7 Aralık 2012 Cuma

Kin'in Yas'ının portresi

23 yaşında bir üniversite öğrencisi. Bir sabah, okuduğu okulun kapısına geldiğinde bir an için durur. Fakültenin giriş kapısından içeri giren diğer öğrencilere bıkkınlıkta bakar. Canı sıkılıyordur. Hatta canı çok sıkılıyordur. Hepimizin durduk yere bir çılgınlık yapmayı düşündüğü bazı zamanlar olmuştur. Onun çılgınlığı ise en yakın kırtasiyeden sekiz ortalı bir defter alıp fakültenin yakınındaki bir kahvehaneye girip, aldığı defterin ilk satırına ilk cümleyi yazmak olur:

“Asansör dördüncü katta durdu.”

Genç yazar, kitabını yazmaya başladığında şu hayattaki temel iddiası olan “Hiçbir şey yok”u destekleyen olaylar anlatır, diyaloglar yaratır. Kitabının sonuna geldiğindeyse hayatla ilgili bazı görüşlerinde değişiklikler olur, son cümleyi “Her şey var” olarak kaydeder.

Yazarımız, kendi zihninden defalarca kez kaçmıştır. Ailesinin evinde Hakan adında bir et yığınını bırakıp gitmeyi kaç kez arzulamıştır! Kimi zaman bunu başarmıştır ya da başardığına inanmıştır. Neticenin değişmediğini görünce, başarılı olup olmamayı da umursamamaya başlamıştır.

Dışarıya karşı açık bir genç insan olup, başkalarıyla çok fazla ortak noktada buluşacağına maalesef herkes gibi bir zamanlar o da inanmıştır. Müzik bilgisi muazzamdır. Edebiyata neden inansın ki, yazılmış sanatsal eserler onun için tuvalette okunmak için yazılmıştır. Hayatında çoğu şeyi zorunluluktan veya meraktan yapmıştır. Üniversitede okumak gibi örneğin… Üniversitede okumak onun için beyhude bir çabadır. Yine de gidip bakmakta fayda vardır. Bu yüzden Ankara’da Fransızca eğitimine başlamış, yarıda bırakarak Brüksel’e gitmiş, sonra geri dönerek bir Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin zeminine botlarının izini bırakmıştır.

Romanını tamamladıktan sonra bir kitabevine girip eline rastgele kitaplar alıp, içindeki yayınevi bilgilerini not etmiştir. Yedi tane yayınevi adresini yazınca bu kadarın yeteceğini düşünmüş, sıkıcı kitap raflarını terk ederek yazdığı romanın yedi tane çıktısını almıştır. Bu yedi yayınevinin üçü çalışmayı reddetmiştir, üçü cevap bile vermemiştir, bir tanesi ise “gel basalım” demiştir.

23 yaşındayken yazdığı romanı 24 yaşındayken elinde tutan bu delikanlı, Türkçede daha önce yan yana gelmemiş kelimeleri bir araya getirdiğinin farkındadır. Kelimelerin ve harflerin kavuşmasına, sınırları aşmasına daha o zamanlar kafa yormaya başlamıştır; ancak o zamanlar bilmediği şey, ilk romanının çıkmasından tam 11 sene sonra alfabenin ilk ve son harfini bir araya getirip “AZ” romanını yazacak olmasıdır. Kalıcılık gibi bir derdimiz vardır.

Bu dert’e hemdert olacak çareler bulma arayışındayızdır. Bizim bu genç yazarımız da bir düşünceyi, bir yaşayışı kendisinden önce yazanlara rağmen, hâlâ orijinal bir şekilde kendince ifade etmekteyse, yedi yıl sonra yazacağı “Azil” de “Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylememişsem, henüz her şey söylenmemiştir” görüşünde olduğu içindir.

Hayatın acımasız olduğunu bilmeyen var mı aramızda? Hayat, sandığımızın aksine “şanslı” diye damgaladığımız insanlara da acımasızlığını yapar. Hayat bu, güven olmaz; yapacağını herkese, her yerde ve her şekilde yapar. Pekiyi hayat, bu genç yazarımıza ne yapacaktır?

Genç yazarımız şu günlerde 37. yaşında doğru dörtnala ilerlemektedir. Ürkek bakışlarla girdiği kahvehaneyi, 23 yaşında bir gencin kuyruklu yalanlı hayalleriyle bilmektedir. Biz karakterlere takılmadan şunu söyleyelim, Kin’in Yas’ının Portresi hep genç kalacaktır. Dorian Gray gibi. Ve elbette Kinyas ve Kayra da…

Kayra, zihnini ölüme terk ettiği o evde; Kinyas, ailesinin yanında, yaratıldıkları yaşta ebediyen yaşayacaklardır. Nerede mi yaşayacaklardır? Tabii ki bizim henüz ölmeyen zihinlerimizde!..

Hakan Günday kitapları seni de yaraladı, biliyorum. Ancak hâlâ hayattasın öyle değil mi? Henüz ölmeyeceğini söyleyebilirim şimdilik sana. Ne de olsa Kinyas ve Kayra’nın mottosunu artık hepimiz biliyoruz. O yüzden Hakan Günday son kitabını yazana kadar hayattayız!

“Omnes Vulnerant Ultima Necat!”
-Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür!–


Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

6 Aralık 2012 Perşembe

Koynunda kedi besleyenlere

"Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun."
- İrlanda atasözü

"Üzgün Kediler Gazeli", ilk baskısı 2007'de yapılan, üçüncü baskısını Kırmızı Kedi'de Mart 2012'de yapan bir kitap. Bu da şu anlama geliyor; yıllar geçer, biz sadece iç çekeriz. İç çektikçe de şiir okuruz. Haydar Ergülen'e Metin Altıok Şiir Ödülü'nü kazandıran bu şiirleri, bir kedinin hem inceliğini hem de asaletini taşıyor. Şair, şiirlerini okurken bir kediyi bizim koynumuza sokuyor, kedi mırıldarken biz de onu seviyoruz. Dizelerin altını çizmek gibi.

"O bir çay istemişti, trenin içinde
Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
Ben yalnız kalmıştım, senin içinde
Oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

Aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin."


7 bölümden oluşan kitapta Haydar Ergülen'in 1992'den 2007'ye kadar yazdığı şiirler bize kimi zaman nefes oluyor, kimi zaman da gazel. Şairin en sevdiğim özelliği kelimeleri yormadan, kafaları karıştırmadan ve duyguları abartmadan, dizeleri çok sağlam temellere oturtması. Biz de şiir okuyucusu olarak bu sağlam temellerin üzerine kendi duygularımızı ekliyoruz ve ortaya çıkan eseri -adı her ne olursa olsun- keyifle izliyoruz.

"Lambası hep açık yüreği bir şair feneri
İçli bir şiirdir onda insan olma hüneri."


Yaşayan en kıymetli şairlerimizden biri olan Haydar Ergülen'in şiirleri bana kalırsa birçok farklı ruha hitap edebilir. Ama önceliğiniz kedi sevmek olmalıdır. Zira kedi sevmiyorsanız, aslında birçok şeyi de sevmiyorsunuz demektir. "Kediler duyguları konusunda dürüsttürler, insanlar ise duygularını gizlerler" demiştir Ernest Hemingway. Ustanın bir bildiği mutlaka vardır dememe gerek yok çünkü görünen köyde kılavuz dağıtılması yasaktır.

"Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim
Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular."


Bir kediyi beslerken yaşanan hislerin bütününü hatırlatacak şiirler daima vardır.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

4 Aralık 2012 Salı

Kırılmaktan korkmayanlara

"Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. Ama öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı."

Emrah Serbes, son dönemin güçlü ve sahici kalemlerinden. Belki bir kısmınız Behzat Ç.'nin yazarı olarak biliyor onu, bir kısmınız Afili Filintalar'dan tanıyor, bazılarınız da Erken Kaybedenler'dendir... Tanışıklığınız nereden kaynaklı ve hangi düzeyde olursa olsun, bu sahici ve ziyadesiyle Ankaralı kalemle muhabbetinizi arttıracak bir kitap tavsiyem var: Hikâyem Paramparça.

Hikâyem Paramparça, Emrah Serbes'in Afili Filintilar'da ve Birikim Dergisi'nden yayımlanmış yazılarından ve yeni bir hikayesinden oluşuyor.

"Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı ki onlar."

Kısa cümleler, keskin bir gözlem gücü ve hep içimizde bir yerlere dokunan sözcükler...

Emrah Serbes, insana Ankara'yı sevdiren kalemlerden biri.

Hikayem Paramparça'nın da fonunda Ankara var, hafiften görünen. Ve ancak yakından bakınca görülebilecek kırıklarımız, kırgınlıklarımız.

Ve fazlasıyla gerçek hayatımız...

"Mesai saatleri içinde eğlenmeye tolerans payı bırakabilirler, yas tutmaya değil. Ölüm izni bu yüzden var. Yakını ölmüş kişi, acısını unutana kadar hizmet dışıdır. Ayakaltında dolaşması da istenmez. Acısını unutmak için kendini işine adamış insan tipi de bu yüzden çok sevilir. Çünkü hepimiz, acısını unutmak için ya da unuttuğu için, kendimizi bir şeylere adamışız."

Daha evvel rastlamış olabileceğiniz satırların üzerinden geçebilir ve Galip İşhanı isimli yeni ve fena halde etkileyici bir hikayeye kapılıp gidebilirsiniz okurken.

Hikâyem Paramparça, bir insana baktığında gördüğünden daha fazlasını sezenlere ve kırılmaktan korkmayanlara iyi gelecek bir kitap.

"Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü."

Merve Uzun
twitter.com/merveuzun

2 Aralık 2012 Pazar

Hayatımızdan düşen ilk yaprak: çocukluğumuz

"Şair, yenilgiyle başlayan adamdır
Şiire!"

Keder ödünç bir şey midir? Belki de, kim bilir. Şimdilik 6 baskı yapan "Keder Gibi Ödünç", Haydar Ergülen'e Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü kazandırmış bir kitap. Şair, her ne kadar "mırıldandığım şeylersin" dese de, çocukluktan yaşlılığa ve hatta topraktan göğe uzanan bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Emniyet kemeriniz takılı olduğu müddetçe sarsıntılardan korunuyorsunuz. Olası bir okuma yorgunluğu ise dizeler arasındaki dönüşlerde kalp ritminizi harekete geçirebiliyor.

"Çocuktum, ayıramazdım ha aşk ha zeytin
Aşkı yazsam kağıttan utanırdım, o benden mahcup
Zeytine uzansam dalından kırılırdım, benden de çocuk
İkisini de gözle toplamayı sonra öğrendim."


Haydar Ergülen'in şiirlerinde harflerin gülüştüğünü, hayvanların asil duygularını ve doğanın kuvvetli anlatımını bulmak mümkün. Her bir dize resmen "benim kıymetimi bilin" deyip altını çizdiriyor.

"Galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce
Sık sık tozu alınmalı, parlatılmalı aynalı sözlerle
Benimse kâlp hususunda cilalı bir cümlem bile yok
Mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de."


"Kırmızı Kedi"yi tebrik ediyorum. Özellikle şiire değer verip şiir kitaplarını ayrı güzellikte basmaları, kapaklarındaki kusursuz tasarım ve rahat okunabilirlik tek kelimeyle takdirlik. Alıntıyla bitirmek pek huyum değildir ama kendimi tutmak istemiyorum: "Alınyazısıdır şiir, elyazısı geveze."

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Hayatının baharında olanlara

Bazı kitaplar vardır ki, herhangi bir sebepten dolayı çıkar çıkmaz ilgimizi bir şekilde çekerler. Bu durum çok sık tekrarlanmaz ve bence güzelliği de buradadır. O kitabın hemen ilgimizi çekmesi adından, kapağından, yazarından, yayınevinden, çevirmeninden, tanıtımındaki bir cümleden kaynaklanabilir. Orasına biz karar veremeyiz.

2012 Tüyap Kitap Fuarı öncesinde Bayan Jean Brodie’nin Baharı’nın tanıtım bülteni geldiğinde çok heyecanlanmıştım. İşim gereği günde onlarca kitap tanıtım bülteni aldığım için bu kadar tepki vermemem gerekirdi. Ancak bu kitap yayıneviyle, çevirmeniyle, kapak tasarımıyla, modern bir klasik eser oluşuyla beni hemen etkiledi.

Muriel Spark’ın bu erken dönem, öncü romanı 1961’de yayımlanmış. Roman, Edinburgh’ta yatılı bir kız okulunda geçiyor. Bayan Jean Brodie, bizzat seçtiği 6 tane kızı geleceğe hazırlayan bir ilkokul öğretmeni. Eğitim sisteminde kendi doğrularından şaşmıyor ve okul yönetimiyle her sömestr kavga ediyor. Kendisini okuldan uzaklaştırmak isteyenlere karşı her zaman galip geliyor.

Romanın yayımlandığı dönemde diğer tüm türdeşlerinden ayrılan özelliği ise Muriel Spark’ın “prolepsis” tekniğini kullanmasıdır. Bu teknikte yazarımız şunu çok iyi başarıyor: Belli bir karakteri anlatırken ya da iki karakteri karşılıklı konuştururken bir anda yıllar sonrasına götürebiliyor sizi. Bu roman sayfalar arasına sığdırılmış zaman sıçramalarıyla yazılmış. Bayan Brodie’nin herhangi bir kızını önce on, sonra on beş, sonra on yedi, sonra otuz yaşında okuyabiliyoruz.

Bayan Brodie hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamış. Kendini, seçtiği kızları kültür ve sanat alanında çok iyi hanımefendiler olarak yetiştirip, onları “kaymağın da kaymağı” yapmak istiyor. Kızlar büyüdükçe, biricik öğretmenlerinin özel hayatıyla da ilgilenmeye başlıyorlar. Bayan Brodie, kızlarına çok güveniyor ve okuduğumuz zaman sıçramalarında anlıyoruz ki, Bayan Brodie’nin okuldan atılması ve emekliliğe zorlanması kendi grubundan bir kızın ihaneti yüzünden oluyor. Ancak bunu romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz gibi, kızın nedenleriyle birlikte zaman sıçramalarıyla okuma şansımızı olacak ve kafamızda soru işaretleri kalmayacak.

Muriel Spark’ın bu romanı kesinlikle okunmayı hak ediyor. Romanın eğlenceli ve bilgilendirici yazılması benim sempatimi kazandı. Şunu da söylemeden edemeyeceğim; bu roman biraz da genç kızların aşkı, hayatı ve cinselliği keşfetmelerinin romanı. Bu yüzden erkek okurlar biraz sıkılabilir. Bence kitabı alanlar ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığına dikkat ederlerse çok daha fazla keyif alırlar. Püren Özgören’in enfes çevirisi, Nazlım Dumlu’nun nefis kapak tasarımıyla Siren Yayınları’nı bir kez daha tebrik ediyorum.

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

29 Kasım 2012 Perşembe

Bir intikam romanı

"Geceyi en önde aşan, sahici ölüme ne dersin?"
- Kaan İnce

Bu kitabı bir türlü okuyamadım. İsmini çok duymuştum ama vakit bulamadım. "Tol"un ne anlama geldiğini de biliyordum ama unuttum. En yakın zamanda okumam gerektiğini biliyorum. Arkadaşlarım önermişti ama koşturuyorum, ekmek parası derdi yoruyor beni. Tüm bunlardan en azından birini söylediğinizi duydum. İyi yoldasınız, en azından kitabı öyle veya böyle bir şekilde duymuşsunuz. Geriye sadece okumanız kalmış. Bu da sanırım yolun tamamı. Murat Uyurkulak'tan kinci, nefretçi ve öfkeli bir roman. "Zuhaha" değil, Tol.

"Ve sıkıntı öldürüyor. Acı ve öfke değil, sıkıntı öldürüyor. Çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor. Sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor çünkü. (...) Sıkıntı çözüyor, öfke bağlıyor. Sıkıntı plan program demek çünkü. Acı kendi yasasını durmadan fısıldıyor, öfke hatırlatıyor oysa. Ama sıkıntı savuruyor, parçalıyor, gebertiyor. Sıkıntı kutlamalar, şenlikler istiyor çünkü. Sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha diyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor. Acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. Sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. Acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor."

Murat Uyurkulak'ın 2002'de yayınlanan bu ilk romanı Almanca ve Fransızca'ya çevrildi. "Ne olmuş çevrildiyse?" diyorsanız, bugüne kadar "yalandan çevrilen" kitaplardan sıkılmışsınız veya inancınızı kaybetmişsiniz demektir. Çok açık şekilde söylüyorum ki "Tol", kurgu olarak "en iyi" diyebileceğim 10 Türk romanından biri. Yalanım varsa bütün doğrular gözlüğümün camını kırsın.

"Her yaşın kendine göre bir güzelliği yoktu. Emin olduğun, farkında olduğun hiçbir yaşın güzelliği yoktu. Yaş öyle bir şey olacaktı ki sen bilmeyecektin. Sana yaşını sorduklarında şaşıracaktın, şöyle bir durup hesaplamak zorunda kalacaktın. Yaş günü hediyesi verenlere ajan provokatör gözüyle bakacaktın. “Benim yıllarımı paketlemeyin ulaan, bırakın dağınık kalsın!” diye bağıracaktın."

Radikal Kitap'ın 10.yıl özel sayısında haklı olarak ve açık ara farkla 2000'lerin en iyi romanı seçilen Tol, varoluşuna bile öfke duyan ruhlara iyi gelebilir. O kadar iyi. İnanın. Romanda okuyucuyu en çok etkilemesi gereken, içinde sakladığı gizemde aslında hayatımızın en acı taraflarının olması. Gerek siyasi, gerek hayati.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

25 Kasım 2012 Pazar

Bir kadının iç dünyasındaki fırtınalar

"Hayat biraz da çalıntı anlarla yaşanır halde gelmiyor mu?.."

Gençlik yıllarında yaşadığı bir aşkın içinde açtığı derin yara ve boşlukla orta yaşlarını süren Ulya'nın, bu boşluğu sanatla dolduruşunun hikâyesidir Taş ve Ten. Hem taşa ve hem de tene (kendine) derin bir bakış yönelterek ne yapacağını hiç bilememenin kuytularında gezinir kahramanımız Ulya. Zamanın, bu iki olgu üzerinde biriktirdikleriyle olgunluk çağına varır ama aslında o kalbi kırık, şüpheci, güveni yerle bir edilmiş küçük kız olmaktan kurtulamamıştır.

"Bir zamanlar aşkın insanı çoğalttığına inanmıştım. Sonra sanat bu duygunun saflığının, tutkudan başka hiçbir şeye yakın durmamaya, varsayım ve beklentiden uzak kalabilmeye bağlı olduğunu öğretti."

Tutkudan uzak, dostluğun ağır bastığı bir ilişkide huzurlu ve sakin yıllar geçiren Ulya'nın duyguları mesleği (heykeltraşlık) gereği çıktığı bir yurtdışı gezisiyle altüst olacaktır. Bu gezide evinde misafir olduğu, kendisinden yaşça küçük olan Sina, Ulya'yı yıllar öncesinde bıraktığı acı dolu aşka ve yoğun tutkulara geri döndürür. Yarım kalmış bir aşkı yıllar sonra benzer konumunda bir adamla yeniden yaşar gibidir. Dört günlük bu kısa tanışıklığın son gecesinde birbirlerine içlerini açar, geçmişin ağıdını yakarlar.

"İnsan gerçek anlamda, umutsuzca sevebiliyor ancak. Çocuksu bir masumiyet ve korkuyla. Körü körüne. Seyirci değil kahraman olarak. Tanrı değil kurban olarak. Ne büyük yalnızlık!"

Tarihsel ve coğrafi arka planıyla zamana direnmenin anlatımıdır Taş ve Ten. Unutmak asla yoktur. Kadını, kadın düşünce ve duygularını içerden, ama bir o kadar da objektif bir gözle, antifeminist bir tavırla dile getirerek Türk romanında kendine önemli bir yer edinen İnci Aral, bu romanında da Ulya aracılığıyla bir kadının iç dünyasındaki fırtınaları, çelişkileri, melankoliyi anlatır. Kabuk bağlamış bir yaranın tekrar açılışına, kuşkuyla umut arasında gidip gelmelere, kışın bitip baharın gelişine tanıklık etmek gibi...

"Hayallerden daha yalnız, daha yoksul geri dönmez mi çoğu zaman insan?"

Ahu Akkaya
twitter.com/diviniacomedia

24 Kasım 2012 Cumartesi

Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikâyeler

Üç duygu vardır ki insan hayatının tamamında yerleri hep derin olmuştur. Ortaokulda şiddete maruz kalırsanız, bunu ömrünüz boyunca unutmazsınız. İlk aşkınızla lisede tanıştıysanız, bunu ömrünüz boyunca unutmazsınız. Yalnızlık, ömür boyu.

Murat Uyurkulak; yapıtları Almanca ve Fransızca'ya çevrilen bir hikâye ustası. Usta diyorum zira Türk edebiyatına sunduğu üç kitabıyla da bunu gösterdi. "Bazuka"ya başlamadan önce sizi bombalanmaya hazır olmak için Can Yücel'in çevirdiği, William Shakespeare'in "66.Sone"sinden bir söz karşılıyor: Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez...

"Genelde çok konuşmam, söyleyecek önemli bir lafım varsa da sona saklarım, gözlemlerime göre böylesi daha tesirli oluyor, bir vakitten sonra sen ağzını açtığında herkes kulak kesilmeye başlıyor."

"Tutkular Kitaplığı", "Kurtuluş On İki", "Kuş Yuvası", "Pembe", "Şarap", "Derviş", "Kırmızı", "Gülsüm" ve kitabın adı olan "Aşk, Yalnızlık ve Bazuka" hikâyeleriyle, girişte belirttiğim gibi üç duygu sarsacak zihninizi. Hikâyelerin hepsi sanki farklı filmlerin en önemli sahnelerini anlatıyor bize. Başlarken bünyenizi ele geçiren merak, ortalarda yerini heyecana ve biterken de şaşkınlığa bırakıyor. Murat Uyurkulak, okuyucuyu ayakta uyutuyor.

"Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür… Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır.. Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır..."

Kaktüs gibi olan hikâyeleri okurken dikkat edin, gözünüze batmasın.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Kasım 2012 Pazartesi

Vücudunun hayatta olduğunu unutmak isteyenlere

"Ne de olsa müzik her zaman zafer için çalar, hüzünlü olsa bile."

Ustalara saygı kuşağına hoş geldiniz. Andrey Platonov’un Türkçede yayımlanan ilk yapıtı Can, kim bilir kaç defa rafta dururken gözümüze takıldı da almadık. Belki sadece elimize alıp sayfalarını karıştırdık. Ancak Can’ı anlamak için daha fazlasını yapmamız gerekiyor.

Birçok eleştirmen ve okura göre Platonov, 20. Yüzyılın en sıradışı Rus yazarıdır. Bu tarz bir düşüncede hem kendi hayatının hem de yazdıklarının bir hayli etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

"Sanki insanın birini sevmesi kalbe çok ağır geliyordu da, önemsiz şeylerle ilgilenmek bu ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu."

İtiraf edeyim ki, "yoksulluğu ve yoksunluğu" hiç bu kadar derinlemesine düşünmemiştim. Bir insanın bile isteye kendini diri diri toprağa gömme çabasını, bu çabasında yaşamdan ve diğer her şeyden ümidini kesmesini ağır bir suçluluk duygusuyla okudum.

Açlıkta, kimsesizlikte, coğrafyada olmayan bir yerde neden hayata tutunmalıyız? Her türlü yozlaşmışlık, çürümüşlük, terkedilmişlik, görmezden gelinmişlik içerisindeyken nasıl olur da hayata devam ederiz?

"Kadın, acısına sımsıkı sarılmıştı ve onu kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu. Bu şu anlama geliyordu: Bir insanın zihninin ya da kalbinin en derinlerinde bir düşman yatmaktaydı; sevgi dolu kollarda olsa da, çocuklarının öpücüklerine boğulsa da, hayatını karartmaya devam eden bir düşman."

Can’da öyle bir sefalete şahit ediyor ki bizi Platonov, artık bir insanın can çekişmesinden çok daha öte bir anlamı olan, kalbimizi kanatan o cümleyi söyletiyor bir anneye: "Ne mutlu anne karnında ölene."

Can’daki karakterler yaşamayı istemiyorlar, yaşamamak için çırpınıyorlar. Onları tekrar yaşama döndürmeye çalışan tek kişi Çagatayev oluyor. Çagatayev, adı Canlar olan bu küçük halkı yaşama döndürebiliyor mu döndüremiyor mu okuyunca görün bence. Ancak bu küçük halkın en yaşlısı Sufyan’ın şu cümlesindeki umutsuzluğu okuyunca taş kesiliyorsunuz: "Ruhlarımız tükendi yaşamaktan!"

Tuna Bahar
twitter.com/tuna_bahar

14 Kasım 2012 Çarşamba

İlk göz yaşını kaldırımda dökenlere

"Acılar hatıralaşınca güzelleşir."
- Cemil Meriç, Jurnal, Cilt I, sf.182.

Emrah Serbes'in polisiye romanları "Her Temas İz Bırakır" ve "Son Hafriyat"den sonra yayınladığı "Erken Kaybedenler", yalnızlıktan tükenmiş, yoldan çıkmış bir neslin konuşmasıdır. Erken uyarı: toplu taşıma araçlarında okurken zorluk yaşayabilirsiniz. Zira siz güldükçe, diğer "konuklar" da sizin halinize gülecektir. Roman o kadar duygusal ve samimi ki, gülmekten ağlıyorsunuz.

"Öne çıktım, göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok dedim. Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."

Erkek çocuklar, veletlikten hemen sonraki ve ergenlikten hemen önceki o kısa fakat alengirli dönemde çığırlarından çıkarlar. Fakat bu hal, sıklıkla mantığın almayacağı kadar mantıklı gelişmelere de sebebiyet verebilir. Okuyucu için hızlı ve şenlikli bir geriye dönüş romanı olan "Erken Kaybedenler", çocukluğun kederli anlarına da söz sahipliği yapmaktadır bazen.

"Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle..."

Sanılmasın ki bu kitap sadece erkeklere hitap ediyor. Hiç alakası yok, bir o kadar da alakası var. Lakin, o hani çocuklukta arzulanan ama asla ulaşılamayacak olan kız vardır ya, hani şu kitap kapağında ortada duran, işte onlar da okumalıdırlar romanı. Sinsi sinsi gülmek ve geçmişe dönmek, güzel anıları hatırlamak için illegal bir yöntem olacaktır bu.

"Gözlerimi kapadım, Yasemin karşımdaydı. Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve bir milyon sene sonra bir milyon insan arasında da görsen, ha işte o dersin."

Lafı çok uzatmaya gerek yok, çünkü bu roman yeterince erken başlayıp erken bitiyor. Kaybedilmiş en güzel anılarını yeniden hatırlayıp, ilk göz yaşını kaldırımda döktüğü o güne dönmek isteyenler, "yiyorsa" okuyunuz.

Dipnotları çok sevmesem de: Emrah Serbes'in yeni romanı "Hikayem Paramparça" çıktı. Merakla alınız. Elbette o da okunacak ve Ruhuna Kitap'ta önerilecektir. Kimliği belirsiz ruhlara, şimdilik.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler