4 Nisan 2018 Çarşamba

Psikoz ve delilik arasındaki ince çizgi: şizofreni

Ruh sağlığıyla öyle veya böyle meraklı olan herkesin, muhakkak gizeminden etkilendiği bir konu şizofreni. Zaman zaman bazı içerikler paylaşılıyor, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde bir dönem şizofreni tedavisi görmüş kimselerin şiirleri, bazı hikâyeler... Onların hayata kusursuz bir gerçeklikle baktığı söylenebilir mi? Tamamen soyut bir pencereden baktıkları söylenebilir mi peki? Her ikisi için de ne tam evet, ne tam hayır. Sanki kişilikleri ikiye ayrılmış, bir kısmı hayatı bizler gibi yaşarken diğer kısmı bambaşka bir âlemde... Hangi âlem bu âlem?

İngiliz psikiyatrist ve yazar Christopher Bollas, çağdaş psikanalitik teorilerilerin öncülerinden. Kaliforniya Üniversitesi'nde eğitim aldıktan sonra otizmli ve şizofreni hastası çocuklarla ilgilenerek başlamış kariyerine. Sonra yetişkinlerin tedavileri için de uzun yıllar çalışmış. Biyografisinden okuduğumuza göre yaşanmış olaylarla yazılı eserler arasında aykırılıklar görerek, psikanalitik çalışmalar yapmak yerine klinik dünyaya yönelmiş ve psikanalize yoğunlaşmış. Kırk yılı aşkın bir süredi kliniklerde çalışıyor ve bu deneyimlerini kitaplaştırıyor. Nihayet bu kitaplarından biri Mehmet Gürsel'in çevirisiyle kazandırıldı. Güneş Patladığında, Bollas'ın hastalarından birinin ağzından çıkan iki kelime. Çok etkileniyor ve kitabına bu ismi veriyor, alt başlığı: şizofreninin gizemi.

Kitabın son derece kolay okunduğunu en başından söyleyebilirim. Bollas'ın niyeti belli ki söz konusu 'âlem'e okuyucuların ilgisini çekmek. Çevremizde bu hastalığa 'yakalanan' insanları anlamak, tanımak ve onlara yardımcı olmak anlamında önemli şifreler veriyor. En büyük şifre ise elbette konuşmak: "Hepimiz konuşmanın hikmetini biliyoruz. Başımız sıkıştığında başka bir insandan yardım isteriz. İnsana kulak verilmesi, kaçınılmaz biçimde yeni bakış açıları üretir. Aldığımız yardım sadece söylenen sözlerde değil, aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkinin bilinçdışı düşünmeyi teşvik eden sağaltıcı konuşma sürecinin iyileştirici niteliğindedir. Başımız sıkıştığında halden anlayacak biriyle konuşmak kritik bir olaydır."

Dile gelmeyen söz sonsuzlukta yankılanır derler. Bu ifade ne kadar büyülü gözükse de aslında insanı yoran bir tarafı da vardır. İnsan söylemedikçe, fikirlerini dile getirmedikçe kendini ifade etmekte güçlük çekmeye ve neticede şifasını bulamamaya başlar. Şifadan uzaklaşır. Bu anlamda Bollas, kelimelere dikkat kesilen bir psikiyatrist. Özellikle şizofreni hastalarının ağzından çıkan cümlelerin her biri ayrı bir öneme sahip. Bilhassa çocuklarda: "Bir çocuğun korkularını onunla konuşmak önemliydi tabii ki ama kritik önem taşıyan bir diğer şey de, hayatın olumlu yönlerini hep aklın bir köşesinde tutmaktı. Düşünceler dile gelmeliydi, sevgi ve güvenlik için çocuğa açılma fırsatı verilmeliydi, masalda, maceranın içinde yol alırken, çocuğa hoşlandığı yönleri ifade edebilmesinin (espri yapabilmesinin) yolları gösterilmeliydi; sadece korkulara odaklanıp benliğin dikişlerinin atmasına neden olunmamalıydı."

Kitabın özellikle ilk bölümünde Amerika'nın dönem fotoğraflarını çekmek mümkün. Hem siyasi olarak hem de toplumsal olarak önemli mevzuların insan ruhunda yarattığı tahribatları anlatıyor Bollas. Paranoyanın, cinnetin, psikozun, içsel-dışsal çatılmaların bol olduğu bu zamanlarda çalıştığı okul da çeşitli sözcüklerle 'misafir'lerinin içini rahatlatmaya çalışmış. "Sen güvendeysen, biz de güvendeyiz" ile başlamış bu slogan stratejisi. Sonra "Okuldayız ve burada iyiyiz"e dönüşmüş. 1969 yılının yazında Ulusal Muhafızlar'a ait helikopterlerin göstericileri 'avlamak' için alçak uçuş yapması, sadece çocukları değil doktorları, öğretmenleri de çok etkilemiş. Kimsenin okula gitmek istemediği bu dönemde slogan da "Endişelenmemeye çalışın" olmuş. Yani tüm bu atmosferde okulda çalışan kimse "bırakalım sloganı, kelimeleri, evimizde güvenle oturalım" dememiş. Bir sorumluluk bilinciyle, "her şeye rağmen" hayatın devam ettiğini her yerde vurgulamışlar ve görevlerini, o çocukların kendi gerçekleriyle buluşabilme imkânlarını sonuna dek savunmuşlar.

Söz konusu atmosferin nasıl bir paranoyaya sebep olduğu ve bu paranoyanın aslında devletin nasıl da işine geldiği Bollas gayet samimi açıklamış: "Paranoya gerçekten de etkilidir ve diğer insanların canavarlığına odaklanan paranoyaklar tarafından tanımlanır. Hıristiyanlıkta bu rol her zaman, şeytan tarafından başarıyla oynanmıştır. Bu, Amerikalılar için, Avrupa yozlaşmışken, kendilerinin masum olduğu düşüncesini devam ettirmek anlamına gelir. Ahlaksızlığın adece yurtdışında bulunabilecek bir özellik olduğu düşüncesini yerle bir eden Amerikan İç Savaşı'nın ardından, Amerika Birleşik Devletleri, saflık algısını bir kez daha tesis etmek üzere, aradan çok geçmeden, harici düşmanlar bulmanın peşine düşecekti."

Psikoz ile delilik arasındaki çizginin çok ince olduğunu ve bu ayrımı yapmanın zorluğunu anlatırken Bollas, şizofrenlerin psikozlu olduğunu ama deli olmadıklarını belirtiyor. Delilikten, yani cinnet geçirmekten çok korktuklarını da ekliyor. Hatta bu yüzden birçoğu kendince fobi geliştiriyor. Deliliği 'biliçsiz fantezilerin dışavurumuyla güdülenen olayların kaotik hali' olarak yorumlayan Bollas bir konuya da dikkat çekiyor: Sophokles'in ve Shakespeare'in metinleri daha çok cinnet hakkındaydı, psikoz hakkında değil.

Bollas şairlerin 'bir şeyler görmesinin', sesler duymasının ve onları kâğıda geçirilmesinin üzerinde çok düşünülmediğini çünkü şairlerin 'kaygı uyandıran' insanlar olduğunu belirtiyor. Ancak çok esaslı sorular sorarak şiire ve şaire daha dikkatli bakılması anlamında bir nevi uyarıda bulunuyor: "Yoksa cinnetin sularına daldıklarında, biz karşılaşsak dehşete düşerdik, diyebileceğimiz şeyler mi görürler? Yoksa çocuğun akılları karıştıran psişik dünyası, bizlerin şiir adını verdiği düşünce biçimiyle geri dönen bir odada mı muhafaza edilir?"

Bu soruların ardından şairlerin şizofreni hakkında bizlere psikiyatri ya da psikofarmakolojinin öğretebileceğinden daha çok şey öğretebileceğini, çünkü onların insan geçmişinin katmanlarına inebildiğini, duyumsal, imgesel ve sembolik anlamda bilinçdışını başka yere taşımayı bildiklerini, bunu öğrendiklerini söylüyor. Şöyle tamamlıyor şair-şizofreni ilişkisini: "Belki şairler, şizofrenler tarafından deneyimlenen zihinsel kesişmeye yakın bir noktada duruyorlardır."

Güneş Patladığında, insanı hangi düşüncelerin ve ortamların ne şekilde etkilediğine dair okunabilecek bir kitap. Bu etkilerin şizofreniye götüren yollarının tespit edilmesi ve tedavi süreciyle hasta arasındaki gizem, kitabın esas meselesi. Kitabın Bollas tarafından hastalarına ithaf edilirken bile çok önemli bir yere işaret ettiği görülüyor: "İçinde bulundukları zor duruma getirdikleri dâhiyane, yaratıcı çözümlere ve özellikle de engin cesaretlerine adanmıştır.

Şizofreni tedavisindeki ana kaynak, kitabın başından sonuna dek üzerinde durulan şey aslında: kişinin yanında sürekli ve uzun süre konuşabileceği birinin olması.

Konuşmak... Ücretsiz, doğal, yakıcı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme