9 Mart 2023 Perşembe

Taşralı entelektüel bir yaban olarak Chef

Kurgusal bir metin olarak hikâye, her ne kadar gerçek hayatla bire bir eşleşemese de kesinlikle gerçek hayata yaslanır. Hikâyenin, haber metni gerçekliğiyle masalın gerçek dışılığı arasında yaşanmış olma hissi verecek kadar gerçekçi bir kurguya sahip olması okuyucu açısından ayakları yere sağlam basan çıkarımlar yapma olanağı verir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde iyi bir hikâye asla sadece bir hikâye değildir. Hikâyeyi oluşturan kahramanların temsiliyet kabiliyeti, yazarın bir karakter eleştirisi ya da bir toplum analizi yapmasını sağlayabilir. Oğuz Atay’ın Turgut Özben’i, ortalama yaşam zevkine sahip bir topluma tutunamayan aydın tipini; Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam'ı, hayatını anlamlandıracak ilkelerden yoksun toplumdan soyutlanmış kent insanı tipini; Dostoyevsky’nin Raskolnikov’u, vicdan muhasebesiyle ruhunu aydınlatan saf insanı; Victor Hugo’nun Jan Valjean’ı, güçlü ve zayıf yönleriyle bizzat “insan”ı ve özellikle “sıradan insanı” temsil eder. Bu isimler, birer roman karakteri olmanın ötesinde insan ruhunun derinliklerine ayna tutmamızı sağlayan, toplumu oluşturan bireyler arasındaki ilişkileri çözmemize yardımcı olan mihenk taşlarıdır.

Mustafa Kutlu’nun Chef adlı hikayesinin kahramanı Hüseyin Hüsnü Şen de taşradan şehre gelip şehirde bir entelektüel kimlik arayışı içine giren, bu arayışta kendini kaybeden, şehre ve topluma tutunamayan bir taşralı yarı aydın tipini temsil ediyor. Mustafa Kutlu, içinde yaşadığı toplumu tanımış bir yazar. Kimi kime anlattığını bildiği için hiç zorlanmadan yazıyor ve samimi üslubu inandırıcılığını artırıyor. Mustafa Kutlu hikâye anlatmaktan ziyade bir toplumun zihniyetinin fotoğrafını çiziyor. Chef hikâyesinde de üç kişilik bir aile ekseninde doksanlar Türkiye’sini; serbest piyasa ekonomisi, bavul ticareti, hayali ihracat, köyden şehre göç, bankacılık ve ekonomi politikası gibi alt temalar ekseninde ele alıyor. Sırayla baba Hüseyin Hüsnü Şen, anne Arzu ve oğul Özgür karakterlerinin ağzından anlatılan hikâye aile bireyleri arasındaki ilişkinin değişen toplum değerleri karşısında nasıl koptuğunu da gözler önüne seriyor.

Hüseyin Hüsnü Şen, İstanbul’a Anadolu’dan gelmiş, eğitimli, kültürlü bir bankacı. Dışarıdan bakıldığında bir bankada şef pozisyonunda çalışan, kültürlü bir kent insanı görünümünde olan Hüseyin Hüsnü Şen, iç dünyasında büyük bir çatışma yaşamaktadır. En büyük hayali banka müdürü olmaktır. Esasen bu banka müdürlüğü onun bastırdığı aşağılık kompleksinin bir çeşit dışavurumu. Tek sermeyesi belli bir eğitim ve çok çalışmak olan bu adam bankacılık sektöründe yükselmenin çok daha fazla meziyetler istediğini çok sonraları fark etse de bunu bir türlü kabullenemez ve bu durumla savaşmak yerine kendini içkiye verir. Entelektüel olmak sonradan öğrenilecek bir bilgiler bütünü olmayıp bir çeşit yaşam kültürüdür ve Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir ailenin iki üç kuşağı bu kültürü kolay kolay edinemez. Hüseyin Hüsnü Şen, önce makam ve mevki ile bu entelektüel kültüre sahip olabileceğini düşünmüş, bunu başaramayınca şöhrete yönelmiş ve en sonunda dönemin seküler dünya anlayışından ve haz odaklı yaşam felsefesinden etkilenerek kolay yoldan çok para kazanabilmek için yasadışı işlere bulaşmakla burun buruna gelmiştir. Sarhoş vaziyette lüks arabaların bulunduğu bir galerinin önüne gelerek arabaları seyretmesi, banka müdürüne karşı içinden söylediklerini yüzüne karşı söyleyememesi gibi durumlar onun pasif kişiliğini ortaya sererken mutsuzluğunun esas sebebini de ele veriyor. Eşi Arzu’yla olan ilişkileri de yarım yamalak. Adeta toplumsal bir akidenin yerine getirilmesinden ibaret bir evlilik hayatları var: Ruhsuz ve mutsuz. Eşini aldatmadan ona ihanet eden, başka kadınlarla yatmasa da eşinin duygularını anlamaya çalışmayıp başka kadınlarla sohbet eden bir yarı aydın, sevgisizliğin kucağına terk edilmiş bir kadın ve hayatın acımasızlığı karşısında savunmasız bırakılan bir çocuk… Arzu karakteri, Anadolu kadınının değişmeyen kaderini gözler önüne seriyor. Çalışma hayatına girmiş olsa da kendini ev içinde konumlandırıyor ve kendini eviyle birlikte tanımlıyor. Bütün mutluluk hayali eşi ve oğlunun kendisine değer vermesi üzerine planlanmış. Anadolu kadınının yaşanmadan unutulmuş hayallerinin bir numunesi gibi çıkıyor okuyucunun karşısına. Hem Hüseyin Hüsnü Şen hem de Arzu hikayelerinin sonunda kendilerini bir seçimin eşiğinde bulurlar. Hüseyin Hüsnü, İris adlı bir kadınla çalıştığı bankayı soyup yurt dışına kaçma fikriyle baş başa kalırken Arzu, Refik adlı zengin bir adamdan evlilik teklifi alır. Her ikisinin de bu durumda nasıl hareket ettiklerini söylemiyor Mustafa Kutlu. Aslında bu da bir çeşit metafor. Ortalama Türk insanı ya da Anadolu aydını diyebileceğimiz pek çok insanın evliliğinde bu tür geçimsizlikler ve mutsuzluklar maalesef ki var. Bu sosyolojik bir gerçek. Bu evliliklerin neredeyse hepsi bu iki karakterin baş başa kaldıkları ikilemlerle dolu. Anadolu, kaçmak istediği hayata sıkı sıkı sarılan entelektüel yabanlarla dolu.

Özgür; ismiyle uyumsuz bir şekilde şen olamamış bir babayla yine ismiyle çelişir biçimde arzusuna kavuşamamış bir annenin özgürlük delisi çocukları. Kendini zamanın rüzgârına kaptırmış ve en sonunda o da büyük bir seçimle baş başa kalıyor. Ya bu topraklarda kalıp düşe kalka yoluna devam edecek ya da yurt dışına çıkıp voleyi vuracak…

Erhan Çamurcu
erhan.hoca.55@hotmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder