23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kalp sadece yaşamak için atmaz

"Acılar olmadan yazılabilir mi. Edebiyat, yaşam ve ölümün sınırlarının artık acıları tutamadığı, tutmaya yeterli olmadığı yerde başlamıyor mu."

İşte Tezer Özlü'yü ve eserlerini ortaya koyan cümle. Kitabın içinden. Yani Tezer Özlü'nün kaleminden. "Yaşamın Ucuna Yolculuk" bir anlatı kitabı. Hayata yazarının kaleminden değil, direkt kalbinden bakmamızı sağlayan bir kitap.

Sadece yollar değil. Her tanıdığımız insan, her düşündüğümüz olay, her edindiğimiz tecrübe, her kazancımız ve her kaybımız aslında birer yolculuk. Bu yolculuklara Tezer Özlü ağır bir biçimde "acı" gözle bakıyor. Bu bakışlarında hem Cesare Pavese'nin koluna giriyor hem de bize Oğuz Atay'dan selam getiriyor.

"- Çok kötümser bir yazardı, diyor.
- Yazın kötümserlikten doğar, diyorum."

Peki bu yolculuk kimler için? Aslında tüm insanlar için. Çünkü "Çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir.". Duygu, insana aittir. Dolayısıyla kitabı belli ruhlara değil, tüm kalbi olan ve duygu nedir bilen herkese öneriyorum. Kalbiyle yaşayan, kalbinin yaşamaktan başka işe yaradığına da inanan, kalbinin ve onda saklı olan her şeyin kabulünde olan her ruh bu kitabı okumalı. İyimser olan da kötümser olan da okumalı. Kurtulmak isteyen de kendini kaybetmek isteyen de okumalı.

"Dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. Kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz."

Acı gerçek dolu bir yolculuk. Tek biletiniz var, üzerinde de acı yazıyor. Acı duymuyor musunuz? Kalbinizin varlığından şüphe etseniz iyi edersiniz. Hem de bir an önce. Ya da siz en iyisi şüphe etmeyi de bırakın, bu kitabı okuyun.

Yağız Gönüler

22 Mayıs 2012 Salı

Absürd hayaller kurmak isteyenlere

Etgar Keret, Türkçedeki son kitabı “Buzdolabının Üstündeki Kız”la harikalar yaratıyor. Çünkü bildiğimiz anlamda dolapların en soğuğunun üzerine magnet yapıştırmayı severiz biz. Gittiğimiz tatil beldelerinden alınmış, sempatik heykelcikler koyarız oraya. Ya da ince çerçevecikler içine koyduğumuz sıcacık aile fotoğrafları süsler dolabın kapağını. Ancak hınzırlığı dinmek bilmeyen, iflah olmaz bir “hayâl kuran”sanız işler değişecektir elbette. İşlerin bu değişmeye başladığı noktada, farklı okumalar yapacaksınız. Bu okumalar da sizi ister istemez çeviri odaklı yayınevi Siren’in gözdesi Etgar Keret’e götürecektir.

Aslında Etgar Keret, “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”yle beni hayâl kırıklığına uğratmıştı. Ya da ben ilk defa okuyacağım bu yazara karşı nasıl bir beklenti içerisine girmeliydim, tam anlayamamıştım. Lâkin “Buzdolabının Üstündeki Kız” çıktıktan sonra kendisine (kendimce) bir şans daha vermeyi düşündüm. Pişman olmadım. Etgar Keret bu sefer bana istediğimi verdi....

Peki ben ne istiyordum ondan? Her şeyden önce bir cümlenin sonunda kimsenin itiraz edemeyeceği bir yerde küfretmesini istiyordum ki, lafını sakınmıyor sağolsun. Sonrasında ise, Yahudi bir aileden geldiği için ve daha önce “Gazze Blues” (yine Siren’den çıkan) kitabının iki yazarından biri olduğu için, İsrail’in günümüz siyasi, ekonomik ve savaş ortamında yaşadığı ve dünyaya yaşattığı durumların bir panoramasını istiyordum, ki bunu da bolca okuyabiliyoruz bu sefer. Son dönem en güzel günlerini yaşayan Büyülü Gerçekçilik akımı da dikiliveriyor karşımıza bu metinler sayesinde.

Etgar Keret’in kısa hikâyeleri ufuk açıcı, yeni okumalar yapmak isteyen ve yeni bir şeyler yazmak isteyenlere cesaret verici, basit bir otobüse bile bakarken absürd hayâller kurdurucudur. (Bknz: Otobüslerin Öldüğü Gece)

Bu kitabı alınız, bir yere saklanınız, bitirmeden oradan çıkmayınız. Çıktıktan sonra da “Düşlerin Besin Değeri Üzerine” bir daha düşününüz. Çünkü Etgar Keret’in bu kitabını okumak, “Sihirbazsın Bir Yaş Günü”nde olmaya benziyor. 

Tuna Bahar

15 Mayıs 2012 Salı

Zamanına yeniden önem vermek isteyenlere

"Modern hayat, ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder!"

Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini, geçmişte bıraktığımız izlere veya fotoğraflarımıza baktığımızda fark ediyoruz. Kaybettiklerimiz ve kazandıklarımızın bizde bıraktığı tecrübelerle, aynı zamanda geçmişle gelecek arasındaki terazinin de ne kadar çok hareket ettiğini görebiliyoruz.

Günümüzde hemen hemen her şey gittikçe dijitalleşiyor. Dijitalleşen her şey de samimiyetini kaybediyor ve ruhumuzdaki aydınlığı olur olmaz zamanlarda karartabiliyor. Saatlerimize sadece yatağımızdan kalkarken ya da işten çıkarken bakıyoruz. Buluşma ve kavuşma telaşı, bizdeki zaman değerini unutturuyor. Oysa zaman, "bizim için" geçiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar harikulade bir eseri olan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", gerek içinde barındırdığı birbirinden farklı karakterle, gerekse hikayelerin arasına yumak yumak serpilmiş hayata dair derin kazı çalışmalarıyla unutulmaya yüz tutmuş zaman ve saat kavramını yeniden hatırlatıyor.

Halit Ayarcı'nın girişimciliği, günümüz ticaret anlayışıyla kıyaslanabilecek hoşlukta. Hayri İrdal'ın içine kapanıklı ve kendi vicdanındaki hesaplaşmaları ise belki de hepimizin sık sık başvurması gereken bir durum.

"Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız."

İnsanoğlu için en acı şey, zamanının bir çoğunu geçirip daha sonrasında "harcadığını" düşündüğü olaylar, insanlar ve anılardır.

"Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer... Ben zamana, kendi zamanıma çelme takmakla yaşıyordum."

Geri dönüşü imkansız, temizlemesi zor, unutulması güç bu "zamanı harcama" durumu, kişinin şimdiki ve gelecek zamanındaki iç hesaplaşmalarını yapmasını gerektirir. Sevaplar ve günahlar tartılır, olgunlaşma sağlanır ve hayat yolu yürünmeye devam edilir.

"Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinden koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim."

İç hesaplaşma yaptıktan sonra zamanına yeniden önem vermek isteyenler için bu tüm devirlerin romanı, bir nimet niteliğinde olacaktır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

11 Mayıs 2012 Cuma

Umutsuz bir yolculuktan umutla dönmek isteyenlere


Her gün kendini öldürme fikriyle geçen bir çocukluk, sürekli “gitme” arzusuyla yaşayan bir kız çocuğu, evden uzaklaşmak için yapılan bir evlilik ve soğuk hastane odaları...

Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz?” diyor Tezer Özlü Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabında. Bunu sorgularken de bir yandan her cümlesiyle bir kadının bunalımını çözümleyip okurun üstüne atıyor. Sanki “ben başa çıkamadım, sen olsan ne yapardın?” dermişçesine...

Çocukluktan biriktirdiğimiz anılar dizimizdeki, çenemizin altındaki yara izleri gibi, kendi geçse de izleriyle yaşamak zorunda bırakıyor bizi. Tezer Özlü de o anıları farklı hastanelerde, aynı ilaçlarla, aynı elektroşoklarla biriktirmiş usta bir yazar.

Hastanelerin insanları iyileştirmediğini, aksine daha da kötü bir hale getirdiğini savunuyor. Çünkü ona göre “sinir hastalığı da bulaşıcı bir şey. Hem öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebilir.

Özlü’nün umutsuzluğu onunla birlikte çıktığınız bu ufak yolculukta size geçiyor. Ama kitabı bitirince bu yol arkadaşından size kalan tek şey her şeye rağmen sonunda “güzel” olanı bulma umudu oluyor.

Bizi saran sıcaklığın. Soğuyan gecelerin. Ve geceleri bürüyen yıldızların. İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı özü olmalı evrenin. Sonsuza dek varan, var eden, yaşatan, yaşamı ileri doğru devreden bu birleşme.

Ümran Kio

En değerli ahbabı sükut olanlara

Nurullah Genç, özellikle 1980-1990 yılları arasında doğanlar için hiç yabancı gelmeyecek bir isim. Özellikle lise yıllarımızda hepimiz onun şiirlerini incelemiş, ezberlemeye gayret göstermişizdir.

1960 Erzurum doğumlu şairin şiirlerinde sıklıkla yalnızlık ve aşk temalarını görmek mümkün. Hepimizin, güneşin karşısında dayanamayıp eriyen dondurma misali evlerimizden çıkmadığımız, içimize döndüğümüz ve biraz sakin, sessiz, kendimizle yaşamak istediğimiz zamanlar olmuştur. İşte bu zamanları doyuracak bir külliyat Mahrem ve Münzevi.

Külliyat diyorum zira Timaş Yayınları bu ciltli kitapta Nurullah Genç'in tüm şiirlerini toplamış. 700 sayfayı aşan şiirlerin altını çizmeden, tekrar tekrar okumadan geçmek zor. Özellikle okuyucu, kendi duygularına karşılık gelen dizeleri yakaladığında kitabı kapatıp dakikalarca düşünce deryasına düşmesi aşikar.

Bu dizelerden bazıları:

"Köy pınarında hicran damıtan güvercinler"

"Korkular ki, kırmızı bakışlıdır her akşam"

"Gözlerim kıvılcımlar dergahı, yaşsızdır ey"

"Sükut en değerli ahbabım"

"Her vagon efkarlı bir uzun hava"

"Yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın"

"Gel, rüya toplayalım bu esrarlı geceden"


1987'den bu yana birçok ödül alan Nurullah Genç'in şiirleri, kendi mahremiyetine dönüp münzevi bir hayata kapı aralayan şiir severlerin ruhlarına hitap ediyor.

Yağız Gönüler

3 Mayıs 2012 Perşembe

Küçüklüğünde haylazlık yapıp hala canı sıkılanlara

“Tanrı insan kılığına girse ve can verse, dünyada neler olurdu?”

Bu sorunun peşine düşen haylaz bir çocuk geldi gözümün önüne. Kitabın sayfalarını birbiri ardına takip edişim bu haylaz çocuğun en sonunda ne cevap vereceğiydi. Aslında cevabı okurlara bırakan yazar bu romanında, birbirininden farklıymış gibi görünen, ironi yüklü, çaresiz insan hikâyelerinin anlatıldığı, kontrolden çıkmış bir dünyanın üyelerini resmediyor.

Dünyanın bir köpeğe tapınışını, tanrı öldüğü için bir rahibin kendini köprüden atışını, Çocuklara Tapmayı Önleme Derneği’nin kuruluşundan önce on kişinin bir araya gelerek birbirlerine iyilik yapmasını; başlarına silahı dayayarak tetiğe basmalarını, tanrının cesedini yiyen yabani köpeklerin son üyesiyle yapılan bir söyleşiyi kitap bir arada tutuyor ve okurlarına şu manzaralı bir macera yaşatıyor: Herkes piknikteyken, yeşilliklerin içinde, mangallar hazırlanmış, hamaklar kurulmuş, karpuzlar soğuk suya bırakılmış, park halindeki arabaların kapıları açılarak müziğin yayılması sağlanmış. Derken bir anda güneş sönmüş ve kara bulutlar tüm dünyayı kan yağmuruna tutmuş. Uzaklardan alev topları evlerin çatılarını yıkmaya başlamış, fay hatlarının oynamasıyla depremler oluşmuş, dev dalgalar kıyı bölgelerini yutmuş. Kitap böyle vahli bir karnavalın belki de bir anlamda kıyametin haberciliğini yapmış.

Küçüklüğünde bol bol haylazlık yapıp bununla yetinmeyen, belki de işi bir dönem benim gibi piromanlığa kadar vardıran herkese çok iyi gelecek bir kitap Tanrı Öldü.

Tuna Bahar

26 Nisan 2012 Perşembe

Gerçek aşk, gelip geçici bir duygu değildir


"-Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz.
-Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?
-Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz.
-İyi ya, boş değil kucağım.
-Ama yandınız, kül oldunuz.
-Ama vardım, kül bunun kanıtı.”

Bir aşk insanı ne kadar yakar? Ne kadar uzun sürer acısı? Aslında unutmak diye bir şey yok, hepimiz öyle olduğuna inanıyoruz o kadar. Ayfer Tunç, "Suzan Defter" de unutulmayan bir aşkı iki farklı günlük sunarak anlatıyor. Bir tarafta hayatının saman çöpü kadar değeri olmadığına inanan bir adam, diğer tarafta “üç kişilik bir aşk hikâyesi.

Tarihler aynı, anlatıcılar farklı. Kitabın sol sayfalarında hayatı yaşayamamış, aşkın gölgesinden bile geçememiş bir adamın, sağ sayfalarında ise dahil olan herkesi yakıp kavurmuş bir aşkın mahremine giriyorsunuz.

Aşkı yaşayıp her gün acısıyla nefes almak mı daha kötü, yoksa saman çöpü değerinde bir hayat yaşayıp kucağı bomboş olarak zamanın geçmesini beklemek mi?

Ayfer Tunç “Hikâyeye gerçek kadar üzülmemiz gerekmez, inansak bile.” dese de Suzan’ın aşkının hepinizin içini en az kitabın kahramanları kadar yakacağına eminim.

Bazen hayatta hiçbir şey olmaz, ama yine de bir yanınız mutsuzdur, ağlamak içinizi boşaltmak istersiniz. Bu aralar tam da bu ruh halindeyim, ağlayarak rahatlamak istiyorum diyorsanız tek ihtiyacınız olan şey Suzan Defter. Kim bilir belki de böylesine bir aşka tanık olmak sizin unutamadıklarınızın acısını da dindirir, çünkü bazen yüzleşmek en etkili unutma biçimidir.

Not: Kitap okurken sürprizlerden hoşlananlardansanız kitabın önce sol sayfalarını sonra sağdakileri okumanızı öneririm.

Ümran Kio