11 Eylül 2019 Çarşamba

Hayat kitapta yazıldığı gibi okunmuyor

İslami kesimin epeyce kıyıda kalan isimlerinden Ümit Aktaş, Okuma Serüveni adlı eserinde çocukluğundan başlayarak kitaplarla olan ilişkisini anlatır. Bu aynı zamanda okunacak ne bulursa okuyan birinden bilinçli bir okura dönüşme sürecidir. Tipik bir Anadolu kasabasında dinle pek alakası olmayan bir baba ve dinin geleneksel yorumunu yaşayan bir anneyle aynı ortamı paylaşan sessiz bir çocuk olarak başlangıçta dine ne uzak ne de yakındır. Yaşadıklarını kronolojik olarak aktaran Aktaş’ın dinle olan ‘hakiki’ irtibatını da evvela kitaplar üzerinden kurduğu ve kendince bir maslahat oluşturduğu anlaşılıyor. Eleştirel bakış ve sorgulamacı yönünü geliştirerek zor olanı denemiş ve kendi yolunu bulmuştur. Okur, Okuma Serüveni’nin arka kapağını kapattığında tipik ‘Anadolu insanı’ potansiyeli olan birinin hem din konusunda hem de dünyayı ve eşyayı okuma bağlamında katettiği aşamayı görebiliyor. Bu durumda Ümit Aktaş’ın bugün sahip olduğu entelektüel kimliğinin temellerini deneme-yanılma yoluyla attığını söyleyebiliriz. Bu temelde kitapların çok önemli bir yere sahip olduğunu da.

Aktaş’ın bir başka eseri Kitabevi’nde de kitap önemli bir yere sahip. Metnin merkezi diyemesek de ekseni kesinlikle kitaplar. Mana Yayınları tarafından yayınlanan roman yüz doksan iki sayfadan oluşuyor. Gerek diğer eserlerindeki görüşlerinden gerekse biyografisinden ve Okuma Serüveni’ndeki bilgilerden anlaşılıyor ki, Ümit Aktaş Kitabevi’nde yaşamöyküsel bir kurguya yer vermiş. Yani yaşadığı olayları ve düşün dünyasındaki yansımalarını romanlaştırmış. Romanın başkarakterinin aşırı okuyan, sorgulayan, eleştirel bakabilen, akıl ve mantık çerçevesinde düşünen biri olması bu çıkarımı güçlendiriyor.

Kitabevi son derece realist bir roman. Kurguda gerçekliğin (gerçeğe uygunluğun) dışında hiçbir ize rastlanılmıyor. Bunda yazarın dünya görüşünün etkisi olduğu çok açık. Ümit Aktaş’ın birkaç eserini okumuş biri ne demek istediğimi daha net anlayacaktır. Eserdeki dilin yalın olduğunu söyleyemeyiz ama Türkçe çok güzel kullanılmış. Cümle düşüklükleri, anlamsal kopukluklar kesinlikle yaşanmıyor. Birinci tekil kişi (ben anlatıcı) yöntemi kullanılan romanda olaylar başkarakterin ağzından anlatılıyor. En başta söylemem gerekirse; kitap romandan ziyade hatırat izlenimi verdi bana. Bu izlenimimi iki nedene dayandırabilirim. İlki, anlatı baştan sona aynı seviyede seyrediyor. Olaylar anlatılıyor fakat olay hikâyeciliğindeki hareketlilik bulunmuyor. Yükselme, alçalma, heyecan yok; sadece analiz var. İkincisi, roman türüyle pek uyuşmadığını düşündüğüm didaktik yöntemin kullanılmış olması. Bu tür romanlarda ‘öğretme’ ve ‘eğitme’ kaygısı kurgunun önüne geçerek hikâyeyi tekdüze hâle getiriyor. İslami duyarlılıkla yazılan romanların çoğunun bu sorunla başa çıkamadığı kanaatindeyim. Her konuya değinerek doğru bilgiyi vermeye ve doğru davranışı göstermeye çalışınca ortada anlatılacak bir hikâye kalmıyor. Özellikle roman kahramanlarının diyalogları ‘cevaba matuf sorular’ şeklinde kurgulanınca roman bir nasihatler risalesine dönüşüyor. Hidayet romanları zaten bu sorunun kemikleşmiş hâli iken dini hassasiyetle hidayet romanı dışında yapılan çalışmaların da aynı sorunla boğuşması romancılık konusundaki yetersizliğimizi gösteriyor.

Gelelim romanın konusuna. Kitabevi, bir Anadolu kasabasından başlayıp şehre üniversite okumaya giden bir gencin ‘sıradışı’ bir amaçla tekrar taşraya ‘hicret’ini konu edinen bir roman. Olaylar başkarakterin çocukluğuyla başlıyor fakat asıl anlatıyı 12 Eylül ve sonrası oluşturuyor. Darbe sonrasındaki sıkıyönetim ortamını ele alan Aktaş’ın meseleye iki açıdan yaklaştığını söyleyebiliriz. Birincisi ve elbette ilk akla gelen, devletin dindarlara ama özellikle ‘radikal’ olarak nitelediği gruplara karşı baskılı yaklaşımı oluyor. İkincisi ve bana göre daha önemlisi, İslami yapıların iç dinamikleri ve takındıkları tutum. Bu durumun metinde oldukça iyi işlendiğini düşünüyorum. İslami grupların işleyiş mantığı, grup üyeleri arasındaki ilişkiler, klikler arası etkileşim, dünyayı anlama ve yorumlama biçimleri ve hareket yöntemleri hakkında verilen detaylar bugünü anlamak için de önemli. Romanın başkarakteri, Müslüman Kardeşler’in (İhvân-ı Müslimîn) Türkiye yapılanması içinde yer almaktadır. Bu teşkilatla üniversite yıllarında karşılaşmıştır. Uzun süre aralarında kalmış ve bir anlamda dini bir eğitim almıştır. Arkadaşlarının birçoğunun devleti ele geçirerek toplumu yukarıdan aşağıya dizayn etme yöntemine karşın o Müslümanları bilinçlendirerek aşağıdan yukarıya doğru oluşacak toplumsal bir değişimi doğru bulmaktadır. Kitabın verdiği en net mesaj bu diyebiliriz. Yani, Müslümanların tarih boyunca aşamadığı yöntem konusu.

Kitap ve dolayısıyla kitabevleri romanın başkarakterinin hayatında hep merkezde yer almıştır. Çocukluğunda kasabadaki kitabevi, yatılı okuduğu bölgedeki kitabevi, üniversite okurken işçi olarak çalıştığı kitabevi derken içinde olduğu grubun açtığı kitabevi... Kitabevleri toplanma ve gizlenme amacıyla kullanılmaktadır. Darbe öncesinde bu işlevini başarıyla yerine getiren bu mekânlar darbe sonrasında sekteye uğramıştır. Bunun yanında kitabevleri etrafında toplanan kişiler artık belirli bir bilgi düzeyine erişmiştir. Daha doğrusu kendilerini öyle kabul ettikleri için ikinci aşamaya, devleti kurmaya yönelmektedirler. Eşzamanlı olarak dünya hızla değişmektedir. Özellikle İran yaptığı devrimle İslam coğrafyasında önemli bir çığır açmış ve dizginlenemez bir heyecana sebep olmuştur. Tarih boyunca düşmanlık üretmiş olan Sünni-Şii farklılığı bir anda etkisini kaybetmiş gibidir. Dün birbirini tekfir eden yapılar bugün ittifak kurmaktadır. İran Devrimi’nden çok fazla etkilenen İslami gruplar faaliyetlerini sürdürmek ve büyümek için alternatif üretmeyi gündemine almıştır. Alternatiflerden biri de taşraya açılmaktır. Zaten büyük şehirlerde hem hareket imkânı daralmış hem de grup üyeleri belirli bir bilinç seviyesini yakalamıştır. Olası bir devrimde sayısal üstünlüğe ihtiyaç olacağından taşraya açılma stratejisi önemlidir. Romanın başkarakteri bu stratejiyi uygulamak için gönüllü olanlardandır. Doğu’da bir kasabaya gönderilir. Burada da toplanma noktası yine bir kitabevi olarak ayarlanmıştır. Başkarakter kasabaya gelir ve kitabevinin yönetimi ona verilir. Kasabada kitapla ilgili kişilerin de uğrak yeri olmuştur kitabevi. Okuma açısından dindarlardan çok dine uzak kişilerin kitaplara ilgi göstermesi anlamlı bir detay. Kendine münhasır bir kişilik olan başkarakter birçok konuda aralarına katıldığı grup üyelerinden farklı düşünmektedir. Daha ötesi bunu gizleme gereği duymamaktadır. Kitabevine gelenlerle iletişim kurabilmesinin nedeni budur. Yöntem konusunda özellikle grubun sorumlusuyla tamamen ayrışmaktadır. Bu nedenle aralarında belirgin bir çekişme meydana gelmiştir. Ayrışma sadece hareket yöntemi konusunda değildir. Dinin anlaşılması ve yaşanması konularında da bariz farklılıklar vardır. Kasabadaki örgütlenme tüm benzeri yapılar gibi Batı menşeli örgütlerin yöntemlerini taklitten ibarettir. Gizlilik ve şiddet içeren eylemler savunulmaktadır. Son tahlilde İslam ahlak ve adabına uymayan davranışlarda bulunmaktan bir sakınca görmeyen bu gruplar Makyavelist anlayışı benimsemiştir. Onlara göre ‘başarıya giden her yol mübahtır’. Hatta bir süre sonra davayı ticarete dökerek iş hâline getirmişlerdir. Bunlar holdingleşmenin ayak sesleridir. Yazar, başkarakter üzerinden bu anlayışla derin bir hesaplaşma içine giriyor. Dini bir hareket olacaksa bunun kaynağının yine din olması gerektiğinin altını çiziyor fakat bu çıkışın önü her defasında tevillerle kesiliyor. Kısacası minareyi çalan kılıfını uyduruyor. Süreç başkarakterle içinde olduğu grubun yollarını ayıracaktır.

Ümit Aktaş, 12 Eylül sürecini konu ettiği Kitabevi’nde İslami grupların birbirleriyle olan çekişmelerine ve iç sorunlarına dikkat çekiyor. Bu sorunlar dini anlama ve yaşamanın ötesinde yöntem konusundaki acziyet olarak açığa çıkıyor. Teorik düzeyde kayda değer hiçbir çalışmanın olmadığı ve mevcut çabaların tümüyle taklite ve günü kurtarmaya yönelik olduğu görülüyor. Aktaş’ın 12 Eylül dönemi bağlamında eleştirel gözle ele aldığı bu belirsizlik ve yetersizlik sorununun bugün derinleşerek Müslümanların yöntemi hâline geldiğini söyleyebiliriz. Dini, hamasi bir söylem üzerinden kültürel bir aidiyet kıstası olarak kanıksamış bir toplumun bu özelliğine bir de ‘liberal ahlakı’ eklemesi tesadüf gibi durmuyor.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme