İbn Atâullah el-İskenderî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbn Atâullah el-İskenderî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2022 Salı

Veled-i Kalp: Hikemü’l-Atâiyye

Pek kıymetli hocam Mahmud Erol Kılıç; bir konferansında irfanla talep arasındaki ilişkiyi kısaca yorumlamış ve “hakiki talibin olduğu yere irfan uğrar, talip yoksa irfan kendini sırlar” demişti. O sırrı açmak için de şüphe yok ki Hakk’ın “el-Karîb” ism-i şerifinin tecelli etmesi gerekiyor. Yakınlaşmak için asgari ödevlerin ifasından ziyade azami gayret ve samimiyet isteniyor. Böylece kurbiyet vuku buluyor ve irfan, nice hikmetleri âriflere sunuyor. Ârifler de o hikmetleri birbirine bitişik olan aşk ve ilim pınarında gezindirip, bizlerin anlayabileceği biçimde yorumluyor. Henüz şerhin ne olduğuna gelmedik bile. Yukarıdan aşağıya doğru ilerliyoruz. Yanlış anlaşılmasın, bu bir düşme değil, düşünme eylemi. Şerh de belki bu olsa gerek: hikmetin temellerine sadık kalarak yeniden yorumlama. Neden? Her asırda bir kez daha kıymeti bilinsin ve kirini tozunu atmak isteyen gönüllere refik olsun diye.

Tasavvuf ile nitelenmenin şartı hikmet sahibi olmaktır” diyor büyük gönül sultanlarından Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’de. Hikmet nasıl bir çağlayansa, ondan bir şeyler fısıldayan ismi ebediyete taşıyor. Herhalde burada rıza-yı Bârî, şefaat-i Resûl, himmet-i Ricâl kaidesi işliyor. Hakikat perdesini açıp irfan sofrasına oturanlar, büyük bir cömertlikle tüm insanlığa o sofradan ikramlar sunuyor. Nihayet asırlar geçse de hikmet kiminin baş ucunda, kiminin sırt çantasında, kimininse kütüphanesinin nadide bir köşesinde çağıldamaya devam ediyor. Bir gerçek var ki hiç değişmiyor: hikmeti kalp yurduna yerleştirmek. Sonrası için vaktiyle bir meczup şöyle demiş: “Artık sabah akşam sana düğün bayram. Oynar durursun.

Günümüze ulaşan büyük tasavvuf yollarından Şâzeliyye, 13. yüzyıl itibariyle İskenderiye ve Tunus şehirlerinde teşekkül ediyor. Mısır, Suriye, Malezya ve Endonezya’da serpildikten sonra Afrika’dan Anadolu’ya, oradan Balkanlar’a ve Amerika’ya dek uzanan çok geniş bir halka kuruyor. Ahmet Murat Özel’den öğrendiğimize göre Silâhdar Abdullah Ağa tarafından yaptırılan 1786 yılında yaptırılan Alibeyköy Şâzelî Dergâhı, İstanbul’daki ilk Şâzelî zâviyesi. İstanbul’da önemli etkiler bırakmış Şâzelî şeyhi ise Şeyh Zâfir adıyla bilinen Muhammed Zâfir el-Medenî. II. Abdülhamid, Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekke’sini onun için yaptırmış. Bu yol öyle rehberler yetiştirmiş onların yetiştirdiği talipler de birer rehber oluvermiş. Birkaç mühim ismi burada anmamız gerekiyor: Meşîş el-Hasenî, Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî, Yâkūt el-Arşî ve yazımızda acizane değineceğimiz kitabın müellifi, büyük sûfî İbn Atâullah el-İskenderî. Şâzeliyye’de marifet sahibi olmak, tüm dervişlere öğütlenen bir menzil. Bu menzile ulaşanlar, elde ettikleri ganimetleri sade kendilerine katmamış, yeryüzünün dört bir yanına da yaymış. Bu gerçek bendenize hep Ebu’l-Hasan Harakânî’nin şu sözünü hatırlatır: “Sabah olunca âlim ilmini, zâhid zühdünü, tacir de ticaretini artırmak için uyanır. Ebu’l-Hasan ise bir kardeşinin gönlünü saadete kavuşturmanın derdindedir.

Atâullah el-İskenderî pek çok eser neşretse de onu en çok Hikemü’l-Atâiyye adlı eseriyle biliyoruz. Bu eser, tasavvuf ilminin nice sırrını ihtiva eden üç yüze yakın sözden oluşuyor. Pek çok şerhi ve tercümesi yapılan esere dair elimizde yepyeni bir çalışma var artık. Fatih Yıldız’ın yayına hazırladığı ve Büyüyenay Yayınları tarafından neşredilen bu çalışmanın sahibi vaktiyle Meclis-i Meşâyih reisliği ve Urfa milletvekilliği yapmış bir kâdirî şeyhi olan Saffet Yetkin. Kendisi, sanat ve edebiyat yazılarıyla tanınan Suut Kemal Yetkin’in babası. 1866-1950 yılları arasında yaşamış olan Saffet Efendi; cumhuriyet devrinde Fahreddîn-i Irâkī’nin Lemaʿât, Şehâbeddin Sühreverdî’nin Heyâkilü’n-Nûr ve Atâullah el-İskenderî’nin Hikemü’l-Atâiyye’sini dilimize tercüme etmiştir. Yine kritik bir dönemde Cem‘iyyet-i Sûfiyye’nin idaresini yürütmüş ve bu cemiyete ait Tasavvuf dergisinin imtiyaz sahipliğini yapmıştır. Siyasi hayatı da oldukça hareketli olan Saffet Efendi, “Hilafetin ilgası ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye haricine çıkarılmasına dair teklif” teklifi meclise sunan kimsedir. Bu teklif onun sonradan hep menfi manada hatırlanmasına sebep olsa da teklifin görüşülmesi esnasında Urfa milletvekili olarak şu önemli ifadeleri dile getirmiştir: “Cumhuriyet idaresinin asıl vazifelerinden en birincisi İslâm ahkâmının muhafazasıdır. Hulefâ-i Râşidîn’den sonra Cumhuriyet devrine kadar hilafet meselesi tetkik edilmemiş ve hakkında mantıklı ve doğru bir hüküm verilememiştir. Cumhuriyet rüştü ve sağladığı hürriyet ve adalet sayesinde hilafet meselesini bütün İslâm âlemine tahlil ve ilan edecek duruma gelmiş bulunuyoruz. Herhangi bir İslâm hükümeti adalet ve hak üzere yönetimi üstlenirse o hükümet yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Bu şartlar ancak cumhuriyette bulunabilir. Hilafetin mahiyeti aklen ve mantıken TBMM’nin mânevi şahsında tamamıyla tecelli etmiştir. Aksi İslâm hilafına bir manasız sözdür.

Saffet Efendi’nin tasavvufi düşüncesinin merkezinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî yer almaktadır. Dolayısıyla o, hem vahdet-i vücûd mesleğini benimsemiş, Ekberiyye ekolünün güçlü temsilcilerinden biridir. Uzun yıllar felsefe ve kelam üzerine çalışıp kendine bir durak bulmaya çalışsa da gayesine Fütûhât-ı Mekkiyye ile ulaşmıştır. Hatta Yetkin İlker Jandar’dan öğrendiğimize göre vahdet-i vücûd meselesiyle alakalı eser sahibi olan babası Şeyh Abdülkadir Efendi’den İbnü’l-Arabî’nin evrâd ve ezkârını icazet yoluyla almıştır. Şerh bu gözle okunduğunda, okuyucuyu manen oldukça zenginleştirici olduğu görülecektir hiç şüphesiz. Hem müellif hem de şarih sûfî olunca, çok eski devirlerden beri söylenen “Namazda Kur’an’dan başka bir kitap okumak câiz olsaydı Hikemü’l-Atâiyye okunurdu” sözü, daimî bir anlam kazanacaktır. O hâlde sözü daha fazla uzatmadan Atâullah el-İskenderî’nin mürşidi Ebü’l-Abbas el-Mürsî’ye takdim ettiği hikmetlerinden ve Saffet Efendi’nin bu hikmetlere dair açıklamalarından birkaç misal vererek bitirmek isterim.

12. Hikmet: Halk ile görüşmekten uzaklaşarak uzlet köşesine çekilip tefekkür meydanına girmek gibi kalp için faydalı bir şey yoktur.
Şerh: Halk ile görüşmekten uzaklaşarak kalbin manevî hastalıklarını tedaviye çalışmak Hak yolu sâliklerinin vecibelerindendir. Bu manevî hastalıklar, uygunsuz kimselerle görüşmek ve nefsin hevasına uymak gibi hissiyat âlemiyle uğraşmaktan ileri geldiği için, bunların tedavisi birçok yolla olabilir. En iyisi ve faydalısı, halkın yaramaz sohbetlerinden uzaklaşıp kurtulmaktır. Böyle bir kurtuluş Hak yolunda yürüyenlerin iltizam edecekleri dört şartın biridir. Diğerleri de açlığa, uykusuzluğa ve pek az konuşmaya alışmaktır. Bunlara devam, pek doğru tefekkürlere yol açar.

80. Hikmet: Olabilir ki sana verir de men eder ve olabilir ki men eder de sana vermiş olur.
Şerh: Hak Teâlâ kulunu hoşlanacaklarından ve lezzetlerinden men ile alıkoyarsa bu büyük, İlâhî bir vergidir. Çünkü kulunu kendiyle beraber bırakmış ve nefsinin isteklerinden alıkoymuştur. Bunun aksi ise zâhirde her ne kadar vergi olarak görülürse de hakikatte asıl alıkoymak odur. Muhyiddin İbnü’l-Arabî buyuruyor ki, “Alıkonulursan bu onun vergisidir. Sana verilirse o da alıkonulmaktır. Almak üzerine almamayı tercih et. Kulun üzerine vacip olan, tedbir ve tercihi Rab Teâlâ’ya terk etmektir.”

179. Hikmet: İbareler dinleyenlerin gıdasıdır. Senin için ancak yiyebileceğinden başka bir şey yoktur.
Şerh: Nasihat ve hikmetleri işitip dinleyenler fakra ihtiyaç ile muttasıftırlar. Bunlar onların gıdalarıdır. Bu gıdalar muhtelif olduklarından birine yarayan gıda diğerine yaramaz olabilir. Bir alimden yahut ariften ve bu yolun sâliklerinden birinden işittiğin bir ibareden faydalanamazsan sana yarayacak bir gıda olmadığını bilmelisin. Sana yaramaz da başkalarına yarayabilir. İşitilen herhangi bir mânanın işitenin hâliyle mütenasip olması gerektir.

223. Hikmet: Bilgi ile Allah korkusu beraberse senin içindir. Beraber değilse o bilgi senin aleyhinedir.
Şerh: Arapça kelimelerin eş anlamlı kısımlarında birbirlerine nispetle, terimlerine göre farklar vardır. Havf ve haşyet kelimelerinin her biri “korku” anlamını ifade eder. Fakat havf, “mutlak korku” demektir. Haşyet ise, “tazim ve ululama ile korku” anlamında kullanılır. Allah’ı tazim ile haşyette bulunan kimseyi, bu haşyeti dünya ve âhirette faydalandırır. Haşyetsiz bilgi dünya ve âhirette zarar verir. Dünya bilginleriyle âhiret bilginlerinin birbirlerinden ayrılışları işte bu noktadadır.

236. Hikmet: Kâinata sığabildiğin, ancak cismaniyetin hasebiyledir. Yoksa ruhaniyetin bakımından kâinata sığamazsın!
Şerh: İnsanın cismaniyeti hasebiyle kâinata sığmış olması aynı cinsten olmak dolayısıyla, münasebetleri olduğundandır. Maddi, yemek ve içmek gibi ihtiyaçları temin edilir. Fakat bu insan için bir hususiyet değildir. Çünkü insanın mertebesi maddiyata nispetle çok yüksektir. Ruhaniyeti hasebiyle kâinata sığamayışı arada bir münasebet olmadığındandır. Şu hâlde kâinatı yaratan, mükevvin Allahu Teâlâ ve Tekaddes’e doğru seyir ve sülük, insandaki kadir ve kıymetin yüksekliği icabıdır. Şayet bunu ihmal edecek olursa esfel-i sâfilin / aşağıların en aşağısına yuvarlanmış olur.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf
* Bu yazı daha evvel Muhit dergisinin 26. sayısında yayınlanmıştır.

11 Kasım 2021 Perşembe

Hikmet pınarından inci damlaları

Kur’an, Allah kelamı olması bakımından sözler içinde eşsiz bir yere sahiptir. Cenab-ı Hakk, “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sure de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!” buyurarak Kur’an’ın hem dil itibariyle hem mana ve şekil itibariyle eşsiz olduğunu açıkça ifade etmiştir. Namazda dünya kelamı etmek doğru olmadığı gibi Kur’an dışında bir kitaptan herhangi bir şey okumak da doğru değildir. Bununla beraber mutasavvıfların Hikem-i Atâiyye hakkında; “Namazda Kur’an’dan başka bir kitap okumak caiz olsaydı ‘Hikem’ okunurdu.” dedikleri söylenir. Bu ifade namazda Hikem'in okunmasına cevaz aramaktan ziyade “Hikem dahi okunamıyorken Kur’an dışında başka bir kitabın kesinlikle okunamayacağı” vurgusunu yapar.

Kur’an’ın şiirsel dili nedeniyle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) şairlikle suçlanmış ama dönemin büyük şairleri kendisiyle boy ölçüşememiştir. Kur’an- Kerim, şairleri iki gruba ayırıp “Şairlere gelince, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini yakında görecekler.” buyurarak şiirin ne maksatla kullanıldığına göre değerlendirilmesi gerektiği ölçütünü ortaya koymuştur. Peygamber Efendimiz’in de (sav) kendisine kaside okuyan bir şaire hırkasını hediye ettiğine dair bir kıssa anlatılır.

Şiir veya özlü söz tasavvufta da kendisine önemli bir yer bulmuş, pek çok mürşid şiirle irşad yolunu benimsemiştir. Hoca Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet'i, Yunus Emre’nin ilahileri, Mevlânâ’nın Mesnevi'si ve daha pek çok eser şiirin İslamiyet’in yayılışındaki etkisini göstermeye yeter. Atâullah İskenderî’nin Hikem-i Atâiyye olarak bilinen eseri de 13. yüzyıl İslam dünyasında geniş bir yankı uyandırmış, etkisi günümüze kadar gelmiştir. Kastamonulu Seyid Hafız Ahmed Mahir Efendi tarafından yapılan şerhi ilk olarak 2010 yılında Sufi Kitap’tan okuyucuyla buluşmuş. Eseri yayına hazırlayan Tahir Galip Seratlı; “Zira bu bilgiler çok kıymetli inciler gibidir, ehil olmayanın eline geçmesi zayi edilmesi demektir. Hikmetin yanlış anlaşılmasına veya kadrinin bilinmemesine sebep olmak zulümdür, açıklanmasında mesuliyet bahis konusudur. Biz de bu inceliğe dikkat ederek sadeleştirmede aşırıya gitmedik. Istılahları bilen asgari bir tasavvuf kültürü sahiplerine hitap ettiğini göz önüne alıp asıl üslubuna sadık kalmaya özen göstererek sadeleştirmeye çalıştık.” diyerek hem kitabın ehemmiyetine dikkat çekmiş hem de dilinin ağırlığının sebebini izah etmiştir.

Günah işleme ve hataya düşme zamanında ümidin azalması, amele güvenmenin alametlerindendir.” şeklinde tercüme edilen hikmetin şerhinde şarih şu ifadeleri kullanıyor: “İbadet ve kulluk etmenin âlemlerden ganî olan Cenab-ı Hakk’ın lütufları karşısında değeri yoktur. Hak cemâlinin tecelli yeri olan cennet ve nimetleri; O’nun fazlının, bağışlarının sonucudur. Hak celâlinin tecelli yeri olan cehennem ve azabı, O’nun adaletinin gereğidir.” İnsan, yaradılışı gereği günah işlemeye meyyaldir. Bu nedenle tövbe kapısı kıyamete dek açıktır. Tasavvufa göre esas olan kulun devamlı ibadet ve zikir halinde olmasından ziyade aczinin farkında olarak Allah’ın rahmetine sığınarak nefsini terbiye etmesidir. Elbette şeriatsız bir tarikat değildir gaye. Şeriatın kurallarına sıkı sıkıya bağlanarak şekilci bir din anlayışı yerine Allah sevgisini esas alan ve güzel ahlâkı önceleyen bir yaşam biçimi kurma çabasıdır tasavvuf.

Bir başka hikmette şöyle diyor Atâullah İskenderî: “Ey talip, duada ısrarlı olduğun halde kabulünün gecikmesi seni umutsuzluğa düşürmesin. Çünkü Cenab-ı Hak, senin istediğin şeyi, istediğin anda kabul etmeyi vaat etmedi, senin için dilediği şeyi, kendi seçtiği zamanda kabul etmeyi vaat etti.” Bu hikmet, günümüz Müslümanlarına önemli bir mesaj veriyor. Haz ve hız çağı olarak nitelendirilen bu çağda duaların kabulü için sabırla beklemek pek çoğumuz için oldukça zor. Her şeyden önce; “…mümkündür ki bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi, hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” mealindeki ayetin işaret ettiği hakikati hayatımızdan çıkardık. Hayırlı olanın yerine nefsin istediğini koyduk. Bu nedenle kabul edilmeyen dualarımız nedeniyle gaflete düşüp isyan ediyoruz.

Tasavvufta “Ölmeden önce ölmek” düsturu önemlidir. Buradaki ölmek, nefsin arzu ve isteklerini yok etmektir. Taleplerinden vaz geçebilen insan dünyanın en zengin insanıdır. Bu konuda Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu adlı kitapta şöyle bir örnek veriyor. “Bir insanın bütün dilleri öğrenesi ve dünyadaki bütün insanlarla iletişime geçebilmesi mümkün değildir ama konuşmayı hiç öğrenememiş olan dilsizler dünyanın neresine giderlerse gitsinler beden dili sayesinde herkesle iletişim kurabilirler.” İşte insan da yegâne varlık sahibinin Cenab-ı Hak olduğu hakikatini idrak edip varlık iddiasından vazgeçebilse Şeyh Galip’in “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” dediği varlık sırrına erebilir. Atâullah İskenderî de bir hikmetinde; “Kendi varlığının tohumunu bilinmezlik toprağına göm yani adsız sansız ol. Çünkü toprağa karışıp kaybolmayan tohum yeşerse de fayda vermez.” diyerek aynı hakikate işaret ediyor.

Koca Yunus’un “Kahrın da hoş lütfun da hoş” diyerek özetlediği düstura göre Cenab-ı Hak, katından her ne verirse güzel verir. Verdiğinde şükredip, vermediğinde sabretmekten ziyade verdiğinde de vermediğinde de şükretmektir esas olan. Atâullah İskenderî; “Ey mürid, Cenab- Hakk’ın sana feyiz vermesi, seni ağyar olan dünyevî garazların esaretinden nefsanî şehvet kulluğundan kurtarmak, hür kılmak içindir.” diyerek müridin aynı noktaya işaret ediyor. Ayrıca bu feyzin de bir yükümlüğü olduğunu belirtiyor. Nitekim şarih, bir başka hikmetin şerhinde; “Vermesi de vermemesi de Cenab-ı Hakk’ın müride iki büyük nimeti olduğu için her iki halde de zevk ve sefa almak gerekir. Yalnız atâ ile rahatlayıp vermemesiyle elemlenmek ilâhî tecelliden habersiz olmaya delil olur. Çünkü Allah’ın vermemesi, müridi âlemlerin sığınağı olan ahadiyet dergâhına sevk etmek, sevdiği evliyasından kılmak içindir. Dünya ise velilere haramdır.” Açıklamasını yapıyor.

Söz gümüşse sükût altındır, sözü hakikatin beyanında dilin yetersiz kaldığını işaret etmesi itibariyle güzel bir sözdür. Kitapta yer alan bir başka hikmette “Her sorulana cevap veren, her gördüğünü anlatan, her bildiğini söyleyen kişinin cahil olduğunu anla.” diyor Atâullah İskenderî. Hiç şüphe yok ki insan cahildir. Bilmeye başlamasının yolu “Ben bilmem” düsturundan geçer. Bu hikmetin işaret ettiği husus “ben bilmem” sırrıdır.

Bir başka hikmette; “Ey talip, halka güvenmeyesin diye Cenab-ı Hak halkın eliyle sana eziyet verdi. Kendisinden başkasıyla uğraşmayasın diye mâsivâyı rahatsız edici kıldı.” diyor. “Gerçek bir dost olarak Allah yeter.” ayeti de insanın dünyada beyhude dost arayışına bir işarettir. Sûfîler halk elinden eziyet gördüklerinde bunu Cenab-ı Hakk’ın bir işareti olarak kabul ederler ve O’na sığınırlardı zira halktan iltifat görmek insanı Hak’tan uzaklaştırma tehdidini de içinde barındırır.

Erhan Çamurcu
twitter.com/erhancmrc

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Bir velînin rehberliğinde nefse galebe çalmak

"Allah'ın muhabbetinin hazını tatmadan sakın bu binayı (dünyayı) terk etme!"

Yıllar önce Mustafa Kara hocanın tercümesiyle okuduğum Hikem-i Atâiyye (Tasavvufî Hikmetler) fakiri üslubuyla çok etkilemiş, hazretin sözlerini daha iyi anlayabilmek için neler yapabilirim diye düşünmüştüm. Neticede Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir'in şerhini de okumuş, İbn Atâullah el-İskenderî ismine iyice tutulmuştum. Büyüklerin eserlerini okurken yahut okuduktan sonra onların hangi ekolü temsil ettiklerini, nasıl bir hayat yaşadıklarını da öğrenmek lâzım diyerek okumalarımı sürdürmüştüm. Hikem-i Atâiyye'nin en çarpıcı özelliği, okunduktan yıllar sonra bile aklınızda içinden bir şeyler kalması ve bu sebeple kendini belirli aralıklarda yeniden okutturması. Hazretin bir kerameti olsa gerek, boşuna söylenmemiştir: "Namazda Kur’an’dan başka bir kitap okumak câiz olsaydı el-Ḥikem okunurdu."

İskenderiye'de doğan İbn Atâullah el-İskenderî, Nâsırüddin İbnü’l-Müneyyir’den fıkıh, Muhyiddin el-Mâzûnî’den nahiv, Şerefeddin Abdülmü’min ed-Dimyâtî’den hadis ve Muhammed b. Mahmûd el-İsfahânî’den felsefe, mantık, kelâm tahsil etmiş. Esasında tasavvufa oldukça mesafeli, hatta karşı iken şâzeliyye tarikatının pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin halifesi Ebü’l-Abbas el-Mürsî ile tanıştıktan hemen sonra onun sohbetlerine katılmaya başlamış. Bir süre sonra şeyhinin izniyle irşad faaliyetlerine başlamış, çevresini bilhassa sohbetleriyle ve hitabetiyle etkilemiş. Aynı yıllarda Mısır’da bulunan İbn Teymiyye'nin müridleriyle kendi müridleri arasında çıkan şiddetli tartışmalar neticesinde İbn Teymiyye hapse atılmış. İbn Atâullah el-İskenderî, mürşidi el-Mürsî vefat ettiği zaman Kahire'de bulunuyormuş ve vefatına dek (19 Ekim 1309) burada yaşamış.

Mustafa Kara hoca, İslâm Ansiklopedisi'nde şu önemli detayları veriyor: "İbn Atâullah, düşüncelerini ifade ederken vahdet-i vücûdcu sûfîlerin tartışmalara yol açan tesbitlerine temas etmemiş, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki dengeyi çok dikkatli bir şekilde korumuştur. Riya ve şöhretten uzak ibadet ve taat, tevekkül, teslimiyet, recâ ve ümit onun tasavvufî düşüncesinin temel kavramlarıdır. Sözleri aşk ve cezbenin coşkunluğuyla değil tefekkürün incelikleriyle yoğrulmuştur. İbn Atâullah’a göre amel ve ibadetler birtakım şekil ve sûretlerden ibaret olup bunların ruhu âbidin kalbinde bulunması gereken ihlâs sırrıdır. Fakr veya iftikar denilen Allah’a muhtaç olma hali üzerinde ısrarla duran İbn Atâullah haşyetle beraber olan ilmi en hayırlı ilim olarak görür. Onun düşüncelerinde Hakîm et-Tirmizî, Sülemî, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Gazzâlî’nin tesirini görmek mümkündür."

Birçok sûfînin tercüme ve şerh ettiği Hikem-i Atâiyye'nin şârihleri arasında hemen her tarikattan müridin bulunması, İbn Atâullah el-İskenderî etki sahasının Kuzey Afrika ile sınırlı kalmadığını göstermek için yeterlidir. Nitekim el'an eserleri çeşitli dillere çevrilmekte ve şerh edilmektedir. İşte bu eserlerden biri de Cemal Aydın tarafından dilimize kazandırılan ve Sufi Kitap tarafından neşredilen Gelin Tâcı'dır. Üslubunun celalinden ve nefisle mücadeleyi esas alışından dolayı kişi eseri okurken zaman zaman sıkıntıya düşebilir, hatta utanabilir. Kanaatimce bu refleksler kişinin okuduğundan dersler aldığının da göstergesidir.

Gelin Tâcı ismini nereden alıyor? Büyük velî Bâyezid-i Bistâmî'nin "Velîler Allah'ın gelinleridir" sözü, Şâzelî dervişlerinde büyük anlam bulmuş ve Şâzelî dervişlerine "Allah'ın gelinleri" denmiş. Bir Şâzelî büyüğü olarak Atâullah el-İskenderî Hazretleri de bu ismi eserinin adı olarak nakşetmiş. Gelin Tâcı; tövbe, büyük cihad, Allah'a itaat, en büyük nimet, yoksulların önceliği, tek dayanağın Allah'tır, tedbirler ve Allah için zengin olanlar başlıklarıyla alt bölümlere ayrılmış. Yani nefsin insanı baskı altında tutacağı her alan için İskenderî Hazretleri birer reçete hazırlamış. Reçetelerin en başına tövbe ve Hz. Peygamber'e olan bağlılık konmuş. Bu iki meselede derinliğe kavuşmak, bu iki meseleyi hayatın tam ortasına koymak ve dünyaya bu merkezden bakmak, elbette kişiye nice hediyeleri de sunuyor. Zira seven ile sevilen arasındaki çok büyük bir fark var ve sevilen olmak için çok ciddi gayretler gerekiyor: "Allah Teâlâ seven kimseden değil de, sevdiği kimseden razı olur. Sevenle sevilen arasındaki fark çok büyüktür. Velinimeti olan Yüce Allah'ın lütuflarını bilip de O'na isyan eden ve günahta ısrar eden kul, ne nankör bir kuldur! O'na itaatsizlik eden kişi, O'nun ihsanını hakkıyla bilmiyor ve O'na aldırmayan kimse, O'nun büyüklüğünü tanımıyor demektir. O'ndan gayrısına önem veren kimse kurtuluşa eremez!"

Henüz kitabın yirminci sayfasında geçen bu ifade, özellikle seven-sevilen ayrımı konusunda insanı düşüncelere götürmeli. İnsan kendine doğru bir soruşturma açmalı. Ne yapıyorum? En önemlisi de yaptıklarımı sahiden de Allah için mi yapıyorum? Çok kritik bir soru. İnsanın yaşamına  ve hiç şüphesiz ibadetlerine biçim verecek bir soru. Çünkü Hak Teâlâ, Hz. Musa'ya "Ya Musa! Benim için ne amel yaptın?” diye sormuştur. "Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, Seni zikrettim." cevabından sonra Hak Teâlâ "Bunların hepsi senin içindir. Benim için ne yaptın?" diye tekrar sormuştur. Bu kez Hz. Musa, "Ya Rabbi, Senin için olan amel nedir?" diye sual edince bütün Müslümanları sarsacak -sarsması gereken- reçeteyi Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Sevdiğimi Benim için sevdin mi? Düşmanıma benim için düşmanlık ettin mi?". Hubb-i fillâh ve buğz-i fillâh. Tasavvuf yollarının her biri yolcularına kimseye kin tutmamayı, kimseyi kırmamayı, kimseden dolayı kırılmayayı öğütler. Tasavvuf büyükleri bu hâle bürünememenin seyr-i sülûku akamete uğratacağını söyler. Hakk yolunda seyr edebilmek için 'her şeyin O'ndan O'na seyrettiği' bilgisine evvela İlme'l-yakîn akabinde de Hakk'el-yakîn erişmek gerekir. Altını çizmeye yahut kenarını işaretlemeye cüret edemediğimiz cümleler muhakkak vardır. Bu cümlelerden bazıları çok kuvvetlidir. Uyutmaz, geceyle gündüzü birbirine katıverir. Vakit durur. Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu, 4. ciltten: "Her şey Kendi'nden Kendi'ne seyr eder."

Seven ve sevilen bahsine biraz daha yakınlaşmak gerek diye düşünüyorum. Çünkü mesele derin ve derinleşmek gerekiyor, akıbetimizin hayr olması için. O sebeple bir kıssa: Vaktiyle Yemen'de, devrin büyük âlimlerinden Abdürrezzak Hazretleri bir mecliste sohbet ediyormuş. Bu sohbetin her bir cümlesi ders niteliğindeymiş. Hızır aleyhisselâm da işte bu meclisteymiş. Bakmış ki bir zât, dersi pek dinlemiyor, uyukluyor. Hemen yanına varıp "Burada bir ganimet var ama sen uyukluyorsun! Abdürrezzak gibi bir âlim ders verirken uyuklanır mı? Kendine gel!" demiş. Adam gözlerini açmış, Hızır aleyhisselama şöyle bir bakıp tekrar uykusuna dönmüş. Bu hadise iki defa gerçekleşmiş. Üçüncüsünde adam seri bir hareketle doğrulmuş ve Hızır aleyhisselamın kulağına "Bana bak, biz dersi Abdürrezzak'dan değil Rezzâk'dan alıyoruz. Sen benimle pek uğraşma. Eğer senin Hızır olduğunu şu meclise haber edersem paçanı kurtaramazsın!" demiş. Hızır aleyhisselam bu cevaba ayrı, adamın kendisini tanımasına ayrı şaşırmış ve Cenâb-ı Hakk'a "Yâ Rab! Bana bildirdiğin velîlerin arasında bu zâtın ismi yok. Bu zât kimdir?" diye niyaz etmiş. Allah Teâlâ'nın cevabına dikkat buyurun zira meseleyi tam manasıyla kavramamız ve önemsememiz gerekiyor: "Yâ Hızır! Ben sana sevdiklerimi bildirdim, beni sevenleri bildirmedim. O gördüğün kulum beni sevenlerdendir. Benim velîlerim ise Benim örtüm altındadır, onları benden gayrı kimse bilmez."

İşte Atâullah el-İskenderî, Gelin Tâcı'nın başından sonuna dek konu ne olursa olsun sevenlerden olmayı telkin ediyor. Ankebut suresindeki "Bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz." buyruğu hatırlatıyor. Büyük cihadın ne olduğunu açıklarken şu üç mevzu üzerinde özellikle duruyor: Sürekli Allah'ı anmak, bir Allah adamının peşine takılmak ve rızık kaygısı taşımamak. Çünkü bu üç mevzu, nefisle mücadeleye dair en önemli üç silah. Allah'ı anmak bahsinde İskenderî Hazretleri sohbet meclislerinin öneminden bahsediyor ve "Haydi, ilim ve irfan meclislerine katıl, çünkü o meclislerde cennetten gelen kokular yayılır. Bunu yaparsen sen o kokuları yürüdüğün yolda, hatta oturduğun evde bile hisseder ve koklarsın." diyor. Bir mürşidin yanına varıp onunla terbiye olma meselesini de şeyhi Ebu'l-Abbas el-Mürsî'den öğrendiğiyle açıklıyor: "Kaplumbağa yavrularını bakışlarıyla terbiye eder. Aynı şekilde hoca da talebesini bakışıyla eğitir. Kaplumbağa karada yumurtlar ve onları nehir istikametinde yerleştirip ardından da onlara bakar. Allah Teâlâ işte kaplumbağanın attığı o bakışla onları olgunlaştırıp yumurtalarından çıkarır."

Rabiatü'l Adeviyye'nin "O kapı ne zaman kapanmış ki açılsın?" sözünü İskenderî Hazretleri şerh ederken, bir müjdeden bahsediyor. Kapıların ancak O'nu zikredenlere daima açık olduğunu, kovulanın da gafleti kendisine zikri unutturduğu için kovulduğunu izah ediyor. Bu konuda bir başarı ortaya koymak için iki yoldan bahsediyor: karın doyurma hırsı ve karnının altındakinin hırsı: "Allah'a nefisten daha fazla muhalefet eden bir şey yoktur. Bu dünyaya sevgiyle bağlanma konusunda da yine nefisten daha güçlü bir şey yoktur. Seni Allah sevgisinden daha çok uzaklaştıran da yine odur. Allah'ın sevgisine götüren kapı sana bir açılsa, öyle muhteşem şeyler görürsün ki..."

Üç silahtan sonuncusu rızık kaygısından uzaklaşmak. Bu hususta çok etkileyici bir kıssa var. Tövbekâr bir nebbaş (kefen hırsızı) bir gün bir kabir soyar ve ölünün kıbleye yüzünün değil de sırtının dönük olduğunu görür. Bunu hocasına anlatır. "Bu nasıl olur?" diye sual eder. Hocasının cevabı şöyledir: "Evlâdım, onlar rızıkları konusunda endişe etmiş kimselerdir."

İbadet ve itaat yekparedir. İman sahibi her an huzurda olduğunun bilincinde yaşarsa nefsinin tuzaklarını sezer, önlemler alır. İnananlar için bezginlik, sıkıntı ve yorgunluk dünya mazeretidir. İçten edilen bir tövbe insanı ayağa kaldırır. Dünya hayatıdır bu, yine düşülür ama yine kalkılır. Ahmed Avni Konuk merhum şöyle buyurmuş ki ne büyük bir ikramdır: "Aklın âlem-i hakikate doğru yürüyüşü 'düşe kalka' tabirine mâsadaktır [mutâbıktır]."

Hassas insanlar için ölüm fizikî bir mevzudan çok daha ötesidir. Onlar her an ölürler, her an ölümle beraberdirler zira "Ölmeden önce ölünüz", dünya yolculuğunda Hakk'tan bir saniye bile uzaklaşmayanların nasibidir. Ölmeden önce ölenlerin nazarı ve onların rahle-i tedrisi, kişiyi terbiye eder, bir biçime sokar. Kişinin gayretiyle tekamül hızlanır. Nefisle mücadele etmenin şu çağda olmazsa olmazı bir mürşidin yancağızına bağdaş kurmaktır. Ali Râmîtenî Hazretleri - Nakşibendiyye tarikatının kurucusu Bahâeddin Nakşibend, Ali Râmîtenî’nin halifelerinden Muhammed Baba Simmâsî’nin mürididir - şöyle buyurmuştur: "Allah adamlarının kalbleri, Hakk'ın nazargâhıdır. O kalblere girmiş olanlara da, o nazardan nasîb erişir."

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Dünya ahiretin tarlası olduğu için burada nereye ne ekileceğini iyi bilmek, iyi seçmek lâzım. Bu seçimi kişinin tek başına yapabilmesi de son derece güçtür, herkes bahçeyi sever ama herkes gülden anlamaz. Bir bahçıvan lâzımdır. O hâlde yazımızı İbn Atâullah el-İskenderî Hazretlerinin şu öğüdüyle bitirelim: "Dünyaya sarılanları dost edinirsen, onlar seni tutup kendilerine çekerler; âhireti arayanları yoldaş edinirsen, onlar da seni alır Allah'a yönlendirirler."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf