24 Aralık 2012 Pazartesi

Mutluluğun formülünü arayanlara

Mutluluk nedir? Mutlu olabilmenin yolları nelerdir? Nasıl mutlu olunur? Varoluşumuzun en temel sorunsallarından biridir mutluluk ve herkese göre tanımı, ölçütü değişir. Kimi büyük, kimi küçük, kimi maddi, kimi manevi şeylerle mutlu olur. Kimimiz anlık mutluluklarla yetinir kimimiz sürekli mutluluğu ararız.

Müzik, sinema, edebiyat alanlarında evrensel bir sanatçı olmayı başarmış usta Zülfü Livaneli bize mutluluğun formüllerinden birini sunuyor, “Edebiyat Mutluluktur” diyor. Okumayı, yazmayı seven edebiyat gönüllülerini edebi metinler arasında gezindirirken yol göstermeyi de ihmal etmiyor.

"Edebiyatı, öncelikle bir yol gösterici olarak kabul etmeliyiz. Müzik gibi, resim gibi, başka birçok yol gibi, yazmak da hayatı algılamanın; anlamaya çalışmanın ve dolayısıyla hayata müdahale etmenin bir yolu. Duygu ve düşünceleri paylaşmak gibi basit bir şey değil."

Yunus'un, Nazım Hikmet'in, Yaşar Kemal'in, Dostoyevski'nin yolunu gösterirken neler okunmalı, nasıl yazılmalı, edebiyatın diğer disiplinlerle ilişkisi nedire dair edebiyatla ilgili zengin tavsiyelerde bulunuyor. Okurluk ve yazarlık tecrübelerini aktarırken popüler olannın peşine takılıp asıl olanı gözden kaçırmamamız konusunda uyarıyor.

"Büyük olan yazarların ve şairlerin sırrı, tumturaklı cümlelerde değil, gündelik dildeki kelimelere yükledikleri yeni ve şaşırtıcı anlamlarda gizlidir."

Livaneli'nin bir dönem yazdığı köşe yazılarından derleyerek hazırladığı bu kitabı büyük ustalara ve eserlere de saygı duruşu niteliği taşıyor.

"Edebiyatta kök nedir? Homeros'tur, İlyada'dır, Odysseia'dır, Dede Korkut'tur, Manas Destanı'dır, Cervantes'tir, Tolstoy'dur, Stendhal'dır."

Mutlu olmak için yeni formüller arıyor, edebiyata da ilgi duyuyorsanız Zülfü Livaneli'nin öyküler, romanlar, masallar dünyasındaki tavsiyelerine kulak vermelisiniz.

"Bazen düşler, insanın en temel gerçeğidir. Gerçek diye bellediğimizden daha gerçektir. Mitoslar ve masallar da öyle. Çünkü onlar, gündelik gerçek kabuğunun altındaki daha derin bir şeyi ifade eder."

Ahu Akkaya
twitter.com/diviniacomedia

23 Aralık 2012 Pazar

İç hayatındaki bozuklukları gidermek isteyenlere

Merhum Nurettin Topçu üstâd, bir fikir ve mücadele adamı, bir akademisyen. Ders kitaplarına imza atmış bir öğretmen, ciddi bir muallim. "Psikoloji" de daha önce liselerde okutulmuş bir kitap. Zaman zaman sadeleştirilmiş, değiştirilmiş ama hep okutulmuş. Okurken zihnin derinliklerini keşfe çıkmak mümkün. Ancak bu keşif de zihninizin yanına kalbinizi de eklemezseniz, emniyet kemeri takmadan hatalı sollamaya maruz kalabilirsiniz.

"İnsan, medeniyet ve cemiyetin tesirleri ve bir de yaşın ilerlemesi ile olgunlaştıkça, gülmesi tebessüm şeklini alır; o da iradenin kontrolüne girer."

Birçok felsefe, sosyoloji, psikoloji ve mantık kitaplarına imza atmış üstâd, 70'li yıllardan sonra ahlak kitaplarını da külliyatına dahil etmiş. Bu da Nurettin Topçu'nun hemen her konuda fikir sahibi olduğunun ancak bu fikir sahipliğine entelektüeliteden ziyade "dava" gözüyle baktığının kanıtı. Dergâh Yayınları, Türk fikir cemiyetinin bu en büyük isminin kitaplarını yayınlayarak aslında her yaşa hizmet ediyor. Zira Nurettin Topçu; her devrin gözü, kulağı ve sesi.

"Ruhumuzu güzelliklere açabilmenin sırrı, ruhsal yaşayışın ona götüren yollarını bilmekle elde edilir. İç hayatımızın nerelerinde bozukluk bulunduğunu ve bunun giderilmesi için yaşayışımızda ne gibi değişiklikler yapmak lâzım geldiği anlaşıldıktan sonra, güzellik duygusu sonsuz bir şekilde yaşanabilir."

Dergâh Yayınları'yla Ezel Erverdi ve İsmail Kara'nın büyük bir titizlikle yayına hazırladıkları "Psikoloji"de, her "dersin" sonunda sorular var. Böylece okuyucu, okuduğunu anlamak ve konuyu pekiştirmek açısından özel bir sınava tabii tutuluyor.

"Aşkın aradığı vücut değildir, vücudu vasıta yaparak onun aradığı, bir ruhtur."

Psikoloji kitapları genelde uzanır biçimde okunur. Sanki bir psikologla seansa girilmiş gibi... Nurettin Topçu okurken ise ayaklar uzatılmaz. Başla ayaklar aynı hizaya yakın olursa, okuduklarınızdan çıkan anlam da nereye gideceğini şaşırır çünkü.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

21 Aralık 2012 Cuma

İncecikten yağan dizeler

"Şiirden hazzetmeyenler, Grapon Kâğıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mıırıldanabilirler."

Hayatta çıkmaza girdiğimiz kimi zamanlar vardır. Karamsarlığın, çaresizliğin ve belki de umutsuzluğun bir bulut gibi üzerimize çöktüğü işte bu zamanlarda, dile getirmek istediklerimiz yüreğimize oturur henüz yağmaya başlamamış sağanak bir yağmur gibi. Ses çıkaramayız. Bazen ses çıkarsak da, bunu sadece kendimizin duyacağını düşünürüz.

Vazgeçmeyiz, konuşuruz. Kağıtla, kalemle, kendimizle. Konuşuruz cesurca ve öfkemizi de acımızı da kelamla ortaya dökeriz. İsteriz ki bu kelamlar, akılda kalıcı ve yürek sızlatıcı olsun.

İşte tüm bunları yaparak fâni dünyayı terk etmiş, yürek sızlatan bir şair; Didem Madak. İzmir'in güvercin kalpli kadını...

"Bana birkaç hayatî meseleyi ödünç ver kalbim
Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.
Kalbim neden ben?
Sırf sevinesin diye seni bir kere bile
Elinden tutup parka götürmedim."


Öyle şiirler barındırıyor ki "Grapon Kâğıtları", okurken dizelerdeki isimleri veya mekanları değiştirsek, sanki kendi hayat hikâyemiz ortaya çıkacak. Bu yüzden her yeni şiiri okumaya başlarken korkuyor okuyucu. Korku iyidir, gerçekle yalanı birbirinden ayırma konusunda hız kazandırır.

"Dünya artık bir daha hiç
Bir okul çıkışı gibi kokmayacak mı?"


3 yaşındaki kızı Füsun'a, eşine ve şiire çok erken, 41 yaşında veda etti Didem Madak. Bir şey söylemek isteyip vazgeçer gibi, yol tam bitecekken döner gibi...

"Bir çamur deryasının içinde
Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.
Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
Sen de bilirsin ya Allah
Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana."


Karın yağışındaki inceliği, insanın da kalbinde aradığımız şu günlerde, incecikten yağan dizeler...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

20 Aralık 2012 Perşembe

Gölgesinin sesine kulak verenlere

Gölgemizin sesi olur mu hiç? Oluyormuş. Stephen King ve Neil Gaiman gibi “ayarsız” yazarlardan övgü alması Jonathan Carroll’ı gözümüzde büyütmemize yeter aslında. Bir de Türkçeye çevrilen son kitabı "Gölgemizin Sesi"ni okuyun. Sıkı anlatımıyla Joe Lennox’un karmakarışık dünyasına girin...

Joe Lennox pısırık bir çocukluk geçirir. Büyük kardeşi Ross’a hayrandır, aynı zamanda da düşmandır. Ross ise eşkıyanın önde gidenidir. Derken Ross yaşadıkları kasabanın en belalı tipiyle kanka olur. Joe ise bu ikisinin işkencelerine maruz kalır.

Joe’nun hayatındaki önemli değişiklik ise büyük kardeşi Ross’un ani ölümüyle gerçekleşir. Ross’un trajik ölümü annelerinin hastaneye kapatılmasına neden olur. Aradan yıllar geçer, Joe kısa hikâyeler yazmaya başlar. Ross’un şeytani hayatını konu alan bir hikâyesi ise tiyatro oyununa çevrilerek, Joe’nun daha genç bir yazarken tanınmasını ve para kazanmasını sağlar.

Annesi de öldükten sonra babası başka biriyle evlenir. Joe, yaratıcı yazarlık dersleri için eşyalarını toplar Viyana’ya gelir. Viyana sessiz sokakları, romantizmi, lapa lapa yağan karları ve entelektüel birikimli insanlarıyla Joe’nun kaçmaya çalıştığı geçmişine çok iyi gelir. Tam da bu sırada gizemli bir çiftle tanışır: India ve Paul.

Kendisinden yaşça büyük olan ancak hiç de yaşlıymış gibi görünmeyen bu çiftle sıkı fıkı olur; ve onlar Joe’ya hayatında hiç kimseden görmediği bir sevgi verirler. Joe, çok geçmeden India’ya aşık olur ve bu aşk karşılıksız kalmaz. Özel sihirbazlık yeteneklerine sahip Paul’un ani ve şüpheli ölümü üzerine kitaptaki gerilimli dakikalar başlar. Paul de zaten karısı ve en yakın arkadaşının arasındaki ilişkiyi ölmeden hemen önce öğrenmiştir. Ve çok sinirlenmiştir.

Jonathan Carroll, insanın içindeki “gölgelere” yani karanlık anılara kafayı takmış bu kitapta. Hepimizde var olan karanlığı ve herkesten sakladığımız taraflarımızı gözler önüne seriyor. İnsanın geçmişinden kaçmasının mümkün olmadığını dile getiriyor. Tabii kitapta genç yazarımız Joe, geçmişinden kaçmaya çalışırken beyhude çabalarının da sonucunu çok ağır bir şekilde yaşıyor.

İyi yazar, iyi kitap... Gölgesinin sesine kulak verenlere...

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

18 Aralık 2012 Salı

Kaygı ve tebessüm bir arada

"Hagi, kaleye baktı. Bir çalım nefis bir hareket, Hagi, Hagi, Hagi, Hagi, Hagi, Hagi..."
- Ercan Taner, R.Wien - Galatasaray, 11.08.1999.

Balkanlardan o kadar farklı karakterler çıktı ki, doğdukları ülkelerin yeniden merak edilmesini sağladılar. Emil Michel Cioran mesela. Okuduktan sonra şunu fark etmek mümkün; keşke Gheorghe Hagi'den önce Cioran'ı tanısaydık. O zaman belki Hagi'nin gollerine daha felsefi yorumlar yapardık.

"İnsanları günler ve günler boyunca uzanık kalmaya mecbur edin: Savaşların ve sloganların başaramadığını sedirler başarırdı. Zira Sıkıntı'nın harekâtları, işgörürlük açısından, silah ve ideolojilerinkini aşar."

Yazar 1934'de -yani 23 yaşındayken- Bükreş'te yayınlanan ilk kitabı "Ümitsizliğin Doruklarında"yı, Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin temeli kabul eder. Eserlerini çoğunu da Fransızca yazmıştır. Metis Yayınları sağ olsun, birçok eserini dilimize kazandırmıştır. Özellikle "Çürümenin Kitabı", "Burukluk", "Tarih ve Ütopya" en sevilen kitapları. Cioran bu kitaplarını sevdiğimizi bilse eminim bize de "bir iki çift söz" ederdi. Çakılır kalırdık.

"Bir yazarın sustuklarının, söylemiş olabileceklerinin, dilsiz derinliklerinin üzerine eğiliriz. Bir eser bırakırsa, kendini izah ederse, tarafımızdan unutulmayı teminat altına almış olur."

İlk baskısını Eylül 1993'te yapan "Burukluk"ta, kimi zaman çok ciddi kimi zamansa gülmekten göbek hoplatan aforizmalar mevcut. Aforizma nedir, ne değildir için "Burukluk" okunabilir. Cioran'dan sonra yazılmış hiçbir şey de asla aforizma olamaz. Kitabı okuduktan sonra benimle aynı fikri düşünüp tebrik telefonları açacak, adıma çelenkler yaptıracaksınız. Zahmet etmeyin.

"Melankolisiz bir dünyada bülbüller geğirmeye başlardı."

Kitapta müzikten aşka, tarihten boşluğa, dinden batıya ve yalnızlıktan kansızlığa kadar birçok konuda özel bölümler var. Okuduktan sonra tek bir kelimeyle özetlemek isterseniz o da kitabın adı olur: Burukluk.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

17 Aralık 2012 Pazartesi

Peşinden gidecek bir amacı olanlara

Jonathan Safran Foer’in “Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın” romanı beni tek kelimeyle “çarptı”. Gerek çığır açan yazı tekniği, gerek çevirisi okura unutulmaz bir deneyim yaşatıyor.

Oskar Schellözel” bir çocuk. Babası gibi gülüyor, konuşuyor, akıl yürütüyor; babasının yaşayan en büyük hayranı. Yaşının küçük olmasını önemsemeden babasının ardından bulduğu bir anahtarın hangi kilidi açtığının peşine düşüyor. Hem de New York gibi bir şehirde…

11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden, annesi ve babannesiyle hayata devam etmeye çalışan saplantılı bir ruh hali içindedir Oskar. Takıntıları ve alışkanlıkları vardır. Toplu taşıma araçlarına binemez örneğin. Zekâ oyunlarına karşı büyük bir ilgisi vardır. Küfretmesi yasak olduğu için kelimelerin fonetik kullanımıyla oynar ve “Goethe’mi ye, dalyanak!” der.

Oskar hazır cevaptır, kurnazdır, üzüldüğünde vücudunu morartır, pek arkadaşı yoktur, kavgayı sevmez. Babasının trajik gidişinden sonra bir vazodan çıkan anahtarın, hangi kilidi açtığını öğrenmek aynı zamanda, babasının nasıl öldüğünü de aydınlatmasını sağlayacaktır. Bunun peşinden gider.

Foer, büyük bir romancı. Gerçek bir labirent dahisi. Kitabı okumaya başladıktan sonra harikulâde cümlelerle okuru Oskar’ın peşinden sürüklüyor. Kitabın Oskar’ın gözünden görsellerle süslenmesi ise çarpıcı özellikler taşıyor.

Bu kitap özellikle “peşinden gidecek bir amacı olan” ruhlara çok; ama çok iyi gelecektir. Mutlaka edinin.

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

9 Aralık 2012 Pazar

Unutmak ve hatırlamak arasında kalanlara

Unutmak, zor bir kelime. Anlam olarak da öyle. Neleri unutabiliriz, ne kadar unutabiliriz veya ne zaman unuttuğumuzu anlarız? İşte burada da hatırlamak girer işin içine. Unuttuğumuz her şeyi birbir hatırlamaya başladığımızda durum sıkıcı bir noktaya ulaşır. Canımız sıkılır. Friedrich Schiller'e göre "Affettmek ve unutmak iyi insanların işidir", Pablo Neruda'ya göre "Aşk ne kadar kısa ve unutmak ne kadar uzun"dur. Bu paragrafı ve unutmakla hatırlamak arasındaki tüm didişmeleri noktalayacak söz ise Albert Camus'ya aittir: "Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.". Şimdi lütfen sakince dağılalım, toparlandıktan sonra okumaya devam edelim.

"Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü..."

Latife Tekin'i ilk kez "Unutma Bahçesi" ile okudum. Ruhuna Kitap yazarlarından kıymetli dostum Tuna Bahar'ın "bu kitap tam senlik" sloganıyla elime tutuşturduğu kitapla, bugüne kadar anla(ya)madığım bir çok şeyi anladım. En azından anlamaya çalıştım. Bu sıradan bir insanı anlamak olduğu gibi gerek iş gerekse ev yaşantımda tavırları ve duruşları daha iyi anlamama imkan tanıdı. Huzurlarınızda Latife Tekin'e bu önemli romanı için ve Tuna Bahar'a bu romanı bana hediye ettiği için teşekkür ediyorum.

"İnsanları mutlu bir sessizliğin sarmasına dayanamayıp bir sözle gerginlik yaratan kişiler vardır."

Kitabın hikayesine asla değinmeyeceğim. Çünkü tek bir cümle merakınızı tekme tokat dövebilir. 1980 sonrasında gerek değişik üslubu gerekse farklı anlatım tarzlarıyla takdirleri toplayan Latife Tekin ile siz de bu kitapla tanışın. Hem unutmaya dair yeni şeyler keşfedeceksiniz, hem de insanlar arasında garipsediğiniz tavırları daha iyi anlayabileceksiniz.

"Neyin peşinde olduğumuzu anlayanlar kendi düşleriyle kanatlanıp üstümüze üstümüze uçuyorlar, olay bu kadar basit, görebilene… Onları geri püskürtmenin çaresine bakmalıyız, hayatlarında isteyip de gerçekleştiremedikleri ne varsa hesabını bizden sormaya kalkıyorlar."

Unutmayı ve unutulmayı hak eden her şeyi ve herkesi unutun. Bu roman bir başlangıç olabilir sizin için...

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler