16 Nisan 2013 Salı

Sürekli heyecan peşinde koşanlara

"Madame Bovary'nin olağanüstü tarafı, kahramanlarının, onları yaratan yapı ve üslup sayesinde, o dünyevi arzuları ve vatandaş dertleriyle sıradan insanlar olmalarına rağmen, bizi derinden etkileyebilmeleridir."
- Mario Vargas Llosa

Emma Bovary az çok iyi öğrenim görmüş, akıllı, duyarlı fakat mantıktan çok duygularıyla hareket eden, aşırı romantik ve boş kafalıdır. Hayatını okuduğu romantik hikâyelerin etkisiyle şekillendirme beklentisindedir. Kurduğu egzotik düşler içten içe onu ele geçirir ve gelenekseli çiğnemek için en geleneksel yollara başvuran bir taşra burjuvası haline gelir. Heyecan arayışı onu yasak ilişkilere sürükler, kurduğu bu yasak ilişkilerde hep kullanılan taraf olmaktan kurtulamaz.

"Emma artık bu dünyadan kopuyor, hayallerini kurduğu düşlerine daldığı alemde yokluğa başlıyordu. Balık satıcılarının arkasından gidiyor, dağları, tepeleri, aşılması zor geçitleri aşıyor, yalçın kayalardan geçiyordu. Biraz daha gidiyor, ama bulanık bir su bulutunun içinde kendini kaybediyor, düşleri noktalanıyordu. Genç kadın ne zaman bir hayal kursa her zamanki gibi sonunu getiremiyordu. Artık tek yol kalıyordu: Haritada da olsa Paris'i bulmak, Paris'i tanıyabilmek..."

Emma'nın Paris'i özleyişinin altında cennet özlemi yatar.. Paris=Par(ad)is. Başka bir yerde var olmak, bulunduğu yerden kaçmak ister. Sürekli bir dairesellik içinde hemen her şeyi iki kere tecrübe eder. Onda eksik olan şey farkındalıktır. Kendi gerçeğine kör bir kadın olarak çöküşünü hazırlar.

"Hem ölmek, hem Paris'te yaşamak istiyordu..."

Flaubert'in dünyası da kendi mantığı, kendi kuralları, kndi rastlantıları olan bir düş dünyasıdır. Tüm sorunları bir kadının bakış açısıyla irdeler. Asla tatmin olmayan bir kadın portresi çizer. Aptallıkla cesareti aynı bedende buluşturarak daha da tehlikeli bir karakter yaratır. Bu karakter aracılığıyla toplumsal değer yargılarını ve ahlâk ölçülerinin riyakârlığını ele alır. Bir küçük burjuva kadının dramının arkasında yatan bayağı, küçük dünyasını yansıtır. Bunu yaparken Fransız romanının en önemli meselesini irdeler: Sıkıntı.

"Sıkıntı insana her şeyi yaptırır."

Madam Bovary'nin kocası Charles ise karısının arzuladığının aksine can sıkıcı, hantal, miskin bir adamdır. Albeni, cazibe, heyecan denen şeylerden nasibini almamıştır ve acınacak bir insandır da. Emma'ya beslediği sarsılmaz aşkla yücelen bu karakter romanın en yavan kahramanıdır da. Epifanisi (uyanışı) karısının gizli aşk mektuplarını buluşuyla gerçekleşir. Flaubert, Charles'ı şöyle tasvir eder:

"Yeni, köşede, kapının ardında kalmıştı, ancak görülebiliyordu, on beş yaşlarında bir köy çocuğuydu, boyu hepimizin boyundan uzundu. Alnındaki saçlar, bir köy ilâhicisinin saçları gibi dümdüz kesilmişti, akıllı uslu, pek sıkılgan bir hali vardı. Omuzlan geniş değildi ya dört etekli, kara düğmeli, yeşil çuhadan elbisesi koltuk altlarını gene de rahatsız ediyor olmabydı, işlemeli kol ağızlarının arasından, çıplak durmaya ahşmış, kırmızı bilekleri görünüyordu. Askıların pek fazla çektiği sarımsı bir pantolondan, mavi çorap bacakları çıkıyordu. İyi boyanmamış, çivili, sağlam kunduralar giymişti. Derse kalkıp anlatmaya başladık. Vaiz dinler gibi dikkatle, can kulağıyla dinledi, dinlerken ayak ayak üstüne atmaya, sıraya dirseğini dayamaya bile cesaret edemiyordu..."

Flaubert'in bu romanı romantizmin realizm karşısındaki çöküşünün temsilidir. Pitoresk tasvirleri, kurgusu, realist gözlemleriyle Batı edebiyatının şaheseridir. Roman insan yapısının o pek duyarlı hesap cetvelini konu edinir. Falubert o kadar gerçekçidir ki bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır. Madam Bovary sadece edebi değil aynı zamanda kültürel bir dönüm noktasıdır da.

"Kapalı pancurların arasından sızan ince uzun güneş ışıkları, bardakların kenarından yukarıya doğru tırmanan sinekler, Emma'nın omuzlarındaki ter damlacıkları..." yazarın kusursuz imgelerine örnektir. Tahlil tasvir kompozisyonunu sık sık uygular ve bunun bol, en kusursuz örneklerini verir. Derdini yoğun simgesel anlatımlarla aktarır. Her sayfada şahit olunan sinematografik tasvirler romanın beş yıllık yazım sürecinin hakkını verdiğini gösterir. Anlatmayla gösterme arasında bir şey yapar.

Romantikliği alaşağı eder.

"Yaşayışına gelince, penceresi kuzeye bakan bir çatı katı gibi soğuktu, sıkıntı denen sessiz örümcek de karanlıkta yüreğinin dört bir köşesinde ağlar örüyürdu..."

Ahu Akkaya
twitter.com/diviniacomedia

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme