30 Kasım 2018 Cuma

Rasyonalizmin beş atlısı

Bir süre önce raflara göz atmak için girdiğim kitapçıda gördüğüm bir kitabın ismi tanıdık geldi. Dört Adalı. Merakla elime alıp göz gezdirdiğim kitabın içeriğinde önemli bir değişik yapılmış. Önceki baskılarında dört filozof bulunan eserin bu baskısına beşinci bir filozof eklenmiş. İngiltere’de birbirine yakın tarihlerde yaşamış bu dört filozof sırasıyla Thomas Hobbes (1588-1679), John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume’dur (1711-1776). Eklenen beşinci filozof René Descartes (1596-1650) diğer dört filozoftan önce ve İngiltere dışındandır. Buradan hareketle yeni baskı Dört Adalı Bir Kıtalı olarak isimlendirilmiş. Öteki Yayınları tarafından neşredilen yüz altmış sayfalık eser Solmaz Zelyüt imzasını taşıyor.

Dört adalı filozof da akılcı ve bireycidir; bireyi her şeyin önünde tutmaktadırlar. Onlara göre insan problemlerini akıl ile çözebilir. Takıldıkları en önemli nokta soyut olanın, tözün, özellikle de din ve Tanrı konularının akıl ile nasıl anlaşılabileceğidir. Aralarında bunun mümkün olduğunu söyleyen de mümkün olamayacağını söyleyen de vardır. Tanrı’nın varlığına pek ihtimal vermeyen Hobbes ve varlığının kanıtlanabileceğini düşünen Locke bu konuda biraz daha çekimser durmaktadır. Bir din adamı olan Berkeley din ve Tanrı’nın kesinlikle akıl ile anlaşılabileceğini söylerken katı empirist (deneyci) olan Hume bunun kesinlikle imkânsız olduğunu iddia eder. Onlardan önce yaşamış olan Descartes akılcı olmakla birlikte dini konulara saygılı bir şüpheciliği benimsemiştir.

İngiltereli dört filozofun bilgi (felsefesi), varlık, töz, ahlak, Tanrı (inancı), doğa, yasa, siyaset, devlet, özgürlük ve mülkiyet gibi konularda görüşlerine yer veriliyor. Bu kadar ağır konuların ders kitabı gibi anlatılmamış olması okumayı keyifli hale getirmiş. Oldukça toparlayıcı ve net olarak ele alınmış görüşler, felsefi konulara ilgi duymayanlar için zorluk teşkil edebilir fakat az da olsa felsefeye aşina olanlar kitaptan hoşnut kalacaktır. Dört adalı filozof İngiltere'de yaşamış olmaları ve felsefelerinin benzeşmesinin yanı sıra René Descartes’tan da etkilenmiş olmaları ortak yönlerinden bir diğeridir. Solmaz Zelyüt bu ayrıntıyı adalı olmamasına karşın Descartes’ı kitabın yeni baskısına eklemesinin nedeni olarak belirtiyor ve kronolojik sıralamaya göre Descartes’ı en başa alması gerektiğini fakat kitabın ilk hâlini bozmamak adına sona eklediğini söylüyor.

Modern düşüncenin köşe taşları diyebileceğimiz bu düşünürler bir anlamda liberalizmin temellerini atmış, insanı ve bireyi önceleyen görüşlerinde akla önem vererek özgürlük ve mülkiyeti (klasik) liberal çizgide tanımlamışlardır. Sonraki düşünür, filozof ve siyasetçiler bu temellerin üzerine inşa ederek günümüz liberal düşüncenin ve dolayısıyla kapitalizmin acımasız duvarlarını örmüşlerdir. Aralarındaki düşünce ayrılığı detaylarda gizlidir ama dikkatle bakıldığında önemli detaylardır bunlar. Bunların en önemlisi aklın önderliğindeki bireyci bilgi felsefesidir kuşkusuz. Ortaya çıkan ‘nereye kadar akıl ve birey’ sorusu bugün hâlâ net olarak cevaplanmış değil.

Thomas Hobbes’un, yeniçağın materyalizminin, kritisizminin ve pozitivizminin habercisi olduğuna değinen Solmaz Zelyüt, Hobbes’un düşüncesinin ontolojik, etimolojik ve psikolojik yanlarının bunun nedeni olduğunu belirtiyor. Daha net bir söyleyişle, Aydınlanma’nın omurgasını oluşturan düşünce onun felsefesiyle birebir örtüşüyor. Hobbes felsefesinin en belirgin özelliğinin korku-güven ilişkisine bağlayan Zelyüt, bunun sebebini, onun yaşadığı dönemde İngiltere’nin içinde oluğu siyasi ve toplumsal karışıklıklar olabileceğini belirtiyor. Bu dönemde Hobbes felsefi görüşleri yüzünden iki defa İngiltere’den ayrılmak zorunda kalmıştır. “Felsefe doğru bir şekilde akıl yürüterek, sonuçlardan nedenlerin ve nedenlerden sonuçların çıkarsanmasıdır” diyen Hobbes’a göre felsefe doğa bilimleriyle özdeştir ve bu matematik gibi bir hesaplama işidir. Felsefenin bir ölçütü de hareket edebilirliktir. Zira var olabilen hareket edebilir. Hareket edebilenin maddi ve cisimsel boyutu bulunmaktadır. Dolayısıyla maddi ve cisimsel olmayan şeyler felsefenin konusuna girmez. Maddi ve cisimsel olan şeyler birleştirilebilir, ayrıştırılabilir ve hesaplanabilir. Bu yüzden örneğin Tanrı felsefenin konusu değildir. Hobbes’a göre töz var olan demek olduğundan maddi/cisimsel olana aittir. Maddi olmayan töz bir oksimorondur, kendisiyle çelişir. O, Aristo fiziğinin teolojik/ereksel mantığını ortadan kaldırarak Galileo fiziğindeki nedensellik mantığını kabul eder. Her şeyin bir nedeni vardır der ve nedenleri zamansal öncelik, sonralık durumuna indirger. Katı determinizmi kabul eden Hobbes’un mantığına göre insan iradesinin önemi kalmamaktadır.

Hobbes’ta bilgi felsefesi empirist, nominalist, materyalist ve biraz da sensualist özellikler taşır. Duyular bilgi edinmede ilk hareket noktasıdır. Bu sensualist bir giriştir. Duyumun nedeni dışsal cisim veya nesnedir diyerek materyalizme geçer. Hobbes’a göre iki tür bilgi vardır. Bunların ilki, dış dünyadan duyular yoluyla elde edilen empirik, deneysel bilgi olan ‘olgu’ bilgisidir. İkincisi ise empirik, deneysel olarak elde edilen olgu bilgisinin zihinde işlenmesi sonucu elde edilen ‘yargı’ bilgisidir. Nominalist olarak ele alınabilecek görüşünde Hobbes, “insanın nesnelere verdiği adlarla oluşturduğu hakikatten başka bir şey yoktur” der. Bu bakış açısına göre yanlışlıklar adların yanlış kullanımından ya da doğru anlaşılmamasından kaynaklanır. Hobbes’un politika felsefesi analitik-sentetik, ayırma-birleştirme yöntemidir. İnsanda iki ilkel duyum vardır; duygular ve tutkular ile arzu ve nefret bu iki temel duyumdan türer. İnsanın yaşama arzusu ve ölüm korkusu da buradan ortaya çıkar. Ona göre insan toplumsal bir varlık değildir, bencildir ve her zaman haz peşinde koşar. Hayatta kalmak için zarar vermek de dâhil her şeyi göze alır. Zaten bu insanın doğasında vardır. Diğer taraftan insanın tüm bu özellikleri devlet mekanizmasının kurulmasının da nedenidir. Çünkü güven içinde yaşama arzusu ve ölüm korkusu insanı buna iter. Dolayısıyla insanı savaştıran etkenler aynı zamanda insanı barışa götüren etkenlerdir de. Ama aynı zamanda bu mantıkla insanın savaşması ve öldürmesi doğallaşmakta hatta meşrulaşmaktadır. Yaygın olarak bilinen Hobbes’un, “insan, insanın kurdudur” sözü bu mantığı anlatmak için birebirdir. Ünlü Leviathan eserini bu mantık üzerine inşa eder Hobbes ve der ki, “bizi birbirimize bırakırsak hemen gırtlak gırtlağa geliriz.” Bunu engellemenin yolu olarak da insanı bir gücün/erkin kontrolü altına vermek olarak açıklar. Devlet bu mekanizmadır. Özgürlük ve ekonomik faaliyet konularında insanın serbest bırakılması gerektiğini söyleyen Hobbes, birçok düşünür tarafından ekonomik liberalizmin kurucu ismi sayılmaktadır.

John Locke, empirisittir ve ona göre bilgimizin alanı deneyimlerimizle sınırlıdır. Doğru yöntem kullanılırsa aklın çözemeyeceği hiç bir problem yoktur. Locke, “zihinsel güçlerimizi üzerine araştırmaya gitmemek bizi dogmatizme ya da skeptizme götürür” der. O, idelerin, orijinin deneyimi olduğunu düşünür. Deneyim ise duyum ve düşünüm olarak ikiye ayrılır. Duyum, deneyim yoluyla elde edilen bilgidir. Düşünüm ise duyumların zihindeki faaliyetleri sonucunda elde edilen bilgidir. İlk başta zihin ‘tabula rasa’ yani boş levhadır ve deneyim yoluyla kazanılan duyum ve düşünüm üzerinden elde edilen bilgiler bu levha üzerine yazılır. Mülkiyet konusuna özel bir alan açan Lock, ilk mülkiyet teorisyeni olarak kabul edilir. Zenginlik, mal ve özgürlük olarak tanımladığı mülkiyeti emekle ilişkilendirerek bireycilik ve aklı ön planda tutar. Aklın kaynağını ise ilahi olarak tanımlar. Ona göre vahiy bir bilgi kaynağıdır. Devlet mekanizmasını Hobbes’un “herkes herkesle savaşır” düşüncesinin aksine insanların “aklı kullanarak bir arada yaşamasıdır” diye açıklar. Locke’un liberal ve muhafazakâr görüşlerinin izlerini ve etkilerini özellikle Amerikan Anayasası’nda görmek mümkündür. Locke’a göre liberalizm insanlığın gelişim aşamalarından biri olarak ele alınabilir.

George Berkeley bir teolog filozoftur. Maddenin varlığını inkâra kalkışmakla itham edilmiştir oysa o diğer düşünürlerin -özellikle Locke’un- düşüncelerinin ne anlama geleceğini açıklamaya çalışmaktadır. “Var olmayı dışımızdaki şeylerin algılanmasına/duyumsanmasına indirgersek algılamadığımız/duyumsamadığımız şey yoktur anlamına gelir” demektedir. Berkeley bu çıkışıyla aslında bilgiyi maddeye indirgeyen empirist anlayışı eleştirmektedir ve bu maddeci anlayışın getirisi olan “Tanrı’yı inkâr etmeden bilim yapmanın bir yolu yok mudur” diye sorar. Filozofların maddi töz veya cisimsel töz dedikleri şeyi yadsıdığını söyleyen Berkeley, bu şekil hareket etmenin insanlığa zarar vermeyeceğini söyler. Fizikçileri eleştiren Berkeley, fizikçilerin fiziksel karşılığı olmayan metafizik kavramları fiziğe dâhil ederek bilimi kararttıklarını ileri sürer. Onu rahatsız eden şey, fiziksel olmayan soyut şeylerin sanki doğada bulunan maddi bir töze veya fiziksel bir gerçekliğe tekabül ediyormuş gibi kullanılmasıdır. Tanrı'yı ve varoluşu, deneyim, duyum ve düşünüm yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Dışsal şeylerin biz onları algılamadığımızda nasıl var olduklarını kısaca şöyle açıklar: “Duyumsanmayan şeyler zihinde yadsındığında, yadsımadan bağımsız deneyimlenerek bulunabilmektedir. Bu durumda insanın algılamasının zaman aralıklarında o şeyin orada var olmasını sağlayan bir zihin bulunması gerekir. Bu zihin varoluşun nedeni olan Tanrı’dır. Şeyler algılanmadığında o şeylerin devam eden sürekli varlığı veya varolmaklığı Tanrı’nın onları sürekli algılamasıyla açıklanır”. Berkeley, “hayali ideler sonlu zihin tarafından üretilirken, algılanan ideler sonsuz Zihin tarafından oluşturulur; bu idelerin bizdeki varlığının nedeni, bu Zihin’dir” demektedir.

David Hume, Hobbes, Locke ve Berkeley’in empirik öğelerini benimserken bu filozofların düşüncelerindeki can çekişen metafizik öğeleri reddeder. Empirizmin en katı ve açık yorumunu verir. Hume ilk başta akla aşırı güven duymakta ve doğa yasalarının akılla anlaşılabileceğine inanmaktadır. Daha sonra insan düşüncesinin sınırlarının kısıtlılığını fark eden Hume skeptisizmi benimsemiştir. O, “eğer tüm idelerimiz deneyimlerimizden gelir öncülünü ciddiye alırsak bu ideler açıklamasının bizi mecbur ettiği şekilde bilgiye ilişkin sınırları kabul etmek zorunda kalırız” demiştir. Ona göre hiçbir şey insan düşüncesinden daha sınırsız değildir fakat insanın düşüncesinin ölçütünü belirleyen insan zihni çok sınırlıdır. İzlenimler ve ideler zihnin içeriğini oluşturur ve ideler izlenimlerin kopyasından ibarettir. Aralarındaki fark ise canlılık farkıdır. Şöyle ki, üzüldüğümüz ya da sevindiğimizde izlenimlerimiz faaldir. Bu izlenimleri düşündüğümüzde ya da akıl yürüttüğümüzde ise ideler faal hale gelirler ve hatırlamamızı sağlarlar. Acıyı hissetmek izlenim, duyumun hatırası idedir. Hume’un, idelerimiz izlenimlerimizin kopyasıdır ilkesinden hareket edersek bildiklerimizin tamamı izlenimlerimizdir mantığını kabul etmiş oluruz. Bu içsel bir durumdur ve dışsal olanı nasıl açıklayabiliriz? Hume bu soruyu sebat ve tutarlılık kavramlarıyla açıklamaya çalışmış ve izlenimlerimiz sayesinde şeyler hakkında sebat ve tutarlılık sahibi olduklarını kavrarız şeklinde cevaplamıştır soruyu. Self, töz ve Tanrı düşüncelerini kendi yöntemine tabi tutan Hume, her üç kavram için de var olmayacağı sonucuna ulaşır.

Solmaz Zelyüt, önceki baskılarda bulunmayan beşinci bölümde düşünmenin basitliğinin ve herkes tarafından yapılabilirliğinin insanı cezbettiğini söylüyor. Bunun ayrıca iyileştirici bir etkisi vardır. Felsefenin tarih boyunca belirli bir gidişatı vardır lakin rasyonalizmin ortaya çıkışı ile bu gidişat farklı bir boyut kazanmıştır. Bu değişimin kurucu düşünürü René Descartes’tir. Dolayısıyla Descartes, Rönesans sonrasından günümüze kadar gelen akılcı (modern) felsefenin başlatıcısıdır denilebilir. Solmaz Zelyüt, Descartes’ı anlatırken öncesine de değinerek akılcılığın oluşmasına olanak sağlayan filozofları ve düşünceleri de hatırlatıyor. Bilimin çözüm için yegane uğraşı olduğunu düşünen hatırı sayılır bir grup vardır. Temel kanı, akılcılık ile bütünleştirilmiş fiziki dünya görüşünün geleceğin belirleyicisi olduğu yönündedir. Şüpheciliğin revaçta olduğu bir dönemdir ve Descartes’ın da içinde olduğu düşünsel akım doğanın işleyişinin mekanik olarak açıklanabileceğini savunmaktadır. Dolayısıyla canlılığın determinist bir yapısı vardır. Descartes bu açılımla modern felsefenin temelini attığı ‘Kartezyen Felsefesi’ni geliştirmiştir. “Felsefeyi metafiziğe kök salmış bir ağaca benzeten” Descartes’a göre “gövdeyi fizik, dalları da mekanik, tıp ve ahlâk” oluşturmaktadır. Onun bir başka özelliği de din, ahlâk ve politika üzerine akılcı bakış açısının başlamasına ön ayak oluşudur. Solmaz Zelyüt, Descartes’ın felsefe, din, ahlâk, bilim gibi başlıkların yanı sıra bilinç, metot, entelektüel kesinlik, ‘cogito’, zihin ve beden ilişkisi gibi konulardaki düşüncelerine değiniyor. Descartes kendinden sonra galen rasyonalist düşünürlerin önünü açarak büyük bir iş yapmıştır.

Dönemsel bir felsefe kitabı olan Dört Adalı Bir Kıtalı’da rasyonalist modern düşüncenin doğuşunda yer almış beş önemli filozofun felsefi görüşlerini anlatılıyor. Yazar aktardığı felsefi konulara filozofların hayat öykülerini yedirmiş. Bu durum okumayı hem kolaylaştırmış hem de keyifli hâle getirmiş diyebilirim. Ayrıca yeni baskıya Descartes’ın eklenmesi eseri çok daha zenginleştirmiş. Dört Adalı Bir Kıtalı günümüz dünyasını şekillendiren Kartezyen Felsefesi ve bir ideolojiye dönen akılcılığı anlamak adına oldukça faydalı bir çalışma.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme