30 Nisan 2018 Pazartesi

Asıl soru/n: İslam dünyası neyi talep ediyor?

Modernleşmeye alternatif sunamamış olmak Müslüman toplumların Batı merkezli düşünce ve yaşam biçimine boyun eğmesine neden olmuştur. Batı karşısında yenik, sinik ve silik duruma düşen İslam dünyasında ortaya çıkan görüşler bu durumun nasıl ‘telafi’ edilebileceğine yöneliktir. On dokuzuncu yüzyıl Müslümanlar için telafi yollarının ‘çok planlı olmadan’ yapılmaya çalışıldığı bir arayış dönemidir. Bir yanıyla bu arayış çabaları yeni İslami söylemin kuruluş sürecidir. Daha çok ‘Islah Ekolü’ olarak adlandırılan bu dönemin Müslüman aydınları iki şekilde hareket etmiştir denilebilir. İlk grup gelenek ile modern Batı düşüncesini sentezlemeye dönük aşamalı bir yöntemi benimserken ikinci grup geleneksel yapıyı tamamen terk ederek tümüyle Batı’ya yönelmeyi yani modernleşmeyi seçmiştir. Bu arada üçüncü bir grup vardır ki, onlara göre geleneği yeniden canlandırıp Batı’yı tümüyle reddetmek Müslümanların tek kurtuluş yoludur. Geçen süreç göstermiştir ki, tarafları İslami terminolojinin kategori ve kavramlarına boğarak anlatmak fayda vermediği gibi holiganizme yol açarak Müslümanları birbirine düşman mesabesine getirmiştir. O sebeple, meselenin düşünsel anlamda derinlemesine analiz edilebilmesinin yolu, yöntemi yine Batı’dan alınan kavram ve kategorize etmek yerine metodoloji ve gerekçelerin sağduyulu bir şekilde ele alınmasından geçmektedir. Yeri gelmişken, buradaki asıl sorunun tarafların amacının değil metodoloji sorunu olduğunu da söylemek gerekiyor. Zira her bir grubun amacının İslam coğrafyasının ihya edilmesi olduğundan şüphe yoktur. Yalnız, bu olumlulaştırma girişimi, tarafların katı dışlayıcı, reddedici, tahkir ve hatta tekfir edici tutumuna çarparak geri döndüğü gerçeğini değiştirmiyor.

Pınar Yayınları etiketini taşıyan Çağdaş İslam Düşüncesinin Sorunları adlı kitap Müslümanların son iki yüzyıl içinde yaşadığı bu karmaşık dönemi ele almaya çalışıyor. Dokuz makalenin yer aldığı yüz kırk üç sayfalık kitap İslam Özkan tarafından hazırlanmış. Kitaptaki makalelerin dördü Mısırlı Hasan Hanefi’ye (1935), ikisi Tunuslu Raşid Gannuşi’ye (1941), ikisi Mısırlı Abdulvehab Messiri’ye (1938), biri de Faslı Muhammed Abid Cabiri’ye (1936-2010) ait. Buradaki dört düşünürün çağdaş İslam düşüncesi içinde yer aldığını ve gelenekçi yapılar tarafından modernist olarak değerlendirilerek tenkit edildiğini söylemek gerekiyor.

Kitapta, özellikle Müslümanların siyasi anlayışları ve uygulamaları ele alınarak toplumsal yansımalarına değiniliyor. İsim olarak oldukça iddialı olmasına karşın böylesi küçük çapta bir eserin konuyu tüm detaylarıyla ele alması beklenemez. Asıl önemli nokta ise, makalelerin Mağrip-Maşrık olarak adlandırılan Kuzey Afrika’yı ele alması diyebiliriz. Bu anlamda yazılarda Fas-Mısır arasındaki gelişmeler değerlendirildiğinden analizlerde kısıtlayıcı bir ulusçuluk (Araplık) ön plana çıkıyor. Bunda elbette bir kasıt olduğu düşünülemez fakat ele alınan konuların Müslüman toplumların tamamını kapsadığını söylemek veya İslam coğrafyasındaki sorunları buradaki analizlere indirgemek doğru olmaz. Modernleşme karşısında Müslüman toplumlarda benzeşen genel bir eğilim var olsa bile, kitapta da değinildiği gibi, farklı toplumların farklı bileşenleri ve dinamikleri olduğundan beşeri bilimler açısından toplumları aynılaştırmak modernizmin sorunlu yanlarından birini kullanmak anlamına gelecektir. Buradaki mutlaklık tehlikesinin postmodernizmdeki rölativizm tuzağına düşürmemesine de ayrıca dikkat edilmelidir.

Eserde yapılan değerlendirmelerde yirminci yüzyılın -veya modernizmin- Kuzey Afrika’daki seyrinin analitik bir panoramasını görmek mümkün. Batı düşüncesine ve tarihsel gelişmelere oldukça fazla atıf yapılarak ortaya konulan açılımlar önemlilik arz ediyor. Diğer taraftan çalışmanın farklı kişilerden alınan makalelerden oluşması ele alınan konularda dağınıklığa ve/veya kopukluğa neden oluyor. Bu durumu İslam Özkan sunuş yazısında, “şu an okumakta olduğunuz kitaptaki yazarlardan her birinin fikri yönelimi, sorunların tespiti ve sorunlara çözüm üretme şekli birbirinden oldukça farklı. Bütünüyle birbirine zıt şeyler söylediklerini ifade ediyor değiliz, ele aldıkları konular ilk bakışta birbiriyle bütünüyle ilintili görünmese de, İslam dünyasının fikri, siyasi ve yapısal sorunlarına ilişkin tespit ve öneriler kendini dışa vurmakta” şeklinde belirtiyor. Özkan, kitapta farklı konularda makalelerine yer verilen düşünürlerin buluştuğu ortak paydayı, “İslam dünyasının yanlış bir şekilde ‘Batılılaşma Serüveni’ olarak takdim edilen, gerçekte ise ‘başarısız modernleşme tecrübesi diyebileceğimiz soruna doğrudan ya da dolaylı olarak” işaret ettiğinin altını çiziyor. Bu durum Müslümanların bugünkü düşünce yapısını ve hareket biçimini anlamak açısından önemli bir detay olarak ele alınmalı. İslam coğrafyası geneli- itibariyle ne öykündüğü Batılı gibi davranabiliyor ne de övündüğü geleneksel formun içinde kalabiliyor. Buradaki çatışmayı ya da birleşmeyi, Friedrich Hegel (1770-1831) ve Karl Marx’a (1818-1883) atfedilen tarihsel diyalektikteki ‘tez-antitez-sentez’ olarak ele almak mümkün değil. Çünkü -eğer varsa- Batılı tez karşısında -kesinlikle- bir antitez bulunmuyor ve dolayısıyla ortaya bir sentez çıkamaz. Ortaya çıkan absürt durumu açıklayan en anlamlı tabir Daryush Shayegan’ın (1935-2018) “melez” tanımı olsa gerek. Çalışmada dikkat çekilmesi gereken diğer bir yön ise düşünürlerin kendilerini belirli bir fikre sabitlemeden konuları ele alabilmesi diyebiliriz. Özkan, bir düşünceyi saplantı haline getirmeyen bu tutumu, “her birinin ortak noktası, meselelere ideolojik ama özellikle politik angajmanlardan uzak, felsefi bir derinliği yakalama gayreti” olarak tanımlıyor. Dönem için geleneksel İslami söylem taraftarlarınca ortaya konulan görüşler ele alındığında buradaki değerlendirmenin önemi bir kez daha artıyor.

Hasan Hanefi ilk makalesinde yeni bir medeniyet (ya da Batı medeniyeti karşısında alternatif bir medeniyet) oluşturmanın mümkün olup olmadığını sorguluyor. Bunun için İslam düşüncesinin tarihsel seyrini ele alarak ilk yedi yüzyıldaki gelişmenin ikinci yedi yüz yılda durduğunu ve üçüncü yedi yüzyılın yeni bir imkân olabileceğini belirtiyor ve yapılması gerekenlerin neler olabileceği üzerine kabaca görüşlerine yer veriyor. Gelenekçilerin ortaya koyduğu şekilcilik, geçmişe takılı kalma, toptancılık/tekfircilik, akla ve düşünceye düşmanlık gibi tutumların yanında modernistlerin gösterdiği geleneğe düşmanlık, Batıcılık ve katı modernistlik, elitizm, evrensel sekülarizm, pozitivist bilimcilik gibi eğilimler sürecin ilerlemesini engelleyen unsurlar olarak ele alınıyor. İkinci makalesinde Mısırda liberalizmin başarılı olamamasını liberal düşüncenin tam olarak anlaşılamamasına bağlayan Hanefi, İslam’ın özünde liberal anlayışın var olduğunu iddia ediyor. Hanefi’ye göre bu süreçte geleneksel din anlayışının ve mezhebi görüşlerin rolü çok büyüktür. İslam tarihinin ilk dönemlerinin aksine aklı küçümseme ve tasavvufun ortaya çıkardığı kadercilik anlayışı içtihat yapmanın dolayısıyla yenileşme ve ilerlemenin önünde engel olmuştur. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren ise iki çeşit taklitçilik kendini göstermiştir. Gelenekçiler eskiyi taklit ederken, modernistler Batı’yı taklit etme yolunu seçmişlerdir. Bu anlamda her ne kadar aklı ve özgürlüğü öne çıkarsa da Batılı forma sahip olan liberalizm kendisiyle uyumlu olmayan bu topraklarda tutunamamıştır. Oysa İslam da tıpkı liberalizm gibi aklı ve özgürlüğü ön plana çıkarmaktadır. Hasan Hanefi kitaptaki üçüncü makalesinde İslam dünyasında eksik olduğunu belirttiği “direniş kültürü”nün tarihsel kökenlerine ve yirminci yüzyıldaki yansımalarına değiniyor. Filistin’in işgali üzerinden yapılan değerlendirmede Arap devletlerinin acizliği, içe dönük propaganda çalışmaları, Batı’nın tahakkümünün kabulü, toplumların tepkisine rağmen yöneticilerin Batılı devletlerle sıcak ilişkisi, apolitik toplumsal yapının oluşması ve siyasi ufkun olmayışı direniş kültürünün oluşmamasında en önemli etkenlerdir. Bu sorunda da yine geleneksel dini anlayış ve mezheplerin aklı önemsemeyen tutumunun etkisi çok büyüktür. Hasan Hanefi kitaptaki son makalesinde gerek siyasi gerekse toplumsal kültürün oluşumunda medyanın etkisi üzerinde durarak medyanın iktidar tarafından kendini güvenceye almak için kullandığını ve bu tutumun toplumsal sorunlara yol açtığını belirtiyor. Bu sorunları aşmak için Müslüman toplumların uyanışının sağlanması gerekmektedir. Öncelikli olarak ise Müslüman toplumların dışlayıcı olmak yerine kucaklayıcı bir yöntem belirleyip kendi içinde diyalogu oluşturmaları gerekir. Diyaloğa dayalı bu siyasi kültürün oluşmasında medyaya çok büyük görevler düşmektedir.

Muhammed Abid Cabiri makalesinde, liberalizmin Batılı kökeni konusunda Hasan Hanefi’ye katıldığını fakat Müslüman toplumlarda başarısızlığının nedenini olarak dini anlayış ya da mezheplerin gösterilemeyeceğini ileri sürüyor. Ona göre liberalizmin Mısır’daki başarısızlığı tüm İslam toplumlarına genellenemez. Örneğin ülkesi Fas’ta liberalizm başarılı olmuştur. Bu çerçevede Mağrip/Maşrık bölgesindeki gelişmeleri tarihsel bağlamda ele alan Cabiri, dini anlayış ve mezhebi görüşlerin Fas’ta farklı şekillendiğini belirtiyor. Cabiri, Hasan Hanefi’nin tutumunu Batı’da kapitalizmin Protestanlık ile ilişkilendirilerek anlatılmasının/anlamlandırılmasının bir benzerini yapmakla itham ediyor. Ona göre liberalizmin Batı’da başarılı olmasının nedeni kendi toprakları oluşundandır ve görüldüğü üzere Katolikliğe de dokunmamıştır. Hasan Hanefi’nin tezine karşı örnek olarak son derece muhafazakâr bir toplum olan Japonya’da da liberalizm başarılı olmuştur diyen Cabiri, İslam toplumlarında liberalizmin başarılı olmamasının nedeninin emperyalist Batı’nın müdahaleleri olduğunu iddia ediyor.

Abdulvehab Messiri ilk makalesinde teorik bir tartışma içine girerek ideoloji kavramını irdeliyor. Kavramın kökenlerine dair yaptığı açıklamalarda Batı düşüncesi içinde önemli bir yere sahip olduğunu ve siyasette etkin kullanıldığını belirten Messiri, ideoloji kavramının yerine Arapçaya dönülmesi gerektiğini, aksi takdirde uluorta kullanılan Batılı terminoloji üzerinden epistemolojik bir bağımlılığa düşüleceğini söylüyor. Bu durumdan kurtulmak için önerilerini sıralayan Messiri’ye göre Batılı kavramların Müslüman toplumlarda kazandığı yüzeysel anlamlardan kurtulmak gerekmektedir. Bu tutumumun Batı karşıtlığı olarak değerlendirilmemesini isteyen Messiri, amacını kendi değerlerine uygun kavramlar üretmek olarak belirtiyor. Abdulvehab Messiri ikinci makalesinde yeni İslami söylem üzerinde durarak on dokuzuncu yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ıslah odaklı İslami düşüncenin içeriğini ve geçirdiği aşamaları ele alıyor. Batı’yla etkileşim içinde gelişen bu yeni söylemin sorunlarına dair eleştirileriyle birlikte çözüm önerilerin sıralıyor. Ortaya kapsamlı bir metin koyan Messiri, modernleşme, Batı düşüncesinin (içsel) eleştirisi, Müslüman-Batı ilişkileri, medeniyet, akıl ve tarih ekseninde yeni İslami söylemin nasıl oluşturulması gerektiğine dair görüşlerini belirtiyor.

Kitapta iki makalesi bulunan son isim Raşid Gannuşi çok da yabancısı olmadığımız bir kavramı, laikliği İslam açısından değerlendiriyor. İslam ile laikliğin temelde uyuştuğunu belirten Gannuşi’ye göre katı laiklik uygulamaları laikliğin temel anlam ve işlevinden çıkarılarak ideolojileştirilmesi sonucu oluşmuştur. Batı’da gelişen süreç, hayatın dinden soyutlanarak sekülerleştirilmesi hâlini almıştır. Gannuşi’ye göre devlet, toplum içindeki her inanç sahibine eşit mesafede durmalıdır. Bu anlamda kısmi laiklik ve kapsamlı laiklik ayrımı yapılmalıdır diyen Gannuşi, İslam’ın kısmi laikliğe izin verdiğini fakat günümüzdeki uygulamaların Batı orijinli kapsamlı laiklik olduğunu ileri sürüyor. Gannuşi ikinci makalesinde İslam’ın çözüm olup olamayacağı üzerinde duruyor. Bu bağlamda modernizme karşı bir duruş sergileyebilen tek din ve/veya görüşün İslam olduğunun altını çiziyor. İslami hareketlerin siyasi yapı içinde bulunması gerektiğini söyleyen Gannuşi, Müslüman yöneticilerin bir ümit olarak görüldüğünü belirtiyor. Burada önemli bir duruma vurgu yapan Gannuşi, Müslüman toplumlardaki hak ihlali karşıtlığının veya taleplerin illa dinsel alandan gelmediği tespitini yapıyor. Bunun en önemli kanıtı olarak, ekonomik talepleri ve farklı ideolojiye sahip kişi ya da yapıların Müslüman toplumlar tarafından desteklenmesini gösteriyor.

Kitapta yer alan Müslüman aydınların görüşleri günümüz İslami düşüncesi için önemli veriler taşıyor olsa da birçok konuda çözümlemelerin yetersiz kaldığını ve öngörülerin oluşmadığını söylemek gerekiyor. Özellikle idealize edilen Müslüman toplumlar ve yönetimler hakkındaki değerlendirmelerin gerçeklerle çok fazla örtüşmediğini ve belirli bir dönemi ele aldığını söyleyebiliriz. Ortaya konulan çabayı küçümsememek gerekiyor lakin meselenin bilgi ve eğitime dayalı boyutu atlanıyor gibi bir durumla karşı karşıyayız. İslam dünyası sorunlarına dair tespitler yapılıyor, çözüm önerileri sunuluyor lakin tabana inmeyi gerçekleştirecek formül bir türlü bulunamıyor. Buradaki sorunun arzdan çok taleple ilgili olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar iktidar ve güç odaklarının etkisi yadsınamaz ise de Müslüman birey ve/veya toplumların taleplerinin İslami bir yapı mı yoksa modernizm temelli bir yapı mı olduğuyla ilgili duruşları önem kazanıyor. Aksi takdirde siz istediğiniz kadar (teorik) tespit ve çözüm önerisi sunun, bir faydası olmayacaktır.

Mevlüt Altıntop
twitter.com/mvlt_ltntp

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme