16 Eylül 2019 Pazartesi

Analı babalı ama öksüz çocuklar

Göç olgusu, sosyolojik ve psikolojik temelde çalışmalara konu olmuş ve bundan sonra da hep olacaktır. Çünkü her göç, kendi içinde farklı anlamlar taşır. Sosyolojik olarak ortak bir temele oturtsak bile ruhsal olarak her insan tanesi kadar anlamı olan bir şeydir. Örneğin Balkanlardan gelenlerle Suriye’den gelenlerin durumuna ortak temelde göç desek de, baştan ayağa farklı anlamlar taşır. Elbette buna bir de yakın zamanda Almanya’ya göç eden vatandaşlar dâhil edilebilir. Temmuz Çocukları kitabının da temeli, zamanında ailesi Almanya’ya göç etmiş genç bir kadının, Aysu’nun hikâyesidir.

Aysu, Almanya’ya önce annesinin gitmesiyle babası ve kardeşleriyle beraber Türkiye’de kalır ancak daha sonra bütün aile annelerinin yanına taşınırlar. Fakat Aysu anne babası ve iki kardeşi gibi (Süheyla, Aziz) devamlı olarak Almanya’da yaşamaz ve Türkiye’ye döner. Aileden kopukluğu da burada başlar zaten:

Her sınıfta, her okulda göçmen, Almancı çocuklar vardı demek. Garip çıbanlar… Yazları ailelerinin gelmesini bekleyen, geldiklerindeyse yaşamlarının akışı değişen, kesintiye uğrayan, bir aylığına analı-babalı olmanın ayrıcalığına kavuşan ama çoğunlukla bu anne-babayı nereye koyacağını bilmeyen yaz çocukları. En çok da Temmuz çocukları. Analı-babalı öksüz çocuklar.

İki kısımdan oluşuyor kitap. İlki Paralel Hayatlar, diğeri ise Ölüm ve Cennet. Kitabın çok büyük kısmını ilk bölüm oluşturuyor. Bu ilk kısımda Aysu’nun, anne Şükriye Hanım’ın, abla Süheyla’nın, ablanın evlenmeden önceki aşkı Klaus’un, kardeş Aziz’in ve baba Sabri Bey’in dünyalarına konuk oluyor okur. Yazar, aynı zaman diliminde (bir yılbaşı akşamı) farklı mekânlarda bulunan karakterlerin hayatına kamera tutup onları üçüncü bir gözle gözetliyor da diyebiliriz. Fakat yine de en çok yer Aysu’ya ayrılmış. Hatta bazen Aysu’nun dilinden yazılmış kısa bölümler de okuyor okur. Bunları Aysu’nun tuttuğu notlar adı altında görüyoruz ki birçok düğüm de bu kısımlarda çözülüyor zaten.

Aysu bu romanın asıl kahramanı. Diğer olayları birbirine bağlayan güç. Merkez. Ancak her karakterin hikâyesi kendi içinde bir temele ve ‘burukluğa’ oturuyor. Örneğin en büyük kardeş Süheyla, çok küçükken babası tarafından istemediği biriyle zorla evlendirilmiş, psikolojik problemleri olan biri. Kitapta kamera ona çok az tutulsa da asıl kahramanlardan. Çünkü bütün aileyi etkileyen bir yaşantı ve özel durumu var. Şükriye, kendi içinde çelişkiler yaşayan, memleketine dönmek istemeyen bir anne. Geçmişe özlemi çok büyük. Diğer karakterlerden ziyade önce Aysu daha sonra da Süheyla ve Şükriye daha çok öne çıkıyor. Yazarın üstünde hiç durmadığı bir başka karakter de, ikinci kardeş Yaşar. Mersin’de yaşadığını öğreniyoruz sadece. Keşke onu da hikâyeye dâhil etseymiş yazar, böylece daha geniş dallara ayrılan, gölgesi daha büyük olan bir aile ağacı altında kümelenmiş yaşantılar okuyabilirdik. Bir aileyi temel alan romanların başarılarından biri de, her karakteri geniş ve tutarlı ele almasıdır çünkü. Fakat belki de, her ailede olabilecek suskun, silik birey rolünü Yaşar’a vermiş Menekşe Toprak.

Paralel Hayatlar bölümü herkesin yılbaşı akşamına ışık tutsa da bu bölümlerde karakterlerin sadece o akşam yaşadığı olayları değil aslında daha çok geçmişi gözlemliyoruz. Uzun yıllardır Ankara’da ailesinden uzak yaşayan Aysu’nun Almanya günlerini mesela. Ya da Şükriye Hanım’ın Almanya’ya ilk geldiği günleri. Bu teknikle yazar, sadece ânı değil de bütüncül bir geçmiş zaman hikâyesi çiziyor. Çünkü “ama bir kez daha, yaşamın sadece içinde bulunulan andan ibaret olmayıp, geçmişin, unutulmuş kokuların; bir zaman dert edinilmiş ya da çok önemsenmiş birinin, sevinçli bir ürperişin, uzaktan uzağa bir fark edilme ya da fark etmenin hal hamur oluşundan meydana geldiğini hatırlıyordu.

Kitap sadece bir ailenin hikâyesini değil aynı zamanda göç eden insanların zorluklarını ve onlara dışarıdan bakanlar tarafından (Klaus) yapılan gözlemleri de içeriyor. Çok olmasa da küçük ama önemli sosyolojik çıkarımlar mevcut diyebiliriz.

Kitabın yalın bir dili ve sade bir üslûbu var. Çok rahat okumak mümkün. Üslûbu yer yer Orhan Pamuk’a yaklaşıyor dense yanlış bir şey söyleniyor olmaz.

Menekşe Toprak iyi bir yazar. Hikâyede bıraktığı bilinçli boşluklardan başka açık kalan bir kısım yok. Fakat önemli bir eleştirim de var. İkinci kısım olan Ölüm ve Cennet’in Cennet kısmı o kadar gereksiz olmuş ki. Yani yazar bütün o olumsuz yaşantılardan sonra ve söylersem ‘spoiler’ olacak olaylardan sonra tozpembe bir hayat çizmiş 13 sayfalık. Hiç ama hiç gerek yoktu. Bence kitap Ölüm kısmında bitmeliydi veya aynı çizgi üzerinde devam etmeliydi.

Temmuz Çocukları 2015 yılında İletişim Yayınları’nda neşredilmişti. İlk baskısını ise 2011 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan yapmıştı. Fakat bildiğim kadarıyla her iki yayınevinde de ilk baskıyı aşamadı. Hâlbuki genel anlamda baktığımızda gönül rahatlığıyla iyi bir yazar diyebiliriz Menekşe Toprak için. Diğer bütün kitaplarıyla birlikte bu kitabı da okunmalı.

Mehmet Âkif Öztürk
twitter.com/OzturkMakif10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme