24 Eylül 2019 Salı

İnsanlığın üzerine çöken tedirginliğin kaynakları

"İçtenlikle söylemek gerekirse, çağdaş dünyamızda bütünüyle mutlu denilebilecek kişi yoktur; tedirginlik gitgide artıyor" diye yazmış Jung, İnsan Ruhuna Yöneliş'te. Kitabın yayınlandığı tarih (1933) düşünüldüğünde yeniden tedirginlik duymamak pek mümkün değil. Bir insan sadece yarım saat boyunca yediğinden içtiğine, izlediğinden gezdiğine varıncaya dek yaşamının içinde olan şeylerin gerçekle ne kadar alakalı olduğunu düşünse muhtemelen aklını kaçırır. Aslında hepimiz farklı ölçülerde aklını kaçırmış insanlarız. Bu da herhalde depresyon gibi, ruhumuzun en doğal tepkisi.

Evren Balta'yı bilhassa Birikim'deki yazıları sebebiyle sıkı takip eden okurlardan biriyim. Hem yazdığı konular lise yıllarından itibaren dikkatimi çeker hem de dilini yalın, meseleleri ele alışını kuvvetli bulurum. Tedirginlik Çağı (İletişim Yayınları, Eylül 2019); şiddet, aidiyet ve siyaset üst başlıklarıyla yaşadığımız zamanların nabzını tutan ama bunu yaparken geniş boyutlu düşünen, geniş boyutlu düşünmeyi teşvik eden bir kitap. Bu tip çalışmalar okuyucu tarafında fazla siyasete bulandığını düşünülerek çoğu zaman göz ardı edilir. Balta'nın makalelerinde ilk göze çarpan, sövgüyü ve övgüyü dert edinmeyişi, zaten yakalaması imkansız olan bu hızlı zamanlarda fotoğrafını çektiği anı irdeleyişi... Kitabın kapağı da (Jules Gauthier, “Halep”, 2017) bana bunu anlattı. Yıkıntılar içinde durmaya çalışan insan. Ama bu insan ne kadar hakikatle bir arada, ne kadar bir yerlere yaslanarak durabiliyor koca bir muamma. İşte Tedirginlik Çağı, bu dev muammanın kitabı.

Oldukça akıcı ve dolu bir önsözle açılıyor kitap. Hâlâ -yaşadığımız çağ gereği evet hâlâ- endişeli olmayanları sağdan soldan sıkıştırarak ve son zamanların Richard Sennett, Zygmunt BaumanPankaj Mishra gibi en muteber düşünürlerinden de yararlanarak şöyle bir sallıyor. Misal isteyenler için en uygun paragraf hangisi olur diye düşünürken, çok doğru bir seçimle kitabın arka kapağına konan şu cümleleri olduğu gibi alıyorum: "Yaşadığımız her tür talihsizliğin kendi başarısızlığımızdan kaynaklandığına inanan, yoksulluğumuzun ya da yoksunluğumuzun temel sebebinin ‘içindeki beni’ yeterince ortaya çıkarmamaktan kaynaklı olduğuna emin, en çok satan kitapların hep kişisel gelişim kitapları olduğu bir ‘kendi kendine yardım’ toplumu bu. ‘Kendine yardım etmeyene kimse yardım etmez’ söyleminin ‘kendine yardım etsen de sana yardım etmem’ söylemine dönüştüğü bir toplum. Böylesi bir toplumda bugün yüz yüze olduğumuz en önemli meselelerden birisi hem toplumsal hem de bireysel olarak belirsizlik ve güvencesizlikle baş etme kabiliyetimizdeki büyük krizdir."

Kitabın 'şiddet içeren' birinci kısmında evvela üçüncü dünya savaşı meselesini irdeliyor Balta. Ufukta görünecek olanı beklediğimiz için gelmiş olanı göremediğimizi vurguluyor. Çünkü yeni dünyada artık savaşlar da yeni. Hadiseler devletler arasında cereyan etmiyor yalnızca. Savaş teknolojilerinin değişmesiyle toplar ve surlar değil az ve öz 'profesyonel' askerlerden kurulan ordular ön planda. Diğer yandan devletlerin öyle veya böyle sebeplerle 'gözlerine kestirdiği' toprak parçalarında egemenlik iddiasında bulunabilmesi de savaşların sürecini değiştirdi. Birinci Körfez Savaşı (1991) sonrası ABD askerî doktrininin nasıl değiştiğini anlatan Pat Phelan dört unsura dikkat çekiyor: Artık savaşlara düşman toplumun tamamı dâhil ediliyor. Savaş eylemi adem-i merkezîleşiyor. Büyüklüğün yerini çeviklik alıyor. Düşmanı fiziksel olarak yok etmektense psikolojik üstünlük önem kazanıyor. "Bu yeni savaş artık ordular arasında bir savaş değildir, hatta halklar arasında da bir savaş değildir, bu yeni savaş halkın savaşıdır" diyor Phelan. Devamında küresel çağın başta IŞİD olmak üzere yeni şiddet aktörlerini ele alıyor. Burada üzerinde düşünülmesi gereken en önemli mesele, siyasetçilerin ve/veya yönetici grupların belirli bir hedef için gerçekleştirdikleri eylemin öngörülemeyen yan sonuçlar doğurması, tıpkı El Kaide gibi. Örgütleşme bahsinde IŞİD'in, Oliver Roy'un ifadesiyle hayatından vazgeçmiş, fakir, kaybedecek şeyi olmayan, aşağılanmış kimselerden oluşmaması, tam aksine bebeğini bırakan annelerden üniversite öğrencilerine kadar çok geniş bir profil arz etmesi de son derece önemli. "Çağdaş kürseler cihatçılar modernitenin bir ürünüdür. Toprak için değil, inanç için ölürler. Tıpkı Batı'daki post-endüstriyel toplumların elitleri gibi, onlar da küresel bir dünya düzeni çağrısında bulunlar" söylemi önemli. Günümüz örgütlerinin başlıca 'savaş' temaları merhamet, aidiyet, vahşet, mağduriyet ve ütopya üzerine kurulu. İlk kısmın son başlığında intihar saldırılarının neden olduğu irdeleniyor Balta tarafından. Tıpkı IŞİD'e katılanların profili gibi şaşırtıcı bir durum var bu konuda da. İntihar bombacıları sadece ağır ruhsal hastalıkları olanlardan ya da kandırılanlardan oluşmuyor. Rasyonel biçimde bombacı olmaya karar verenlerin esas meselesi bir anlam uğruna kendini feda etmek. Anlamlı bir şey yaptığını düşünmek, zannetmek. Yani bombacı ailesinin onurlanmasını düşünmüyor, içinde olduğu topluluk tarafından kabul görmeyi, unutulmaz olmayı hedefliyor.

Kitabın ikinci kısmı, çağa aidiyet penceresinden bakıyor. Vatandaşlık, hiçbir sosyal pratiği düşünülmeden 'satın alınabilir' bir şeye dönüşmesiyle birlikte tam özünden çürüyor. Böylece mevcut eşitsizlikler sadece ulusal boyutta değil uluslararası anlamda da büyüyor. Gözle görülür biçimde artan 'parayı veren düdüğü çalar' vatandaşlığı, halk tabanında içe kapanma ve yeniden millileşme olarak tepki buluyor... Çağımızın en büyük 'sorun'larından biri de büyük göç dalgaları. Bir tarafta yerinden edilenler diğer tarafta yerinden tedirgin olanlar var. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) 2014 yılı raporunun başlığı "Dünya Savaşta", her şeyi anlatıyor. Sadece 2014 yılında tüm dünyada yerinden edilmiş insan sayısı İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek boyutuna ulaşmış durumda. Bu konuda oldukça ciddi ifadelerde bulunmuş olan Zygmunt Bauman'ın yorumlarına başvuruyor Balta: "Mülteciler, gittikleri yerlerde kendilerini bir başka 'güvencesizliğin' içinde buluyorlar. Çoğu zaman hukuki statüden yoksun, temel insani ihtiyaçlara ulaşımın bile imkânsız olduğu koşullara adım atıyorlar. Barınacakları bir konutları, karınlarını doyuracak geçimlik kaynakları, çocuklarını okula gönderebilme ya da kayıtlı ve güvenceli işlerde çalışabilme imkânları olmadan. Yerinden edilenler hak sahibi insanlar olarak değil, ellerini daha iyi konumda olanlara açan 'vatandaşlık dilencileri' olarak görülüyorlar. Onlar için talep edebileceğimiz eşit haklar değil, en iyi durumda şefkat ve hoşgörü oluyor."

Popülist hareketlerin seyri, küresel çağda iktidar ve protesto, yükselen batı karşıtlığının nedenleri, vergi cennetleri, küresel sermayenin 'gizli' hareketleri ile sosyal medyanın siyaseti nasıl etkilediği, kitabın üçüncü kısmının meseleleri. Bir değer sıralaması yapmak uygun düşmez ama sosyal medyanın siyaseti nasıl etkilediği oldukça ciddi bir konu. Aslında sosyal medya, yalnız siyaseti değil evvela insanın ruh sağlığını nasıl etkiliyor bunu konuşmalıyız. Sadece konuşmakla da kalınmamalı. Zira sosyal medya kullanıcıları ama bilerek ama bilmeyerek elindeki ürünü pazarlamak isteyen şirketlerden oy talep eden partilere, baskı uygulamak isteyen hükümetlerden ne yaptığı 'bir türlü' belli olmayan uluslararası sivil toplum kuruluşlarına dek tüm 'aktör'lere hizmet ediyor. Böylece bu aktörlere milyar dolar dökseler erişemeyecekleri bir imkân sunuyor: hedef alınan kitle ile aradaki tüm mesafelerin ortadan kalkması... Sosyal medya, Balta'nın aktardığı gibi tartışmaları derinleştirmiyor, ortalık duygusunu pekiştirmiyor. Her açıdan ve her biçimde insanları birbirine kutuplaştırıyor. Çünkü Facebook'tan Twitter'a, Instagram'dan Youtube'a kadar tüm sosyal mecralar birbirini bilenlerin aynı çemberi oluşturmasına dayalı. Algoritmalar bu yönde işliyor. Herkes aynı fikirde olduklarıyla bir arada bulunuyor. Böylece öteki ile olan makas korkunç biçimde açılıyor. Diğer yandan Rusya'nın çok ciddi maaşlarla çalıştırdığı 'troll ordu'ları, Çin'in 'sosyal medya kredi puanı' uygulaması gibi distopik bir dünyayı gerçeğe dönüştüren mevzular da var. Evet bu mecralarda kapı bekçileri yok ve bu bir şekilde özgürlük kazandırıyor ama bu durum hakikatin yitimini de mümkün kılıyor Balta'nın dediği gibi. Michel Foucault'nun yazdığı, hani o kralın muhalifleri ibret olsun diye asıp meydanda gezdirmesi meselesi bugün sosyal medya linçleriyle ayan beyan yaşanıyor. Toplum polisliği revaçta, taciz ve taviz kol kola. İlkokulda "arkadaşını şikayet etme" terbiyesi edinmemişler günümüzün en çok kazananları. Bu ortamda sansür sadece meze. Evren Balta, "iktidar sahiplerinin sosyal medya davranılarını sınırlayıp izleyecek bağımsız kuruluşlara ihtiyacımız var" önerisinde bulunuyor.

Şiddet, aidiyet ve siyaset kısımlarını dünya genelinde irdeleyen Balta, kitabının dördüncü kısmına Tedirginlik Çağında Türkiye başlığını koymuş. Evvela 2002 yılında AKP'nin iktidar oluş hikâyesi üzerinden dış politikayı irdeliyor yazar. 2008 krizi, ABD-Irak ilişkileri, Suriye krizi ve 'yeni' Ortadoğu, Rusya ile ilişkiler, yani net bir dış politika okuması var. Siyasî ve iktisadî belirsizliklerin hem hüküm sürdüğü hem de serpilip geliştiği 'yeni' Türkiye elbette küresel tedirginlik çağından da nasibini alıyor. Tedirginlik, endişe ve kaygı her yandan bütün gücüyle Türkiye'de hareket hâlinde. Balta dış politikadan sonra "Darbe neden olur?" sorusunun peşinden gidiyor. "Türkiye 15 Temmuz'da tarihinin en büyük, en şiddetli ve en karanlık müdahalelerinden birini yaşadı." ifadesinden sonra sivil siyasetin ordu üzerinde topyekûn bir kontrol sağlamak yerine, kendi iktidarını objektif sivil denetim olarak tesis etmesi gerektiğini söylüyor. Kısacası profesyonelleşme beklentisi var yazarın. Sistemdeki "kazanan her şeyi alır, kaybeden her şeyi kaybeder" mekanizmasına derhal son verilmeli. Bu anlamda demokratik istikrar, reformlar ve kurumsal düzenlemeler yüksek öneme sahip. Bu kısmın son makalesi ise Türkiye'nin otoriter sisteminin kalıcı olup olmadığını sorguluyor. Yaşanılan 'tahripkâr siyasal sistem'de çakılı kalmanın nedeni olarak Türkiye'nin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair toplumsal uzlaşmanın kaybolmuş olduğunu hatırlatıyor. Bunun yanında 'etkin' bir muhalefetin olmayışı da uzlaşı zeminlerini ortadan kaldırıyor.

Sonuç yerine yazılan "21. Yüzyılda Kolektif Kimlik ve Eylem" makalesi Marshall Berman'ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor ve Yuval Noah Harari'nin kitapları ekseninde yapılan önemli tespitleri içeriyor. Dünyaya kapalı olmayan bir vatanseverliği öneriyor Evren Balta. Çünkü kapalılık bilgisizliği, bilgisizlik cehaleti, cehalet endişeyi getiriyor. Topraklarımıza geleli çok olan endişeyi yırtıp atmanın formülü belki de bu.

Tedirginlik Çağı; belirsizliklerin, güvensizliklerin, korkuların ve kaygıların hem dünya genelinde hem de ülkemizde yaşamı hangi boyutlarda etkilediğini açıklama gayretinde bir kitap, kuvvetli bir kitap.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

1 yorum:

  1. Yağız abi kitap önerilerin ve seçimlerin için sana sonsuz kere teşekkürler. Hepsi birbirinden güzel. Sayende inanılmaz yazarlarla ve kitaplarla tanıştım. Ne kadar teşekkür etsem az kalır. İyi ki varsın abi. Saygılar, hürmetler.

    YanıtlayınSil