Ali Nihad Tarlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Nihad Tarlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2022 Çarşamba

İkbâl’in tasavvufa bakışı

İkbal’e Dair kitabını (Ketebe Yayınları) üç nedenle okudum. İlk olarak, Ali Nihat Tarlan’dan bir şeyler okumayı hep istemiş ama her araştırmamda beklediğim kadar yazmadığını ya da beklediğim konularda eserler kaleme almadığını düşünerek hayal kırıklığı yaşamış ve geri çekilmişimdir. O nedenle, bir süredir Ketebe Yayınları onun elinden ne bassa alıp okuyorum.

İkinci olarak, Pakistanlı önemli düşünce insanı, din adamı ve şair -asrının Mevlana’sı da denilen!- sufi geleneğin alt kıtadaki önemli temsilcilerinden Muhammed İkbal’in bir dönem bizde -bir kısım muhafazakâr entelektüeller üzerinde- çok etkili olduğunu bildiğim için kendimi bunun nedenleri konusunda hep eksik hissettiğimden bu fırsatı kullanmak istedim. Üçüncü olaraksa, bugünün karmakarışık dünyasında İslam dininin selefi ekollerinin tam karşısında duran ve bir anlamda bu toprakların İslam anlayışı denebilecek olan tasavvufa dair bir şeyler bulabileceğimi düşündüğüm için okudum.

Okudukça ilk neden silindi ve üçüncüsü, bütün ilgimi kendine çekti. Tasavvuf bana göre Selçuklu’dan başlayıp Osmanlı’dan bugüne gelen belki de en önemli ruhsal ve düşünsel mirasımız ve selefiliğin materyalizmine karşı koyabilecek yegâne kaynak olduğundan İkbal’in fikirleri fazlasıyla ilgimi çekti.

Tasavvuf, daha içsel ve ruhsal bir olgunlaşma öngördüğü için bugünkü haliyle dış dünyadan bir geri çekilme ve “gerçek” mücadele alanlarını terk etme gibi de algılanabildiği için koskoca Pakistan’ın bağımsızlığında esas güç kaynaklarından birinin bu olduğunu okumak doğrusunu söylemek gerekirse içimi pek rahatlattı.

İkbal’in tasavvufa bakışı, düşünceleri ve yorumları tam da ihtiyaç duyduğum türdendi. Örneğin, ona göre, tasavvuf zannedildiği gibi bir meskenet, yani bir hareketsizlik ve miskinlik demek değildir. Tam tersine bir hareket ve eylem felsefesidir. Toplumdan geri çekilme değil tam tersine toplumla bütünleşme ve büyük insanlıkla birleşmedir. Bir tür “iktidarsızlık” değil tam bir kudrettir: “Tasavvuf meskenet değildir. Nefsini Hak varlığında mahvetmek değil, Hakk’ı kendi damarlarında duymaktır. Bu iki şey, aynı görünür, aynıdır da…Lakin birinde meskenet, diğerinde kudret vardır.” (s.65).

Bir diğer çok enteresan görüş, tasavvufun enformel ve serbest bir düşünme biçimi sunması ve düşünmenin salt akılla yapılan bir iş olmayıp duyguların -ve de hayallerin!- mutlak suretle işin içinde olduğunun ortaya konulmasıydı. Çünkü, düşünce de tıpkı hayatın kendisi gibi bütüncül bir iştir. İnsanın bütün melekelerine ihtiyaç duyar. İnsan sadece akılla düşünmez. Böyle yaptığını düşündüğü anda hiçbir şeyin iç yüzüne nüfuz edemez. Düşünce söz konusu olduğunda serbestiyet olmazsa olmazdır ve iç yüze nüfuz etmenin gerekli ön şartıdır. Duygular akılla ilişki kuramadığında beslenemez ve zaman içerisinde çürüyerek hastalıklı sonuçlar verir. “Tasavvufun ruhu serbest tefekkürdür. O, insanın bütün idrak melekelerinin elele verip bir bütün halinde yürüdükleri bir sahadır. Orada yalnız akıl ve idrak değil, his ve hayal de faaliyete geçer…his ve hayal de insan denen büyük kainatın sırrına tevdi edilmiş idrak vasıtalarıdır. Onlardaki hakikat hissesi henüz ölçülememiştir. Akıl onları da yardımına çağırırsa kaybetmez, kazanır. O zaman hakikat hadisenin bu iki pişdarı nice batıni hakikatlere erişir.” (s.76).

Tasavvufun akılla duyguları birleştirmesi aynı zamanda bugün karşılaştığımız pek çok sorunun da cevabını oluşturur. Pek çok insan “aklı ermediği için” ve aklın tek başına tam bir idrak sağlayamayacağını bildiği için anlamadığı şeyleri sorgulamaması gerektiğini düşünür ve buradan hareketle anlaşılmaz bir biçimde bir takım önder kabul ettiği insanların peşinden gidebilmektedir. Oysa tasavvuf bunun tam tersidir belki de! Yani, o tam da nesnel aklın yetmediği yerlerde bireysel ve öznel yetilere alan açarak idraki tamamlar. Başka bir ifadeyle, anlaşılmaz olan ve anlaşılmaz bulduğumuz ama bir biçimde de peşinden gittiğimiz durumlarda gerçekte kendimizi tam olarak anlayamamaktayızdır.

Öznel ve sübjektif hakikatimizle yüz yüze gelme tecrübesinden mahrum kalmışızdır. Bu eksiklik genellikle karşı tarafa bir büyüklük atfetmeye dönüşür ve bu yaşandığında akıl düşüncenin aracı olmaktan çıkarak sadece dışsal, görünür, lafzi ve somut olanın başkaca bir iç anlamı olmadığını tescil etmek için var olan mekanik bir niteliğe dönüşür. Bu ise büyük bir düşünce kaybını beraberinde getirir. Oysa dinin ve hayatın gerçek gücü insan düşüncesinden gelmekte ve tasavvuf tam anlamıyla buna ulaşmanın yollarını göstermektedir. Dindarlığın en büyük alameti düşünmektir ve bu – tasavvufun gösterdiği gibi- zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Gerçek anlamda düşünceye ulaşıldığında ise o karşı konulamaz bir kuvvet demektir. “Hayatta hakiki kuvvet fikirdir. O, zincire vurulmaz. Bir kere ortaya atılmayagörsün. Bin bir şekle girdikten sonra bile yapacağını yapar.” (s.77).

Duygular insanın serbestçe düşünmesini sağlar ve tasavvuf bunun yoldan çıkmadan akılla birliktelik kurmasının içsel tecrübesini sunar. Bunu yapan, bu tecrübeyi yaşayan insanlar, gerçek anlamda özgürlüğü tadarlar ve o andan itibaren herhangi bir boyunduruk kabul etmeyen bir ruh haliyle yaşarlar. Tarlan, Pakistan’ın bağımsızlığa ulaşmasını İkbal’in bu karakterinden süzülüp gelen bu özelliğine bağlar. Büyük bir çıkarım belki ama söylemek istediği gayet açıktır; bir halkın gerçek anlamda bağımsız olabilmesi için kafasında ve ruhunda bağımsızlığı tatması şarttır. Dolayısıyla din de bütünüyle bir kafa ve ruh bağımsızlığı demektir. Bu ikisinin olmadığı yerlerde ise tam bir boyunduruk anlamına gelebilir!

İkbal’in sanatı hangi kafese hapsedilirse edilsin bunun dışına çıkacak bir düşüncenin kanatlanıp şiire dönüşmüş halidir. Gücünü tasavvuftan alır ve bu tam bir içsel bağımsızlık mücadelesidir. Kölelik, insanın kendisine hapsolmasıdır çünkü: “Kölelik candaki sırdan gafil olmaktır.” (s.120).

Candaki sır ise sevgidir. Diğer bir deyişle, her türlü sevgi kendini sevmekle başlar ve kendini sevmek ne sadece akılla ne de sadece duygularla mümkündür. Her ikisinin mekanik bir karışımı da yeterli değildir. Bu ikisinin içsel bir tecrübeyle, bir anlamda yanarak birbirine karışması gereklidir. Aşk da tam böyle bir şey değil midir! Tasavvuf, fikirlerin içindeki sevgidir ve dünyanın en güçlü fikirleri, içinde sevgi taşıyanlardır. Aksi halde, karanlık bir çarpışma ve sonu kaçınılmaz bir esaret demek olan kör bir savaş halinde düşünceler insanı içinden yiyip tüketecek, hayat yaşanmaya değer olmaktan çıkacaktır. “Muhabbetsiz hayat, matem içinde geçer. İçine sevgi karışmayan her iş çirkin ve esassızdır.” (s.130). Ona göre, tasavvuf her şeyi esaslı hale getiren tılsımlı bir tecrübenin adıdır.

Son olarak İkbal’e göre tasavvuf kendi benliğini bulmak uğruna verilen bitmek bilmez bir iç mücadelesidir denebilir. Her türlü kolaycılığı, çabukluğu ve kısa yoldan hocalığı reddeder. Düşünce sade ve yalın bir hayatın içinde pişerse şiirleşir ve bir şey şiirleştiğinde başkaca bir şeye ihtiyaç duymaz hale gelir. Onun artık başkaca bir amaca ihtiyaç duymaksızın kendi amacı ve yolu var demektir. Gösteriş, yaldızlı sözler ve insanları peşinden koşturmaya çalışma gereksizidir. Denebilir ki onda din, bütünüyle şiirdir! İkbal, dolayısıyla düşüncenin, siyasetin -ya da herhangi bir dışsal amacın- güdümüne girmesini içsel ruhunu kaybetmesi ve şiirselliğini kaybetmesi olarak görür. “İkbal, zamane şeyhlerinden, hocalarından çok şikâyetçidir. Onlarda hakiki şak ve heyecan yoktur. Onlar İslam’ın hakiki ruhuna sahip değillerdir.” (s.133).

Neden acaba?

A. Erkan Koca
twitter.com/ahmeterkankoca