1 Temmuz 2012 Pazar

Şarkı gibi, roman gibi şiirler okumak isteyenlere

Rainer Maria Rilke; hüznün, roman gibi şiirin, derinliklerin şairi. 1898'de Rusya seyahatinden hemen sonra 23 yaşındayken bu kitabı yazmaya başlıyor. Kitap 1905 yılında yayınlanıyor. Türkçe'ye "Dua Saatleri Kitabı" adıyla, 2008 yılında çeviriliyor. "Şiir varlığın kendisidir" diyen Rilke, şiirlerini bazen bir şarkı gibi, bazen de kısa bir roman gibi sunuyor okuyucusuna. Zaten Stefan Zweig, Rilke'nin ölümünden sonra yaptığı veda konuşmasında şöyle demiş: "Bir müzikle geldi Rilke, müziği gidişinden sonra da kalacak.". Hiç şüphesiz ki kaldı, kalmaya da devam edecek.

"Tamamlanmaz hiçbir şey, ben bakmadan,
durur tüm oluşumlar kıpırdamadan."

"Seviyorum benliğimin karanlık saatlerini,
içinde duyularımın derinleşip gittiği;
bulunur orda eski mektuplardaki gibi
günlük yaşamının yaşanıp bitmiş bir hikayesi,
Uzaklaşılmış ve aşılmış bir efsane gibi."


Kitabı Türkçeye kazandıran Yüksel Özoğuz, muazzam da bir giriş yazısı eklemiş. Bu yazıda Rilke'nin hayatını, şiire yaklaşımını, nasıl bir karaktere sahip olduğunu, gezgin ruhunda ona en çok etki eden şeyleri ve aşklarını bulabilirsiniz. Hiç şüphe yok ki bu kitabın ardından Rilke'nin diğer şiir kitapları; "Orpheus'a Soneler" ve "Duino Ağıtları"nı da okumak isteyeceksiniz. Ancak dün yaptığım YKY ziyaretinden sonra duydum ki, "Dua Saatleri Kitabı" dışındaki Rilke kitaplarının baskısı şu anda yok. Yaptığım kısa bir internet araştırması, Cem Yayınevi'nin Rilke'nin bazı şiirlerini bastığını gösterdi. Bilgilerinize.

"İlk defa yalnız kaldım seninle,
sen, duygularım.
Sen bir genç kız gibisin."

"Baba bizim için değil mi geçmişte kalan biri;

geçmiş yıllar, gitgide bize yabancılaşan
eskimiş tavırlar, modası geçmiş giyim,
buruşmuş eller ve rengi uçmuş saçlar?
Aslında kendi zamanı için o bir kahraman,
bir yaprak o, biz büyüyünce kopan."


Çok kısa bir son yapmak istiyorum; ruhunuz için, Rilke okuyunuz.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

26 Haziran 2012 Salı

Gerçekliğe bir davetiye

"Croisset’nin münzevisi. İlk modern romancı. Gerçekçiliğin babası. Romantizmin kasabı. Balzac’ı  Joyce’a bağlayan dubalı köprü. Proust’un habercisi. İnindeki ayı. Burjuvalardan korkan burjuva… Bütün bu unvanlar soyluluk unvanlarına kayıtsız kalan biri tarafından edinilmiştir. Onurlar onursuzlaştırır, unvanlar insanın değerini düşürür, görev insanı aptallaştırır."
          
Gustave Flaubert üzerine yazılmış bir deneme-roman diyebiliriz “Flaubert’in Papağanı” için. Aslında biyografinin, kitabın tamamına hakim olduğunu söylemenin mümkün olması ile beraber kitap, birçok farklı konuyu ve üslubu da içinde barındırıyor. Usta yazar Flaubert’in yaşamına, düşünce dünyasına ve kitaplarına dair her şeyi sıra dışı bir üslup ile işlemesinin yanında, farklı zamanlarda geçen iki hikâye ile de kitaba romansallık katıyor.  Normal bir yaşam öyküsünden bu yönüyle çok farklı olan kitabın, bir diğer yönü ise okuyucuyu pasiflikten kurtararak kitabın içinde, genelde kitap sonuna saklanan ya da kitabı özümseyerek bir müddet sonra herkesin kitaptan yapacağı kişisel çıkarımları için okura zaman tanımayarak, okura her sayfada aktif bir düşünce atmosferi yaratmasıdır.

Yazar adeta Flaubert’e dair her ne varsa didik etmiştir. Flaubert’in yaşamındaki olayları detaylı olarak işlerken de Geoffrey Braithwaite’in hikâyesi kitabın farklı bölümlerinde devreye girerek Flaubet’in yaşamına eklemlenmiş ve ilgi çekici bir yazın ortaya çıkarmıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki yazar, okuru dev bir sarmaşığa korkarak tırmandırırken, aşağının yüksekliğini göstermeyerek de okuru yüreklendirmiştir.  

Julian Barnes, kitapta iki öykü arasında yer yer gidip gelmiştir. Aslında ana öykü olan Flaubert’in yaşamı ve birincisine göre daha az yer teşkil eden emekli doktor ve Flaubert uzmanı Geoffrey Braithwaite’in hayatta olmayan karısı Ellen’in ilginç yaşam hikayesini anlatmıştır. Burada ilginç olan nokta: J. Barnes, okuru Ellen’in yaşamı ile Flaubert’in yaşamı üzerine kafa yormaya zorlayarak, farklı zamanlarda yaşayan, evli bir kadın olan Ellen ile ünlü bir yazar olan Flaubert’in yaşamı arasında büyütecimizi gezdirmemizi istiyor gibi duruyor.  
          
 Kitabın başından sonuna kadar Geofrey Braithwaite, Gustave Flaubert’in “Saf Bir Kalp” adlı hikâyesini yazarken kullandığı ve iki tane olan papağanlardan hangisinin onun gerçek papağanı olduğunun ve hangisinin sahte olduğunun araştırmasını konu ediniyor. Julian Barnes burada “gerçeklik” olgusu üzerinde durup bizleri gerçeklik üzerine düşünmeye davet ediyor.

Ozan Şen

24 Haziran 2012 Pazar

Yazı sanatları dersi almak isteyenlere

Eğer siz de hayatınızda okumak üzere olduğunuz ilk Cortazar kitabı seçiminizi “Ayakizlerinde Adımlar”dan yana kullanırsanız, benim gibi bu yazarın bağımlısı olabilirsiniz.

Cortazar, 1914 Brüksel doğumludur. 1919’da ailesiyle birlikte ülkesi Arjantin’e dönmüştür. 1938’de ilk şiir kitabı Presencia’yı (Varlık) yayımlamıştır. Fransız edebiyatı dersi vermiştir ve Cuyo Üniversitesi’nde John Keats üzerine bir seminer düzenlemiştir. 1945’te üniversitelere faşist müdahalenin başlaması üzerine Buenos Aires’e dönmüştür. 1951’de ilk öykü kitabı Bestiario’yu (Hayvan Hikâyeleri), 1960’ta ilk romanı Los Premios’u (Ödüller) yayımlamıştır. 1963’te bugün en önemli romanı sayılan Rayuela’yı (Seksek) yayımlamıştır.

Ayakizlerinde Adımlar” Cortazar’ın ince işçilik ürünü olan öykülerinin bir toplamıdır. Bu kitabın özelliği ise Metis Yayınları’nın kendi toplaması olmasıdır. Yani Cortazar’ın aslında böyle bir kitabı yoktur.

Kitaptaki hikâyeler sırasıyla; Yaz, Silvia, Kindberg Diye Bir Yer, Öğle Yemeğinden Sonra, Kızıl Çember İçinde Birleşme (Borges’e ithaf edilmiştir), Işık Değişikliği, Ayakizlerinde Adımlar, Liliana’nın Gözyaşları, Cennetin Kapıları ve Arayış’tır. (Charlie Parker’a adanmıştır).

Cortazar’ın farklı dönemlerinin farklı yapılardaki öyküleri olmaları dikkat çeker. Şahsi fikrimin bu ince hikâyelerin en etkileyicilerinin Yaz ve Silvia olduğudur. Bundan sonra benim için Cortazar demek, Emile Ajar, Borges, Hesse, Fuentes standartlarında bir yazar demektir. Silvia’nın girişinden bir alıntı yapalım ki, Cortazar’ın yazı sanatları dersinden bir hikâyeye nasıl giriş yapılırmış görelim...

"Kimbilir nasıl bitebilirdi başı bile olmayan bir olay, ortalarda başlamıştı ansızın ve belli bir sınırla çevrelenmeden bitiverdi, başka sislerin başladığı bir noktada; her neyse, konuya girmek için şunları söylemek gerekiyor: Pek çok Arjantinli, yazı Luberon vadisinde geçirir, bu bölgenin en eski sakinleri olan bizler onların uzaklarda yankılanan seslerini sık sık duyarız, büyüklerle birlikte çocuklar da gelir, bu da Silvia demektir zaten, çiğnenmiş bahçeler, çatalla et yenilen öğle yemekleri, çocukların al yanakları, korkunç ağlamaları izleyen İtalyanvari bağrışmalar..."

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

23 Haziran 2012 Cumartesi

Yaşam şeklini değiştirmekten çekinenlere

87 yaşında, Alman asıllı olduğu halde Alman tarafını reddetmiş ünlü bir profesör, 36 yaşında bir kadının hayatını değiştirebilir mi? Bir aşk uğruna insan neler yapabilir? 60 sene süren bir aşk mümkün mü?

Zülfü Livaneli, Serenad kitabında bu soruların cevabını sunarken bir yandan da yakın Türkiye tarihinden çok da konuşulmayan gerçeklerle kavrıyor okuyucusunu. Hikâye Maya Duran tarafından bir uçak yolculuğu esnasında yazılıyor, başından geçenleri edebî kaygı duymadan olduğu gibi anlatan Maya’nın Profesör Maximilian’ın yaşamına dair söylediği her kelime sizi alıp o zamanların Pera Palas’ına, Beyoğlu sokaklarına, Max’ın umutsuzluğuna götürüyor. Livaneli, iç içe geçmiş hikâyelerle bezediği roman tekniğiyle okuyucuyu adeta kahramanlarının gezdiği sokaklarda yürütüyor.

Nazi Almanyasında tanınan bir profesörken evlendiği Yahudi karısına duyduğu aşkla ülkeyi terk eden ve umutsuz bir yaşam sürmek zorunda kalan Max’ın unuttuğu anılara ve acılara dönüş hikâyesi bu. İsimlerini bile geride bırakmış insanların yaşayacak bir yer bulma hikâyesi. Bir kadının monoton hayatından zorla çekilip çıkarılma hikâyesi. Yakın tarihte topraklarımızda yaşanan ölümlerin, ayrılıkların ve değiştirilen yaşamların hikâyesi.

Serenad  kitabını yalnızca okuyamazsınız, bir noktada bir kelime sizi daha fazla araştırmaya, unutup gidilen gerçekleri yeniden hatırlamaya yönlendirecektir. Sanırım kitabın en güzel tarafı da bu. İşin tarih kısmıyla ilgilenmiyor olsanız bile Max’ın 60 yıl süren aşkı ve o aşk için her şeyden vazgeçişine kapılmamanız imkânsız. Sözün kısası, uzun zamandır çok etkileyici, sarsıcı bir kitap okumadım diyorsanız Serenad sizin için biçilmiş kaftan.

Ümran Kio
twitter.com/umrankio

Hayat endişesini sorun etmeyen bohemlere

Okuma yelpazeminizi geniş tutmak adına kendimizi geliştirmeye devam ediyoruz. Türkiye’de ilk basımı 1988’de, elimizdeki 3. basımı 2012’de Ayrıntı Yayınları tarafından yapılan, Almanca aslından Tevfik Turan tarafından çevrilen kısa ama ağır romanla tanıştırayım sizleri: Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi. Tanıştığınıza memnun olacaksınız.

Bu zamana kadar adını pek duymadığımız yazarımız Peter Handke’dir. 1942 Griffen doğumludur, Graz Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Öğrenciliği sırasında Forum Stadtpark adıyla bir araya gelen genç edebiyatçılar topluluğuna katılmıştır. Üniveristeyi bitirdiği yıl Amerika’ya gitmiştir. Orada “yerleşik” edebiyata yönelttiği eleştirilerle büyük ilgi toplamıştır. İkinci Dünya Savaşı sorası deneysel edebiyat yaklaşımının önemli adlarından biri olmuştur. Dilin yapmacıklığını, insanlar arasında ilişki kurmadaki yetersizliğini ve giderek insana yabancılaşmasını romanlarında sık sık işlemiştir.

Roman “Kaleci topun yuvarlanıp çizgiyi geçişine baktı...” cümlesiyle açılıp tam ters bir eylemle bitmektedir. Burada yazarın derdi kesinlikle “dil”in doğru kullanımıdır. İnsanlar arasındaki bütün iletişimsizliklerin kaynağı da dil olgusu olduğu için, yazar kurguya yer bırakmayacak şekilde “olay”ı anlatmıştır. Bu olayı da eskiden çok tanınmış bir kaleci olan, şimdilerin işsiz güçsüzü, geçimsizi Josef Bloch üzerinden anlatmaktadır.

Handke’ye göre, “Edebiyatın görevi toplumsal koşullandırmayı yıkmak ve kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır. Ama edebiyatın kendisi de her zaman için kültürün bir parçasıdır ve dolayısıyla kendi içine dönük ve kendine yeniktir. Yazmak, kendi kendini hapsetmek, kendini yaşamdan uzaklaştırmaktır ve bu da bir tür şizofrenidir aslında.

Yalnızlık”, “boşluk”, “ilişkisizlik”, “dilin ilişki gücü” gibi temalarla örülü, iyi edebiyatın “zor” metinlerine ilgi duyan okurların büyük zevk alacakları bir yapıt.

Tuna Bahar

22 Haziran 2012 Cuma

Melankolik bir dost arayanlara

Manik-depresif teşhisi konulduktan sonra hayatının büyük bir kısmı psikiyatri kliniklerinde geçmiş, her şeye rağmen, onlar gibi olmamak adına elektroşoklara dayanmış, ölümden korktuğu halde intihara kalkışmış yalnız bir kadın: Tezer Özlü.

Gerçek kişi ve kuruluşlarla ilgisi olmayan kitaplardan hoşlanmadığını söyleyen, her kitabında kendi yaşamını anlatan Tezer Özlü’nün "Kalanlar" kitabı belki de yazarın en mahrem alanı. Ölümünden sonra kardeşi Sezer Duru tarafından yazarın evindeki notlar ve günlüğünden derlenip yayınlanmış.

Sürekli gitmek isteyen, “içine bir kere girilip sonra çıkılan ve geri dönülmeyen” evleri seven, kalabalık dünyaya çıkmadan yaşamak isteyen, sadece tren raylarında kendini iyi hisseden bir kadının hikâyesi.

"İşte burada istediğimi yapabiliyorum. Işık var. Kitaplar var. Ben varım. Dünyam var."

Mutsuz olduğunuz zaman etrafınızdaki insanların sizi teselli etmek için yapabilecekleri pek fazla bir şey yoktur. Onlar kendilerine düşeni yaptıktan sonra çekilirler ve aslında siz sorunlarınızı hep kendiniz çözmek zorunda kalırsınız. Bu yalnızlık saatlerinde melankolinizi paylaşacak sizden daha çok acı çekmiş, daha fazlasına katlanmak zoruna kalmış bir dosta ihtiyaç duyarsanız Tezer Özlü’nün sizinle paylaşacağı çok şey olduğundan emin olabilirsiniz.

"Burada ölecek yer yok.  Sonra siz beni yakarsınız. Ya küller arasında uyanıp, gövdemi arayıp, yalnız külleri görürsem? Oysa toprak içinde bir süre daha kollarım, bacaklarım ve tüm bedenimle birlikte olabileceğim. Belki ölüme alışana dek. Ölüm içinde ölümü unutana dek."

Ümran Kio

Karanlık bir aşk hikayesi okumak isteyenlere

“Hep aynı şeyleri okumaktan sıkıldım, hep aynı yazarların kitapları gündeme getiriliyor” diye dert yanıyorsanız sizi böyle alalım. Zira elimizdeki Joseph Incardona kitabı hepimiz için iyi bir seçenek olma özelliğini taşıyor.

Önce yazarı mercek altına alalım: Joseph Incardona, 1969 Lozan doğumlu. Cenevre’ye yerleşmeden önce Paris ve Bordeaux’da yaşadı. Sanat Sosyolojisi profesörü olan Incardona, halen Cenevre Etnografi Müzesi’nde danışmandır ve 2003’ten beri Bordeaux, Paris ve Cenevre’de kurduğu yazı atölyelerinde dersler vermektedir. Oyun ve film senaristliği de yapmaktadır.

Gelelim 220 Volt’a... İlk romanıyla kimsenin ilgisini çekmeyen yazar Ramon Hill, son iki romanıyla meşhur olmuştur. Dolayısıyla onun bu popülaritesi ilk romanının da tekrar gün yüzüne çıkmasının, yeni ve büyük boyutlarda basımının yapılması demektir. Üç romanı olan meşhur yazar iki çocuk sahibidir. 4. romanı için yakın dostu ve menajeri onu sürekli sıkıştırmaktadır ve Ramon’un karısı Margot bu duruma müdahale edecektir. Margot, Ramon’u yanına alarak evlerinden ve iki çocuklarından kilometrelerce uzakta bir çiftlik evinde sessiz sakin 15 gün geçirmeyi amaçlamaktadır. Hem dünya tarihinin en eski ve karmaşık ilişkisi olan kadın – erkek (karı – koca) sorunlarına çözüm arayacaklar, hemde Ramon’un 4. romanını bitirmesini sağlayacaklardır. Ramon gitmemek için her şeyi dener ama sonunda zamanı geldiğinde çok inatçı olabilen karısına boyun eğmek zorunda kalır.

Bu kısa roman arka kapakta dendiği gibi “karanlık bir aşk hikayesi”ni anlatmaktadır. Modern kent hayatında insanların önceliklerinin farklılıklar gösterebilmesini, aynı insandan sıkılıp başka biriyle birlikte olmanın normal karşılanabilmesini, kadın erkek ilişkilerinin gözden geçirilip yoluna sokulabilecek bir durumken iş yüzünden bazen aksamaların yaşanabilmesini ve tüm bunların sonunda klasik bir nevrotik yazar imajının çizilebilmesini salık veriyoruz.

Romandaki ironi de burada yatıyor bence: Modern hayata ait bu olaylar Ramon ve karısı Margot’yu neden kilometrelerce ötedeki bir çiftlik evinde ilgilendirsin ki? İşte Ramon’un yazmaya çalıştığını romanın, karanlık bir aşk hikayesinin, geride iki çocuk olmasının, dakikliğiyle tanınan çiftçi Charlot’un varlığının bilincine varınca, romandaki resmin bütününü yakalamış oluyoruz. Zaten çiftçi Charlot olmasaymış eğer, bu roman eksik kalırmış.

“Hiç mutlu olmazsın, derdi Margot. İster esinlenerek, ister esinlenmeden olsun, yazmak her zaman çözümlenecek bir sorun, ardından gelecek cümleyle telafi edilen bir dengesizlik olarak kalır.”

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar