kabul etmeyi reddediyorum.

İnsanlığın, basitçe, hala dayanacağı için, ölümsüz olduğunu söylemek yeterince kolay, kıyametin son çan sesi çaldığında ve batan son kızıl günde, hareketsiz duran o son önemsiz kayanın ardında o ses gücünü kaybettiğinde, işte o zaman bile, bir ses daha duyuluyor olacak: İnsanlığın cılız ve yorulmak bilmeyen sesi hâlâ konuşuyor.

(Çeviri: Billur C. Yılmazyiğit)
William Faulkner söyleşisi (Kaynak: Sinem Kent)
https://www.edebiyathaber.net/william-faulkner-iyi-romanci-ahlak-disi-biridir/

Irkçılık hakkında: Amerika Birleşik Devletleri’nde XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında ırk ayırımını öngören ilk yasalar (Jim Crow Laws) çıkarılmaya başlandı. Bu yasalara yaygın bir şiddet dalgası da eşlik ediyordu. Irk ayırımına karşı yürütülen mücadelelerde siyahlar farklı kamplara ayrıldılar; siyah örgütlerin üç farklı görüş etrafında oluştuğu söylenebilir. Bunlardan siyah burjuvazinin çıkarlarını temsil eden grup (National Association for the Advancement of Coloured People [NAACP]) sadece yasal bir devrim istiyor ve son derece ılımlı bir tavır sergiliyordu. Liderliğini Martin Luther King’in yaptığı, “hemen özgürlük” (freedom now) sloganıyla ortaya çıkan ikinci siyah hareketi beyazlarla entegrasyonu savunuyordu. Gandi’nin sadık bir izleyicisi olan Protestan rahibi King mücadelede şiddet kullanılmasına karşı çıkmış, barışçıl eylemlerle ırkçı uygulamaları yenmeye çalışmıştır. Üçüncü hareketi, uzlaşmaz ve sert bir çizgi takip eden Siyah Müslümanlar Hareketi (Black Muslims) temsil ediyordu. 1930 yılında Wallace D. Fard (Wallace Fard Muhammed) tarafından kurulan bu hareketin başına daha sonra Elijah Muhammed geçmiş ve hareketi II. Dünya Savaşı’ndan sonra faal bir konuma getirmiştir. Aşırı tepkici davranan ve aslî kaynaklarla tarihî uygulamalardan çok farklı bir İslâm anlayışına sahip olan Elijah Muhammed, beyazların doğuştan birer şeytan olduğuna ve kendisinin Allah tarafından bu ırkı yok etmek üzere görevlendirildiğine inanıyordu. Buna göre boş bir eşitlik ve entegrasyon için mücadele etmektense sadece siyahlardan oluşan ayrı bir dünya kurmak ve bağımsız olmak daha gerçekçiydi (Fontette, s. 109-110). Samimiyetsizliği ve bozuk inancı bizzat kendi oğlu Wallace (Warith) Muhammed tarafından teşhir edilinceye kadar İslâm Milleti (The Nation of Islam) örgütüne mensup müslümanlar onun gayet disiplinli ve inanmış birer izleyicisi olarak kaldılar. Siyah Müslümanlar Hareketi’ne hapiste iken katılan Malcolm X (Mâlik eş-Şahbâz) 1952 yılında hapisten çıktıktan sonra kendisini bu harekete adamış, kısa zamanda ırkçılık mücadelesinin Amerika’daki en önemli liderlerinden biri olmuştur. Malcolm X, hareketten ayrıldığı 1964 yılına kadar Elijah Muhammed’in sadık bir izleyicisi idi. Mekke’ye yaptığı bir hac ziyaretinden sonra fikirlerini kökten gözden geçirmeye başladı. Hareketten ayrıldıktan sonra da bu siyah müslümanların meselelerini giderek yumuşayan bir üslûpla işlemeye devam etti. Siyah Müslümanlar Hareketi’nden ayrıldıktan sonra Harlem’de (New York) Müslüman Camii (Muslim Mosque) ve Afrikalı-Amerikalılar Birliği Derneği’ni (Afro-American Unity Organization) kuran Malcolm X, çalışmalarını 21 Şubat 1965’te öldürülünceye kadar bu kuruluşlar vasıtasıyla sürdürdü. Günümüz Amerika’sında ayırımcı yasalar ortadan kaldırılmış ve hukukî eşitlik sağlanmıştır. Ancak uygulamada hâlâ beyazlar arasında yer yer ırkçı ön yargılara rastlanmaktadır. Her ne kadar başlangıçta faşizm ile ırkçılık arasında birebir ilişki söz konusu değilse de bugün çeşitli Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan “yeni faşizm” hareketlerinin hepsi ırkçılığı vazgeçilmez bir ilke olarak ideolojilerine katmıştır.

Dilek Erdem
twitter.com/Dilek_Erdem_

17 Haziran 2020 Çarşamba

Gerilimli bir ilişkinin gündelik yaşamdaki yansıması

İnsanı, insanî özelliklerinden koparmadan realist bir biçimde anlatan kitaplar her zaman kalıcı olmuşlardır. Dünya ve Türk Edebiyatı’nda bu tür yazar ve romanlardan bolca vardır. Dostoyevski, Peyami Safa veya Kemal Tahir… İnsanın farklı yönlerine vurgu yapsalar da realizmden sapmadan, abartıya kaçmadan karakterlerini oluşturmaları hâlâ okunmalarının önemli sebeplerindendir. Macar Edebiyatı’nın önemli kadın yazarlarından Magda Szabo da Kapı romanında oluşturduğu Emerenc karakteriyle -bence- bu büyük ve kült karakter oluşturan yazarlar arasında yer almayı hak ediyor. Emerenc tıpkı Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u, Kemal Tahir’in Kelleci Memet’i, Balzac’ın Madam Bovary’si veya onlarca örneğini sayabileceğimiz karakterler gibi gerçektir, kanlı canlıdır ve ‘ünlü roman karakterleri’ arasında anılmayı hak eder.

Szabo’nun Kapı’sı otobiyografik roman özellikleri de taşıyor. Zaten başkahraman ve anlatıcı da yazarın kendisi Magda’dır. Aslında bu romanın bir tane başkahramanı yok. Anlatıcı olarak yazar, yazarın ve ailesinin yardımcısı olarak Emerenc ve hatta birçok olayda başrol oynayan evin köpeği Viola… Bu üçlünün merkezde yer aldığı roman bize gerçek bir hayattan ortalama yirmi yıllık bir kesit sunuyor, hiç abartısız, realist anlatımdan hiç sapmadan. Magda bir yazardır ve ünlü olma yolunda ilerlemektedir. Yeni taşındığı ve eskisinden daha büyük olan evine, ev işlerine ve kendisine yardımcı olmak üzere arkadaşlarının da önerisiyle Emerenc’i hizmetçi olarak almak ister. Fakat bu noktada Emerenc’in o çok ilginç ve baskın karakteri devreye girer. Emerenc, eğer kendisi isterse bir evde görev yapmaya başlayan biridir. Yani seçilmez, seçer diyebiliriz. Değişik, farklı, aykırı bir karakterdir Emerenc. Çok konuşmaz, asla hediye kabul etmez, çalışacağı ücreti kendi belirler ve oturduğu eve hiç kimseyi sokmaz. Misafirlerini bile odasının önündeki antrede ağırlar. Yazar böylece Emerenc üzerinden bir gizem ve merak duygusunu da tetikler: Acaba Emerenc’in köpek Viola’dan başkasının giremediği evinde ne vardır? Emerenc bütün mahalleliden ve Magda’dan ne saklamaktadır:

…Marifetli tahsildar kuşkularında haklıydı, sonsuza dek kapalı o kapının ardında değerli eşyalar olabilirdi, toplama kamplarına sürülen mahkûmların hazineleri gibi…

Magda ve Emerenc arasındaki ilişkinin bir yönünü bu gizemli ev bir yönünü de Emerenc’in karakteri oluşturur. Çünkü Magda yaklaşmaya çalıştıkça Emerenc’i kızdırır ve onu kendisine daha soğuk davranmaya hatta kendisini azarlamaya iter. Emerenc isterse biriyle konuşur çünkü. Bu kişinin işveren olmasının hiçbir önemi yoktur:

Emerenc, ne yazık ki her bakımdan eksiksiz biriydi, öyle ki bazen çekingence telaffuz ettiğim övgü sözcükleri karşısında kendisine sürekli minnettarlık duyulmasından hoşnut olmadığını, ona övgüler yağdırmamıza gerek olmadığını söyler, çalışma veriminin değerini kendisinin de çok iyi bildiğini açıkça belirtmekten kaçınmayarak bezginlik verirdi.

Kitap aslında rutin bir seyirde akıyor. Hatta zaman zaman okuru yorabilecek düzeyde günlük hayatın akışının anlatımına da dönebiliyor; ancak böyle zamanlarda yazar, bu durumu daha çok sürdürüp okuru sıkmak yerine, kitaba hareket getirecek bir olayla okuru tekrar kitabın içine çekmeyi başarıyor. Bunlara ben kitabın kırılma noktaları diyorum. Bu kitapta da birkaç yerde bu tür kırılmalardan bahsetmek mümkün. Emerenc’in evini ilk defa Magda’ya açması, Emerenc’in hastalığı ve sonrasındaki gelişmeler veya Magda ve eşinin Viola’yı sokakta bulup eve getirmesi ve köpek üzerinden gelişen Emerenc-Magda ilişkisi. Bunların hepsi ya kendi başına ya da olan olaydan sonraki gelişmeler açısından okuru kitaptan kopmaktan kurtarmış. Yani yazar kırılma noktalarını iyi kotarmış diyebilirim.

Yazarın Emerenc’le son derece gelgitli bir ilişkisi var. Genelde alttan alan ama zaman zaman da olsa sosyal statüsünün verdiği bir güvenle Emerenc’i ‘alt etmeye’ çalışan bir portre çiziyor bu ilişkide Magda:

…Teşekkür bile etmeden boş tabağı önüne bıraktım ve yatak odasına döndüm. Bakışını arkamda hissetmiştim, şimdi de o benim derdimin ne olduğunu merak ediyordu ve ben bu durumdan memnundum. Zafer kazanmıştım, kibirle ve biraz da küçümseyerek Emerenc’in uyguladığı eve girme yasağının sırrını çözdüğümü düşünüyordum.

Ama her zaman baskın olan Emerenc oluyor ve ayağına giden de anlatıcı Magda. Szabo çünkü kitabın adında olduğu gibi, ‘kapı’ imgesiyle bir duvar örüyor bu ilişkide. Kapı, Emerenc’i temsil ediyor, Emerenc’i Magda’dan ve dış dünyadan soyutluyor ve bu kapının açılması da son derece trajik olayların başlamasına sebep oluyor.

Kapı bir bakıma Emerenc karakterinin gizli geçmişinin yönlendirdiği bir romandır. Bu gizli geçmiş gün yüzüne çıktıkça, yani kapılar birer birer açıldıkça romanın katmanları da gün yüzüne çıkar. Başlardaki kapalılık romanın sonuna doğru açılır. Emerenc’in karakterini şekillendiren olaylar ve durumlar; onun sert, mesafeli ve kimseye minnet etmemesinin sebepleri de ortaya dökülür. Tabii bu biraz da bir ülkenin ya da Avrupa’nın siyasi gelişmeleriyle de alakalıdır. Yazarın arka planda ve kıta Avrupa’sının geçmişi üzerinden verdiği ipuçları da bazen Emerenc karakterini anlamamızı kolaylaştırır. Çünkü Emerenc birçok kötü şey görmüş ve yaşamıştır:

…Ama yine de asılmaktan iyisi yoktu, temiz işti, zamanında Peşte’de yeterince idama tanık olmuştu, beyazlar iktidardayken beyazlar, kızıllar iktidara gelince de kızıllar asmıştı. Mahkûmların, uğruna asıldıkları renk ne olursa olsun, infazlardan önce yüzlerine okunan aşağılayıcı metinler de ipte sallanırken boşluğa tekme sallamaları da birbirinin aynıydı. Asılmak o kadar da kötü bir şey değildi, örneğin mermiyle ölmekten daha iyiydi çünkü kurşuna dizme eylemi her zaman başarılı olmayabilirdi, o zaman da henüz ölmeyen mahkûmun üzerine ateş açmak, sonunda yine de ölmediyse özel olarak yanına kadar gidip kafasına veya ensesine kurşun sıkmak gerekebiliyordu. Bu tür idamları da biliyordu, bunlardan da yeteri kadar görmüştü.

Yazar kitabını siyasi göndermelere çok bulamamış aslında. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında Avrupa’nın durumunu bu şekilde oluşturduğu birkaç pasajla anlatmaya çalışmış.

Magda Szabo, kitabın çevirmeni Hilmi Ortaç’ın deyimiyle, önemsiz gibi görünen gündelik olaylardan ve kişilerden yola çıkarak okuruna büyüleyen ortamlar yaratabiliyor. Fakat daha önce de değindiğim gibi bu gündelik olaylara bir merak ve heyecan duygusu da katabiliyor. Özellikle kitabın sonu, bu kitaba yakışacak bir vuruculukta. Sondaki duygusal gerilimin ve diyalogların örneğini pek az yazarda görebiliyoruz. Dostoyevski’de mesela.

2003 yılında yabancı roman dalında Fransa’nın saygın ödüllerinden olan Femina’yı Kapı eseriyle kazanan Magda Szabo yirminci yüzyılın en iyi yazarlardan biri bana göre. Saf edebiyat okumak isteyen birçok kişi yolunu Szabo’ya da çevirmeli.

Mehmet Akif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

16 Haziran 2020 Salı

Yabancılaşma ve yalnızlaşma arasında "normal" insanlar

Kitaplar da insanlar gibidir, onlarla tanışmadan önce haklarında çok şey öğreniriz. Bu öğrendiklerimiz onlara karşı olumlu veya olumsuz bir önyargı şeklinde kendini gösterir. Bu önyargı, insanlarla tanıştığımızda ya da kitapları okuduğumuzda edindiğimiz izlenimi ciddi derecede etkiler. Kitapların ticari birer nesne kabul edildiği günümüzde çeşitli çok satanlar listesinde yer almak, internet sitelerinde reklam vermek ve sosyal medyada çeşitli sebeplerle hakkında yorum yapılmış olmak kitapların satışını olumlu yönde etkiliyor. Çok satmanın edebi bir ölçüt olmadığını bildiğimden popüler kitaplara karşı biraz mesafeli olduğumu kabul etmeliyim.

Sally Rooney’nin Normal İnsanlar'ı ülkemizde ve dünyada ciddi bir ilgiyle karşılanmış ve hakkında olumlu-olumsuz pek çok değerlendirme yapılmış, “bestseller” listelerinde kendine yer bulmuş bir roman. Bütün bunlar kitabı büyük bir beklenti içinde okumama sebep oldu. İyi insanlar ve iyi kitapların birer kaldıraç görevi görmesi gerektiğini düşünürüm hep. Bizi kendisinden çok daha uzağa götürmeli, ilerletmeli. Normal İnsanlar, insan ilişkilerinin yüzeyselliği karşısında insanın ruhsal derinliğini gözler önüne seriyor. Y kuşağı olarak ifade edilen neslin; din, felsefe, ahlak, siyaset ve aile kavramlarına bakış açılarını işlerken bu gençlerin varoluş süreçlerindeki çalkantılarını da irdeliyor. Bu yönüyle roman, yeni bir şey söylemekten ziyade okuyucuyu kendi içsel gerçekliğiyle cesur bir yüzleşmeye davet ediyor.

Romanın başkahramanı Marianne adında bir genç kız. Roman, Marianne’in kişiliğini tamamlama serüveni olarak okunabilir. Romanın başında lise son sınıfta okuyan Marianne, ailesi ve arkadaşları tarafından sevilmeyen, kendini gerçekleştirememiş bir kızdır. Romanın sonuna gelindiğinde ise gerçek iyiliği yakaladığını öğreniyoruz. Marianne, bu süreçte pek çok ruhsal acıya katlanarak kendi varoluşunu tamamlıyor. Romanın diğer başkahramanı Connell dahi Marianne’in kendini tamamlama sürecinde bir figüran olarak öne çıkıyor. Sadece Marianne değil, romanın diğer kahramanları da roman boyunca ruhsal olarak belli olgunluğu yakalıyor. Roman, erkek egemen anlayışa bir eleştiri de getiriyor. Marianne ve Connell’in babaları yok, Marianne’in abisi silik bir karakter ve romandaki diğer erkek karakterler de olumsuz özellikleriyle öne çıkıyor. Marianne’in babası şiddete eğilimli bir adam ve annesinden uzun zaman önce ayrılmış. Marianne’in, erkeklerin kendisine şiddet uygulamasına izin vermesinde hatta bunu istemesinde babasının şiddet eğiliminin bir etkisi olabilir. Marianne de ruhunun bir yerinde erkek egemen ilişkiye teslim olmuş durumda.

Marianne, roman boyunca savruluyor ve her boşlukta Connell’a tutunuyor. Connell dışında bütün erkekler Marianne’e şiddet uyguluyor ve onu aşağılıyor. Connell’in annesi bir temizlik işçisi. Bu nedenle Connell işçi sınıfını temsil ediyor. Marianne’in diğer bütün sevgilileri zengin aile çocukları olmaları sebebiyle burjuva olarak kabul edilebilir. Marianne’in de sermaye olduğunu düşündüğümüzde romanı bir çeşit sermaye savaşı olarak da okuyabiliyoruz. Ancak bu sefer bu savaşı sermayenin kendisi veriyor. Her seferinde patronun hışmına uğrayıp işçi tarafından teselli edilse de işçiye ait olmayı bir türlü kabullenemiyor.

Roman, Avrupa toplumunun yozluğunu da gözler önüne seriyor. Aile kavramının ortadan kalktığı, etik değerlerin yok sayıldığı, tensel hazların ve günlük kaygıların yaşamın merkezine konduğu bir gençlikle karşılaşıyor okuyucu. Din, hayatlarında nerdeyse hiç yer edinmezken siyaset, sanat, edebiyat gibi konular sarhoş masalarının dedikodularını oluşturuyor sadece. Connell’in ağzından şunları söylüyor yazar: “Ortadoğu’yu bir ev partisinde konuşarak kurtaracak değiliz.

Yazar, Connell üzerinden roman boyunca iki kez normal bir insanın bir anda şiddet ve cinnete yönelebileceğini sorguluyor. Özellikle Marianne’e karşı oldukça şefkatle davrandığı bir anda aklına ona vurma fikrinin gelmesi erkeklerdeki şiddetin insan ruhunun çok derininde, karşı konulması zor bir dürtü olduğunu düşündürüyor.

Marianne, bir itaat arayışı içinde. Sadece hoşuna giden şeylere değil, hoşuna gitmeyen şeylere de itaat etmek istiyor. Bu sayede varoluşunu gerçekleştirmeyi amaçlıyor ki Marianne’in sermayi temsil ettiğini düşündüğümüzde bu durum mantıklı görünüyor.

Normal İnsanlar, kahramanların birbirleriyle ilişkileri bakımından Kinyas ve Kayra ile Kumral Ada Mavi Tuna romanlarını hatırlatıyor. Roman kahramanlarının hepsinde ruhsal bir boşluk görülüyor. Aidiyet hissi roman boyunca neredeyse hiç görülmüyor. İnsanların bir araya geldikleri çeşitli etkinlikler dahi sahte. Bütün kahramanlar birbirlerine çeşitli sebeplerle katlanıyor. Ruhsal boşluklarını tensel hazlarla doldurmaya çalışıyorlar.

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

Şiir insanları birleştirmez, onları ayırır*

“Terleyecek kan yürek kağıda boncuk boncuk,
Ve şiir bitince rahme düşen her çocuk
şair olacak!"
- Süleyman Çobanoğlu, Şiirler Çağla

Bir şiir kitabını alıp baştan sona okumayalı on yılı geçmiştir. Bir dönem sadece şiirle hemhâl olan biri için pek anlaşılabilir bir durum değil. Kendi adıma edebiyatı şiirle sınırlandırdığım o dönemler mısraların ciddi manada heyecanlandırdığı demlerdi. Dünyanın gerçekten değiştirilebileceği düşüncesinin sihrine bugün bile şaşırıyorum. Sonraları şiir adasından uzaklaştığımı fark eden bir ahbabım bunun sebebini sorduğunda -kısaca- ‘şiirin gerçeklikle örtüşmeyişi’ demiştim. Şiirin, idealden avuntuya dönüşmesi hâlâ düşündüğüm meselelerden. Öyle ki şiir hayat içerisinde nerede duruyor sorusu havada asılı duruyor. Mevzuyu Adornovari (T. W. Adorno, 1903-1969) bir abartıya bulayıp kişisel kaygıyla meşrebime yontarak mağduriyet hıncı devşirecek değilim fakat şiir bir şey vaat ediyorsa o şeyin ne realizmle ne de rasyonalizmle alakasının olmadığını açıkça söyleyebilirim. Dahası, ‘barbarlık’ şiire gelinceye kadar insanlığı kaç infaza uğratıyor saymak abes olur.

Bir yandan salt ütopya olduğunu düşündüğüm şiirin hayatın gerçekleriyle örtüşmediği hissine her gün biraz daha kâni olurken öte yandan şiir konusunda Cemil Meriç (1916-1987) kadar da katı düşünmüyorum. Sadece şiirin özü itibariyle hakikatin nabzını tutabilme ihtimalini zayıf görüyorum. Moderniteyle birlikte hayatın değişen dinamiklerinin bunun başlıca nedeni olabileceğine dair düşüncem elbette tartışmaya açık.

Cemil Meriç şiire meyilli toplumların duyguya ağırlık verdiklerini ve düşünmeyi gerektiren felsefe alanında yetersiz kaldıklarını iddia ediyor. Ona göre felsefe yani düşünce yerine hisse yönelik bu durum ilerlemeyi engelleyen ortamı doğuruyor. Doğu toplumlarında pek rastlanmayan (epistemolojik) ‘düşünme’ ilerlemenin temel dinamiğidir ve felsefeye yatkınlık Batı dünyasının başarısının neredeyse temel özelliğidir. Bu görüşün kökeni Antik Yunan felsefesine kadar gidiyor. Örneğin Platon, şairlerin mimesis (taklit) yoluyla gerçeği perdelediğini ileri sürüyor. Platoncu görüş, sanıyorum, romantizm temsilcileri dışında tüm zamanlarda destekçi bulmuştur. Bunun en bariz göstergesi, Platon’un (MÖ 4 veya 5. yy) şiir ve şair hakkındaki görüşlerinin benzerini Rousseau’ya ve (1712-1778) Hegel’e (1770-1831) kadar uzanan bir yol çizmesi diyebiliriz. Bu düşünceye göre şair gerçeği anlatmaz, kurgucudur. Okuma müptelası Cemil Meriç’in zihin dünyasının şekillenmesinde özellikle ilk dönem için Batılı filozofların ve dolayısıyla Batı felsefesinin payı büyük. Şiir ve şair ile ilgili kanaatinde bunun etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yazının başına dönersek, uzun yıllar sonra baştan sona okuduğum şiir kitabı Süleyman Çobanoğlu’nun geçen yıl Ötüken Neşriyat’tan çıkan Tamgalar’ı oldu. Çobanoğlu’nun Şiirler Çağla ile hafızamda ‘özge’ bir yeri var. Unutmak adlı şiirindeki “Hafıza mı, ölüm mü, hangisi daha kolay?” dizesi ara ara yankılanır zihnimde. Sadece anlamsal uzamı değil tınısı da içimi yumuşatır. Şiirin yapabileceği en uç noktanın bu olacağı kanaatindeyim. Şiir, hissi estetize edebilir en fazla, gerisi yanılsama.

Tamgalar, Süleyman Çobanoğlu’nun üçüncü şiir kitabı. Ötüken Neşriyat bir güzellik yapıp 2009’da yayınlanan Hudayinabit ve ilk baskısı 1997’de yapılan Şiirler Çağla’yı da Tamgalar ile birlikte edebiyat dünyasının sularına bırakmış oldu. Şair ve yayıncı üzerine düşeni yaptığına göre eğer yolu varsa, şiir yola buradan sonra okurla devam edecek denebilir.

Süleyman Çobanoğlu okuyucusu onun iki konuda hassas davrandığını ‘hassaten’ bilir. Bunlardan biri Türkçe yani dil, diğeri İslam yani dindir. Şair, Tamgalar ile bu ikiliye üçüncü bir halka eklemiş görünüyor. Anane, kültür ya da gelenek diyebileceğimiz bu olguyu en ‘öz’ anlatan kelime ‘töre’ olabilir. Buradaki üçüncü halkanın Çobanoğlu için yeni bir şey olmadığının da altını çizmek gerekiyor elbette. Önceki çalışmalarında bunun göstergeleri fazlasıyla mevcut. Yalnız, Tamgalar’da bu özellik biraz daha öne çıkmış izlenimi verdi bana. Bu sebepten Tamgalar’daki vurguyu ‘Türklük’ şeklinde yorumlayanlar da çıkabilir lakin bu tavrın anlamı daraltmaktan başka bir işe yaramayacağı kanaatindeyim. Tüm ‘özcü’ duruş sergileyen şairlerde olduğu gibi, aşırı yoruma maruz bırakıp kısıtlamak şiiri şiir olarak değerlendirmeye engel olacaktır.

Şiir konusunda teknik detaylara girmek niyetinde değilim. Zira vardığı nokta şiir bitti/bitmedi şeklinde kısır bir yer oluyor. Onun yerine gerçek şiir kendini her şartta belli eder deyip Tamgalar’da dikkatimi çeken birkaç noktaya temas etmek istiyorum. Yukarıda değindiğim gibi, şair iki konuyu; dil ve dini şiirinin omurgası yapıyor. Önceki eserlerinde de bu durum göze çarpıyordu fakat Çobanoğlu’nun Tamgalar’da kullandığı dile ayrı bir özen gösterdiği hemen belli oluyor. Bugün günlük dilde pek yer bulamayan sözcükler bir hayli fazla. Türkçenin etkilendiği diller bir yana, öz varlığından örnekler bulunduğundan okurun eli iki de bir sözlüğe kayıyor. Eserdeki üslup gereği öncekileri göre anlatım epey kısaltmış fakat bu yönelim anlamı daraltmayarak derinleştirmiş diyebiliriz. Dilin yanı sıra ‘töre’ (gelenek, kültür) fazlaca yer alıyor şiirlerde. Bu bağlamda şair yörüklüğünün de verdiği ayrıcalığı ziyadesiyle kullanıyor. Eserde yer alan dinsel ögelerde efsane, destan, mitoloji ve pagan detaylar epeyce mevcut fakat ana damarı ilim ve irfanı bir araya getiren rivayete dayalı geleneksel İslam inancı oluşturuyor.

Tamgalar’ı okurken en çok hissettiğim şey yaşanmadan yazılamayacak ifadeler oldu. İsyan da şükür de, tıpkı insanın zatında olduğu gibi bir arada hatta aynı anda bulunuyor. Kimi politik tepki kimi ahlaki duyarlılık taşıyan öfke yüklü sözler satıhtan zihne çarparak dağılıyor. Yerleşik hayatın hayatı dumura uğratışı, kaybedilen değerlerin telafisizliğinin keyfiyeti düşüncelere salıyor okuru. Süleyman Çobanoğlu Tamgalar’la kadim bir kültürün içinden topladığı düş(ünce)lerden aidiyetini belli eden bir ‘iz’ bırakıyor okurun zihnine.

*Tamgalar, T. S. Eliot’tan (1888-1965) yapılan bu alıntıyla başlıyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

15 Haziran 2020 Pazartesi

Gerçeğin ipini bırakmadan gökyüzüne salıncak asmak

Şuayp Ebu Medyen hazretleri inzivaya çekilir. Cuma namazı dışında günlerini evinde geçirir. Bir sene geçer; evinin etrafı, kapısının önü, inzivasının bitip sohbetini dinlemeyi bekleyenlerle dolar. Israr sonucu kapıda belirir. Kalabalık heyecanlıdır. Biriken kıymetli sözcükleri beklemektedirler. Hazret çıkar ama bahçe duvarındaki bülbüller havalanır. “Şayet konuşmaya salahiyetli olsaydım, kuşlar benden kaçmazdı” der ve içeri girer. Bir yıl daha kalır. Bir yıl sonra kuşlar kaçmıyor hatta yenileri gelip konuyordur…

Menkıbenin hissesinden mülhem; hem insan hem hayvan hem nebatat ile sohbet şartının Allah’tan geçtiği üzerine şahitlik ederiz ki bu kitap, “…edep nezaket ve uslup meselesidir”!

Nehri tarif etmek için edebiyatı yetirenlere şair; mutluluğun resmini çizebilene ressam denmiş! Efsaneler ise hep haddini aşarak öğrenenlerden yükselmiş. En azından kendine karşı kendi haddini aşmak gerekiyor. Aksi halde maviyi tarif edemeyenden edebiyat, hüznü çizemeyenden ressam olmadığı gibi; kendi ötesini yaşayamayandan da insan olmuyor! İnsan için insanlıktan; insan için kendinden vazgeçmeden kendinden öteye geçen ve gerçeğinin ipini hiç bırakmadan gökyüzüne salıncak asıp yazan bir adam Ahmet Murat.

Başka bir menkıbeden hisse de Simurg üzerine:

Menzilinden vazgeçen kuşlardan birinin bahanesi şöyledir: “Ey Hüdüd ben ömür boyu çok çektim bu çektiklerim beni mahzun etti, iş bilmez etti. Çıkmaz benden bu menzil sevdasının hakkı.”. Ahmet Murat burada girer devreye; “ama sayın Hüdüd; biz düşündük ki maneviyat ve melankoli sever birbirini”! Bilge Hüdüd ise şöyle der: “Dünya durmuyor ki, sen niye durursun derdinin üzerinde?”. Devamında, hatırlamak derdinde isen sadece kötüyü hatırlamak iyinin de sahibine nankörlük olmaz mı manasında sorular ile bizim pek yakıştırdığımız melankoliyi tasavvuftan çekiverir. Ne güzel irtibat kurulur “ne dert baki ne gam” üzerine…

Kaderle barışık ahlaki yeterliliği tanımlarken kimi tarif ediyorsa, tarif ettiklerini kendisinde bulduğun kaç kişi okuyabilirsin ki? İtiraf ediyorum uzunca zamandır bunca birikimi, bunca kaygısız bir dilde, sade ve tevazu ile dillendiren bir kalem ile karşılaşmadım.

Bilmek kavramıyla demleri de ayrı bir keyif; “herkesin bildiği ama okumadığı” klasikler üzerinden Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ini anlatırken, dizilerin kitaplarını hatırladım. Felsefesini, popüler kültür üzerinden yedirdiğini zanneden bu utanç tablosu, Tehlikeli Oyunlar gibi bir üstat işini dahi hallaç etmedi mi? Çok satıldı ama yine az okundu. Çokça kapak fotoğrafı çekildi sınır dışı menşei kahveler eşliğinde. Oğuz Atay ise yine az hükmündeydi oysa. “En nadiru ke’l –ma’dum”; azın hükmü yok olan gibidir!

Az olanda kalıp koruyabiliyoruz ya güzelim yalnızlığımızı. Çok olan, hatta en çok olan yanı azınlık olması olan Ahmet Murat okurken yalnızlık ve sadeliğinin bilinçli seçiminde, büyük büyük kulaçlarda özgürce seyrediyor zihin. Bütün biriktirdiklerimizin ortak hissi bu! Biraz felsefe retoriğiniz varsa; hele ki keyif te alıyorsanız, tanışmadan geçmeyin! Kitabın da dediği gibi, Leyleğe hacı muamelesi yapan insanların arasında büyümüş çocuklar olarak biz ne hacıları sevebildik ne leylekleri. Kuşlarla Sohbet edince hacı da görünürlüğünü yitiriyor leylek de. Yol kalıyor, aşk kalıyor geriye.

Müslüman hayatının istikamet kazanması yolunda imanın sanayiden, iradenin teknolojiden, tevekkülün duble yollardan daha belirleyici olduğunu söylerken kendine uğramıyor gibi başladığı sohbetler kendinden başka kimseyle derdi olmadığını gördüğün hikayelere dönüşüveriyor. İçini ve mahallesini temiz tutma derdinde söylemiş; ne güzel söylemiş:

İstanbul’dan gelenlerin dünyanın diğer yarısında büyü etkisi yarattığı toprakları anlatmış.

Coğrafyalar taşınmış diller değişmiş ama özde taşınan ruhun iklimi her daim İslam ile muhafaza edilmiş Türk coğrafyalarının çeşit çeşit tasavvuflar kokan topraklarını…

Sokrates’in kendisini öldürecek olan baldıran zehrini içmek için beklerken flütle öğrenmeye çalıştığı yeni ezgi gibi bir filozoflukla; “yarın kıyamet kopacak olsa ağaç dikin” diyen güzelin ümmeti olmayı içselleştirmiş umutla anlatmış.

Modernliğimiz yalnızlığımızı, yalnızlığımız geleneğimizi sömürürken; çağdışı bir primisivist gibi mağara adamlığında sığlaşmadan, derdinin, insan fıtratında bir yakışıklık olduğunun altını çize çize anlatmış.

Çünkü radyo dinleyenlerin televizyon izleyenlerden daha özgür olduğu gerçeği vardır. Böylece hayal gücün kadar geniş sınırların olur ki zenginlik budur. Ruhunun derinliklerindeki tabiatla dışarıdakini karşılaştırdığında yeni bir dil imkanı doğar bu sınırsızlıktan. Yunus’un su değirmeninden duyduğu sesi, inilti ve acı olarak duyması sonucu yazdığı “dertli dolap” nasıl açıklanabilir ki başka.

Hülasa:

Ahmet Murat manevi yorgunluğuna niyet ile çözüm buldurmuş mu bilmeyiz ama bize onun anladığı manada “Allah bereket versin” demek düştü.

Arketiplerin efendisi. Satır aralarından konuşabilmenin piri...

Biz doğuluları konuşmayı severiz ama kendimizden bahsetmeyi değil” demiş.

Biz bahsettik; hakikat şahitliğine şahitlik olsun!

Hissettik ki:

Kuşlarla Sohbetin Şartları sadece yazılmış değil pratikte uygulanmış bir kitaptır Ahmet Murat’ın avlusunda…

Mavi Çınar
the.blue.gaia@gmail.com

10 Haziran 2020 Çarşamba

Soyluluğa değil meziyete saygı

Savaşların belki de tek olumlu yanı, insanın hem kendi ruh dehlizlerini hem de içinde yaşadığı toplumun ruh durumunu keşfetmeye imkân sunması. Galibiyetlerin ve mağlubiyetlerin çok ötesinde bir keşif bu. Geri çekilişler, pusular, siperler, kurşun yağmurları, donmalar, ezilmeler, açlık, sefalet...

23 Ocak 1783’te Fransa’nın Grenoble şehrinde doğan Stendhal, ömrü zorluklarla geçmiş bir yazar. Yedi yaşında annesini kaybetmesi ve ardından halasıyla yaşamaya başlaması, İtalya'ya asteğmen olarak gitmesi ve askerlikle kuramadığı bağ sebebiyle bir süre Paris'te avare bir hayat yaşaması, Marsilya'da ticaretle uğraşması, Napolyon'un zafer alayıyla Berlin'e gitmesi, 1810'da sürveyan olarak saraya sunulması, Polonya, Floransa, Roma, Napoli’yi gezdikten sonra yine Napolyon’un Büyük Ordusu’yla Moskova’ya gitmesi... İşte belki de kırılma anı burası. Çünkü Stendhal, Moskova’nın cayır cayır yanmasından ve Büyük Ordu’nun çekilişinden çok etkileniyor. 1834’te Légion d’honneur nişanı alana kadar devletin çeşitli hizmetlerinde bulunuyor. Avrupa'da o kadar vakit geçiriyor ki insanı anlamak ve toplumları değerlendirmek için edebiyata müracaat ediyor. 1840'tan sonra fazlasıyla yorulan bünyesi edebiyatla arasına giriyor. 22 Mart 1842’de felç geçirdikten bir gün sonra ölüyor.

Kendini dünyada bir yere koyamayıp bir yere ait hissedememiş bu önemli yazarın en büyüleyici kitaplarından biridir Kırmızı ve Siyah. O, halet-i ruhiyesini ve gözlem yeteneğini bu eseriyle dünyaya göstermiştir. Roman karakterine "Hiçbir partiden değilim. Beni mahveden de bu oldu. Benim bütün politikam şu: Müziği, resmi severim. Güzel bir kitap benim için bir olay kadar önemlidir." dedirtirken konuşan kendisidir. Henri Dubouchet’nin Kırmızı ve Siyah için yaptığı çizimler incelendiğinde görülecektir ki kelimelerle Napolyon sonrası Fransa'nın vaziyetini hem maddi hem de manevi anlamda ortaya sermiştir. "Hayatımın en güzel tesadüflerinden biridir" diyor Nietzsche, Stendhal için. Andre Gide ise Kırmızı ve Siyah'ı "kendi zamanının ötesinde bir roman" olarak değerlendiriyor. Madalyonun bir de tersi var. Victor Hugo mesela, "Dördüncü sayfadan öteye nasıl gidebildiniz?" diye sorar bir dostuna. Ölümünden sonra da "Stendhal yarına kalamaz, çünkü yazmanın ne olduğunu asla aklına getirmemiştir" der. Stendhal; süslü ve abartılı anlatımı Tahsin Yücel'in de belirttiği gibi hiç sevmez, hatta tiksinir. Yalın anlatımı her şeyin üzerinde tutar. Bir gerçeği anlatmayı bir iç çekişi anlatmaktan daha değerli bulur. Bu ifade Stendhal'in duygudan uzak, aşırı gerçekçi bir yazar olduğunu düşündürmemeli. Zira o, "psikolojik romanın kurucusu" olarak tanınıyorsa bunun esas sebebi Kırmızı ve Siyah'tır. Dolayısıyla dünya edebiyatının en önemli roman karakterlerinden Julien Sorel'dir.

Fransa'nın küçük bir kasabasında doğmuş, keresteci bir babanın oğludur Julien Sorel. Yaşadığı hayat karşısında itirazları vardır. Soylu, zengin bir yaşam arzular. Bu da onun türlü hırslara kapılmasını teşvik eder. Aldığı dini eğitim dahi ondan bu hırsı uzaklaştıramaz. Her ne kadar dini anlamda kendini geliştirmek istiyorsa da aklının bir ucunda da askerlik vardır. İşte kırmızıyla siyah arasındaki savruluşları da böyle başlar. Ya "siyah-cüppe" diyerek yaşamını kilise üzerine kuracaktır ya da "kırmızı-ordu" diyerek askerlik yolunu tutacaktır. Zihnindeki ve kalbindeki din bilgisi onu askerliğe uzaklaştırsa da Napolyon'a olan hayranlığı askerliği sürekli gündeminde tutar. Elbette bu ikilemde aşk da vardır. Hayatına birbirinden çok farklı iki kadın girer. Bu iki kadın da Sorel'in din ve askerlik, yani siyah ve kırmızı arasındaki geriliminin dışına aşkı ve evliliği koyar. Roman bu anlamda -yazıldığı dönem de düşünülürse- çok derin anlatımlara sahiptir. Bir misal verelim: "Modern evliliğin tuhaf yan ürünleri vardır. Eğer evlilikten önce aşk mevcut ise, evlilik denen birlikteliğin sıkıcılığı içinde kesinlikle solup gider. Özellikle de çalışmak zorunda kalmayacak kadar zengin olan eşlerde, dingin evlilik mutluluğuna yönelik temel nitelikli antipati oluşur. Sevda ve aşkların içine balıklama dalmaktansa, bunların yanından geçip gidenler, sadece hayal gücünden yoksun olan kadınlardır."

Kırmızı ve Siyah'ın en büyüleyici tarafı dünya klasikleri arasında belki de en rahat okunanı olmasıdır. Stendhal her ne kadar söylev tipi anlatımı sevmese de cümleleri insan ruhunun, yaşam bilgisinin derinliklerine iner. Kurgunun dışında sanki bir kurgu daha vardır ve işte orada Stendhal insanın ikiyüzlü tarafına işaret eder. Hem Sorel karakteriyle hem de kendi benliğiyle ikiyüzlülüğe karşı nefret kusar. Bir yanda çalışma zorluğu, diğer yanda kalbi güzel tutma şuuru insanların içindeki menfaatçi yaklaşımları bir bir döktürür ona. Sorel'e göre insanlar bir kalbi kırmadan ona dokunmayı bilmiyorlar. İktidara yakın durup köle olmayı, insan kalmaya tercih ediyorlar. Tanrı'nın varlığı üzerine inşa ettikleri ideolojilerle siyasiler insanların duygularıyla oynuyorlar. Sorel'in çok anlamlı bulduğum tavırlarından biri ise şu: Saygı, soyluluğa değildir. Saygı, meziyetleridir. Dolayısıyla insan, değerini davranışlarıyla, yaşama karşı olan tutumuyla kazanır. Burada çaba, emek ve vazgeçmeme -belki de tutku- çok önemli bir yerdedir Sorel'e göre. Bu yüzden de "Bir adamın değeri var mı, yok mu nasıl anlarız? Bütün isteklerine, bütün görüşlerine karşı zorluklar çıkarın. Gerçekten değerli bir insansa, zorlukların hepsini yenmesini bilecektir." der.

Romanın tüm çerçevesiyle gerçekliğe yaslanması karşısında Sorel'in bizzat Stendhal olduğunu düşünüyorum. Çünkü Napolyon'un yanında katıldığı savaşlar, gerçeği görme anlamında onu hiç beklemediği kadar geliştirmiş ve yaşı ilerledikçe de bu konuda daha fazla hassasiyet kazandırmıştır. Napolyon’un zaaflarını, ihtiraslarını yakından görmüş ve onlara yenik düşerek ülkeye monarşiyi geri getirişiyle toplumdaki sınıfların birbirinden geri dönüşü mümkün olmayacak derecede koptuğunu anlamıştır. "Fransa’da kibirden başka bir şey göremiyorum" der, O, yani hem Sorel hem de Stendhal, kibre bulaşmamak için ciddi bir mücadele içindedir: "Bu insanlara ruhumu sadece paraları karşılığında vermeye yönelik, mükemmel alışkanlığı ne zaman elde edeceğim? Eğer onların (ve böylece kendimin) saygısına erişmek istiyorsam, şunu anlamalarını sağlamalıyım: Zavallı biri olarak onların dünyevi mallarının kölesi olsam da, yüreğimle onların terbiyesiz kendini beğenmişliklerinin çok çok ötesinde, adeta bir tahtın üzerinde bulunuyorum. Onların aciz lütuf emarelerinden ya da küçümseyişlerinden, anlatılması olanaksız bir şekilde daha yüce bir konumdayım."

Bir adlî vakanın, psikolojiyi ve aşkı da yoğurarak sıra dışı bir siyasi romana nasıl dönüştüğünü görmek için Kırmızı ve Siyah olağanüstü imkanlar sunuyor. Üstelik Napolyon döneminde Fransa'yı, dönemin Avrupa'sını teferruatıyla hissetmek isteyen tarih severleri de tam kalbinden vuruyor. Stendhal'in bu romanı hâlâ dimdik ayakta, üstelik yazarın ruhu da Julien Sorel karakteriyle yanımızda. Çünkü: "Biz öldükten sonra belkide duygularımız bizimle birlikte ölmüyordur."

Son olarak Stendhal tüm okurlarına şu güzel öğüdü bırakıyor Kırmızı ve Siyah'la: "Hiç aldırış bile etmeyin; bir yol, iki yanındaki çitlerde diken var diye hemen güzelliğini kaybeder mi? Yolcu yoluna gider, dikenler de kötülükleriyle baş başa kalır."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf